la biennale di venezia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
la biennale di venezia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2025 Cumartesi

19. Venedik Dans Bienali’nden İzlenimler

Arsenale, Venedik © Mehmet Kerem Özel

La Biennale di Venezia kurumunun 1934 yılından beridir önce müzik ve tiyatro festivallerinin içinde, 19 yıldır ise kendi başlığı altında düzenlediği Biennale Danza (Dans Bienali) 17 Temmuz - 2 Ağustos 2025 tarihleri arasında Venedik’te gerçekleşti. Festival her yıl düzenleniyor olsa da başlığında, düzenleyen kuruma ithafen, “bienal – iki yılda bir” ibaresi kullanılıyor. 
 İngiliz koreograf Wayne Mc Gregor'un dört yıldır devam eden artistik direktörlüğündeki festivalin bu yılki teması "Making Myth" (Miti Oluşturmak) idi. Ocak ayında açıklanan, festivalin açılışında sahiplerine takdim edilen bu yılki ödüllerde; Tywla Tharp Yaşam Boyu Başarı Altın Aslan ve Carolina Bianchi Gümüş Aslan ödüllerini aldılar. 
Festivalde, dokuzu Dünya, ikisi Avrupa prömiyeri 18 yapım yer aldı, bunlardan 11'inde Biennale Danza ortak yapımcıydı. Son dört gününde konuk olduğum Bienal’de dokuz gösteriyi seyrettim. Bunlardan bir seçkiyi, seyretme sırama göre paylaşacağım.

Simulacro 'yu alkışlarken (Teatro Piccolo Arsenale, Venedik - 30 July 2025) 
© Mehmet Kerem Özel

Simulacro
Simulacro İkisi de İtalya doğumlu olan ancak uzun yıllardır Madrid’de yaşayan Antonio de Rosa ile Mattia Russo’nun dansçılarla ortak yaratım yoluyla, dinamik ve atmosferik işlere imza attıkları kolektif dans topluluğu KOR’SIA, yeni yapıtı Simulacro (Simülakra) ile, Haziran sonunda Madrid’in çağdaş sanat mekanı Condeduque’de gerçekleşen Dünya prömiyerinin ardındanki ilk gösterimleri için, yapıtın ortak yapımcısı da olan Biennale Danza’daydı. 
Simulacro, tahmin edileceği üzere, adını doğrudan Jean Baudrillard’ın Simülakra/Simülasyon kuramından ve dolayısıyla esinini de; kendilerinin ötesinde hiçbir şeye atıfta bulunmayan imgeler ve işaretlerden oluşan, tekrarlar ve boşluklarla her an kesintiye uğrayarak gerçekliğin yerini alan kaotik hipergerçeklikten almış. Salona yayılmış dumanlar arasından perde açıldığında, seyirci tarafındaki kısmının kesildiği, ortadaki adasının üzerindeki devasa panodan dolayı arka tarafının gözükmediği dairesel bir yol kavşağıyla karşılaşırız. Bu “yok-yer”e aniden bir paraşütçü iner. Amber Vandenhoeck’in Rosa ve Russo ile iş birliğiyle tasarladığı senografinin önemli bir öğesi olan, sahne tavanına asılı ve oditoryuma da taşan dairesel ışık bandı, kavşağın zemindeki izini tamamlayarak seyirci tarafını da o “yok-yer”e dahil eder. Işık bandı kanımca sahnede bedenlerin; soyutluk, parçalılık ve belirsizliğin hüküm sürdüğü sanal dünyanın kısırdöngüsünde devindikleri, aktıkları, sürüklendikleri sonraki 60 dakikanın da temel atmosferini kurar. Bu süre zarfında yedi beden silah seslerinin ve Alejandro da Rocha imzalı, askeri bilim-kurgu filmlerini çağrıştıran telaşlı ve gergin elektronik müziğin arka planını oluşturduğu bir simülasyonun, adeta bir video oyununun içinde durmaksızın savaşırlar. Bu her şeye egemen ses peyzajı Lee Hazlewood’un Your Sweet Love ile Nina Simone’nun Love Me Or Let Me şarkılarıyla kesintiye uğradığında, sanki hem sahnedeki bedenler hem de oditoryumdaki seyirciler gerçek ile sanal arasındaki karmaşada kaybettikleri referansları yeniden bulur ve onlarla bağlantı kurar, insani olan hatırlarlar. 
 Simulacro doğrusal bir anlatısı olmayan; sahnede birbirleriyle bağlantısız parçalar, imgeler ve varlıklarla seyirciye ‘anlamak’tan çok ‘duyumsamak’, ‘alımlamak’tan çok ‘algılama’ temelli, kaotik bir deneyim sunan bir gösteri; tadı her damağa uygun değil.

Yoann Bourgeois & Patrick Wilson 'ı alkışlarken (Sala Marghera - 31 July 2025) 
© Mehmet Kerem Özel

Yoann Bourgeois & Patrick Watson 
Yoann Bourgeois Art Company’nin 2022 yılından beridir Kanadalı müzisyen Patrick Watson ile birlikte sahnelediği konser-gösteri formatındaki Yoann Bourgeois & Patrick Watson başlıklı yapım da Biennale Danza’nın programındaydı. 
Bourgeois bu gösterisinde, 2022’ye kadarki işlerinde akrobatik hünerlerini sergilemekte kullandığı ve onun alameti farikasına dönüşen bütün “oyuncak”larını; basamakları, trambolini, kaydırağı, yürüyen bantları, döner platformu, silindir akvaryumu ve dağılan sandalye/masaları sahneye yerleştirmiş. Patrick Watson ise 60 dakika boyunca genel olarak sakince akan, zaman zaman ivmelenen, Debussy ve Satie gibi klasik müzik bestecilerinden olduğu kadar cazdan da esinlenen, pop ile deneysel, folk ile rock arasında salınan atmosferik müziğini tek başına ve canlı olarak icra ediyor. 
Yoann Bourgeois & Patrick Watson seyircileri tanımlı bir dramaturjik anlatı izleği olmadan, bir “best-of” kolajı niteliğinde, akıcı bir şiirsellikle ard arda dizilmiş; “arka arkaya yorulmaksızın basamaklardan çıkıp aşağı düşen/kendini atan ve tekrar basamaklara geri dönen insan”a, “arka arkaya yorulmaksızın tırmanıp yükseklerden farklı şekillerde kayarak kendini aşağıya bırakan insan”a, “arka arkaya tekrar tekrar üzerine düştüğü yürüyen bantta sürüklenen insan”a, “merkezkaç kuvvetine (bir iktidara/muktedire olabileceği gibi bir ilişkiye, aşka da) karşı farklı pozisyonlar alan insan”a, “her seferinde derin bir nefeslik de olsa, suyun içine, kendi dünyasına kaçan insan”a, “dakikalarca durdurak bilmeksizin basamaklardan inip çıkarak bir yerlere yetişmeye çalışan ama aslında kısırdöngüde dönüp duran günümüzün telaşlı insanı” figürlerine/durumlarına tanıklık ettiriyor. 
Venedik’in dışında, Marghera Endüstri Bölgesi’ndeki devasa bir depoda sahnelenen gösteride Yoann Bourgeois’nın ve eşi Marie Bourgeois’nın da aralarında bulundukları beş performansçı, bir sekansta sahnedeki performansa da dahil olan üç kişilik teknik ekip ve Goury imzalı görkemli senografinin en küçük detayını bile aydınlatarak bambaşkalaştıran ışık tasarımıyla Jérémie Cusenier; prezisyonları, ihtimamları ve virtüöziteleriyle göz doldurdular, hayranlığımı tekrar teyit ettiler.

Friends of Forsythe 'yı alkışlarken (Teatro alle Tese Arsenale, Venedik - 1 August 2025) 
© Mehmet Kerem Özel

Friends of Forsythe
2023 Kasım ayındaki Dünya prömiyerinden beridir geniş aralıklarla Dünya’nın çeşitli şehirlerini ve festivallerini dolaşan Friends of Forsythe (Forsythe'ın Dostları) da Biennale Danza’ya uğrayan gösterilerdendi. 
Dans disiplinini tanımlayan ve dönüştüren başat koreograflardan biri sayılan William Forsythe ile breakdance geleneğinden gelen Rauf "Rubberlegz" Yasit'in küratörlüğünü üstlendikleri, Rubberlegz ile birlikte, farklı dans formasyonlarından gelen ama kariyerlerinin bir noktasında yolları mutlaka Forsythe ile kesişmiş olan Brigel Gjoka, Riley Watts, Matt Luck ve JA Kolektifi’nin (Aidan Carberry ile Jordan Johnson) iş birliğinden doğan proje; halk dansları, salon dansları, breakdance, hip hop ve baleden beslenerek, farklı geçmişlere ve hareket dillerine sahip dansçıların fiziksel diyaloguna/iletişimine odaklanmıştı. Altı dansçı, üç cephesine seyircilerin yerleştirildiği beyaz renkli, alçak ve geniş bir kare platformun tanımladığı dans alanında 60 dakika boyunca asimetrik ve aritmik giriş-çıkışlarla ikili, üçlü, dörtlü kompozisyonlar icra ettiler. Bu sürede dansçıların kollarının, bacaklarının, ayaklarının, yüzlerinin, ellerinin iç içe, üst üste geçtiği, birbirlerine dolandığı kompozisyonların yanı sıra, hiçbir uzuvları birbirine değmese de yan yana, arka arkaya hareket ederken bakışla, sesle, mimikle kontak kurarak birbirleriyle bedensel diyaloga girdikleri kompozisyonlar vardı. Bu; çeşitliliği, olasılıkları ve birlikteliği ortaya seren diyalogların en etkileyici tarafı hiçbir dans stilinin kendisi kalmaması, diyaloga girdikleriyle birlikte dönüşmesiydi. 
Hiç kuşkusuz tasarlama sürecinde ve strüktürel olarak Forstyhe’ın doğaçlama tekniğinden beslenen gösteri, koreografik olarak ve sahne-müzik-kostüm tasarımları açısından her ne kadar had safhada soyut, gündelik ve referanssız da olsa, insanın diğeri/öteki ile ilişkisi üzerinden tanımlanan/tamamlanan kendi özüne dair bir anlatıyı da barındırmıyor değildi kanımca.

La mort i la primavera 'yı alkışlarken (Teatro Malibran, Venedik - 2 August 2025) 
© Mehmet Kerem Özel

La mort i la primavera
Biennale Danza’nın kapanış gösterisi bir başka dünya prömiyeriydi: Son yılların yükselen yıldızı, Valensiya doğumlu koreograf Marcos Morau’nun Barselona’da yerleşik kendi topluluğu La Veronal ile sahneye koyduğu La mort i la primavera (Ölüm ve Bahar). 
Morau, Venedik’in tarihi tiyatro binalarından Teatro Malibran’da iki akşam sergilenen yapıtını Katalan yazar Mercè Rodoreda’nın, program broşüründe “Yazarın ölümünden sonra yayınlanan, bitmemiş olsa da tamamlanmamış sayılmayan” olarak tanımlanan, aynı adlı romanından uyarlamış. Yazarı ve edebi karakterini tanımıyorum, spesifik olarak sözü geçen romanı okumadım, romanın konusu da program broşüründe yazmıyordu, sadece yukarıdaki alıntıya ek olarak Rodoreda’nın tüm zamanların en büyük Katalan yazarı sayıldığı ve karanlık bir hayal gücüne sahip olduğu bilgisi vardı. Canlı seyrettiğim bir (Opening Night) ve kayıttan izlediğim üç (Sonoma, Afanador, La Belle au bois dormant) yapıtından, Marcos Morau’nun da dünyasının karanlık, hatta oldukça derin ve yoğun bir karanlık barındırdığına aşinaydım. Dolayısıyla karşımdaki, 75 dakika boyunca kesif bir kasvet barındıran gösteri beni şaşırtmadı. Sahne sanki bir araftı; ölümden önceki evre, ölüm evrenine dalmadan önceki alandı. Bestecisi olduğu özgün müziği sahnede dansçıların arasında yer alarak bizzat icra eden Maria Arnal’ın çığlık atar gibi tez sesi biz seyircileri de sahnedeki arafa davet ediyordu. Düz ve mantık çerçevesinde bir anlatı izleği barındırmayan, parçaların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş gösteride; sahnenin sol arkasında bir org, sağında kırmızı küçük bir kamyonet, tepeden sarkıtılan torbalar içinde cesetler, toprak zeminin süpürüldüğü devasa bir tütsü demeti, davullar, erkek olsun kadın olsun altı geniş siyah etek, üstü boyun ve ellere kadar iyice yapışarak vücudu bütünüyle kapatan sadece başı açıkta bırakan beyaz dantelli gömleklerden oluşan kostümler ve çarpıtılan eğri büğrüleştirilen bedenler çıkışsız, ya da tek çıkış yönü ölüm olan bu asi ve gizemli dünyanın öğeleriydiler. Taa ki, son sahnede dansçılar zemine dizili ceset torbalarından kırmızı güller çıkararak etrafa saçana kadar. İşte; sonunda da olsa, bahar gelmiş, yeniden doğum gerçekleşmişti. Yukarıdan arafın merkezine inen ağaç gövdesi adeta bir axis mundi’ydi; gövdenin üzerindeki kovuğa gidip yerleşen Maria Arnal ise gök, yer ve yeraltı arasındaki iletişimi sağlayan şaman. Arnal görevini yerine getirmiş, iletişimi kurmuş, bizleri sağaltmıştı. Kovuk sıvandı ve ışıklar karardı. Koltuklarımızdan hiç kalkmamış, fiziksel olarak hiç hareket etmemiş olsak da, La mort i la primavera bizlere görselliğiyle, sesleriyle ve kokusuyla çok duyulu, ritüelistik bir deneyim, bir keşif, bir vahiy sundu; sindirmesi zaman aldı.


[Yazının, gösterilerin görsellerinin eşlik ettiği tamamıma burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz: Kineo Dergi.]

7 Temmuz 2024 Pazar

52. Venedik Tiyatro Bienali’nden İzlenimler 1: Back to Back Tiyatrosu’ndan Food Court


Ödül törenini beklerken, 30 Haziran 2024, Ca' Giustinian - Venedik 
© Mehmet Kerem Özel 

 

La Biennale di Venezia kurumu her yıl dönüşümlü olarak düzenlediği sanat ve mimarlık bienalleriyle ve Eylül başındaki sinema festivaliyle dünya çapında tanınır ve bilinir olsa da, bunların yanı sıra her biri yaklaşık iki hafta süren üç festival daha düzenliyor: Tiyatro, Dans ve Müzik Bienalleri. Bunların adı bienal (iki yılda bir) olarak geçiyor ancak her yıl düzenleniyorlar.


Tiyatro Bienali bu yıl 15-30 Haziran 2024 tarihleri arasında 52. defa gerçekleşti. Bu yıl aynı zamanda, dört yıllığına genel sanat yönetmenliğine getirilen İtalya tiyatrosunun “l’enfant terrible” ikilisi ricci/forte (Stefano Ricci ile Gianni Forte)’nin hazırladığı son edisyondu. 

İkili; Blue (Mavi), Red (Kırmızı) ve Emerald (Zümrüt)’ten sonra, hazırladıkları bu son edisyonun başlığını NIGER et ALBUS (SİYAH ve BEYAZ) koymuş, başlık ile ilgili kastlarını şöyle açıklamışlar: “…NIGER et ALBUS karşıtlıkları ve, bir yarığın eskimiş ve anakronik ikili sınırların çok ötesinde yeni bir özgüllüğü bir araya getirme gücünü tanımlar. Kendini gerçekleştirme yolunda ileriye doğru bir adım atmak için NIGER et ALBUS, dışımızda ve içimizde var olanı kabul etme gücünü temsil eder, sükûnete ulaşmak için bizi ayıran farklılıklara karşı gurur ve saygının temellerini inşa eder...” 

ricci/forte “özlerimizle, merakımızla, özlemlerimizle, çelişkilerimizle, kırılganlıklarımızla etkileşime girerek hepimizin bir parçası olmaya devam etmesi”ni diledikleri ve "başka bir yere gidiş-dönüş bileti" olarak tanımladıkları bu yılki bienale dünyadan Back to Back Tiyatro, Gob Squad, Tim Crouch, Milo Rau, Vaiva Grainyté/Lina Lapelyté/Rugilè Barzdžiukaitė, Markus Öhrn, Luanda Casella ve Amir Reza Koohestani’yi davet etmişler. Bienale İtalya’dan ise üç yapım ve Biennale College Teatro’nun kazananları katıldı.

Tiyatro Bienali, La Biennale di Venezia kurumunun diğer festivalleri gibi her yıl Hayat boyu Başarı için Altın Aslan ve Gümüş Aslan ödülleri veriyor. Bu yılki Altın Aslan Ödülü’nü Back to Back Tiyatro, Gümüş Aslan Ödülü’nü Gob Squad aldı.

 

Back to Back Tiyatro topluluğu Avustralya'nın Victoria bölgesindeki Geelong kentinde 1987 yılında Simon Laherty, Sarah Mainwaring ve Scott Price’ın aralarında bulunduğu, kendilerini zihinsel engelli ya da nöroderjik olarak tanımlayan oyuncular tarafından kurulmuş. Bruce Gladwin'in 1999 yılında sanat yönetmeni olarak katıldığı topluluğun ilk uluslararası başarıları small metal object (2007) ve Helpmann ödülünü kazanan Ganesh versus the Third Reich (2012) olmuş. Sosyal, politik ve felsefi temaları ele alan, hayal gücümüzün inşasına ve normallik algımıza meydan okuyan yapıtlar üreten topluluk Edinburgh Uluslararası Festivali, Wiener Festwochen, Holland Festival, Theater der Welt, Tokyo Festivali, Buenos Aires Uluslararası Festivali, Londra’da Barbican, Washington’da Kennedy Center ve New York'ta Public Theater gibi dünyanın önde gelen çağdaş sanat ve tiyatro festivallerinde ve merkezlerinde gösterimler yapmış. 2009 yılından bu yana 34.000'den fazla katılımcıya sanatsal mükemmellik ve kapsayıcı uygulama odaklı atölye çalışmaları sunan topluluğun şimdiye kadar aldığı 22 ulusal ve uluslararası ödül arasında Uluslararası İbsen Ödülü (2022), Edinburgh Uluslararası Festivali Herald Angel Eleştirmenler Ödülü (2014) ve New York Bessie Ödülü (2008) sayılabilir. Topluluğun sanat yönetmeni Bruce Gladwin ise 2015 yılında Avustralya Sanat Konseyi'nin Tiyatroda Üstün Başarı Ödülü'nü almış.


Bluce Gladwin'in teşekkür konuşması, 30 Haziran 2024, Ca' Giustinian - Venedik 

© Mehmet Kerem Özel 


Stefano Ricci ve Gianni Forte bu yılki Altın Aslan Ödülü’nü Back to Back Tiyatro topluluğuna verilme nedenini 30 Haziran 2024’te La Biennale di Venezia kurumunun Büyük Kanal kenarında konumlanan görkemli binası Ca’ Giustinian’ın büyük salonunda düzenlenen ödül töreninde şöyle dile getirdiler: "Bruce Gladwin'in rehberliğindeki Back to Back Tiyatro'nun sahnesinde farklı yeteneklere sahip bedenler kükreyen bir gerçekliğin distopik manzaralarında, sanatsal temsilin ötesinde gerçekten varlar ve başka bir anlam kazanıyorlar. Her önyargıyı, her şefkat damgasını şiirsel bir gaddarlıkla parçalayan ileri görüşlü bir iletişim öyküsü: Eğer bedenin ifadesel sınırlamaları varsa, sahnede bu sınırlamaların kendileri farklı bir dilbilgisine dönüşür. Korkularımız, püriten hoşgörümüz, ahlaki körlüğümüz, Back to Back Tiyatro'nun tehlikeli dünyalara ilişkin acımasız hikayeleriyle uçup gidiyor; burada çeşitlilik, görünürde engelli insanlar olarak farkındalığımızın çarpıklıklarını iyileştirmek için bilginin ve katılımın çoğalmasını beraberinde getiriyor... Çünkü bir kişi ne tür bir sınırlama hissederse hissetsin, bunu ortadan kaldırmak insan konsorsiyumu olarak bizlerin elindedir; kültürün yaptığı budur, hak edilen tiyatro budur, bu ve çok daha fazlası Back to Back Tiyatro'dur.”

 

Back to Back Tiyatro topluluğu bienalde, ilk defa 2008 yılında Melbourne Uluslararası Sanatlar Festivali’nde sahnelediği Food Court (Yemek Alanı) isimli gösteriyi 28-29 Haziran 2024 tarihlerinde Arsenale’deki Teatro Piccolo’da sundu. Hepsi farklı engellere sahip olan Mark Deans, Rita Halabarec, Nicki Holland, Sarah Mainwaring ve Scott Price tarafından ortak yaratım tiyatrosu (devised theatre) mantığıyla tasarlanan Food Court’un yönetmeni ve sahne tasarımcısı, aynı zamanda topluluğun sanat yönetmeni olan Bruce Gladwin. Gösterinin etle tırnak misali ayrı düşünülemeyecek öğesi ise müziği. Sahnede canlı icra edilen doğaçlama müzik Chris Abrahams (piyano), Lloyd Swanton (kontrbas) ve Tony Buck’tan (vurmalıçalgılar) kurulu The Necks üçlüsüne ait. (The Necks Avustralya'nın kült müzik gruplarından biri olduğu için, Back to Back Tiyatro ile ajandalarının çakışmasının zorluğundan dolayı Food Court’un sıklıkla sahnelenemediğini kulis bilgisi olarak vermiş olayım.)

 

“Tiyatro gösterisi, müzik konseri ve bir dizi görüntü ve duygunun harmanlandığı bir yapım” olarak tariflenen Food Court, bir kentin meydanında ya da bir alışveriş merkezindeki yemek alanında karşılaşan ve oradan ormanlık bir alana giden anonim insanların arasındaki güç ve tahakküm ilişkisini ele alıyor. İlk on beş dakikası perdesi çekili sahnenin koridorumsu dar ön kısmında, geri kalanı perde açıldığında karşılaştığımız çıplak ve geniş boşlukta geçen yaklaşık bir saatlik gösteri az diyalogla, yalın ama etkili mizansen fikirleriyle, estetize edilmemiş ama vurucu hale getirilmiş bir görsellikle ve bütün bunlara ilk anından son anına eşlik ederek bir altlık, bir arka plan oluşturan ses peyzajıyla bende derin bir etki bıraktı.

 

Food Court, The Necks’in üyelerinin sahnenin yanından orkestra çukuruna inmeleri ve müzik yapmalarıyla başladı. Bir nevi uvertür olarak nitelendirilebilecek sadece müziğin hakim olduğu bu kısmın ardından, anlatıdaki; sandalyeleri yerleştirmek, yeni durumlara göre yerlerini değiştirerek ayarlamak, o sırada konuşanlara boom mikrofonu tutmak gibi görevler üstlenen yardımcı oyuncular ve protagonistler teker teker sahneye girdiler ve basit konuşmalarla (örneğin birisinin diğerine ısmarlayacağı yemeği tarif etmesiyle) bulunulan yerin bir yemek alanı olduğunu ve genel ortamı anlamamızı sağladılar. 

Prologun ardından esas hikaye, dar ön sahnede altın renkli göz alıcı taytlar giyen iki kadın protagonistin yemek alanına sonradan gelen sıradan giyimli kadını taciz etmeleriyle başladı. Hemen ilerleyen sekansta, perdenin açılmasıyla ortaya çıkan çıplak sahnenin devasa boşluğunda sözlü taciz giderek fiziksel şiddete dönüştü; sahnenin arka duvarına flu orman görüntüleri yansırken kadın, elbisesini çıkarması emredilerek çırılçıplak bırakıldı, daha çok insanın hedefi haline getirildi, dans ettirilmeye zorlandı ve ardından tekmelendi. 

Ardından genç erkek oyuncunun cinsel tacizine de uğrayan kadının, gösterinin epilog benzeri son bölümünde bazı kelimeleri tekrar ederek dillendirdiği metin, Shakespeare’in Fırtına oyunundan Caliban’ın ünlü tiradına aitti: “Korkma; her köşesinden ya bir gürültü gelir bu adanın. / Ya bir ses, ya da ezgi: Ama hepsi hoştur, zarar vermez insana. / Bazen bir ağızdan binlerce çalgı / çınlar kulağımda; ve bazen öyle sesler var ki / Uzun bir uykudan uyanmış olsam bile / Yine uyutur beni; sonra da rüyamda / Bulutlar açılır ve hepsi, üzerime yağmaya hazır Hazineler gösterir bana; öyle ki, uyandığımda / Yeniden uykuya dalayım diye ağlarım.



Food Court'u alkışlarken, 29 Haziran 2024, Piccolo Teatro Arsenale - Venedik 
© Mehmet Kerem Özel 

 

Gerçek dünyada engelli insanlara karşı şiddet ve tacizin aslında çoğunlukla engelli olmayanlar tarafından uygulandığına dair genel bilgiyle, sahnede engelli insanların birbirlerine uyguladıkları şiddeti gördüğümüzde iki açıdan irkilmememiz imkansız. Çünkü sahnede bir yandan genel olarak insan zulmünün acımasızlığının temsilini seyrediyoruz, diğer yandan ise engelli insanların da engelli olmayanlardan öğrendikleri bu tahakkümü nasıl içselleştirerek yeniden ürettiklerine tanık oluyoruz. Bu da bizlere, insanlar arası güç ilişkilerinin temelde nasıl her şeyin; olası akrabalıkların, empatinin, hatta duygudaşlığın bile üzerinde, baskın bir katman olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Back to Back Tiyatrosu’nun Food Court’u insanın zorba ile kurban, tehditkar ile kırılgan olma hallerini NIGER et ALBUS kadar apaçık bir şekilde gözlerimizin önüne seren, sakin başlayıp giderek fırtınaya dönüşerek duygu dünyamızı sarsan ve sonunda derin bir etki bırakarak bizi adeta koltuklarımıza mıhlayan benzersiz bir gösteriydi.


[Bu yazının, ödül töreni ve gösterinin yayın haklı fotoğraflarının kullanıldığı özgün hali Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.]

24 Temmuz 2023 Pazartesi

51. Venedik Tiyatro Bienali İzlenimleri - 3 : Büyük Dünyalarla Baş Etmeye Çalışan Küçük İnsanların Hikayelerini Anlatan Kolektif, FC Bergman

fabrikanın içinde gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

FC Bergman’ın Het land nod (Nod Ülkesi) isimli gösterisini deneyimlemek üzere, Avrupa'da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kraliyetlerin koleksiyonlarını sergilemek için inşa edilen Kunstkammer mantığındaki güzel sanatlar müzelerinden birinin devasa boyutlardaki salonundayız. Venedik'teki hiç bir mevcut tiyatro mekanına sığmadığı için, yakındaki Marghera sanayi bölgesinde artık kullanılmayan bir fabrikada sıfırdan birebir kurulmuş olan 18 metreye 12 metre boyutlarında ve 10 metre yüksekliğindeki müze salonunun bir yarısı seyirci tribünü, diğer yarısı sahne. Sonradan, bu salonun anonim bir müzenin değil, gösterinin prömiyer yaptığı 2015 yılında dört yıldır yenileme için kapatılmış olan (ve ancak Kasım 2022’de tekrar ziyarete açılan) Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin Rubens Salonu'nun birebir kopyası olduğunu öğreniyorum.

salona girdikten sonra gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey: duvarların, soldakinde asılı duran tek bir devasa tablo dışında bütünüyle boş olması ve bir görevlinin makinayla yeri temizliyor olması. Gösteri başladığında dört-beş görevlinin o devasa olduğu kadar ağır olduğu anlaşılan tabloyu duvar kancalarından zar zor çıkartarak yerinden oynattıklarını, salonun tek kapısına doğru götürdüklerini ancak boyutlarından dolayı dışarı çıkaramadıkların tanık oluyoruz. Demek ki diğer tablolar taşınmış, duvarlardaki kancalar onlarınmış, ve bir tek bu tablo kalmış geriye diye düşünüyorum. Gösterinin doğrudan Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin başından geçmiş olan olaylardan, örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında dibine düşen bombadan, veya az önce bahsettiğim yenileme için kapanmasından esinlenildiğini öğrenince boş duvarlar ve ilerleyen sahnelerdeki bazı anlar daha fazla anlam kazanıyor bende. Ama kanımca bu bilgiyi bilerek seyretmek, gösteriyi alımlamak ve gösteriden hakkıyla keyif almak için gerekli değil.
Hemen ilk sahnelerin birinde, salona giren ziyaretçilerden birinin boynunda asılı sesli rehberden gelen açıklamayla, tablonun Rubens’in Le Coup de Lance - Christ on the Cross, Christ between the two murderers (Mızrak Darbesi - Çarmıhtaki İsa, İki katil arasında İsa) adlı yapıtı olduğunu öğreniyoruz. Tablonun içeriğinin gösterinin anlam katmanlarında önemli bir yeri olsa gerek, ama yan duvarlardan birine yerleştirildiği için seyircilerin azımsanmayacak bir kısmının onu düzgün şekilde göremiyor olması, belki de tablonun içeriğinin gösteriyi anlamak için çok da hayati olmadığını düşündürtüyor bana. Zaten 90 dakikalık gösterinin omurgasını, tablonun içeriğinden çok, o tabloyu o salondan çıkarmayı kafasına koymuş görevlinin serüveni oluşturuyor. Biraz Şarlo (Charles Chaplin), biraz Bay Hulot (Jacques Tati) biraz Komiser Clouseau (Peter Sellers) karışımı bir karakter bu; sevimli ama saplantılı, beceriksiz, sakar ve biraz da aptal; o kadar ki, tablonun boyutlarını ölçerken çıktığı merdivende asılı kalıyor, tablonun çerçevesini kesmek gibi akıl almaz bir çözümü bile kısmen hayata geçiriyor, ve sonunda çareyi, salonun kapısının üst kısmını dinamitle patlatarak tablonun geçeceği boşluğu yükseltmekte buluyor.

Bu gittikçe absürdleşen omurga hikayenin etrafında/aralarında ise salonda gerçeküstü anlar vuku buluyor; duvardan duvara geniş yarım daireler çizerek dans eden, önce üç sonra altı kişilik bir grup, bunlardan üçü bir anda duvarların birinin içinde yitiveriyorlar, tablonun karşısında aynı tablodaki İsa gibi anadan doğma soyunup karşısındaki duvara yaslanarak uzun uzun oturan adam, tablonun karşısında altına işeyen kadın, belli aralıklarla sahnenin ortasına gelen smokinli adamın yere serptiği taç yaprakları, kar topakları ve solmuş yapraklar, parmaklarını tablonun alt tarafına sürerek aldığı siyah ayakkabı boyasını haydut gibi gözüne sürerek diğer elini tabanca gibi kullanan adam, odanın zeminine serilen battaniyelerin, üzerlerine düşen adamı da beraberlerinde sürükleyerek bir anda kara deliğe dönüşen duvar süpürgeliklerinden birinden içeriye çekilivermeleri, yağmur, rüzgar, kesif bir günışığı, birdenbire tavandan düşen kartonpiyer, bir anda duvarlardan birinin şerit gibi soyuluvermesi (duvar kaplaması olan gri kadife kumaşın kendini bırakıp, duvardan ayrılması), bomba sesleri, zeminde yüzüstü yüzme antremanı yapanlar, küçük bir çadırda yaşayanlar, Summertime'ın biri bir sopranodan diğeri Nina Simone'dan olmak üzere iki versiyonu, Vivaldi’nin Mevsimleri’nden Bahar’ın Max Richter versiyonu.
Gösteri sonunda tabloyu dışarıya çıkarmayı başaran görevli tablodan boşalan o yan duvarın altına küçük masasıyla gelip oturduğunda, tablodaki İsa’nın silüeti ışık yoluyla, tablodaki konumunun aynısı olacak şekilde duvarda belirir; İsa salonda artık bir hayalettir.

Gerek omurga hikaye, gerekse de bütün diğer sahneler dramaturjik olarak titizlikle hesaplanmış bir zamanlamayla kurgulanmışlardı; sessizlikler, dinginlikler, enerjik anlar, komik anlar, melankolik anlar, müziklerin kullanımı, ilüzyonların kullanımı, hareket tasarımı, slapstick’in kullanıldığı anlar, resimsel anlar kıvamında, dozunda ve dengede arka arkaya dizilmişlerdi. Mekanın, hikayeye koşut olarak; temiz, düzgün ve sağlam halinden giderek kirlenmesi, bozulması ve hasar görmesi de ustaca tasarlanmıştı.

gösteri bittiğindeki salonun durumu
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Gösteri tanıtımını okuyunca, Jean-Luc Godard’ın filmlerine göndermelerin olduğunu öğrendim. Yönetmenin 1964 tarihli ünlü Bande à part (Çete) filminin iki ikonik sahnesinin birinde üç kafadar bir kafede Madison dans stilinde dans ederler, başka bir sahnesinde ise aynı üçlü Louvre Müzesi’nin salonları boyunca son hızla koşarlarken bir dış ses Louvre Müzesi’nin bir Amerikalı tarafından 9 dak. 45 saniyede gezilebildiğini ve üçünün bunu daha iyi yapmaya karar verdiklerini söyler. Gösterideki duvarlar arası yarım daireler çizerek yapılan danslar sırasında filmin tam da bu sahnesinin ses kaydının tekrarlanarak verildiğini fark ettim. FC Bergman ekibi belki Antwerp’teki müzenin Rubens Salonu’ndan ve spesifik olarak o müzenin geçmişinden yola çıkmış olabilirler, ama dünyadaki bütün müzelerin anası Louvre’a bu kadar bariz bir selam gönderdiklerine göre, gösteri anonim bir müze fikrini içeriyor da olabilir.
Müzelerin insanlık mirasının koruyucu kapları olduklarını hatırladığımızda, gösteri boyunca dışarıdan gelen bomba, rüzgar, yağmur (kasırga) öğelerini distopik bir gelecek tahayyülünde tehdit altındaki insanlık olarak okumak, ya da bir sahnede yere serilen battaniyeleri mültecilerle, evsizlerle, göçmenlerle özdeşleştirerek yorumlamak da mümkün.
Müze salonunun gösteri sonundaki halini ise tam bir savaş alanı olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Yukarıda bahsettiğim gibi, gösteri sonunda hayalete dönüşmüş olan İsa’nın silüetinin bu savaş alanını izlemekte olması, bu açıdan bakıldığında çok manidar değil mi…

Gösterinin adını biraz araştırınca Nod Ülkesi’nin İncil’de, Kabil’in, Habil’i öldürdükten sonra Tanrı tarafından sürgüne gönderildiği, Cennet’in doğusundaki yer olarak tarif edildiğini öğrendim. İşte burası, bizlerin de seyirciler olarak bizzat “içinde” bulunduğumuz müze salonu; Yahudilerin dini metinlerine göre Kabil’in kötülüğünü sürdürdüğü, şiddete ve soyguna başvurduğu, insan kültürünü masumiyetten kurnazlığa ve düzenbazlığa dönüştürdüğü ve müstahkem bir şehir inşa ettiği Nod’un, günümüzdeki Dünya’nın ta kendisi olamaz mı…
Gösteride kullanılan müzikleri, objeleri (çiçek yaprakları, kar taneleri, kuru yapraklar), atmosferleri (rüzgar, yağmur, sis, güneş) düşündüğümüzde ise, müze salonunu içinden mevsimlerin geçtiği bir coğrafya olarak da yorumlayamaz mıyız; aynı Dünya’nın kendisi gibi…


fc bergman ekibini alkışlarken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023


[FC Bergman topluluğunu yakından tanımak ve Venedik Tiyatro Bienali'nde Gümüş Aslan Ödülü'nü alma nedenlerini öğrenmek, yani yazının tamamını okumak için tıklayın.]

21 Temmuz 2023 Cuma

51. Venedik Tiyatro Bienali İzlenimleri - 2 : Hapishanede bir Şaman, Armando Punzo

gösterinin başlamasını beklerken, fotoğraf: mehmet kerem özel, 15.06.2023

Armando Punzo’nun adını daha önce duymamıştım. Belki de duymam imkansızdı, çünkü Punzo’nun yapıtları şimdiye kadar ağırlıklı olarak İtalya dışında sahnelenmemiş. Bunun nedeni, Punzo’ya Venedik’te büyük ödül getiren nedenle aynı: kariyerinin neredeyse başından beridir, yani 35 yıldır cezaevi mahkumlarıyla çalışıyor olması. Bienal sayesinde Punzo’yu biraz tanıdıktan sonra, ve ona bu büyük ödülü layık gören ricci/forte’nin hayata ve dolayısıyla sanata dair aykırı ve sorgulayıcı duruşlarını da göz önüne alınca; aşırı sağcı bir partinin hükümet kurduğu, denizlerinin açıklarında her gün onlarca mültecinin boğulduğu veya ölüme terk edildiği son yılların İtalya’sında, yani ricci/forte’nin deyişiyle “İnsan haklarıyla uzlaşma mücadelesi veren, kardeşlik, sevgi ve dayanışma fikirlerinin pasta gibi un ufak olduğu bir ülkede, hapishane hayatını ve sınırlarını aktarmaya çalıştığı 35 yılda […] -özgür olmadan, iktidara sözde bağlılık göstermeden ve yavan burjuva dünyasının üzerinde köprüler kurarak- kendi özgün yaratıcı kimliğini oluşturma ihtiyacıyla hareket eden” Armando Punzo’ya bu ödülün verilmesinin çok anlamlı olduğunu düşünüyorum.
ricci/forte’nin ne kadar isabetli bir karar verdiği, bienalin ödül töreninin yapıldığı, kurumun ana binası Ca’ Guistinian’daki görkemli Sala delle Colonne’yi dolduran, çoğunluğu İtalyan sanatçıların ve basın mensuplarının dinmeyen alkışlarından ve tören sonrası yapılan resepsiyonda tanıştığım İtalyan tiyatro eleştirmenlerinin Punzo’dan bahsederken ışıldayan gözlerinden belli oluyordu. 

Armando Punzo (1959) ilk sanatsal çalışmalarını doğduğu şehir olan Napoli’de yaptıktan sonra 1983’te Toskana bölgesindeki Volterra kasabasına taşınır, 1989’da Volterra Hapishanesi’ndeki mahkumlarla çalışmaya başlayarak Compagnia della Fortezza’yı kurar. Bu toplulukla sahnelediği birçok gösteri ile İtalya’nın prestijli tiyatro ödülleri UBU’da birçok ödül alır. Topluluk yıllarca hapishane dışında çok kısa süreli gösteriler yapabildikten sonra, 2003'ten itibaren İtalyan Cezaevi Sisteminin 21. maddesinin uygulanması sayesinde düzenli olarak hapishane dışında, İtalyan şehirlerinde turneye çıkmaya başlar. Punzo yıllar içinde İtalya'nın proje lideri olduğu ve Fransa, İspanya, İsveç ve Almanya'daki cezaevlerini içeren Avrupa projesi “Avrupa'da Tiyatro ve Hapishane” gibi birçok girişimin filizlenmesinde de başat rol oynar.

Bienali takip eden İtalyan tiyatro eleştirmenlerinden birinin bana bir gösteriye giderken deniz takside “suüstü” anlattığına göre; İtalya’da bazı mahkumlar para kazanmak için gün içinde çalışma saatleri süresince hapishaneden çıkabiliyorlarmış, geceyi tekrar hapishanede geçirmek koşulu ile. Compagnia della Fortezza'nın oyuncuları da, tiyatrodan profesyonel oyuncu statüsünde para kazandıkları için bu uygulamadan yararlanıyorlarmış. İtalya içinde turneye gittiklerinde ise her şehirde geceleri o şehirlerin hapishanelerinde konaklıyorlarmış. Bu tür bir kural Avrupa’da olmadığı için, topluluk şimdiye kadar İtalya dışına turneye gidememiş. Tek istisna, İtalya ile çevrili San Marino imiş, ama o sefer de mahkumlar geceyi çok yakındaki Rimini Hapishanesi’nde geçirmişler.






gösteriden anlar, fotoğraf: mehmet kerem özel, 15.06.2023

Punzo’nun bir Compagnia della Fortezza yapımı olan Naturae isimli gösterisi bienalin açılış oyunuydu. Naturae, Arsenale’de 16. yüzyılda yelkenlerin gerildiği dört depo yapısının birleştirilmesiyle hacim sahne mantığında geniş boyutlu bir tiyatro mekanına dönüştürülmüş olan Teatro alle Tese’de sahnelendi. Üç yanını seyircinin sardığı devasa sahne bütünüyle bembeyaz Volterra tuzuyla kaplıydı. Punzo bizzat sahnede ve elinde kırmızı topla bizleri karşıladı. Yerlerimize otururken, o kırmızı topu bizlere uzattı; “Hadi gelin, oyunuma katılın, içlerimizdeki o yaratıcılık, o heyecan, o tutku damarını birlikte ateşleyelim” der gibiydi. Herkes yerleştiğinde Punzo artık elleri, kolları, zaman zaman bütün bedeni ile sessiz direktifler vererek seyirci koltukları arasındaki altı giriş-çıkışta beliren figürleri ve onların hareketlerini sahne içinde kah yönlendirerek kah onlardan esinlenip kendi hareketlerini yaparak, bizlere zihnindeki, hayal gücündeki imgeleri sundu. Önce, kendisi gibi siyah kıyafetli bir erkek ile beyaz kıyafetli bir kadını sahnenin bir kenarına yerleştirdi, sonra onlara tepsiler içinde meyvalar, kadehler içinde içecekler getirdi. Başka bir kenarda ise iki figür, sahneye dağılmış bir sürü dış sınırları tanımlı, içi boş küplerden oluşturulmuş nesnelerden birinin içine beraberlerinde getirdikleri kitapları dizdiler bir süre. Adeta Punzo’nun kitaplarla tetiklenmiş hayal gücünden, zihninden fırlayan imgeler, motifler, figürler zamanla bütünüyle kapladı sahneyi. Naturae onun ve oyuncuların hayalgücünden çıkan ama bizlerin hayalgüclerini tetikleyen bir şölendi; 40 performansçının katıldığı karnavalesk bir geçit töreniydi. Naturae; hayatın, hayal gücünün, bizleri ayakta tutan, yaşatan içimizdeki, kalbimizdeki ateşin, kıvılcımın, hayat neşesinin coşkuyla kutsanması, kutlanmasıydı. Bir yanda Kafkaesk, diğer yanda Uzakdoğu ve Yakındoğu’ndan esinlenilmiş figürler, bir yanda güç ve dayanıklılık gösterileri, diğer yanda romantik karşılaşmalar, aynı anda müzik, şiir ve ses, hepsi bir arada, yan yana beyaz bir tuvalin üzerinde kaligrafik bir tablo oluşturdular. Gösterinin belki de en zayıf tarafı bu tabloda herhangi bir çatışma, gerilim olmadığı için zamanla biteviyeliğe sürükleniyor oluşuydu. Ama ne gam, çünkü Naturae’nin en can alıcı özelliği Punzo’nun bütün bu hareketleri, anları, durumları ve figürleri sahnenin üzerinde birebir kurgularken, kendi deyişiyle “olasılıkları düzenlerken”, yüzünün, gözlerinin içinin gülüyor, yani mutlu olmasıydı; zaten son yıllardaki metinlerinde Homo sapiens’i aşıp Homo felix’e ulaşmamız gerektiğini söylemiyor mu, işte belki de kendisi mutluluğu çoktan, aramanın ötesine geçmiş, sahnedeki bu karnavalesk tabloda bulmuştu.

alkışlar sırasında armando punzo oyuncularına teşekkür ederken, fotoğraf: mehmet kerem özel, 15.06.2023

Nasıl mutlu olamazdı zaten. Ödülü aldıktan sonra yaptığı konuşmada ve tören sonrası düzenlenen kısa oturumda söylediği gibi; 35 yıl önce Volterra hapishanesine kabul edilmek istemiş, şaşırtıcı bir şekilde yirmi gün sonra “tiyatroyu teste tabi tutmak” için içeri girme izni almış ve o gün bugündür her gün saat 9:00’da hapishaneye gidiyor, öğle yemeği için çıkıyor, 15:00’te dönüyor ve bazen gece 21:00’a kadar hapishanede çalışıyormuş. Punzo 35 yıldır onunla çalışmış olan 80’den fazla mahkum-oyuncuyla, insanı yok etmeye yazgılı bir yerde sanat yaratmanın ve tiyatronun özgürlüğünün mümkün olduğunu gösterdiği ve göstermeye devam ettiği için mutlu. Punzo için mutluluğa giden yoldaki özgürlüğün ipuçlarından biri, oturumdaki bir soruya verdiği yanıtta; ideal tiyatro yönetmeninin tarifinde gizli olsa gerek: “Her şeyin akılda hazır ve değişmez olduğu bir yönetmenlik mefhumuna inanmıyorum, ben o anlamda kendimi yönetmen olarak görmüyorum, ben kendimi olasılıkların düzenleyicisi olarak görüyorum; içinde herkesin bir şeyler önerebileceği mekanları düzenleme şansını size sağlayan kişi olarak. Ben özgürlük mekanları yaratıyorum, bana göre yönetmenlik böyle bir şey. Ve bu anlamda bana göre yönetmenlik bir şans, çünkü önceden her şeyin tanımlı olduğu bir projede, sizin öngörmediğiniz veya düşünmediğiniz ama başkalarının sahneye getirdiği şeylerin ortaya çıkma ihtimalini sağlayan ortam ortadan kalkmıştır. Her şeyden sorumlu ve her şeyi bilen mutlak bir rol olarak yönetmen fikrinin gerçek tiyatroyla alakası yoktur, tiyatroda herkes kendi rolünü, yerini bulur, önemli olan böyle bir ortamın nasıl yaratılacağıdır.

Punzo Naturae’yi, önce iki yıl Shakespeare’le hesaplaştığı, ardından iki yıl Borges’le el ele devam ettiği ve pandemiyle zorunlu bir ara vermek zorunda kaldığı sekiz yıllık bir çalışmanın sonunda ortaya çıkardığını söyledi ve şöyle devam etti: “Ondan ayrılamadık, bizimle büyüdü, biz onunla büyüdük, geliştik. Hakkında konuştuk, okuduk, imajlar aradık, böyle aylarca devam ettik. Önce anafikri, yapıtın hipotezini kurduk, sonra oyuncular tam da nereye evrileceğinin farkında olmadan önerilerde bulundular ve bu şekilde süreci sürdürdük.

Armando Punzo, hayata geçirdiğinde Homo felix’in bir sonraki mertebesine ulaşacağını düşündüğüm, iki yeni hedefini de ödülünü aldıktan sonraki konuşmasında açıkladı: Volterra Hapishanesi’nin içine kalıcı bir tiyatro mekanı inşa etmek ve Compagnia della Fortezza ile Avrupa turnesine çıkmak. Bizlere “Sadece karanlık kıvrımlara bakma; ışık ve umut olasılığı var” diye öğütleyen bir şamandan da ancak böyle gözüpek, engin projeler beklenirdi; bunları en kısa zamanda hayata geçireceğine eminim…

[Yazının tamamını Unlimited dergisinden okumak için tıklayın]

18 Temmuz 2023 Salı

51. Venedik Tiyatro Bienali İzlenimleri - 1

Fotoğraf: Mehmet Kerem Özel, 17.06.2023

Sanatseverler Venedik’i, özellikle dönüşümlü yapılan sanat ve mimarlık bienalleri ve film festivali ile çok iyi bilseler de, bu üç organizasyonu üstlenen La Biennale di Venezia kurumu yıllardır her yıl tiyatro, dans ve müzik festivalleri de düzenliyor.

Tiyatro Bienali özellikle 70’li yıllarda Robert Wilson’dan, Peter Brook’a, The Living Theatre’dan Jerzy Grotowski’ye dönemin en önemli uluslararası gösteri sanatları temsilcilerini ağırlamış. Şehrin kamusal alanlarına yayılan o yılların festivallerinde; Ariane Mnouchkine L’Âge d’or (Altın Çağ)’ı bir kanal kenarında, John Cage ile Merce Cunningham San Marco Meydanı’nda, Brook bir manastırın avlusunda gösterilerini sahnelemişler.
Dans ve müzik bienalleri gibi Tiyatro Bienali de son zamanlarda, 70’li yıllarda olduğu gibi şehre nüfuz etmek yerine, La Biennale di Venezia kurumunun özellikle sanat ve mimarlık bienalleri için kullandığı anıtsal Arsenale yerleşkesi içindeki, aslında İtalya Deniz Kuvvetlerine ait 300-400 yıllık tersane yapılarından dönüştürülmüş mekanları kullanıyor.
Tiyatro Bienali son yıllarda uluslararası niteliğini yitirmese de özellikle İtalyan sanatçılara geniş alan açmasıyla, ve bir yandan da Bienal Tiyatro Okulu (Biennale College Teatro) ile genç İtalyan sanatçıların eğitimine odaklanmasıyla öne çıkıyor. O kadar ki La Biennale di Venezia Başkanı Roberto Cicutto çok kısa tuttuğu ödül töreni açılış konuşmasında Tiyatro Bienali’ne bu ve önümüzdeki yıllarda daha fazla bütçe ayrıldığının müjdesini verdikten sonra, gösteri sanatları bienallerinin genel sanat yönetmenlerinin kendi alanlarında çok iyi gösterileri getirmekten daha önemli olan amaçlarının, Bienal Okulu gibi projelerle geleceğe yönelik üretimler için verimli bir ortam yaratmak olduğunu söyledi.

Tiyatro Bienali her yıl Hayat boyu Başarı için Altın Aslan ve Gümüş Aslan ödülleri de veriyor. Son on yılda Hayat boyu Başarı için Altın Aslan ödülünü alan isimler şöyle: Christiane Jatahy (2022), Krzysztof Warlikowski (2021), Jens Hillje (2019), Antonio Rezza ve Flavia Mastrella (2018), Katrin Brack (2017), Declan Donnellan (2016), Christoph Marthaler (2015) ve Jan Lauwers (2014). Bienalin bu yıl 51.si, alışılmıştan daha uzun bir sürede, 15 Haziran – 1 Temmuz tarihleri arasındaki 17 günde gerçekleştirildi. 

Fotoğraf: Mehmet Kerem Özel, 17.06.2023

Bienalin genel sanat yönetmenliğini dört yıllığına üstlenen, İtalyan avant-garde tiyatrosunun provokatif ve korkusuz ikilisi ricci/forte (Stefano Ricci ile Gianni Forte)’yi İstanbul seyircisi 2013’teki Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali sayesinde tanıma fırsatı bulmuştu. İkili Blue (Mavi) ve Rot/Red (Kırmızı)’dan sonraki bu üçüncü yıllarının başlığını Emerald (Zümrüt) koymuşlar; zümrüt yeşilinin günümüzde dijital teknolojinin imajlarına ve pasif çekiciliğine doymuş ve seyircinin hayal gücünü harekete geçirmeye her zamankinden daha fazla kendini adamış olan tiyatro’nun siyasi ve şiirsel direnişin platformu olarak bienalde yaşayacağı bahar uyanışını simgelediğini düşünmüşler.
İkili bu misyonla bienale Romeo Castellucci, Tiago Rodrigues, Boris Nikitin, Mattias Andersson, Bashar Murkus ile Khashabi Ensemble, Tanya Beyeler & Pablo Gisbert (El Conde De Torrefiel) ve Noémi Goudal/Maelle Poésy’i davet etmişler. Ve tabii ki festival gösterimlerinin büyük bir ayağını Bienal Tiyatro Okulu’ndan çıkan işler oluşturuyordu. Bu kapsamda Yere-Özgü Performans (Performance site-specific) başlıklı bir modülün olması ayrıca dikkat ve ilgi çekiciydi.
Bienalde bu yıl Hayat boyu Başarı için Altın Aslan Ödülü İtalyan tiyatro yöentmeni Armando Punzo’ya, Gümüş Aslan Ödülü Hollandalı kolektif FC Bergman’a verildi.

La Biennale di Venezia'nın ana binası Ca’ Guistinian’daki görkemli Sala delle Colonne’de 
gerçekleşen ödül törenini F45 numaralı koltuktan takip ettim.
Fotoğraf: Mehmet Kerem Özel, 17.06.2023

Armando Punzo Hayat Boyu Başarı için Altın Aslan Ödülü'nü aldıktan sonra ekibi ile hatıra fotoğrafı çektirirken
Fotoğraf: Mehmet Kerem Özel, 17.06.2023

FC Bergman ekibi Gümüş Aslan Ödülü'nü aldıktan sonra hatıra fotoğrafı çektirirken
Fotoğraf: Mehmet Kerem Özel, 17.06.2023

Ben de bu yıl akredite basın mensubu olarak festivalin ilk üç gününü takip etme, üç oyun seyredip, ödül törenine katılma imkanına sahip oldum. Altın ve Gümüş Aslan alan sanatçıların festivalde sahneledikleri gösteriler hakkındaki izlenimlerimi ilerleyen günlerde paylaşacağım.

[Yazının tamamını Unlimited dergisinden okumak için tıklayın]