peter paul rubens etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
peter paul rubens etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2023 Pazartesi

51. Venedik Tiyatro Bienali İzlenimleri - 3 : Büyük Dünyalarla Baş Etmeye Çalışan Küçük İnsanların Hikayelerini Anlatan Kolektif, FC Bergman

fabrikanın içinde gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

FC Bergman’ın Het land nod (Nod Ülkesi) isimli gösterisini deneyimlemek üzere, Avrupa'da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kraliyetlerin koleksiyonlarını sergilemek için inşa edilen Kunstkammer mantığındaki güzel sanatlar müzelerinden birinin devasa boyutlardaki salonundayız. Venedik'teki hiç bir mevcut tiyatro mekanına sığmadığı için, yakındaki Marghera sanayi bölgesinde artık kullanılmayan bir fabrikada sıfırdan birebir kurulmuş olan 18 metreye 12 metre boyutlarında ve 10 metre yüksekliğindeki müze salonunun bir yarısı seyirci tribünü, diğer yarısı sahne. Sonradan, bu salonun anonim bir müzenin değil, gösterinin prömiyer yaptığı 2015 yılında dört yıldır yenileme için kapatılmış olan (ve ancak Kasım 2022’de tekrar ziyarete açılan) Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin Rubens Salonu'nun birebir kopyası olduğunu öğreniyorum.

salona girdikten sonra gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey: duvarların, soldakinde asılı duran tek bir devasa tablo dışında bütünüyle boş olması ve bir görevlinin makinayla yeri temizliyor olması. Gösteri başladığında dört-beş görevlinin o devasa olduğu kadar ağır olduğu anlaşılan tabloyu duvar kancalarından zar zor çıkartarak yerinden oynattıklarını, salonun tek kapısına doğru götürdüklerini ancak boyutlarından dolayı dışarı çıkaramadıkların tanık oluyoruz. Demek ki diğer tablolar taşınmış, duvarlardaki kancalar onlarınmış, ve bir tek bu tablo kalmış geriye diye düşünüyorum. Gösterinin doğrudan Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin başından geçmiş olan olaylardan, örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında dibine düşen bombadan, veya az önce bahsettiğim yenileme için kapanmasından esinlenildiğini öğrenince boş duvarlar ve ilerleyen sahnelerdeki bazı anlar daha fazla anlam kazanıyor bende. Ama kanımca bu bilgiyi bilerek seyretmek, gösteriyi alımlamak ve gösteriden hakkıyla keyif almak için gerekli değil.
Hemen ilk sahnelerin birinde, salona giren ziyaretçilerden birinin boynunda asılı sesli rehberden gelen açıklamayla, tablonun Rubens’in Le Coup de Lance - Christ on the Cross, Christ between the two murderers (Mızrak Darbesi - Çarmıhtaki İsa, İki katil arasında İsa) adlı yapıtı olduğunu öğreniyoruz. Tablonun içeriğinin gösterinin anlam katmanlarında önemli bir yeri olsa gerek, ama yan duvarlardan birine yerleştirildiği için seyircilerin azımsanmayacak bir kısmının onu düzgün şekilde göremiyor olması, belki de tablonun içeriğinin gösteriyi anlamak için çok da hayati olmadığını düşündürtüyor bana. Zaten 90 dakikalık gösterinin omurgasını, tablonun içeriğinden çok, o tabloyu o salondan çıkarmayı kafasına koymuş görevlinin serüveni oluşturuyor. Biraz Şarlo (Charles Chaplin), biraz Bay Hulot (Jacques Tati) biraz Komiser Clouseau (Peter Sellers) karışımı bir karakter bu; sevimli ama saplantılı, beceriksiz, sakar ve biraz da aptal; o kadar ki, tablonun boyutlarını ölçerken çıktığı merdivende asılı kalıyor, tablonun çerçevesini kesmek gibi akıl almaz bir çözümü bile kısmen hayata geçiriyor, ve sonunda çareyi, salonun kapısının üst kısmını dinamitle patlatarak tablonun geçeceği boşluğu yükseltmekte buluyor.

Bu gittikçe absürdleşen omurga hikayenin etrafında/aralarında ise salonda gerçeküstü anlar vuku buluyor; duvardan duvara geniş yarım daireler çizerek dans eden, önce üç sonra altı kişilik bir grup, bunlardan üçü bir anda duvarların birinin içinde yitiveriyorlar, tablonun karşısında aynı tablodaki İsa gibi anadan doğma soyunup karşısındaki duvara yaslanarak uzun uzun oturan adam, tablonun karşısında altına işeyen kadın, belli aralıklarla sahnenin ortasına gelen smokinli adamın yere serptiği taç yaprakları, kar topakları ve solmuş yapraklar, parmaklarını tablonun alt tarafına sürerek aldığı siyah ayakkabı boyasını haydut gibi gözüne sürerek diğer elini tabanca gibi kullanan adam, odanın zeminine serilen battaniyelerin, üzerlerine düşen adamı da beraberlerinde sürükleyerek bir anda kara deliğe dönüşen duvar süpürgeliklerinden birinden içeriye çekilivermeleri, yağmur, rüzgar, kesif bir günışığı, birdenbire tavandan düşen kartonpiyer, bir anda duvarlardan birinin şerit gibi soyuluvermesi (duvar kaplaması olan gri kadife kumaşın kendini bırakıp, duvardan ayrılması), bomba sesleri, zeminde yüzüstü yüzme antremanı yapanlar, küçük bir çadırda yaşayanlar, Summertime'ın biri bir sopranodan diğeri Nina Simone'dan olmak üzere iki versiyonu, Vivaldi’nin Mevsimleri’nden Bahar’ın Max Richter versiyonu.
Gösteri sonunda tabloyu dışarıya çıkarmayı başaran görevli tablodan boşalan o yan duvarın altına küçük masasıyla gelip oturduğunda, tablodaki İsa’nın silüeti ışık yoluyla, tablodaki konumunun aynısı olacak şekilde duvarda belirir; İsa salonda artık bir hayalettir.

Gerek omurga hikaye, gerekse de bütün diğer sahneler dramaturjik olarak titizlikle hesaplanmış bir zamanlamayla kurgulanmışlardı; sessizlikler, dinginlikler, enerjik anlar, komik anlar, melankolik anlar, müziklerin kullanımı, ilüzyonların kullanımı, hareket tasarımı, slapstick’in kullanıldığı anlar, resimsel anlar kıvamında, dozunda ve dengede arka arkaya dizilmişlerdi. Mekanın, hikayeye koşut olarak; temiz, düzgün ve sağlam halinden giderek kirlenmesi, bozulması ve hasar görmesi de ustaca tasarlanmıştı.

gösteri bittiğindeki salonun durumu
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Gösteri tanıtımını okuyunca, Jean-Luc Godard’ın filmlerine göndermelerin olduğunu öğrendim. Yönetmenin 1964 tarihli ünlü Bande à part (Çete) filminin iki ikonik sahnesinin birinde üç kafadar bir kafede Madison dans stilinde dans ederler, başka bir sahnesinde ise aynı üçlü Louvre Müzesi’nin salonları boyunca son hızla koşarlarken bir dış ses Louvre Müzesi’nin bir Amerikalı tarafından 9 dak. 45 saniyede gezilebildiğini ve üçünün bunu daha iyi yapmaya karar verdiklerini söyler. Gösterideki duvarlar arası yarım daireler çizerek yapılan danslar sırasında filmin tam da bu sahnesinin ses kaydının tekrarlanarak verildiğini fark ettim. FC Bergman ekibi belki Antwerp’teki müzenin Rubens Salonu’ndan ve spesifik olarak o müzenin geçmişinden yola çıkmış olabilirler, ama dünyadaki bütün müzelerin anası Louvre’a bu kadar bariz bir selam gönderdiklerine göre, gösteri anonim bir müze fikrini içeriyor da olabilir.
Müzelerin insanlık mirasının koruyucu kapları olduklarını hatırladığımızda, gösteri boyunca dışarıdan gelen bomba, rüzgar, yağmur (kasırga) öğelerini distopik bir gelecek tahayyülünde tehdit altındaki insanlık olarak okumak, ya da bir sahnede yere serilen battaniyeleri mültecilerle, evsizlerle, göçmenlerle özdeşleştirerek yorumlamak da mümkün.
Müze salonunun gösteri sonundaki halini ise tam bir savaş alanı olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Yukarıda bahsettiğim gibi, gösteri sonunda hayalete dönüşmüş olan İsa’nın silüetinin bu savaş alanını izlemekte olması, bu açıdan bakıldığında çok manidar değil mi…

Gösterinin adını biraz araştırınca Nod Ülkesi’nin İncil’de, Kabil’in, Habil’i öldürdükten sonra Tanrı tarafından sürgüne gönderildiği, Cennet’in doğusundaki yer olarak tarif edildiğini öğrendim. İşte burası, bizlerin de seyirciler olarak bizzat “içinde” bulunduğumuz müze salonu; Yahudilerin dini metinlerine göre Kabil’in kötülüğünü sürdürdüğü, şiddete ve soyguna başvurduğu, insan kültürünü masumiyetten kurnazlığa ve düzenbazlığa dönüştürdüğü ve müstahkem bir şehir inşa ettiği Nod’un, günümüzdeki Dünya’nın ta kendisi olamaz mı…
Gösteride kullanılan müzikleri, objeleri (çiçek yaprakları, kar taneleri, kuru yapraklar), atmosferleri (rüzgar, yağmur, sis, güneş) düşündüğümüzde ise, müze salonunu içinden mevsimlerin geçtiği bir coğrafya olarak da yorumlayamaz mıyız; aynı Dünya’nın kendisi gibi…


fc bergman ekibini alkışlarken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023


[FC Bergman topluluğunu yakından tanımak ve Venedik Tiyatro Bienali'nde Gümüş Aslan Ödülü'nü alma nedenlerini öğrenmek, yani yazının tamamını okumak için tıklayın.]

24 Mart 2015 Salı

schwalbe cheats @ emwap






doğruya doğru; bu akşam emwap kapsamında moda sahnesi'nde tiyatro kolektif schwalbe'nin müthiş estetik bir işini izledik: "schwalbe cheats". evet, muhteşemdi! performansçıların performansları, işin dramaturjisi, koreografisi, sahne tasarımı, kostümler, hele de ışık; bir numaraydı.
bu akşamı kaçıranlar için, yarın (24 mart'ta) aynı saatte moda sahnesi'nde tekrarı var. 

oyunlar oynayan sekiz insanın nasıl insanlığın resmine dönüştüğünü; nasıl birbirlerinin kıyafetlerini parçaladıklarını, kazanmak için birbirlerine neler yapabileceklerini, hileleri işbirliklerini taktikleri izledik. zaman zaman güldük, zaman zamansa isyan ettik; göbekli adama öfkelendik, kısa boylu kızın maymunsu çevikliğine hayret ettik..

gösteri sonrasında söyleşi oldu. schwalbe'nin geleneğiymiş gösteri sonrası söyleşileri. seyircilerin hepsi kaldı; sıkı bir tartışma başladı; çok şey konuşuldu..
en çok merak edilen gösterinin ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğu idi. cevap; belli bir strüktürün olduğu ve araların doğaçlamalarla doldurulduğu oldu.
göbekli adamın kızın saçını çektiği ve diğer adama tükürdüğü sahnelerin ne kadar gerçek olduğu soruldu, çünkü herkesten en çok tepki alan sahneler bunlardı. sırrımız dediler cevap vermediler. sır olacak bir şey yok aslında; o sahneler tam da kurmacanın tavan yaptığı sahnelerdi, çünkü seyirciyi diri tutan sahnelerdi onlar; onlar olmasa gösteri rahatlıkla biteviyeleşebilirdi. zaten, daha sahneye adım attığında o göbekli adamın, gecenin arızası olacağı hal ve tavrında belli değil miydi.
yani, çok güzel çalışılmış, milim milim hesaplanmış durumlardı sahnede izlediklerimiz. evet, doğaçlamalar vardı mutlaka, ama strüktürü o değişmez noktalar kuruyordu.
kurallar konuşuldu; ne kadarının kural ne kadarının hile olduğu; huizinga demez mi, oyunu oyun yapan özelliklerden biri de kurallarının ihlal edilmesidir..

söyleşide çok şey konuşuldu, konuşulmayan bir şeyi de ben söylemek isterim, söz alanlardan sıra gelmedi çünkü, sonrasında barda takılacak vaktim de yoktu maalesef, performansçıların yüzüne söyliyim:
bu kadar estetize edilmiş bir ışık tasarımının olduğu bir iş zaten kesinlikle gerçek olamaz, baştan sona kurmacadır. hiç müzik kullanılmamış işte, ışık tasarımı, sanki bir amerikan savaş filmindeki müzik kullanımı gibi, seyirciye hangi duyguyu yaşatılacağının altını çok ustaca çiziyordu; hele de son beş dakikada.
böyle bir iş seyirciyle, schwalbe'nin umut ettiği ilişkiyi de kuramaz, çünkü kendisini sadece ışık tasarımıyla bile bir sanat ürünü olarak tanımlamıştır.

bu gösteriyi sahneledikleri başka mekanlar nasıldı bilemem, moda sahnesi'ndeki gösterim üzerinden konuşursam; seyirci ile arasında podyum yükseltisi olan, seyirciye kendisini sadece karşıdan yani tek yönden seyrettiren bir iş ne yazık ki, kolektifin hayal ettiği seyirci ile ilişkiyi baştan, mekan düzeninden kaybeder.
halbuki, hemzemin bir düzende, dört bir tarafa da seyircileri oturtmuş olsalardı; işte o zaman, tam da söyleşi sırasında aydın teker'in hayalgücünde canlanan arena gerçekleşmiş olurdu. seyirci, performansçıları izlerken diğer taraftaki seyirciyi de görür, sadece performansçılardan değil, karşıdaki seyircilerin tepkilerinden de etkilenirdi, çoğalırdı; işte o zaman oyun ile seyirci, seyirci ile seyirci bütünleşirdi, etkileşime girerdi; seyirci, oyun alanında gerçekleşen hayat mücadelesine ortak olurdu. tabii, mekanın bütün ışıklarını da bütün çıplaklığıyla açık bırakmaları gerekirdi..

emwap yazılarımın geleneğini bozmıyım ve seyrederken aklıma düşen tablolarla yazımı bitiriyim. gerçi schwalbe bu işe hazırlık sürecinde bol bol ikinci dünya savaşı filmleri, rus dövüş taktikleri, japon dövüş sanatı örnekleri izlemişse de, ben seyrederken 17.-18.yy romatik ressamların, poussin'nin, rubens'in dünyalarına gittim.



ilginç bir tesadüfse, aklıma anne-louis girodet'nin "kahire ayaklanması" tablosu gelmişken, schwalbe'den melih gençboyacı'nın hazırlık sürecinde izledikleri imajlar arasında tahrir görüntülerini sayması oldu.



hamiş:
son zamanlarda sahne sanatları söyleşilerinde yaratıcıların şöyle bir söylemleri var: tasarladıkları işlerin her farklı akşamda, her farklı seyirciyle, her farklı mekanda farklılaştığını söylüyorlar. bir de, her seyircinin seyrettiği hakkında kendi öznel yorumunun olduğunu, kendilerinin belli bir yorumu empoze etmediklerini.
iyi de; zaten çok uzun bir zamandır seyirciye tek bir gerçekliğin, tek bir doğrunun, tek kaçışlı bir perspektifin empoze edilmediği bir dönemde yaşamaktayız. düşünce dünyamız merleau-ponty'ler, de certeau'lar, foucault'lar falan gördü, geçirdi.. hala bu laflar edilir mi! tabii ki her akşam, her seyirci topluluğu, her mekan farklılaştıracak gösteriyi, tabii ki her seyirci kendi birikimiyle, gözüyle, aklıyla, kalbiyle, o anki ruh haliyle farklı algılayacak gösteriyi; performansçılar aynı kalmıyor ki, seyirciler bir örnek düşünsün. bu durumu, sanki o veya şu gösteriye özelmiş gibi lanse etmek artık abes kaçmıyor mu; buralardan geçmedik mi çoktan..
Anne-Louis Girodet
Anne-Louis Girodet
Anne-Louis Girodet
 

17 Kasım 2010 Çarşamba

danslı tablolar IV, kırsal manzaralar


dans eden köylüler, albrecht dürer


la danse, raoul dufy


köy dansı, pablo picasso


la danse champetre, 1400


direk etrafında dans, pieter brueghel (genç) 1631


direk etrafında danslı köy manzarası, pieter brueghel (yaşlı)


zarándoklás a cédrusokhoz libanonban (lübnan sedirlerine hac yolculuğu), csontváry kosztka tivadar 1907


ağırda düğün dansı, pieter brueghel (genç) 1616


düğün dansı, pieter brueghel 1566


kupferstich von daniel hopfer


köy dansı, pieter bruegel (yaşlı) 1568


italyan köylülerinin dansı, peter paul rubens 1636


breton köylülerinin dansı, paul gauguin 1886


tehuantepec'te dans, frida kahlo 1928


düğün dansı, pieter brueghel (genç) 1612


yumurta dansı, pieter bruegel (yaşlı)


darağacı altında dans, pieter bruegel