orfeus ve euridike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orfeus ve euridike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2026 Cuma

MiR Dance Company’den “Orpheus und Eurydike”

 








C. W. Gluck’un, özgün adı “Orfeo ed Euridice” olan operası, günümüze kadar birçok koreografın ilgisini çekmiş bir yapıt. Yazıldığı dönemdeki alışkanlıklardan dolayı dans bölümlerinin ağırlıkta olması, koreografları bu operayı sahneleme konusunda her zaman cesaretlendirmiş. Ölüm, matem ve aşk üzerine başyapıtlardan biri sayılabilecek bu operadan yapılan en tanınmış ve etkileyici uyarlamalardan biri Pina Bausch’un 1975 tarihli aynı adlı yapıtı.

Yunan mitolojisine dayanan operanın konusu, Trakya'lı bir şair ve müzisyen olan Orfeus’un düğün gününde bir yılan ısırığı sonucu hayatını kaybeden karısı Eurydice’yi geri getirmek için yeraltı dünyasına inmesini anlatır. Tanrılar, kederli Orfeus'un Eurydice’yi yeryüzüne getirmesine izin verirler, ancak bir şartları vardır; Orfeus, yeryüzüne dönene kadar ona bakmamalı ve onunla konuşmamalıdır, aksi takdirde Eurydike’yi sonsuza dek kaybedecektir. Geri dönüş yolunda Eurydike’nin ısrarlarına dayanamayarak Orfeus bu şartı ihlal eder ve Eurydice’nin ilelebet ölmesine neden olur. Operanın sonunda Amore (Aşk Tanrısı) Orfeus’a acır ve Euridice'yi hayata geri döndürerek çiftin birleşmesini sağlar.

MiR Dance Company’nin 2019 yılından beridir direktörü olan koreograf Giuseppe Spota, bu sezon sonunda kendi isteğiyle görevinden erken ayrılmadan önce tasarladığı bu son, bütün bir akşamı kaplayan yapıtında sahne ve kostüm tasarımını da üstlenerek, adeta bir gesamtkunstwerk (bütünsel sanat yapıtı) ortaya çıkarmış.
Spota gösteriyi, oditoryumda perde açılmadan 15 dakika önce, fuayede başlatıyor. Kadın ve erkek dansçılar; hepsi bir örnek, etek uçları yanmış beyaz gelinlikler giymiş olarak ve orkestra müzisyenlerinden kurulu bir üçlünün icra ettiği canlı Gluck dönemi müziği eşliğinde, ilk önce fuayede gezinip dans ediyorlar, ardından Musiktheater im Revier’in mimarisinin alamet-i farikası, farklı birçok kottaki merdiven parçalarından oluşan labirentimsi cam fanusun içinde hapsolmuşcasına, fuayenin büyük ve geniş hacmine, yani gösteriyi beklemekte olan seyircilere doğru bakan tarafında bedenlerinin parçalarını kırarak ve basamaklarda sürüklenerek aşağı ve yukarı hareket ediyorlar. Dolayısıyla, önce bir düğün kutlaması gibi neşeli başlayan ortamın hissi, bu kırık, parçalı düşme ve yuvarlanma hareketleriyle birlikte, Eurydice’nin ölümünü imlercesine kabusvari bir hisse dönüşüyor. Dansçıların bir anda, hızla fuayenin yan kapılarından kaybolmasıyla, seyirciler de oditoryumdaki yerlerini almaya yöneliyorlar.

Perde açıldığında seyirciyi sahnede, dönmekte olan gri-gümüş renkli, devasa bir yarım krater karşılıyor. Bu krater ortadan bir yarıkla ikiye bölünmüş. Taşıyıcı strüktürünün gözüktüğü ve dansçıların içinde hareket ettikleri arka tarafıyla birlikte, adeta anıtsal bir enstalasyon gibi sahnenin merkezinde duran bu yarım krater, soyut anlamda yeraltı dünyasını temsil ediyor gibi. Orfeus’u seslendiren, beyaz bir takım elbise içindeki şancı sahnede kederli bir figür olarak durağan ve yalnızlaştırılmış olarak bırakılmış. Ona karşılık; sonradan, fuayedeki dansçılar içinde de olduğunu fark edeceğimiz Eurydice’yi seslendiren şancı ise, sahnedeki icra sırasında da, ilerleyen sahnelerde yavaş yavaş diğerlerinin arasından sıyrılsa da, önceleri kalabalık dansçı grubunun içinde yer alıyor. Spota Euydice’yi bu şekilde çoğaltarak ve bir nevi “Eurydice korosu”nu koreografiye hakim kılarak, Orfeus’un mateminin ve yalnızlığının etkisini arttırdığı gibi, Orfeus'un Eurydice'ye duyduğu özlem, ulaşılamazlık ve umutsuzlukla örülü içsel çalkantılarını da başarıyla ortaya seriyor. Bu anlatı, koreografinin krater benzeri yüksek ve eğrisel yüzeyle kurduğu ilişkide de etkileyici bir şekilde ortaya çıkıyor. Dansçılar koreografinin birçok yerinde, bu yüksek eğrisel yüzeyde güç gerektiren ve gerilim içeren, bazı anlarda formasyonlarının dışındaki akrobasi disipliniyle de flört eden hareket cümlelerini gerçekleştiriyorlar. Dansçıların icrası oldukça başarılı; sanki düz ve pürüzsüz bir yüzeydeymişçesine çok akıcı ve zarif bir şekilde hareket ediyorlar. Dolayısıyla gerek koreograf Spota'yı bu sıradışı olduğu kadar yapıtın özüne aykırı olmayan yorumu için, gerekse de dansçıları üst düzey performansları için kutlamak lazım. Ancak dansçıların eğri yüzeylerden bedenlerinin bir çok uzvuyla, özellikle de çıplak ayaklar ve ellerle, temas ederek inerken, kaçınılmaz olarak deri ile yüzey malzemesi arasındaki sürtünmeden çıkan sesler, müzikal icranın pürlüğünü zedeleyerek seyir konforu açısından beni hem rahatsız etti hem de dikkatimi dağıttı.

Spota operanın şancı korosunu sahnede değil, odiyoryumun en üst balkonunun iki yanında konumlandırılmış. Bu tercih sahnenin bütünüyle dansçılara ayrılmasını sağladığı gibi, özellikle koro ağırlıklı ikinci perdedeki dehşetli ve ürkütücü bir etkileyiciliğe sahip müzikte, başka bir alemden geliyormuş hissi yaratıyor ki, bu da çok yerinde bir etki sağlıyor. Orfeus rolünde benim seyrettiğim 6 Şubat 2026 akşamında mezzosoprano Constanze Jader sesinden rahatsız olduğu için, yerine Rina Hirayama onun partisini seslendirdi. Ancak neyse ki, Hirayama sahnenin kenarında durarak Orfeus’un partisini seslendirirken, Jader bizzat sahnede Orfeus’un hareketlerini icra etti, böylece Orfeus’un sahnedeki hareket mizansenini takip edebilmiş oldum. Eurydice'yi canlandıran şancı Heejin Kim ise, yukarıda yazdığım gibi, gerek fuayedeki ön oyunda, gerekse de sahne üzerinde diğer dansçılardan uzun süre ayırt edilemiyor. Bu durum bir yandan, sahnelemenin genel konsepti gereği Eurydice’nin diğer dansçılarla birörnek giydirilmiş olmasından kaynaklanıyor. Ama bence daha da önemlisi ve Kim’in özelinde; onun, benim tanımlamamla genç nesilde ortaya çıkan "yeni nesil şancı"lardan biri olarak, şan icrasının yanısıra bedenini de rahatça ve yapabilirbiliği yüksek ve nitelikli bir seviyede kullanıyor olmasıyla ilişkili. Dolayısıyla akşamın parlayan yıldızı, hem ses hem de hareket performansı açısından Heejin Kim idi.




Bütün fotoğraf ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir (06.02.2026, Musiktheater im Revier, Gelsenkirchen)

Bu yazının bir versiyonu Kineo Dergi'de yayınlanmıştır.

14 Ekim 2024 Pazartesi

14 EKİM


1952 modernist binaların en etkililerinden biri olan ve le corbusier tarafından tasarlanan unité d'habitation fransa'nın marsilya şehrinde kullanıma açılmış

1964 martin luther king jr. nobel barış ödülü'ne değer görülmüş

1988 necip mahfuz nobel edebiyat ödülü'ne değer görüldü

2007 brecht'in berlin'deki efsanevi tiyatro topluluğu berliner ensemble yapımı olarak, efsanevi binası theater am schiffbauerdamm'da annem ve babamla robert wilson'ın yönettiği üç kuruşluk opera'yı seyrettik

2018 aurelien bory'nin sahnelediği christoph willibald gluck'un orfee et eurydice operasını paris opera comique'de seyrettim

2018 aynı gün suarede theatre des champs-elysees'de sunwook kim & berlin filarmonisi solistleri oda müziği konserine gittim



5 Ekim 2024 Cumartesi

05 EKİM



1762 christoph willibald gluck'un librettosu ranieri de' calzabigi'ye ait olan orfeo ed euridice operasının dünya prömiyeri viyana'da gerçekleştirilmiş

1961 truman capote'nin aynı adlı romanından uyarlanan, blake edwards'ın yönettiği ve başrollerinde audrey hepburn, george peppard ve buddy ebsen'in yer aldığı tiffany'de kahvaltı filmi gösterime girmiş 

1962 ian fleming'in romanından uyarlanan ve başrollerinde sean connery ve ursula andress'in yer aldığı ilk james bond filmi dr. no gösterime girmiş

2013 ruhrtriennale kapsamında heiner goebbels'in stifters dinge adlı yaptını duisburg kraftzentrale, landschaftspark nord'da seyrettim

 

19 Temmuz 2024 Cuma

19 TEMMUZ


1900 paris metrosu açılmış 

1937 münih'te entartete kunst (yozlaşmış sanat) sergisi açılmış 

1941 tom ve jerry ilk kez william hanna ve joseph barbera'nın the midnight snack adlı çizgi filminde kendi adlarıyla görünmüşler


1988 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da sscb moskova genç seyirci tiyatrosu topluluğundan gerietta yanovskaya'nın rejisiyle mihail bulgakov'un köpek kalbi adlı oyunu seyrettim; bütün sahnenin küllerle kaplı olduğunu hatırlıyorum 

1992 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda sağanak şeklinde yağan yağmur altında ıslanarak chris de burgh dinledim 

1993 ilk defa evelyn glennie'yi konserde dinledim, istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da philip smith ile

1997 yıllarca albümlerini aradığım michel camilo'yu nihayet canlı dinledim; üçlüsüyle harbiye açıkhava tiyatrosu'nda konser verdi

2008 ilk defa antik epidaurus tiyatrosu'nda bir gösteri seyrettim; hem de ne gösteri: pina bausch'un orfeus und eurydike'si. inanılmaz bir deneyimdi. paris ulusal opera balesi yapımı olan gösteri sırasında pina bausch iki sıra önümde oturuyordu, gösteri boyunca iki yanındaki asistanlarına notlar aldırdı

2010 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda paul simon'ı dinledim












1 Temmuz 2024 Pazartesi

01 TEMMUZ



1908 "SOS" (· · · – – – · · ·) tehlike sinyali dünya çapında yardım standardı haline gelmiş

1979 ilk walkman sony tarafından tanıtıldı

1989 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da ünlü soprano shirley verrett'i dinledim

1990 bu ve ertesi akşam istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da 
yuri temirkanov'un şefliğindeki leningrad filarmoni orkestrası'nı dinledim 

1997 bu ve ertesi akşam istanbul aya irini müzesi'nde leonard slatkin yönetimindeki bbc senfoni orkestrası ve korosu'nu dinledim

2005 ilk defa bir jean-christoph maillot koreografisi seyrettim; istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da, cendrillon

2014 romeo castellucci'nin gluck uyarlaması orphée et eurydice'yi brüksel la monnaie/de munt kraliyet operasında seyrettim








12 Kasım 2018 Pazartesi

damardan bir yorum: bory'den "orphee et eurydice"


sahnenin zeminini bütünüyle kaplayan kapkara bir bez orfeus'un döngüsel hareketleriyle merkezde toplanır, hemen bu sahnenin devamında euridike'nin üzerine siyah paltolar atılır ve sonunda euridike o kara yığının içinde kaybolarak yeraltı (ölüler) diyarına indirilir; yani sahnenin altına alınır. son perdede, euridike'nin orfeus'u kendisine bakmasına zorladığı sahnede ise yine upuzun ve kapkara bir bez iki dansçı tarafından euridike ve orfeus'un bedenleri arasında, üstünde, etrafında gezdirilir, o bez kara bir baht gibi havada süzülür, tehditkarca salınır, bedenlere sarılır, sarmalanır.

nedir kara olan, karanlık olan; baht, sevda, gölge, ölüm, ölümün diyarı, evham, talih. hepsi. orfeus ile euridike'nin hikayesi bu karaların hepsini ihtiva eder. hayranı olduğum yeni sirk sanatçısı aurélien bory'nin geçtiğimiz ekim ayında paris opera comique'de sahnelediği "orphee et eurydice"de bu karaların hepsini gördüm. görmekle kalmadım, karanlığı ve zaman zaman da zifiri deneyimledim.

aurélien bory bana göre yeni sirk sanatının* en yaratıcı sanatçılarından biri. onun bir işiyle ilk, 2008'de düsseldorf'da pina bausch'un festivalinde tanışmıştım: "plus ou moins l'infini". bory'nin bu yapıtında sahne üzerinde gerçekleştirdiklerine duyduğum şaşkınlığın ve hayranlığın haddi hesabı yoktu; onu önceden tanımadığım ve hiç böyle bir şey seyretmeyi beklemediğim için de olsa gerek, iyice çarpılmış olmalıyım. sonra farklı zamanlarda bory'nin "plan b"sini ve "azimut"unu da seyretme imkanım oldu. bunlar da, bory'den seyrettiğim ilk işin bende bıraktığı etkinin altına inmeyen nitelikte işlerdi.

paris opera comique'in 2018 programı kapsamında bory'nin gluck'un "orphee et eurydice"sini sahneleyeceğini öğrendiğim 2017 eylül'ünde kararımı vermiştim; bu yapımı kaçırmayacak, ne yapıp edip seyredecektim. ve 14 ekim 2018 pazar günü seyrettim.
bory, ilahım pina bausch'unkinin bana göre bir başyapıt olmasının yanısıra, en az on ayrı yönetmenden versiyonlarını canlı veya kayıttan seyrettiğim bu operanın yorumunda da beni hayal kırıklığına uğratmadı. hatta, şöyle söyleyebilirim: bausch ve romeo castellucci yorumlarından sonra en çok etkilendiğim üçüncü "orphee et eurydice" yorumu oldu bory'ninki.

hikaye malum; orfeus ile euridike'nin evlendiği dün euridike'yi yılan sokar ve ölür. orfeus o kadar üzülür ki tanrılar haberci olarak amor'u yollar ve orfeus'a bir şans verdiklerini bildirirler: yeraltına inip euridike'yi alabilecektir, ancak yeryüzüne çıkıncaya kadar onun yüzüne bakmaması gerekmektedir. dönüş yolunda sevdiğinin onun yüzüne bakmıyor olmasına euridike o kadar içerler ve öyle yürek yakıcı laflar eder ki, orfeus sonunda dayanamayıp döner ve ona bakar. böylece euridike, bir daha geri dönülemeyecek şekil ölüler diyarına hapsolur.**

bory'nin yorumunda yapıtın özünü hissettim, deneyimledim; sevdayı, bahtı, ölümü ve yası temsil eden karanlığı ve zifiri.
boş bir sahne. neredeyse sahnenin boyutlarında devasa yarı şeffaf bir çerçeve. zeminle 45 derecelik açı yapan bu çerçeve yaşayanların dünyasını ölüler dünyasından ayırıyor. gösterinin başında biz seyircilerin ve orfeus'un olduğu ön taraf yaşayanların diyarı. ne zaman orfeus ölüler diyarına yolculuğuna başlıyor; çerçeve havalanıyor, dönüyor, diğer yönde 45 derecelik açı yaparak tekrar zeminle buluştuğunda artık bizlerin olduğu taraf ölüler diyarıdır; böylece oturduğumuz yerde bir anda diyar değiştiririz.
işte tam, orfeus'un yeraltına inmeye başladığı bölümde; oditoryumun tamamı, orkestranın nota sehpalarının ışıkları dahil olmak üzere içinde bulunduğumuz mekanın bütünü zifiri karanlığa bürünür. tüyler ürpertici bir deneyim; kapkaranlıktayız; sadece orfeus değil, orfeus'la birlikte hepimiz yeraltına ineriz euridike'yi geri almak için.
opera comique'in barok mekanının bütün kıvrımlarının arasına sızan karanlıkta, sadece flüt solosunu icra eden müzisyenin aydınlatılmasıyla çalınan üçüncü perdenin başındaki üvertürde; duygu yoğunluğundan gözlerimdeki yaşı tutamıyor, hüngür hüngür ağlıyorum.

sonradan, hakkında okuyunca öğreniyorum, zemine 45 derece açıyla yerleştirilen yarı şeffaf yüzeyin üzerine figürlerin yansıtılma fikri 19. yüzyılda kullanılmaya başlanan pepper ghost isimli bir ilüzyon tekniğiymiş. bory bu tekniği ödünç almış.
bory 19. yüzyıldan sadece pepper ghost tekniğini değil, bir de corot'nun ünlü 1861 tarihli "orfeus eurydike'yi yeraltından çıkarırken" tablosunu ödünç almış, bu tabloyu bütün bölümlerde bir arkaplan, adeta bir leitmotif olarak mizansene dahil etmiş.
hiç bir yerde yazmıyor ama bory'nin 19. yüzyıl esinlenmelerinin sebebi, bu yapımda gluck'un 1762 tarihli operasının 1859 tarihli berlioz orkestrasyonunun*** kullanılması olsa gerek. bory 19. yüzyıl sanat ve tekniklerinden ilham alarak; mekanı ve bedeni kullanan bir çok basit ama ilginç ve yaratıcı koreografik ve akrobatik fikirle adeta bezediği, zenginleştirdiği mizanseniyle bana göre çok sağlam bir 21. yüzyıl "orphee et eurydice" yorumuna imza atmış.

opéra comique'in bu yapımının tek şahane tarafı bory'nin mizanseni değil. gencecik bir şef raphaël pichon ve orkestrası ensemble pygmalion enfes bir yorum ortaya koyuyorlar; berlioz'un orkestrasyonunun bütün bakır üflemelileri ve özellikle yeraltına iniş sahnesindeki efekt yaratan vurmalı çalgılar çok etkili. ayrıca, şancıların üçü de çok başarılı; orfeus'ta marianne crebassa, euridike'de hélène guilmette ve kısacık da olsa amor'da benzersiz lea desandre. umarım bu yapımın albüm kaydı yapılır; saklanacak, dönüp dönüp dinlenecek güzellikte.

eğer bu yazıyı buraya kadar okuduysanız ve biraz merak ettiyseniz, şimdi size tavsiyem; içinde bulunduğunuz mekanın ışıklarını söndürün, şuraya tıklayın ve 100 dakika boyunca bu şahane yapımın keyfini çıkarın. iyi seyirler..


----------------------


* tiyatro kuramcısı marvin carlson “performans: eleştirel bir giriş” adlı kitabında “yeni sirk”i 1980’lerde performans ediminin modern ironik ve düşünümsel bilinçle belirlendiği bir gelenekten doğup, bilinçli ve sıkı bir şekilde sirk (jonglörler, akrobatlar) ve soytarılık gelenekleriyle ilişkilenen bir gösteri sanatları türü olarak tarif eder. bu türün en ünlü temsilcisi, cirque du soleil’in kurucusu guy caron’un, esinini sadece geleneksel tiyatro ve sirkten değil, rüyaya benzer, soyut, gerçeküstü imgelerden, büyüleyici ama tanımsız sürekliliğiyle mtv videolarının modern dünyasından aldığı gösterileri; bir tema etrafında üst üste binen bütün performansların katkıda bulunduğu, gevşek, büyük ancak doğrusal olmayan bir hikaye çizgisine sahiptir.

** orfeus ile euridike'nin hikayesi sanat tarihinde en çok rağbet gören anlatılardan biridir; hakkında şiirler yazılmış, sayısız tablo yapılmış, müzikler, operalar bestelenmiştir. (blogumda "orfeus" veya "orpheus ve euridike" olarak aratırsanız bunlar hakkında oldukça geniş bir seçkiyi görebilirsiniz)

*** gluck'un "orphee et eurydice" operasının, her operaya kısmet olmayacak şekilde ve opera tarihinde ilginç bir istisna olarak üç ayrı versiyonu, başrol partisi orfeus için ise dört ayrı sese göre düzenlenmiş versiyonu vardır. gluck almandır ancak bu operanın almanca versiyonu dünyada en az icra edilen, hatta kaydı bile en zor bulunanıdır. pina bausch efsanevi 1975 tarihli "orpheus und eurydice" dans operası yapımında almanca versiyonu kullanır. halen paris ulusal operası'nın repertuvarında bulunan, sezon aşırı sahnelenen ve enfes bir dvd kaydı bulunan bu yapım bausch'un öngördüğü şekliyle almanca yorumlanır.
gluck operanın prömiyerini 1762'de "orfeo ed euridice" adıyla viyana'da yapar; bu ilk versiyonun dili italyancadır ve gluck orfeus rolü için castrat sesi uygun görür. 1774'de paris prömiyeri için gluck hem eserin dilini fransızcaya çevririr hem de orfeus rolünü castrat yerine tenor sesine göre düzenler. 1859'da berlioz ise operanın hem yeni bir orkestrasyonunu yapar hem de orfeus'un partisini o dönemde paris sahnelerini kasıp kavuran mezzo-soprano pauline viardot'nun sesine göre yeniden ayarlar.
"orphee et eurydice" ile ilgili daha detaylı bilgi için ünlü şef john eliot gardiner'in makalesini okuyabilirsiniz.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

bir binanın bir müzisyene ettiği: elbphilharmonie ve hengelbrock



thomas hengelbrock'un adını ilk defa pina bausch'un "orpheus und eurydice" yapıtının paris opera balesi tarafından 2005 yılındaki sahnelenmesiyle bağlantılı olarak duymuştum.
hengelbrock bu yapımın müzik direktörüydü ve kendisinin kurduğu, bach'la aynı dönem yaşamış saray mimarı balthasar neumann'ın adını alan topluluğu ve koroyu yönetiyordu. barok müzik konusunda uzmanlaşmış hengelbrock ve balthasar neumann topluluğu bu yapım için paris operası'nın orkestra ve korosunun yerini almıştı.
gerek "orpheus und eurydice"nin o tarihten beri paris operası'nın programındaki her tekrarında, gerekse de 2008 prodüksiyonunun dvd kaydında hengelbrock ve orkestrasının mükemmel yorumuna kulak vermek mümkün.



bausch, opera literatüründe fransızca ve italyanca versiyonlarıyla bilinen ve yıllardır hep bu iki dilden birinde icra edilen gluck'un operasını 1975'te wuppertal operası'nda ilk defa yorumladığında almanca çevirisini kullanmış ve o zamandan beridir de her yeni sahnelemede bu versiyonu tercih ediyor.
bausch'un yapıtı 2005 yılından beridir sadece paris opera balesi'nin repertuvarında; sahneleme hakkı da sadece onlara ait, bausch'un kendi topluluğu tanztheater wuppertal bile değil.
bu vesileyle bausch'un bu olağanüstü yapıtının önümüzdeki sezon yine paris opera balesi'nin programına dahil edildiğini; 24 mart - 6 nisan 2018 tarihleri arasında opera garnier'de sahneleneceğini not düşmüş olayım.

bausch ile hengelbrock'un yolları nasıl kesişmiş; gluck'un operasını artık kimse almanca yorumlamazken (bu versiyonun kaydını bulmak bile çok zor), hatta klasik müzik çevrelerinde bunu yapmak doğru bile bulunmazken hengelbrock nasıl bu işi kabul etmiş; bilmiyoruz.
bildiğimiz, hengelbrock ile bausch'un ilk karşılaşması: gösteri sanatları alanında önayak olduğu projelerle sanatçılara çığırlar açtıran, avantgarde kültür adamı (bunun en önemli örneği ruhrtrieannale'nin fikir babası olması) belçikalı gerard mortier paris ulusal operası'nın genel sanat direktörüyken 2005'te bu prodüksiyon için bausch ile hengelbrock'u yanyana getirmiş. hengelbrock, kendisini konu eden 2011 tarihli belgeselde o karşılaşmayı şöyle anlatıyor: "pina bausch çok sessiz, şüpheci ve ürkekti. ben de öyle. mortier'in odasında karşılıklı otururken bausch hiç konuşmadı, sadece arka arkaya sigara içti. yaklaşık yarım saat kadar hiç konuşmadan oturduk."

aslında derdim bausch'tan ve "orpheus und eurydice"den değil, hengelbrock'tan bahsetmek. ancak, john guare'nin "altı derece uzak" oyununda konu ettiği gibi, dünyadaki herkesin birbiriyle, tanıdığı altı kişi yoluyla ilişkili olduğu teorisinin ötesinde, gösteri sanatları alanında olup da pina bausch'la bağlantılanmak için altı kişiye bile ihtiyaç olmadığı için, hengelbrock diye başlayınca, devamı bausch'la geldi.



hengelbrock balthasar neumann topluluğunun kuruculuğu dışında sekiz yıldır ndr senfoni orkestrası'nın genel sanat yönetmenliğini ve şefliğini yürütüyor; yani son yılların kültür-sanat alanındaki en sansasyonel binası olan elbphilharmonie'nin evsahibi olan orkestra.
dolayısıyla, 11 ocak 2017'deki şaşaalı açılışın müzikal programını yapan ve orkestrayı yöneten thomas hengelbrock'tu. "şaşaa" kelimesini konukların kıyafetleri, takıları, resepsiyonda sunulan yemekler ve mekanın dekoru anlamında değil, müzik parçalarının seçimi ve konserin süresi için kullanıyorum.



konser hamburg'un evladı brahms'tan, barok şarkılara, mendelssohn bartoldy'den britten, zimmermann, messiaen gibi çağdaş bestecilere, wagner'den, özel olarak bu açılış için yapıt sipariş edilen, günümüzün yaşayan en önemli bestecilerinden wolfgang rihm'e uzanan ve beethoven'ın ünlü 9. senfonisi'nin ünlü korolu son bölümü ile noktalanan dört saatlik bir maratondu.
dört saatin çoğu müzik, azı konuşmaydı. konuklar arasında almanya şansölyesi angela merkel de vardı. ara verildiğinde spikerin "konseri nasıl buldunuz?" sorusuna merkel, "programın böyle parça parça olması yerine, keşke bir-iki yapıtı baştan sona dinleseydik, ama kent yaşamının tam ortasındaki bu çağdaş ve dinamik binaya böyle çok renkli, çok sesli bir program belki de daha çok yakışıyor" gibisinden bir cevap vermişti.
elbphilharmonie'nin açılış konserini merak edenler internette hala bulup izleyebilirler: işte adreslerden biri.












(fotoğraflar: mehmet kerem özel)

70 milyon yerine 700 milyona çıkan maliyet, 5 yıl yerine 15 yıla çıkan inşa süresi; herzog & de meuron gibi iki yıldız mimarın hayal-ve-gerçekleştirme-güçleri, yasuhisa toyota gibi dahi bir akustik uzmanının hassasiyeti; bunların hiçbiri elbphilharmonie'nin merkezindeki büyük orkestra salonunun akustiğinin dünyanın en iyi 10'u listesine girmesini sağlayamadı maalesef.
salonun beş kata yayılan fuayelerinin ve iç hacminin mimarisi o kadar nefes kesici ki, fotoğraf çekmeye doyamıyorsunuz, ancak akustiği, mimari tasarımının esinlendiği berlin'deki philharmonie binasının akustiğinin yanına bile yaklaşamıyor. mayıs ayında bir orkestra konseri dinleyerek bizzat deneyimlediğim üzere, salonun akustiği biraz gevrek; yankısı az; müzik mekanlaşamıyor, yayılamıyor, uzayamıyor. halbuki bu mekanda, en çok mekanlaşmaya ihtiyaç duyan klasik ve romantik müzik repertuvarı seslendirilecek. burası barok orkestralar için bir oda müziği salonu değil; keza çağdaş müziğin alıcısının klasik ve romantik dönem kadar olmadığı da malum; dolayısıyla yakın gelecekte değil ama tahmin edilebilir bir zamanda 2100 kişilik salonun fazlaca pohpohlanan şöhretinin, akustik yetersizliğinin tehdidi altında olacağı kesin.

hoş, seyirciden yana sorun yok; reklamı o kadar ustaca yapılıyor ki! açılış sezonuna bilet bulmak imkansızdı; ben biletimi 10 ay önce, biletlerin satışa çıktığı 2016 ağustos'unda almıştım. önümüzdeki sezonun biletleri ise 15 gün önce çıktı ve neredeyse tümü şimdiden tükenmiş bile. ancak bu çılgın talep, aynı bilbao'daki frank gehry tasarımı guggenheim müzesi gibi, "şov mimarisi"nin, yani zarfın, nasıl ustaca bir reklam aracına dönüştürüldüğüne iyi bir örnek, yoksa mazrufun niteliğine kanıt teşkil etmiyor. değil mi ki, mayıs başında bu salonda berlin philharmonie'yle konser veren efsanevi şef sir simon rattle, kendisiyle yapılan röportajda, tam da ertesi gün berlin'e döndükleri akşam kendi salonlarında verdikleri konser sonrasında bütün orkestra üyelerinin "oh be, işte bu!" dediklerini belirtiyor, bu kıyaslama her şeyi apaçık kulaklara duyuruyor. sadece rattle ve berlin philharmonie üyeleri de değil, gazetelerde de pek çok alman müzik eleştirmeni salonun akustiğine verdi veriştirdi. bence akustik o kadar kötü değil, ama tabii, mimariyle yaratılan imajın yükselttiği mükemmeliyet çıtası herkesin beklentisine tavan yaptırdı.

işte bu noktada; bu müthiş yatırımın ilk bir-iki, belki beş senelik izdiham sonrasını garantilemek isteyen işletmeciler (yani binanın sahibi olan hamburg belediyesi, bölge yönetimi ve salonun programını hazırlayan özel konser şirketi) devreye girmiş olmalı.
önce, geçenlerde gazetelerin birinde bir konser eleştirisine denk geldim: "thomas hengelbrock bu orkestra ve bu salon için doğru şef mi?" diye bitiyordu yazı. nerden çıktı şimdi bu densiz yorum derken, üzerinden uzun bir zaman geçmeden bir de ne görelim: hengelbrock ndr senfoni orkestrası'nın şefliğini 2018/19 sezonu öncesinde bırakacağını açıkladı; kendi diğer artistik projelerine ağırlık vermek istiyormuş.
ve daha bu haber eskimeden esas haber patladı: dünyanın en iyi beş -belki de üç- orkestrası içinde yer alan new york philarmonic'in şefliğinden, son yıllarda bu dev orkestrayı bir sürü yeni ve dinamik fikir ile yenilediği halde ani ve garip bir şekilde ayrılan, daha 50 yaşındaki alan gilbert ndr senfoni orkestrası'yla anlaşmış.
geçen hafta, dünya ligine oynayan bir konser salonu dünya liginde bir şefe ihtiyaç duyar (dolayısıyla dünyanın zirve şehrinden şef ithal eder) mantığının hakim ve hatta açıkça dillendirildiği bir basın toplantısıyla alan gilbert ile elbphilharmonie tanıştırıldı; gerçi eski yıllarda konuk şef olarak yakın işbirliği içinde olduğu orkestra bildik onun için, esas yenilik: bina.


8 yıllık şefliği döneminde elbphilarmonie'nin açılış tarihinin durmadan ertelenmesinin stresini, heyecanını, hayalkırıklığını ve çoşkusunu yaşamış olmak (mesela hengelbrock'u anlatan 2011 tarihli belgeselde şef ile binanın artistik direktörünün inşaatı birlikte gezme görüntülerinin üzerine üst ses açılış tarihi olarak 2014'ü telafuz ediyordu); tam artık rahata erdik ve mekanın keyfini çıkaracağız, keşfedeceğiz, denemeler yapacağız diye düşünürken belki de; topluluktan ve binada ayrılacak olmak hengelbrock için garip bir his olmalı... 

7 Eylül 2015 Pazartesi

ruhrtriiiennale'de bütünüyle bambaşka bir "orfeo"


(fotoğraflar: mehmet k. özel)

almanca konuşulan ülkelerde tiyatroların intendant'ları (genel sanat yönetmenleri) birer tanrı gibi olurlar. "tanrı gibi" derken kast ettiğim özgürlükçü, çoğulcu, demokratik olmamak, tek adam hükümranlığı anlamında değil, her şeyden sorumlu olmaları anlamında. kuruma gelirken beraberlerinde daha önce çalıştıkları oyuncuları, dramaturgları, yönetmenleri, sahne tasarımcılarını getirirler, giderken de götürürler. johan simons da 2014-15 sezonunun sonunda münchner kammerspiele'den ayrılıp ruhrtriiiennale'nin başına geçtiğinde ekibinin neredeyse tamamını beraberinde ruhr'a getirdi.

özellikle simons'un kanatları altında önce asistan olarak gent'te, sonrasında münchner kammerspiele'de sahnelediği yapımlarla adından söz ettiren, 2013'te almanya'da yeni nesil sanatçı ödülünü almış, berlin'deki prestijli theatertreffen'e (o sezonki almanca konuşulan sahnelerden yapılan seçkiye) iki kere davet edilmiş almanya doğumlu, baba tarafından ingiliz, hollanda'da yerleşik genç yönetmen susanne kennedy de bunlardan biri.
tiyatroyu çağdaş sanatla, özellikle enstalasyonla harmanlayan kennedy 2017'den itibaren berlin volksbühne'nin yönetmenlerinden biri olacak; hiç şaşırtıcı değil, o tarihte volksbühne'nin başına, şimdiki londra tate modern yöneticisi chris dercon'ın geçeceğini düşününce..

.

kennedy ile son iki işinde birlikte çalıştığı suzan boogaerdt ve bianca van der schoot'un ruhrtriiienale'de prömiyerini gerçekleştirdikleri "orfeo" seyircilere bambaşka bir orfeus hikayesi anlatıyor; euridike'nin bakışıyla bir orfeus hikayesi bu.

daha önce ingiliz şair h.d. (hilda doolittle)'ın ve nobelli elfriede jelinek'in, mikrofonu euridike'ye çevirdikleri metinleri var. kennedy ve yapımın dramaturgu jeroen versteele ile yapılan söyleşilerde sadece jelinek'in metninden bahsolunuyor ve euridike'nin ağzından yazılmış tek metin olarak adlandırılıyor; halbuki d. h. lawrence ve ezra pound'un çağdaşı ve dostu h.d.'ninki jelinek'inden en az bir 70 yıl önce yazılmış, neyse..

kennedy, boogaerdt ve van der schoot her ne kadar bakışlarını bütünüyle euridike'ye odaklasalar da, işlerinin adı yine de "orfeo" çünkü seyircilerini orfeus'un konumuna yerleştiriyorlar; yeraltı dünyasının ölüler diyarına yolculuk yapıp, euridike'yi ziyaret edenler biz seyircileriz.

(foto: julian baumann)




unesco dünya mirası listesindeki essen kömür fabrikaları zollverein'ın en etkileyici mekânlarından biri mischanlage.
1993 yılına kadar farklı nitelikteki kömürler karıştırılarak kok kömürü üretilen, bütünüyle dışarıya kapalı, doğal ışık almayan bu yapı, betondan mekânlar ve devasa huniler içeriyor.
geçen yıl bu mekânda douglas gordon müzik, video, ışık ve dumandan oluşan "silence, exit, deceit" isimli enstalasyonunu gerçekleştirmişti; müthiş etkileyiciydi. wim wenders'in pina bausch'u anlattığı "pina" filminin de sonlarına doğru bir kaç sahne bu kasvetli, gri, loş mekânda geçer.

kennedy, boogdaert ve van der schoot renkleri, malzemesi ve tasarımıyla mischanlage'nin atmosferi ile tam tezat oluşturan, bütünüyle yapay, hiperrealist ve kitsch bir odalar dizisi kurmuşlar. yani mekân içinde ikinci bir mekân, bir iç cidar tasarlamışlar.
seyirci sekiz kişilik gruplar halinde 10'ar dakikalık aralıklarla odalara alınıyor. bir odadan diğerine kapıların üzerine yerleştirilmiş ışıkların kırmızı-yeşil yanışıyla yönlendirilerek geçiyorsunuz; yani bir odada kalış süreniz belirli. odalar bir evin çeşitli mekânlarından kurulu; oturma odası, yemek odası, yatak odası, banyo, çalışma/hobi odası..
tasarımcıların kendileri hiç bir söyleşide bu şekilde adlandırmasalar da, bence işleri bir immersive (çevreleyen) tiyatro örneği; seyirciler kendileri için hazırlanmış bir dünyanın içindeler; hareket ediyorlar, zaman geçiriyorlar.

yolculuğun ilk durağı oturma odasında; üçlü koltukta huzursuzca oturmakta ve teker teker seyircileri izlemekte, baştan aşağı süzmekte, göz kontağı kurmakta olan, barbie bebek benzeri bir figür sizi bekliyor. bu kadın figür pastel renklerde pantalon ve kazak giymiş, suratı sadece gözü gösteren bir maskeyle kaplı ve sarı bir peruk takıyor. bundan sonraki odaların hepsinde bu figürün aynısını göreceğiz; bazen yine tek başına, bazen iki, üç veya dört kişi olarak.

kennedy daha önceki işlerinde çeşitli varyasyonlarını kullandığı "maske" fikri üzerinden; özgünlüğü ve öznelliği törpülenmiş ve çoğaltılmış bir figür yaratıyor ve bu yolla -latince tiyatro maskesi anlamındaki persona'dan türeyen- person (kişi/şahıs/birey) olma halini sorguluyor. konuşmayan maskeli figürün sadece göz (görme/bakış) üzerinden seyirciyle ilişki kurması "orfeus ve euridike" miti bağlamında ayrıca çok anlamlı.

ilk odadaki figür bir ara kalkıyor, odanın penceresinin perdesini açıyor ve dışarıya bakıyor.
"dışarısı", mischanlage'nin tam merkezine yerleştirilmiş ve monteverdi'nin "l'orfeo"sundan bölümler çalan, hepsi o kadın figür gibi bir örnek giyinmiş, maskelenmiş, peruklanmış orkestra üyelerinin bulunduğu mekân.
o an daha, o mekândan da ilerisi dikkatinizi çekmiyor ancak, yolculuğun son durağındaki odaya, yani ilk odanın tam karşısına denk gelen odaya tek başınıza bırakılınca (bir önceki odandan buraya grup halinde değil, teker teker alınıyorsunuz) ve duvardaki yazıda burada istediğiniz kadar zaman geçirebileceğinizi okuyunca, bir süre yatakta kıvranarak son nefesini vermekte olan kadın figürün baş ucundaki sandalyeye oturuyorsunuz, ama sonra, sizden sonraki kişi odaya alındığında, sandalyeden kalkıp etrafı kolaçan etmeye başlıyorsunuz ve işte o zaman fark ediyorsunuz ki; bu odanın penceresinden baktığınız -ve orkestranın bulunduğu- merkezi mekânın diğer tarafında da perdeli bir pencere var ve sizin bulunduğunuz odadaki yatakta son nefesini vermekte olan kadın figür, oradaki pencerenin perdesini açıp dışarıya, size bakıyor.


(fotoğraflar: julian röder)

başlangıç ile son, veya nasıl bakarsanız, son ile başlangıç birleşiyor, bütünleşiyor; çember tamamlanıyor.
kennedy mischanlage'de yarattığı oda dizisi için labirent tanımını kullanıyor ve bu hali yeraltı dünyası ile özdeşleştiriyor; ancak bana kalırsa seyirci bir labiretin içinde değil, aksine başı ile sonunun birleşeceği bir daire boyunca hareket ediyor ve bu da seyirciye, yolculuğun sonuna geldiğinde hissettiriliyor. bu daire, eninde sonunda yeraltı dünyasında kalacak ve dolayısıyla ölecek olan euridike'ye orfeus tarafından hazırlanmış bir kısırdöngü.
orfeus euridike'yi kendi aşkı için ölümden kurtarmak ister, çok uğraşır, hiç bir insanoğlunun yapamadığını başarır, yaşayan birisi olarak ölüler diyarına iner, tanrıları ikna eder ama sonunda, "geriye dönüp ona attığı bakış" yüzünden euridike'yi tekrar ölüme yollayan da kendisidir; aynı orfeus rolüne sokulmuş bizlerin son odadan ilk odaya, geriye doğru bakışımız gibi.

euridike söz hakkı olmayan bir kısırdöngüye hapsedilmiştir orfeus tarafından. kennedy işte, euridike'nin hapsolduğu bu ruh halini ortaya koyar ve orfeus'la özdeşleştirdiği -seyirciler olarak- bizlere bu ruh halinin, euridike'nin içine düştüğü ve kendi söz hakkı olmayan durumun farkına vardırır.
.

kennedy'nin "orfeus ve euridike" mitine getirdiği bu yeni, ilginç ve seyirciyi başka derinliklere götürebilecek özgürlükteki yorumu ve bu yorum etrafında kurduğu/tasarladığı dünyayı çok sevdim. yalnız, aklıma takılan tek nokta neden monteverdi'nin "l'orfeo"sunu seçmiş olduğuydu; orfeus mitini anlatan başka operalar da var, aklıma ilk gluck'unki geliyor; hele de, gluck euridike'ye monteverdi'den daha fazla söz hakkı veriyor..

bu sorumun cevabını sanatçılarla veya dramarturgla yapılmış hiç bir söyleşi veya metinde bulamadım. monteverdi'ninkinin seçilmiş olmasının sadece orfeus mitini anlatan ilk opera olmasından kaynaklandığını sanıyorum, çünkü yapımda bu yapıt dramaturjik, anlamsal veya başka bir boyutta önemli bir rol oynamıyor kanımca.
peki, sanatçılar bu operayı nasıl kullanmışlar?


(fotoğraflar: julian röder)

bir kere; program broşüründe yazdığı üzere monteverdi'nin partisyonundan üflemeli ve vurmalı çalgılar çıkarılmış; şancılardan da sadece orfeus'un partisi bırakılmış. müzik olarak ise anlatıcı kısımlar atılıp, orfeus'un aryaları, orkestra ve koro kısımları bırakılmış.

yapımın sergilendiği yapının kapısına geldiğinizde, hatta daha uzak mesafeden yaklaşırken sizi bir ses enstalasyonu karşılıyor; yeraltı dünyasını çağrıştıran ve mütemadi devam eden sesler duyuyorsunuz. bu seslerin biraz sonra içine gireceğiniz yapımın bir parçası olabileceğini tahmin ediyorsunuz; yapım, sizi daha fiziksel olarak içine almadan duyusal ve atmosferik olarak hazırlıyor.
daha sonra, program broşürünü okursanız öğreniyorsunuz ki, bu enstalasyon projenin orkestrası solistenensemble kaleidoskop ile ses tasarımcıları harpo 't hart ve ole brolin'in birlikte hazırladıkları, monteverdi'nin operasının bütünününü -yapımın ruhrtriiienale'de sergileneceği 18 güne yayılabilmesi için- 230 kez genişletilmiş/yavaşlatılmış haliymiş.

monterverdi'nin operası bu ses enstalasyonu haricinde de icra ediliyor tabii.
solistenensemble kaleidoskop'un sekiz müzisyeni merkezi mekânda barok dönem çalgılarıyla müziği yorumlarken, topluluğun diğer dört kişisi odalardan birinde euridike figürü kostümü içerisindeler. orfeus'u seslendiren hubert wild ise, euridike'nin ölüm yatağındaki son oda ile bir önceki oda arasındaki bir ara mekânda tek başına partisyonunu icra ederken seyirci tarafından ziyaret ediliyor.
sondan bir önceki aşamada, eğer seyirci olarak o ana kadar orfeus ile özdeşleşmemişseniz, size bu imkan yaratılıyor; ya da herhangi bir özdeşleşme yaşamasanız da "l'orfeo" operasından uyarlanan bir yapımda orfeus'un sesini duymanız sağlanıyor.

merkezi mekânda icra edilmekte olan ve odalar boyuncaki yolculuğunuzda size eşlik eden monteverdi'nin "l'orfeo" müziğini hiç bir odada direkt olarak duymuyorsunuz; müzik bir aracıdan, hoparlörlerden geçerek size ulaşıyor; dolayısıyla özgün müziği sadece partisyon olarak değil, ses olarak da üzerinde oynanmış olarak dinliyorsunuz.
80 dakikalık yolculuğunuz boyunca canlı olarak duyduğunuz tek ses, o sondan bir önceki ara mekânda başbaşa kaldığınız orfeus'unki. bu sayede euridike'nin, sessizliğe hapsi, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olmama durumu ve sadece orfeus'un arzusuna bağlı olma hali daha da vurgulanmış oluyor.

.

susanne kennedy, suzan boogaerdt ve bianca van der schoot'un monterverdi'nin "l'orfeo"sundan esinlenerek tasarladıkları ve "ölüm talimi" altbaşlığını verdikleri bu tüyler ürpertici, garip, alışılmadık "orfeo" deneyimi, ruhrtriiiennale gösterilerinin ardından 18 eylül - 04 ekim arasında berlin'in prestijli modern-çağdaş sanat müzesi martin gropius bau'yu ziyaret edecek. benden haberdar etmesi..

(fotoğraf: rodrik biersteker)

21 Ağustos 2015 Cuma

sasha waltz'in "orfeo"su

fotoğraf: monika rittershaus

bilindiği gibi monteverdi'nin "orfeo"su müzik tarihinin ilk operası kabul edilir. barok dönem operalarında aryalar kadar arya aralarındaki dans müzsiklerinin önemli bir rol oynadığı da bilinir. bildiğimiz başka bir şey ise orfeus'un, sevdiği euridike ile olan hikayesinin yanısıra en önemli özelliğinin yunan mitolojisinde ozanların ve müzisyenlerin piri olmasıdır.
şu kısacık paragraf bize gösteriyor ki, monteverdi'nin "orfeo"su gerek türü, gerek içeriği, gerekse de biçimiyle üç sahne sanatını birleştirir: operayı, dansı ve müziği.

20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren koreografların opera sahnelemeye başlamasıyla birlikte, özellikle barok opera sahnelemerinde şancıların sahnede daha aktif rol üstlenmeye başladığı görülür. bu konudaki öncü isimlerden biri pina bausch'tur. bausch'un 1974'te sahnelediği gluck'un "orpheus ve eurydice" yorumunun açtığı yoldan son 40 yılda bir çok koreograf geçti; zamanla, şancıların orkestra ile birlikte sahne dışında tutulması yerine sahnedeki koreografinin bir parçası haline getirilmesi olağan oldu.

dans alanındaki başka bir gelişme ise dansçıların sahne üzerinde hareket ederken bizzat şarkı söylemeleriydi. çok emin olmamakla birlikte bu konuda belçikalı koreograf alain platel'in öncü olduğunu zannediyorum. onunla çalışmış olan sidi larbi cherkaoui ise şarkı da söyleyen dansçı çıtasını iyice yükseltti.

bir opera mizanseninde geriye bir tek orkestranın, yani müzisyenlerin sahne trafiğine dahil edilmesi kalmıştı. sasha waltz 2014 ekim'inde amsterdam'da prömiyerini gerçekleştirdiği monteverdi'nin "orfeo" yorumuyla bunu da gerçekleştirmiş oldu.

waltz'in bu altıncı opera sahnelemesi ve baştan beridir sahnelemelerine verdiği bir isim var: "koreografik opera". waltz'in ilk opera denemesi "dido ve aenas"ı ve geçen yıl berlin staatsoper'da sahnelediği wagner operası "tannhaeuser"i kayıttan, ondan bir önceki denemesi "matsukaze"yi "orfeo"dan bir hafta sonra yine berlin schiller tiyatrosu'nda canlı olarak seyretmiş biri olarak, waltz'in koregrafik opera tanımının hakkını "orfeo" ile verdiğini söyleyebilirim.



öncelikle fiziki konum olarak freiburger barockconsort orkestra ikiye bölünmüş ve sahnenin üstünde iki yanda ön tarafa yerleştirilmiş; şef seyirci koltuklarının ilk sırasında ortada oturarak herkesi yönetiyor. dolayısıyla orkestra çukuru-sahne ayrımı kalkmış; müzisyen, şancı, dansçı herkes sahnenin üstünde. müzisyenler oturdukları konumlardan mizansenin bir parçasına dönüştürülmüşler; solist ve koroyla birlikte davrandıkları, sahnede olan olaya dahil oldukları, el kol hareketleri ile solistlere laf attıkları sahneler dışında bizzat çalgılarıyla ayağa kalkıp sahnede hareket edip koroya karışarak bütünün bir parçası da oluyorlar.

dansçılar hareket etmek dışında koro olarak şarkı söylüyorlar; kim vocalconsort berlin'in şancısı kim sasha waltz & guests topluluğunun üyesi ayırt etmek imkansız çünkü koro da dansçılarla birlikte hareket ediyor.


başrolleri oynayan beş solist şancının her biri ayrı ayrı göz kamaştırıyor, kulak okşuyor, duyuları esir alıyor; onları seyrederken insan yaşama sevinci ile doluyor, hatta çoşuyor. orfeo'yu canlandıran bariton georg nigl ise müthiş sesi, yorumu, oyunculuk kabiliyetinin yanısıra sanki eğitimli bir dansçı gibi kıvrak, atik, nüanslı ve akrobatik dans edişiyle de akşamın yıldızı.

yapıtın sonunda orfeus'un eurydike ile yeniden buluşmasının kutlandığı son sahnede şancı, dansçı, müzisyen, hatta şef torsten johann dahil olmak üzere herkes sahnede hareket halinde, dans ediyor; müthiş çoşkulu ve etkileyici bir final!



sasha waltz'in "orfeo"su üç sanat dalını hareketle birleştirme fikriyle ve bunu başarıyla gerçekleştirmesiyle öne çıkıyor. yoksa waltz koreografik olarak maalesef önceki işlerinin çok altında bir iş çıkarmış.
hareketli insanlardan oluşan müthiş estetik tablolar seyrediyoruz; bazılarının referansları çok açık (örneğin meyva ve sebzelerle yaratılan görüntülerin archimboldo'ya selam çakması gibi), bazıları fazlaca ilüstratif (çiçek saplarıyla yaratılan çayır); ancak yüzeydeki bu estetiğin ötesine geçen, bu estetiği taşıyan, "orfeo"nun ruhuna dokunan, derinliği olan (hemen akla ister istemez pina bausch'un "orpheus und eurydike"sinin soloları, duoları, topluluk dansları geliyor) bir koreografik tasarım yok maalesef.

"orfeo" amsterdam, bergen, baden-baden'den sonra 2015'te en son temmuz başında berlin gösterimlerini yaptı. 2016'da gözüken ilk tarih mayıs'ta opera de lille'de..




7 Temmuz 2014 Pazartesi

romeo castellucci'den çarpıcı bir iş: "orphée et eurydice"




els 1986 doğumlu bir belçikalıdır.
annesi çamaşırhanede işçi, babası güvenlik görevlisidir.
kendisinden bir kaç yaş küçük kız kardeşinin doğumundan bir kaç yıl sonra annesi ile babası ayrılır.
annesi yeniden evlenir ve bir kız çocuğu daha doğurur.
els çocukluğunda sessiz ve çekingendir; ailesiyle vakit geçirmeyi sever.
lise çağında bahçede oynarken göz göze gelerek fark ettiği daniel ile, bir kız arkadaşının aracı olması sayesinde flört etmeye başlar.
els hemşire olmak ister ve bunun için gerekli yüksek okula gider.
yaşadığı kentin ucuz bir mahallesinde kendi evine çıkar.
daniel, beraber yaşadığı büyükbabasının vefatından sonra els'in yanına taşınır.
els ile daniel evlenir. bir kaç yıl arayla iki erkek çocukları olur; 2007'de adriano, 2012'de alessio doğar.
ailecek gezmeye çıkmayı severler. arabaları yoktur, trenle seyahat ederler. ya da tanıdıklarının arabalarını ödünç alırlar.
2013 yılının başlarında bir sabah els daniel'e telefon eder; daniel els'in ne dediğini tam anlayamaz, ama "baygınlık" kelimesini seçer ve hızla eve koşar.
els, başucunda iki çocukla mutfakta baygın bir şekilde yatmaktadır.
daniel ambulans çağırır, ilk yardım ekipleri büyük olan çocuğu konuşturup els'e ne olduğunu tam olarak öğrenmeye ve ona göre müdahele etmeye çalışırlar.
els'e, beyine giden damarlarda kan pıhtılaşması sonucu oluşan inme teşhisi konur ve hastaneye kaldırılır; yapılan tetkiklerden sonra LIS (locked-in syndrome) geçirdiği anlaşılır.
LIS hastanın bilincinin yerinde olduğu, etrafında olan biten herşeyin farkında olduğu, kendisine dokunulduğunu hissettiği ancak gözleri dışında bedeninin hiç bir parçasını hareket ettiremediği bir durumdur.*
els bir hastanede düzenli olarak bakılmaya ve psiko terapi, hidro terapi ve fizik terapi görmeye başlar.
els gözünü kırpıp açarak iletişim kurar; bir kere kırpmak "evet, iki kere kırpmak "hayır" anlamına gelir.
ailesini, annesi ve kızkardeşleri onu yalnız bırakmazlar, düzenli olarak ziyaret ederler.
çocukları da els'i her hafta çarşamba ve cumartesi günleri öğleden sonraları ziyarete gelirler.
daniel ise onunla her gün bir kaç saat beraber olabilmek için her gün 140 km yol katetmektedir. els ile daniel'in herkesten farklı bir iletişimleri vardır..

.




 



1 temmuz akşamı dünyanın en iyi operaevlerinden biri olan 300 yıllık brüksel la monnaie/de munt kraliyet operası'nın 1856 tarihli binasının 1150 kişilik altın yaldızlı, kırmızı kadifeli, işlemeli, fransız-italyan stilindeki eklektik ana salonu tıklım tıklım doluydu.

sahnenin perdesi açıktı; biraz geride bütün sahne ağzını kaplayan devasa bir projeksiyon perdesi, tam ortada bir sandalye, sağ kenarda ses veya bilgisayar sistemleriyle ilgili olabilecek, üzerinde ışıkların yanıp söndüğü bir alet kulesi vardı.

ışıklar karardı, orkestra şefinin gelişinin alkışlanması beklenirken, sahneye koyu mavi renkte, çağdaş bir kostüm içinde bir hanım girdi ve sandalyeye oturdu. ardından bir sahne görevlisi gelip hanımın hizasında sahnenin ön kısmına -filmlerden aşina olduğumuz- radyo istasyonlarında kayıt yapmak için kullanılan büyük mikrofonlardan birini yerleştirdi. sahnenin kenarı boyunca zeminde de belli aralıklarla kısa ince mikrofonlar bulunmaktaydı.
görevli sahneden çıktıktan sonra, orkestra şefinin orkestra çukuruna gelip gelmediğini anlamaya zaman kalmadan, üvertür çalmaya başladı ve aynı anda perdede kocaman harflerle "els" yazısı belirdi.

üvertür sonrasında, müziğin devam etmesiyle sahnedeki hanımın orphée'yi canlandıran mezzo-soprano stéphanie d’oustrac olduğu anlaşıldı.
operanın ilk perdesinin ilk notaları çalarken, projeksiyon perdesinde ingilizce olarak şu minvalde açıklamalar belirdi:
şu anda bu binadan yaklaşık 14 km uzaklıktaki -şimdi adını hatırlamadığım- bir şehirdeki -şimdi adını hatırlamadığım- bir hastanede, soyadının gizli tutulmasını isteyen els yatmaktadır. els şu anda icra edilen müziği kulaklıktam canlı olarak dinlemektedir. müzik els'in kulaklığına wi-fi teknolojisiyle ulaştırılmaktadır.
bir kamera ekibi els'in bulunduğu bakımevinin yakınlarındadır ve onların kaydedecekleri görüntüler salona canlı olarak wi-fi teknolojisiyle ulaştırılacaktır.

bu açıklamadan sonra, müzik devam ederken, els'in doğumundan şu anki durumuna kadar yaşadığı olaylar basit ve anlaşılır cümleler halinde -ve yine ingilizce olarak- projeksiyon perdesine yansıtıldı.

.
 








gluck'un "orphée et eurydice" operası dört perdeden oluşur. birinci perde, eurydice'in ölümü sonrasında orphée'nin tuttuğu yası ve tanrılardan haber getiren l'amour'un eurydice için ikinci bir şans verişini; ikinci perde, orphée'nin eurydice'i almak üzere yeraltı dünyasına inişini; üçüncü perde, yeraltında orphée ile eurydice'in karşılaşmalarını; son perde ise, yeryüzüne çıkarken orphée'nin ona hiç bakmaması yüzünden euydice'in serzenişlerini ve dayanamayarak orphée'nin dönüp bakmasıyla eurydice'in yeniden ölümünü anlatır. 
barok operalarda gelenek olduğu üzere, yapıtın sonunda deus ex machina gökten tanrılar iner ve orphée'yi bağışlayarak eurydice'i tekrar diriltirler ve opera mutlu sonla biter.

sahne sanatları alanında günümüzün en sıradışı sanatçılarından biri olan italyan romeo castellucci iki yıl önce le monnaie/de munt'un genel sanat yönetmeninden christoph willibald gluck'un ünlü "orphée et eurydice" operasını sahnelemesi için teklif alır.
castellucci'nin, müziği ilk dinlediğinde aklına ilk gelen görüntü hastanede hareketsiz şekilde yatan bir kızdır. uzun araştırmalardan ve doktorlarla yapılan görüşmelerden sonra uyanık halde komada yatmakta olan -biri viyana diğeri brüksel'deki yapım için- iki hasta bulunur. castellucci ilk önce ailelere, daha sonra da hastaların kendilerine teklif götürür ve kabul cevabı alır.

romeo castellucci operanın dört perdesini şu şekilde düzenler: 
yazının başında -aklımda kaldığı kadarıyla- aktardığım els'in yaşam hikayesi birinci perde boyunca basit cümlelerle projeksiyon perdesinin üzerine yansıtılır. 
ikinci perdede netliğiyle oynanarak bulanıklaştırılmış ve rengiyle oynanarak solgunlaştırılmış, kadrajına genellikle gökyüzü ve ağaçları alan görüntüler eşliğinde, arabayla bir yol boyunca ilerleriz ve kamera bu bölümün sonunda bir tabelaya yaklaşarak, bize, hastanenin sınırına geldiğimizi fark ettirir.
kamera üçüncü perdede hastanenin ağaçlar ve göletli bahçesinde dolaştıktan sonra binadan içeri girer, koridorlarında dolanır, bir-iki mekana girip çıkar ve sonunda els'in odasından içeri girer.
dördüncü perde els'in odasında geçer; bulanık ve solgun görüntülerde duvara asılı fotoğrafları, eşyaları, yatağı, yatakta hareketsiz olarak yatan els'i görürüz. daha sonra, kameranın hareketsiz kaldığı uzun süreler boyunca els'in elini, alnını, kulaklıklı başını, dudaklarını ve gözlerini net bir şekilde izleriz.

üç karakterli operada orphée'yi canlandıran mezzo-soprano stéphanie d’oustrac bütün opera boyunca radyo mikrofonunun başındadır.
birinci ve dördüncü perdede kısa birer bölümde sahneye çıkan l'amour da (soprano fanny dupont) mikrofonun başına gelir.
dördüncü perdede partrisi olan eurydice (soprano sabine devieilhe) ise projeksiyon perdesinin arkasında, yumuşak ve sıcak bir ışıkla aydınlatılmış, zemin kotundan yukarıya yerleştirilmiş şekilde sahnede konumlanır.
bu üç karakteri canlandıran şancılar çok fazla mimik veya jest yapmazlar; minimal hareketlerle oynarlar.
koroyu ise yapımın hiç bir anında sahnede görmeyiz; sesleri sahne arkasından ve yan taraflardan gelir.



operayı tasasız, günlük dertlerden uzak, hayata dokunmayan, şaşalı, süslü, yapay ve yüksek burjuvaya adanmış steril mekanından çıkarıp; sokaktaki insanın hayatını bütün açıklığı ve çıplaklığıyla sahneye taşıyan; seyirciye, "prodüksiyon" denen şeyin sadece dekorlardan, kalabalık kadrolu sahnelerden, ışık oyunlarından ve danslardan ibaret olmadığını, başka bir şeyin, "fikrin" önemli olduğunu fark ettiren; ve -belki de en önemlisi- müziğin ve prodüksiyonun "şimdi ve burada" icra ediliyor olmasının altını kalınca çizen romeo castellucci dördüncü perdede iki sıradışı reji sürprizi daha hazırlar seyirci için:

ilki; orphée'nin, dönüp bakmasıyla yeniden ölen eurydice'nin ardından söylediği ünlü "j'ai perdu mon eurydice" aryası sırasında castellucci'nin sahne ve salon olmak üzere mekanın bütününü zifiri karanlığa gömmesidir. hiç bir ışık yoktur; orkestra ve mezzo soprano müziği karanlıkta icra ederler. orphée'nin, sevdiğini kendi yüzünden tekrar kaybetmesinin verdiği üzüntüyü ve pişmanlığı; eurydice'nin tekrar içine düştüğü sonsuz boşluğu betimleyen bir yorumdur castellucci'ninki.

castellucci'nin ikinci sürprizi ise o ana kadar sert, gerçek ve çağdaş estetikle tanımlanan sahneye birdenbire bambaşka bir boyut katar.
nasıl barok operalarda deus ex machina geleneksel olarak tepeden bir anda inerek hikayenin ruhuna zıt bir şekilde her şeyi iyi ve mutlu bir hale sokuyorsa; "oprhée et eurydice"nin deus ex machina sahnesinde castellucci, prodüksiyonun estetik niteliğiyle oynayarak, deus ex machina'nın suyuna gider: bir anda, projeksiyon perdesinin ardında, jean baptiste camille corot'nun tablolarından çıkmışcasına bir cennet imgesi belirir; göletiyle, hafif rüzgarda salınan dallarıyla ağaçları, önde bir yunan tapınağı, arkada tepenin üzerindeki kalesiyle, yapımın o ana kadarki estetiğiyle karşılaştırıldığında kitsch kaçan ve tam da "dekor" olarak tanımlanabilecek bir sahne belirir karşımızda. eurydice, tanrıların elçisi olarak l'amour'un "respire" demesiyle başını sudan çıkararak nefes almaya başlar.bu şekilde bir anda ortaya çıkan eurydice cenneteki havva misali çırılçıplaktır; göğüslerini saklayarak perdenin önüne kadar gelir ve sonra ağaçların arasından kaybolur; bu sırada projeksiyon perdesine yansıtılan els'in yataktaki film görüntüsü ile cennette yeniden hayat bahşedilen çıplak eurydice'in canlı görüntüsü üst üste çakışmaktadır.
corot'un orphée ile eurydice mitini konu alan tabloları (1861) ile castellucci'nin bu prodüksiyon için kullandığı operanın berlioz versiyonunun** (1859) aynı tarihlere denk gelmesi ise, tesadüf olmasa gerek.




.


yapımın müzikal kalitesine gelirsem;
barok operaların son yıllarda alışılmıştan hızlı tempoyla çalınması moda oldu. hızlı (bence aceleci) icra, müziği sindirmeye imkan sağlamıyor kanımca.
belki tarihi olarak doğrusu budur, özgün halleri böyledir. daha yavaş tempoda çalınması sonraki, belki 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır; yine de, yavaş çalınan halini tercih ettiğimi söylemeliyim. diğer türlü; detaylar, incelikler kayboluyor ve müziğin üzerinden üstün körü geçiliyor hissi ediniyorum.
 la monnae/de munt'daki performansta, ikinci perdedeki "furilerin dansı"nın çıkarılmış olmasına rağmen, bütün operanın 80 dakikada bitmiş olmasına inanamadım açıkçası; o kadar hızlı!

yine de şef hervé niquet'nin hakkını vermek lazım; operanın hector berlioz tarafından orkestrasyonu güçlendirilmiş 1859 versiyonunu, bakır üflemelerin görkemini hissettirerek yorumladı. özellikle ikinci perdedeki yeraltına gidiş sahnesinde bakır üflemelerin "çığlıklarıyla" ürkütücü atmosfer iyice betimlenmiş oldu.

orphée'yi seslendiren mezzo-soprano stéphanie d’oustrac baştan sona sahnedeydi; enerjisini hiç yitirmedi. sesi ve yorumu üst düzeydeydi. reji gereği beden hareketleri minimal düzeydeydi ancak oldukça anlamlıydı.
eurydice'de soprano sabine devieilhe tatminkar bir yorum sergiledi. l'amour'da benim seyrettiğim akşam çıkan gencecik soprano fanny dupont içinse aynı övgüleri düzemeyeceğim maalesef; çok çok zayıftı.

.


rejiye tekrar dönersem;
romeo castellucci'nin bu işiyle opera yorumunda çığır açtığını düşünüyorum. artık hiç bir operayı eskisi gibi izleyemeyeceğiz; çıta çok yükseldi.
tabii, sadece opera prodüksiyonuyla sınırlı değil, bir sahne yapıtı olarak da castellucci'nin işi, bir eserin sahneye koyulurken fikrin/kavramın/konseptin ne kadar önemli olduğunu ispatlayan bir kaliteye ve düzeye sahip.

bu yapımın, çoğu castellucci işi gibi, provokatif bir tarafı yok değil; komadaki bir hastayı kullanmak, röntgenciliğin sınırında dolaşmak sınırları zorluyor. ancak sınırlar zorlanmadığı takdirde yeni ve güçlü bir şeylerin ortaya çıkması da çok zor.

castellucci bu işiyle seyirciyi provoke ediyor mu, hepimizi röntgenciye, peeping tom'lara dönüştürüyor mu, bir hastanın ve ailesinin kırılgan mahremini bizlere kapı deliğinden izlettiriyor mu?.. böyle olduğunu düşünmüyorum. ama doğrusu, izlerken kamera els'in yüzünü net olarak gösterecek mi yoksa bulanık mı bırakacak gerilimi yaşadığımı itiraf etmeliyim; ve, net olarak göstermeyeceğini düşünmüştüm. ilk önce odasında duvara asılı fotoğraflarda, sonra bizzat yatakta yüzünü görünce de rahatsız olmadım değil.

peki, castellucci bu çarpıcı işiyle ne söylüyor?.. mitolojiden günümüze aşkın gücünün azalmadığını olsa gerek.
bunu çok çağdaş bir teknikle, günümüzün imkanlarını kullanarak; ve sahne sanatlarına dair hiç bir maniyerizme düşmeden bize sunuyor; çıkış fikrinin arkasında sonuna kadar temiz ve sağlam bir şekilde durarak hem de!

yönetmen ile seyirci arasında diyalogun gerekli olup olmadığına dair bir soruya castellucci'nin verdiği yanıt, aynı zamanda sanatçının işlerine bakışına dair de ipuçları taşıyor:
"benim için bu çeşit tartışmalar her zaman ufukaçıcıdır, çünkü bana benimkilerden çok farklı düşüncelerle karşılaşma olanağı sağlar. benim için önemli olan dinlemektir. ben hiç bir şey açıklamak amacında değilim. ama şunu söylemeliyim ki, benim işlerimin alımlanmasında duygular temel bir rol oynar, ancak provokasyon kesinlikle öngördüğüm bir şey değildir. 
oluşan duygular genellikle çok çeşitlidir. işlerimde bir tezle yola çıkmam, hele pedagojik amaçlı kesinlikle düşünmem. tiyatro bir işarettir. bir şeyi gösterirsin. basta. düşünce sonradan gelir."

.
 
romeo castellucci'nin christoph willibald gluck'un "orphée et eurydice" adlı ünlü barok operasından yaptığı uyarlama ilk defa 11 mayıs 2014'te wiener festwochen kapsamında viyana'da sahnelendi.
yapımda eurydice rolünü komadaki karin anna giselbrecht adlı hasta üstlendi. operanın italyanca viyana-1762 versiyonunun kullandığını, orphée rolünde ünlü kontrtenor bejun mehta'nın sahneye çıktığı yapım kapalı gişe olarak dört kere sahnelendi.
benim izlediğim, brüksel le monnaie/de munt kraliyet operası'nda ise operanın fransızca berlioz-1859 versiyonunu kullanıldı; ve 17 haziran-2 temmuz tarihleri arasında yine kapalı gişe olarak 10 kere sahnelendi.
merak edenler yapımın brüksel versiyonunu 9 temmuz saat 20:00'den itibaren, 29 temmuz'a kadar le monnaie/de munt'un internet sitesinden online olarak ücretsiz izleyebilirler.


--------------------------------------------------------
*bir kaç yıl önce bizde de sinemalarda gösterilen; mathieu amalric'in başrolünde oynadığı, julien schnabel'in "le scaphandre et le papillon" (dalgıç ve kelebek) filmindeki protagonistin hastalığıyla aynı.

**ilk defa 1762'de viyana'da italyanca sahnelenen operanın, 1774'de bizzat gluck tarafından yapılmış fransızca paris, ve 1859'da hector berlioz tarafından, asistanı camille saint-saens'la birlikte düzenledikleri versiyonları mevcut. pina bausch ise 1974'de wuppertal operası için yaptığı uyarlamada bunlardan hiç birini tercih etmeyip, almanca çeviriyi kullanıyor.
üç temel versiyonda dil dışında orphee'nin sesi de farklılaşıyor: orphée'yi viyana-1762 versiyonunda kastrato, paris-1774 versiyonunda yüksek-tenor (günümüzde bu iki versiyonda kontrtenorlar), berlioz-1859 versiyonunda ise kontralto (günümüzde mezzo sopranolar) seslendiriyor.
günümüzde üç temel versiyonun (viyana-1762, paris-1744 ve berlioz-1859) çeşit çeşit kaydını bulmak mümkün. hatta amazon'da rusça bir kayıta bile rastladım, ancak -araştırdığım kadarıyla- operanın almanca versiyonunu bausch'un dvd kaydı dışında başka hiç bir kayıtta dinlemek mümkün değil.