jean-luc godard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jean-luc godard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2024 Salı

on soruluk sohbetler 112: rabih mroué

© housam mcheimech

Performansın özü sizce nedir?
Sanatın, tiyatronun ve performansın özü bence sanatçıların, tiyatrocuların düşüncelerini, sorularını, şüphelerini seyircilerle paylaşabilecekleri bir platform açmak, belki gösteri sonrasında tartışma açıp, diyalog yaratmak.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Evet, sahne sanatlarının ve sanatın bu büyüsüne, bu anlamda tartışmaları, münazaraları, yeni fikirleri, yeni kavramları gerçekten ateşleyebileceğine inanıyorum. Sanki bu bana filozofun hayattaki rolü, düşünceleri gibi geliyor. Ama Bertolt Brecht'in ifade ettiği anlamda ve üzerine yazdığı anlamda eğlence unsuru da önemli. Yani bu anlamda eğlencenin de dönüştürücü bir gücü var.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Elbette bana ilham veren şey gerçeklik, etrafımda ve dünyada olup bitenler, özellikle de her türlü krizin aralıksız yaşandığı bir bölgeden geliyorum, yani ilham veren şey esas olarak benim günlük hayatım. Çok basit, günlük hayatım. Bu kadar.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? Çalışmalarımdan birinde, İstanbul’da sunacağım Bana Sigarayı Bıraktır adlı eserimde bahsettiğim bir şey var. Her iş yaptığımda iyi bir başlık bulmakta zorlanıyorum. Böylece zamanla, gelecek projeler için başlıkları topladığım özel bir not defteri oluşturmaya karar verdim. Gelecek projeler için bu şu anlama geliyor: Gelecekte bunların neye dönüşeceğini bilmiyorum. Yani bir performance-lecture olabilir, bir performans olabilir, bir makale olabilir, bir video olabilir… Bilmiyorum. Ama ne zaman güzel bir başlık bulsam onu deftere yazıp özel defterde saklıyorum. Çünkü zamanla başlıkların eserle ilgili olmalarına gerek olmadığını, herhangi bir şey olabileceğini keşfettim. İsimlerimiz gibi. Yani benim adım Rabih. Rabih'in ne demek olduğunu biliyor musunuz?​ Rabih Arapça bahar demektir. Türkçede bahar nedir? (İlkbahar) Yani benim adım “ilkbahar”. İlkbahara benziyor muyum? Başlığın mutlaka eserle ilgili olmadığını görüyorsunuz. İşte bu yüzden başlıkların herhangi bir şey olabileceğini düşünüyorum. Bir isme karar verdiğinizde, o isimle o ismin sahibi arasındaki ilişki birbirlerine anlam katar. İşte benim konseptim bu. Sanki herhangi bir iş için herhangi bir başlığı seçebiliyorsunuz ve işe yarıyor. İsmi/başlığı taşıyan, isme/başlığa anlamını verir ve isim/başlık, sahibine anlam verir. Yani eğer benden hoşlanıyorsan, o zaman adımı da beğeneceksin. Eğer beni sevmiyorsan, adımdan nefret edeceksin. Yani görüyorsunuz… 

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim? 
Hayır pek yok. Belki yazarlar, filozoflar vardır. Ama sanat yaparken ya da nasıl düşüneceğim ve kendi yolumu nasıl bulacağım konusunda değil. Ama eğer beni hala farklı şekillerde etkileyen bir sanatçı sorarsanız, belki sinemadan birini seçerim. Mesela Jean-Luc Godard gibi bir kişi var. Ölümüne dek çeşitliliğiyle beni büyüleyen biri, gerçekten muhteşem ve gerçekten ilham verici bir insan.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

17 Mart 2024 Pazar

17 MART


1830 frédéric chopin, varşova'daki ulusal tiyatro'da ilk konserini vermiş; konserde kendi bestelediği fa minör op. 21 piyano ve orkestra konçertosu'nun dünya prömiyerini gerçekleştirmiş

1900 isadora duncan ilk avrupa performansını londra'da vermiş 

1960 ilk fransız yeni dalga filmlerinden biri olan, jean-luc godard'ın yönettiği, başrollerinde jean-paul belmondo ve jean seberg'in yer aldığı a bout de souffle fransa'da gösterime girmiş 

2002 grotowski tiyatro atölyesi'nden tek kalan nefes adlı gösteriyi enka oditoryumu'nda seyrettim



8 Mart 2024 Cuma

Atina’da Dans Günleri


Atina’da baharın erken habercisi bir geç Şubat Cumartesinde öğleden sonradan itibaren Onassis Stegi binasının steril fuayesinde -1 ile +5 katları arasında mekik dokuyarak beş saat geçirdim, Onassis Vakfı’nın 11. kere düzenlediği ODD - Onassis Dans Günleri’nin (Onassis Dance Days) 2024 edisyonundaki beş gösteriyi deneyimledim. Genellikle yaklaşık 10 gün süren, ancak başladığı ilk Cuma-Pazar arasındaki üç günlük zaman dilimine yoğunlaşan bu çağdaş dans festivali her edisyonunda Yunan koreografların yeni işlerinin yanı sıra, Yunanistan dışından bir koreografın bir veya birkaç işine programında yer veriyor. Geçen yıl, son zamanlarda Avrupa sahnelerinde fırtına gibi esen Arjantinli genç koreograf Marina Otero, FUCK ME ve LOVE ME adlı işleriyle festivale konuk olmuştu, bu yıl ise Belçikalı görsel sanatçı Miet Warlop, iki yıl önceki Avignon Festivali’nden beridir hakkında çok konuşulan çalışması One Song ile Yunan seyircisinin karşısına çıktı ve onları kelimenin tam anlamıyla coşturdu. Haliyle, festivalin, programın, akşamın doruk noktası One Song idi, ama önce, bu yılki festivalin yerli işleri hakkındaki izlenimlerim…

MOS'u beklerken

Yunan dans sahnesinin yükselen genç sanatçılarından Ioanna Paraskevopoulou iki işiyle farklı saatlerde Onassis Stegi’nin beşinci katındaki Üst Sahne’deydi. Paraskevopoulou 2022 tarihli ödüllü işi MOS’u tekrar sahnelerken, All of my love adlı yeni işini de ilk defa seyirciye sundu. Paraskevopoulou iki yapıtında da bedenin ve nesnelerin hareketi ile, bu sırada çıkan sesler arasındaki gerilimli ilişkiyi asimetrik ve çizgisel olmayan anlatılarla ortaya serdi. Sahne ikisinde de bir yerleştirme/enstalasyon gibi nesnelerle düzenlenmişti. Paraskevopoulou, ilkinde performansçı partneri Georgios Kotsifakis ile, ikincisinde tek başına bu nesneleri kullanarak ses peyzajları oluşturdu. İkisinde de video görüntüleri önemli bir öğeydi. 
Sahne arkasına projekte edilen filmlerdeki hareketlerin, onlarla ilişkisiz nesnelerle nasıl seslendirildiğini, yani foley mantığını bizlere birebir göstererek başlayan MOS, ilerleyen sahnelerde keskin bir viraj alarak, filmleri performansçıların görebileceği ama seyircilerin arkasında kalan bir yüzeye projekte etmeye başlayınca, bizler bu sefer tam da Paraskevopoulou’nun amaçladığı şekilde, performansçıların hareketlerine ve hareketler ile onların sonucu olarak ortaya çıkan seslerin arasındaki ilişkiye odaklandık. Gösterinin ilk andan itibaren ilerlediği diğer bir foley damarı, iki performansçının ses üzerinden filmlerle olan ilişkilerinin yanı sıra birbirleriyle olan ilişkisiydi. İlk sekansların birinde; kadının hareketlerini topuklu kadın ayakkabısı giyerek seslendiren erkek ve ardından bunun tam karşıtının icra edilmesi iki performansçı arasındaki oyunsu gerilimin bize yansıtılan ilk iziydi. Bu gerilim, gösterinin sonunda ikisinin yan yana ve kollarıyla birbirlerinin bedenlerine sarılarak sayısız kere, sahneyi bütünüyle kaplayan daireler çizerek koşmalarının ardından mikrofonları birbirlerinin kalplerinin üzerine koyup kalp atışlarının seslerini dinlettiklerinde doruğa ulaştı.

All of my love'ı beklerken

Paraskevopoulou All of my love’da ise; o olmayan ama rahatlıkla olabileceğini belirttiği bir kız çocuğunun aile ortamında çekilmiş 8mm ev videosu görüntüleri arka planda akarken, elektrikli süpürge, devasa bir örgü, cezve, ahşap parke parçaları, su dolu cam kase gibi eve ait nesnelerle canlı olarak ürettiği sesleri kayıttan kullandığı çocuk, köpek havlaması, piyano, yanan odun ateşi gibi seslerle karıştırarak hafıza, anılar, geçmiş üzerine ilmek ilmek bir peyzaj ördü. Paraskevopoulou’nun kullandığı nesnelerle çıkardığı seslerin üzerlerinde oynanarak bizlere aktarılması; çoğunun hafif bir yankıya sahip olması, bazılarının bozulması, bazılarının derinden geliyormuş gibi duyulması sahnede etkili bir işitsel atmosferin yaratılmasını sağlıyordu. Bu açıdan, gösterinin ses tasarımını üstlenen Aliki Leftherioti’nin benzersiz bir iş çıkardığını vurgulamak gerekir. All of my love çizgisel veya parçalı, herhangi bir anlatı içermeyen, bunun yerine bir atmosfer yaratmaya odaklanan ve bunu sesle başaran bir işti. Bu işitsel atmosferin üretimi sırasında Paraskevopoulou’nun gerçekleştirdiği hareketler ve sahneyi mekânsal olarak kullanma şekli ikinci plandaydı sanki, ve bu nedenle de zayıf ve etkisiz kaldılar.

MOS'u alkışlarken

Günde beş-altı farklı gösterinin programlandığı festivalde gösteri saatleri birbirinin ucuna eklenmiş şekilde düzenlenmişti. Ancak ilk gösterinin geç başlaması, programda domino taşı etkisi yarattı. Sadece bir gösteriye gelmiş seyirciler çoktan salonda yerlerini almış beklerken, benim gibi birden fazla gösteriye bileti olanlar, bir öncekinden geç çıktığımız için, arada nefes alma veya bir şeyler atıştırma imkanı olmadan, aceleyle o salona yetişiyorduk. MOS biter bitmez, neyse ki aynı katta, binanın arka tarafındaki küçük bir kara kutu mekana, Christiana Kosiari’nin RUNWAY isimli yeni solo işine koşturdum.

RUNWAY'i beklerken

Kosiari yaklaşık 35 dakikalık RUNWAY boyunca etrafındaki farklı kotlara, uzanabileceği uzaklıklarda yerleştirilmiş, içlerinde gösteri sırasında kullanacağı malzemelerin bulunduğu küçük kutuların ve askılıkların bulunduğu bir yerleştirmenin merkezindeki bir koşu bandının üzerinde yürüdü.
Kosiari, güzellik ve sağlıklı yaşamla özdeşleşen, ama aynı zamanda, bu konularda piyasa tarafından belirlenmiş standartlara ulaşmayı takıntılı hale getiren günümüz dünyasında kişinin kendisine uyguladığı işkencenin aletlerinden birine de dönüşebilen koşu bandında hiç durmadan; kadın bedeninin ve yüzünün yaşla birlikte değiştiği, sarktığı, genişlediği öngörülen çeşitli yerlerine kah jestlerle müdahalede bulunarak, kah yüz maskesi, yanak torbacığı uygulayarak, buraları kah kalemle çizip kah bantlar yapıştırıp işaretleyerek, ulaşmak istediği ideal biçime doğru kararlılıkla ilerleyen bir figürü canlandırdı. Bu figürün, ilerlemekte olan koşu bandının üzerinde yürürken etrafındaki kutucuklardan gerekli nesneleri alıp bedeninde uygulama gibi görece daha kolay işlerin yanı sıra külotlu çorap, ayakkabı giymek gibi zor işlerin altından kalkmak için, bazen tökezlese de canla başla uğraşıyor olması, günümüzde ulaşılması amaçlanan güzellik hedefinin yolunda her türlü zorluğa göğüs gerildiğinin göstergesiydi. Kosiari’nin kesik, sert ve ritmik hareket, jest ve mimiklerle tasarladığı koreografinin, Jan Van Angelopoulos’un bestelediği elektroakustik ses peyzajı ve figürün gösterinin sonuna doğru giydiği 2WO+1NE=2 imzalı parlak metalimsi minimal elbise, ayakkabı ve aksesuarların yarattığı görsel dünya ile birleştiği RUNWAY, güzellik ve sağlık standartlarının kişiyi giderek robotik ve anonim bir imgeye dönüştürdüğünün altını çizdi adeta. Bunda Christiana Kosiari’nin güçlü ve etkili performansının rolü büyüktü.

RUNWAY'i alkışlarken

RUNWAY’den çıkıp bu sefer asansörle binanın bodrum katındaki -1 Sahne’ye ulaştığımda beni Panos Malactos’un yeni çalışması All we need therapy bekliyordu.

Belçikalı dans tiyatrosu topluluğu Peeping Tom’un Diptych ve Triptych adlı gösterilerinde daimi performansçı olan Malactos’u, Elias Adam ile birlikte ürettiği SADBOI adlı işiyle 2022’deki Fringe Festival kapsamında İstanbul’da seyretme imkanı bulmuştuk. Malactos bu sefer solo olarak tasarladığı All we need therapy’de; dans, performans, rave partisi ve grup terapisini sarmalayıcı (immersive) bir atmosfer yoluyla birbiriyle harmanladığı bir iş ortaya çıkarmış. Yapıtın çıkış noktasını ve sahnelemenin ana fikrini, ta ki kendi başına gelene kadar panik atakların var olduğuna inanmadığını ve psikoterapiyle hiç ilgilenmediğini belirten Malactos’un bizzat yaşadığı panik ataklara dair itirafı oluşturuyor.

All we need therapy'e girmeyi beklerken

Yaklaşık 20’şer kişilik gruplar halinde peyderpey içeriye alındığımız hacimli mekanda Atinalı müzik yapımcısı ve DJ Die Arkitekt’in canlı icrası ve Vasilis Petinaris’in ışık tasarımı eşliğinde yoğun bir tekno deneyimi sunan bir rave gerçekleşmekte ve Malactos dansı ve jestleriyle bizleri, yükseltilmiş büyük beyaz daire şeklindeki podyuma dans etmeye davet etmektedir. Bazılarımız bu çağrıyı kabul eder, bazılarımız ise kenarda seyretmeyi tercih eder, ama kenarda seyredenler bile bedenleriyle tekno ritimlerine karşılık vermeden edemez. 40 dakikalık gösterinin ilk yarısı, seyircilerin ortama ısınmasıyla başladı, Malactos’un bir yandan dans ederken bir yandan da geçirdiği panik atak ilgili deneyimini bizlere sözleriyle devam etti, Die Arkitekt versiyonuyla Debussy’nin Clair de lune’ü eşliğinde Malactos’un ağırlıklı olarak zeminle ilişkilenen dansıyla sonlandı. Gösterinin ikinci yarısında, yapıtın aynı zamanda dramaturgu olan Kıbrıslı müzisyen-şarkıcı ody icons bizzat sahneye gelerek Malactos ile birlikte, yine Die Arkitekt tarafından editlenmiş haliyle serotonine adlı şarkısını söylemesi, hatta Yunan seyircilerden çoğunun da şarkıya eşlik etmesi, kolektif bir şekilde iyileşme hissinin uyanmasını sağladı. Malactos jestleriyle herkesi tekrar dansa davet etti; baştakinden daha özgürleştiğimiz, kolektif bir dansla All we need therapy’nin planlanan süreci noktalandı.

Benim gibi akşamın son gösterisine bileti olanlar partiyi hızlıca terk ederken, podyumda dans devam ediyordu.

One Song'u beklerken

Gerek benim orada bulunduğum akşamın gerekse de festivalin doruk noktası, yukarıda da yazdığım gibi Miet Warlop’un One Song adlı işiydi. Flaman görsel sanatçı Miet Warlop, geçen yıl Wiener Festwochen’ın başına geçen ünlü tiyatro insanı Milo Rau’nun Gent Ulusal Tiyatrosu NTGent’teki sanat yönetmenliği sırasında başlattığı Histoire(s) du Théâtre (Tiyatro Geçmiş(ler)i) dizisinin Faustin Linyekula ve Angélica Liddell’den sonraki ve Tim Etchells’den önceki konuğuydu. İstanbul seyircisi bu dizinin bizzat Rau’nun tasarladığı ilkini geçtiğimiz Eylül ayında Dasdas’ın düzenlediği IO Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında İstanbul’da seyretme imkanı bulmuştu. Bu dizi için, Jean-Luc Godard'ın, seçtiği dünya sinema tarihinin önemli örneklerini, 20. yüzyıl tarihi hakkında yorum yapacak şekilde kullandığı Histoire(s) du Cinéma adlı belgeselinden ilham alan Rau, diziye davet ettiği sanatçılardan ortaya koyacakları yapıtlarıyla, “Tiyatroda bir yaratıcı olarak hikayeniz nedir?” sorusunun cevabını vermelerini bekliyor.

One Song, sahnenin en önüne konmuş bir metronomla ritmin belirlendiği (ki ritim gösteri sırasında performansçılar tarafından hızlı, çok hızlı, bazen de aşırı yavaş olmak üzere değiştiriliyordu), daha gösteri öncesinden itibaren bir spikerin devamlı olarak bir megafonla ne dediği anlaşılmayacak şekilde yorum yaptığı, beş müzisyenin enstrümanlarını spor ile ilişkili sıra dışı ve zorlu şekillerde (örneğin kemancı denge kirişi üzerinde gidip gelerek, piyanist yükseğe yerleştirilmiş klavyenin her bir tuşuna basmak için zıplayarak, baterist birbirinden uzak konumlara yerleştirilmiş davul setinin parçaları arasında koşarak, kontrabasçı yere sırtüstü yatmış şekilde her nota için mekik çeker gibi kendini zeminden kaldırarak, şarkıcı bir yandan koşu bandında koşarken bir yandan da otomatik makinadan ona doğru fırlayan pinpon toplarını bertaraf ederek) çaldıkları, ponpon kız kılığındaki erkek amigonun kendi başına takıldığı, beş seyircinin arkadaki tribünde durmaksızın çeşitli koreografilerde tezahürat yaptığı, herhangi bir mevcut ülkeyi imlemeyen devasa bir bayrağın rüzgarla dalgalandığı, spor müsabakası ile stadyum konseri melezi bir ortamda (senografi de Warlop’a ait) aynı şarkının 60 dakika boyunca tekrar tekrar icra edilmesinden oluşuyor. Gösterinin son çeyreğine yakın yukarıdan düşmeye başlayan su damlaları müzisyenlerin icrasının zorluk derecesini daha da arttırıyor; kayıyorlar, düşüyorlar. Sonlara doğru ponpon kız kılığındaki amigonun, üzerlerinde “olmak”, “olacak”, “asla”, yapmak”, “eğer” gibi tek kelimelik sözcüklerin yazılı olduğu büyük beyaz panoları tribünün iki yanında kurduğu çıtalara birbirleriyle ilişkisiz olarak yerleştirdi. Sonunda ise, tezahürat eden seyirciler ve amigo dahil bütün performansçılar teker teker helak olup, ard arda oldukları yerlere yığılıyorlar; tek bir kişi hariç, başından itibaren megafondan gelen kulak tırmalayıcı sesiyle hiç susmadan konuşan, şarkıya eşlik eden, tezahürat yapan, ama ne dediği de hiçbir zaman tam anlaşılamayan orta yaşlı kadın spiker.


One Song'u alkışlarken

Müziği Maarten Van Cauwenberghe’ye ait o tek şarkının, icra edilirken tam anlamasak da program kitapçığında okuduğumuz (bazı gösterimlerde üstyazı olarak da verilen) sözleri bize bu coşkulu, sıra dışı ve yüksek performansın arkasındaki esas dürtüyü; kendimizi helak edecek kadar yorarak her zaman kafamızın ve bedenimizin içinde olduğunu unutmak, törpülemek, yokmuş gibi davranmak istediğimiz o tek hissi, keder hissini ele veriyor. O hiçbir zaman ve ne yaparsak yapalım kurtulamayacağımız hisle hayat boyu çabalamaya devam edeceğiz, ta ki ölene kadar...

Sahnedeki on iki performansçının; müzisyenler ve tezahürat yapan seyirciler kolektif olarak, spiker ve amigonun ise tek başlarına 60 dakika boyunca gösterdikleri “insanüstü” performansa hayretle hayran kalmamak imkansız. Salonda oturan seyircinin çoğunluğunun onlarla birlikte, onların kendilerini içine yerleştirdikleri durumların mizahıyla da eğlenerek, coşması kadar doğal bir şey yoktu. Ama gösteri amacına erişiyor mu, keder hissimizi unutturuyor mu, yoksa bizi henüz salondan dahi çıkmadan sönen bir rahatlamayla baş başa mı bırakıyor, emin değilim.


O sırada geceye, One Song’un enerjisiyle dopamin pompalanmış olarak coşmaya hazır, devam etmek isteyenler için Onassis Stegi’nin zemin kat fuayesindeki parti başlamıştı bile…

[Bütün fotoğraflar: Mehmet Kerem Özel, 24.02.2024]
[Bu yazının gösteriden fotoğraflarla olan tam halini okumak için tıklayın.]

24 Temmuz 2023 Pazartesi

51. Venedik Tiyatro Bienali İzlenimleri - 3 : Büyük Dünyalarla Baş Etmeye Çalışan Küçük İnsanların Hikayelerini Anlatan Kolektif, FC Bergman

fabrikanın içinde gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

FC Bergman’ın Het land nod (Nod Ülkesi) isimli gösterisini deneyimlemek üzere, Avrupa'da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kraliyetlerin koleksiyonlarını sergilemek için inşa edilen Kunstkammer mantığındaki güzel sanatlar müzelerinden birinin devasa boyutlardaki salonundayız. Venedik'teki hiç bir mevcut tiyatro mekanına sığmadığı için, yakındaki Marghera sanayi bölgesinde artık kullanılmayan bir fabrikada sıfırdan birebir kurulmuş olan 18 metreye 12 metre boyutlarında ve 10 metre yüksekliğindeki müze salonunun bir yarısı seyirci tribünü, diğer yarısı sahne. Sonradan, bu salonun anonim bir müzenin değil, gösterinin prömiyer yaptığı 2015 yılında dört yıldır yenileme için kapatılmış olan (ve ancak Kasım 2022’de tekrar ziyarete açılan) Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin Rubens Salonu'nun birebir kopyası olduğunu öğreniyorum.

salona girdikten sonra gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey: duvarların, soldakinde asılı duran tek bir devasa tablo dışında bütünüyle boş olması ve bir görevlinin makinayla yeri temizliyor olması. Gösteri başladığında dört-beş görevlinin o devasa olduğu kadar ağır olduğu anlaşılan tabloyu duvar kancalarından zar zor çıkartarak yerinden oynattıklarını, salonun tek kapısına doğru götürdüklerini ancak boyutlarından dolayı dışarı çıkaramadıkların tanık oluyoruz. Demek ki diğer tablolar taşınmış, duvarlardaki kancalar onlarınmış, ve bir tek bu tablo kalmış geriye diye düşünüyorum. Gösterinin doğrudan Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin başından geçmiş olan olaylardan, örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında dibine düşen bombadan, veya az önce bahsettiğim yenileme için kapanmasından esinlenildiğini öğrenince boş duvarlar ve ilerleyen sahnelerdeki bazı anlar daha fazla anlam kazanıyor bende. Ama kanımca bu bilgiyi bilerek seyretmek, gösteriyi alımlamak ve gösteriden hakkıyla keyif almak için gerekli değil.
Hemen ilk sahnelerin birinde, salona giren ziyaretçilerden birinin boynunda asılı sesli rehberden gelen açıklamayla, tablonun Rubens’in Le Coup de Lance - Christ on the Cross, Christ between the two murderers (Mızrak Darbesi - Çarmıhtaki İsa, İki katil arasında İsa) adlı yapıtı olduğunu öğreniyoruz. Tablonun içeriğinin gösterinin anlam katmanlarında önemli bir yeri olsa gerek, ama yan duvarlardan birine yerleştirildiği için seyircilerin azımsanmayacak bir kısmının onu düzgün şekilde göremiyor olması, belki de tablonun içeriğinin gösteriyi anlamak için çok da hayati olmadığını düşündürtüyor bana. Zaten 90 dakikalık gösterinin omurgasını, tablonun içeriğinden çok, o tabloyu o salondan çıkarmayı kafasına koymuş görevlinin serüveni oluşturuyor. Biraz Şarlo (Charles Chaplin), biraz Bay Hulot (Jacques Tati) biraz Komiser Clouseau (Peter Sellers) karışımı bir karakter bu; sevimli ama saplantılı, beceriksiz, sakar ve biraz da aptal; o kadar ki, tablonun boyutlarını ölçerken çıktığı merdivende asılı kalıyor, tablonun çerçevesini kesmek gibi akıl almaz bir çözümü bile kısmen hayata geçiriyor, ve sonunda çareyi, salonun kapısının üst kısmını dinamitle patlatarak tablonun geçeceği boşluğu yükseltmekte buluyor.

Bu gittikçe absürdleşen omurga hikayenin etrafında/aralarında ise salonda gerçeküstü anlar vuku buluyor; duvardan duvara geniş yarım daireler çizerek dans eden, önce üç sonra altı kişilik bir grup, bunlardan üçü bir anda duvarların birinin içinde yitiveriyorlar, tablonun karşısında aynı tablodaki İsa gibi anadan doğma soyunup karşısındaki duvara yaslanarak uzun uzun oturan adam, tablonun karşısında altına işeyen kadın, belli aralıklarla sahnenin ortasına gelen smokinli adamın yere serptiği taç yaprakları, kar topakları ve solmuş yapraklar, parmaklarını tablonun alt tarafına sürerek aldığı siyah ayakkabı boyasını haydut gibi gözüne sürerek diğer elini tabanca gibi kullanan adam, odanın zeminine serilen battaniyelerin, üzerlerine düşen adamı da beraberlerinde sürükleyerek bir anda kara deliğe dönüşen duvar süpürgeliklerinden birinden içeriye çekilivermeleri, yağmur, rüzgar, kesif bir günışığı, birdenbire tavandan düşen kartonpiyer, bir anda duvarlardan birinin şerit gibi soyuluvermesi (duvar kaplaması olan gri kadife kumaşın kendini bırakıp, duvardan ayrılması), bomba sesleri, zeminde yüzüstü yüzme antremanı yapanlar, küçük bir çadırda yaşayanlar, Summertime'ın biri bir sopranodan diğeri Nina Simone'dan olmak üzere iki versiyonu, Vivaldi’nin Mevsimleri’nden Bahar’ın Max Richter versiyonu.
Gösteri sonunda tabloyu dışarıya çıkarmayı başaran görevli tablodan boşalan o yan duvarın altına küçük masasıyla gelip oturduğunda, tablodaki İsa’nın silüeti ışık yoluyla, tablodaki konumunun aynısı olacak şekilde duvarda belirir; İsa salonda artık bir hayalettir.

Gerek omurga hikaye, gerekse de bütün diğer sahneler dramaturjik olarak titizlikle hesaplanmış bir zamanlamayla kurgulanmışlardı; sessizlikler, dinginlikler, enerjik anlar, komik anlar, melankolik anlar, müziklerin kullanımı, ilüzyonların kullanımı, hareket tasarımı, slapstick’in kullanıldığı anlar, resimsel anlar kıvamında, dozunda ve dengede arka arkaya dizilmişlerdi. Mekanın, hikayeye koşut olarak; temiz, düzgün ve sağlam halinden giderek kirlenmesi, bozulması ve hasar görmesi de ustaca tasarlanmıştı.

gösteri bittiğindeki salonun durumu
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Gösteri tanıtımını okuyunca, Jean-Luc Godard’ın filmlerine göndermelerin olduğunu öğrendim. Yönetmenin 1964 tarihli ünlü Bande à part (Çete) filminin iki ikonik sahnesinin birinde üç kafadar bir kafede Madison dans stilinde dans ederler, başka bir sahnesinde ise aynı üçlü Louvre Müzesi’nin salonları boyunca son hızla koşarlarken bir dış ses Louvre Müzesi’nin bir Amerikalı tarafından 9 dak. 45 saniyede gezilebildiğini ve üçünün bunu daha iyi yapmaya karar verdiklerini söyler. Gösterideki duvarlar arası yarım daireler çizerek yapılan danslar sırasında filmin tam da bu sahnesinin ses kaydının tekrarlanarak verildiğini fark ettim. FC Bergman ekibi belki Antwerp’teki müzenin Rubens Salonu’ndan ve spesifik olarak o müzenin geçmişinden yola çıkmış olabilirler, ama dünyadaki bütün müzelerin anası Louvre’a bu kadar bariz bir selam gönderdiklerine göre, gösteri anonim bir müze fikrini içeriyor da olabilir.
Müzelerin insanlık mirasının koruyucu kapları olduklarını hatırladığımızda, gösteri boyunca dışarıdan gelen bomba, rüzgar, yağmur (kasırga) öğelerini distopik bir gelecek tahayyülünde tehdit altındaki insanlık olarak okumak, ya da bir sahnede yere serilen battaniyeleri mültecilerle, evsizlerle, göçmenlerle özdeşleştirerek yorumlamak da mümkün.
Müze salonunun gösteri sonundaki halini ise tam bir savaş alanı olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Yukarıda bahsettiğim gibi, gösteri sonunda hayalete dönüşmüş olan İsa’nın silüetinin bu savaş alanını izlemekte olması, bu açıdan bakıldığında çok manidar değil mi…

Gösterinin adını biraz araştırınca Nod Ülkesi’nin İncil’de, Kabil’in, Habil’i öldürdükten sonra Tanrı tarafından sürgüne gönderildiği, Cennet’in doğusundaki yer olarak tarif edildiğini öğrendim. İşte burası, bizlerin de seyirciler olarak bizzat “içinde” bulunduğumuz müze salonu; Yahudilerin dini metinlerine göre Kabil’in kötülüğünü sürdürdüğü, şiddete ve soyguna başvurduğu, insan kültürünü masumiyetten kurnazlığa ve düzenbazlığa dönüştürdüğü ve müstahkem bir şehir inşa ettiği Nod’un, günümüzdeki Dünya’nın ta kendisi olamaz mı…
Gösteride kullanılan müzikleri, objeleri (çiçek yaprakları, kar taneleri, kuru yapraklar), atmosferleri (rüzgar, yağmur, sis, güneş) düşündüğümüzde ise, müze salonunu içinden mevsimlerin geçtiği bir coğrafya olarak da yorumlayamaz mıyız; aynı Dünya’nın kendisi gibi…


fc bergman ekibini alkışlarken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023


[FC Bergman topluluğunu yakından tanımak ve Venedik Tiyatro Bienali'nde Gümüş Aslan Ödülü'nü alma nedenlerini öğrenmek, yani yazının tamamını okumak için tıklayın.]