ses etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ses etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2024 Cuma

Atina’da Dans Günleri


Atina’da baharın erken habercisi bir geç Şubat Cumartesinde öğleden sonradan itibaren Onassis Stegi binasının steril fuayesinde -1 ile +5 katları arasında mekik dokuyarak beş saat geçirdim, Onassis Vakfı’nın 11. kere düzenlediği ODD - Onassis Dans Günleri’nin (Onassis Dance Days) 2024 edisyonundaki beş gösteriyi deneyimledim. Genellikle yaklaşık 10 gün süren, ancak başladığı ilk Cuma-Pazar arasındaki üç günlük zaman dilimine yoğunlaşan bu çağdaş dans festivali her edisyonunda Yunan koreografların yeni işlerinin yanı sıra, Yunanistan dışından bir koreografın bir veya birkaç işine programında yer veriyor. Geçen yıl, son zamanlarda Avrupa sahnelerinde fırtına gibi esen Arjantinli genç koreograf Marina Otero, FUCK ME ve LOVE ME adlı işleriyle festivale konuk olmuştu, bu yıl ise Belçikalı görsel sanatçı Miet Warlop, iki yıl önceki Avignon Festivali’nden beridir hakkında çok konuşulan çalışması One Song ile Yunan seyircisinin karşısına çıktı ve onları kelimenin tam anlamıyla coşturdu. Haliyle, festivalin, programın, akşamın doruk noktası One Song idi, ama önce, bu yılki festivalin yerli işleri hakkındaki izlenimlerim…

MOS'u beklerken

Yunan dans sahnesinin yükselen genç sanatçılarından Ioanna Paraskevopoulou iki işiyle farklı saatlerde Onassis Stegi’nin beşinci katındaki Üst Sahne’deydi. Paraskevopoulou 2022 tarihli ödüllü işi MOS’u tekrar sahnelerken, All of my love adlı yeni işini de ilk defa seyirciye sundu. Paraskevopoulou iki yapıtında da bedenin ve nesnelerin hareketi ile, bu sırada çıkan sesler arasındaki gerilimli ilişkiyi asimetrik ve çizgisel olmayan anlatılarla ortaya serdi. Sahne ikisinde de bir yerleştirme/enstalasyon gibi nesnelerle düzenlenmişti. Paraskevopoulou, ilkinde performansçı partneri Georgios Kotsifakis ile, ikincisinde tek başına bu nesneleri kullanarak ses peyzajları oluşturdu. İkisinde de video görüntüleri önemli bir öğeydi. 
Sahne arkasına projekte edilen filmlerdeki hareketlerin, onlarla ilişkisiz nesnelerle nasıl seslendirildiğini, yani foley mantığını bizlere birebir göstererek başlayan MOS, ilerleyen sahnelerde keskin bir viraj alarak, filmleri performansçıların görebileceği ama seyircilerin arkasında kalan bir yüzeye projekte etmeye başlayınca, bizler bu sefer tam da Paraskevopoulou’nun amaçladığı şekilde, performansçıların hareketlerine ve hareketler ile onların sonucu olarak ortaya çıkan seslerin arasındaki ilişkiye odaklandık. Gösterinin ilk andan itibaren ilerlediği diğer bir foley damarı, iki performansçının ses üzerinden filmlerle olan ilişkilerinin yanı sıra birbirleriyle olan ilişkisiydi. İlk sekansların birinde; kadının hareketlerini topuklu kadın ayakkabısı giyerek seslendiren erkek ve ardından bunun tam karşıtının icra edilmesi iki performansçı arasındaki oyunsu gerilimin bize yansıtılan ilk iziydi. Bu gerilim, gösterinin sonunda ikisinin yan yana ve kollarıyla birbirlerinin bedenlerine sarılarak sayısız kere, sahneyi bütünüyle kaplayan daireler çizerek koşmalarının ardından mikrofonları birbirlerinin kalplerinin üzerine koyup kalp atışlarının seslerini dinlettiklerinde doruğa ulaştı.

All of my love'ı beklerken

Paraskevopoulou All of my love’da ise; o olmayan ama rahatlıkla olabileceğini belirttiği bir kız çocuğunun aile ortamında çekilmiş 8mm ev videosu görüntüleri arka planda akarken, elektrikli süpürge, devasa bir örgü, cezve, ahşap parke parçaları, su dolu cam kase gibi eve ait nesnelerle canlı olarak ürettiği sesleri kayıttan kullandığı çocuk, köpek havlaması, piyano, yanan odun ateşi gibi seslerle karıştırarak hafıza, anılar, geçmiş üzerine ilmek ilmek bir peyzaj ördü. Paraskevopoulou’nun kullandığı nesnelerle çıkardığı seslerin üzerlerinde oynanarak bizlere aktarılması; çoğunun hafif bir yankıya sahip olması, bazılarının bozulması, bazılarının derinden geliyormuş gibi duyulması sahnede etkili bir işitsel atmosferin yaratılmasını sağlıyordu. Bu açıdan, gösterinin ses tasarımını üstlenen Aliki Leftherioti’nin benzersiz bir iş çıkardığını vurgulamak gerekir. All of my love çizgisel veya parçalı, herhangi bir anlatı içermeyen, bunun yerine bir atmosfer yaratmaya odaklanan ve bunu sesle başaran bir işti. Bu işitsel atmosferin üretimi sırasında Paraskevopoulou’nun gerçekleştirdiği hareketler ve sahneyi mekânsal olarak kullanma şekli ikinci plandaydı sanki, ve bu nedenle de zayıf ve etkisiz kaldılar.

MOS'u alkışlarken

Günde beş-altı farklı gösterinin programlandığı festivalde gösteri saatleri birbirinin ucuna eklenmiş şekilde düzenlenmişti. Ancak ilk gösterinin geç başlaması, programda domino taşı etkisi yarattı. Sadece bir gösteriye gelmiş seyirciler çoktan salonda yerlerini almış beklerken, benim gibi birden fazla gösteriye bileti olanlar, bir öncekinden geç çıktığımız için, arada nefes alma veya bir şeyler atıştırma imkanı olmadan, aceleyle o salona yetişiyorduk. MOS biter bitmez, neyse ki aynı katta, binanın arka tarafındaki küçük bir kara kutu mekana, Christiana Kosiari’nin RUNWAY isimli yeni solo işine koşturdum.

RUNWAY'i beklerken

Kosiari yaklaşık 35 dakikalık RUNWAY boyunca etrafındaki farklı kotlara, uzanabileceği uzaklıklarda yerleştirilmiş, içlerinde gösteri sırasında kullanacağı malzemelerin bulunduğu küçük kutuların ve askılıkların bulunduğu bir yerleştirmenin merkezindeki bir koşu bandının üzerinde yürüdü.
Kosiari, güzellik ve sağlıklı yaşamla özdeşleşen, ama aynı zamanda, bu konularda piyasa tarafından belirlenmiş standartlara ulaşmayı takıntılı hale getiren günümüz dünyasında kişinin kendisine uyguladığı işkencenin aletlerinden birine de dönüşebilen koşu bandında hiç durmadan; kadın bedeninin ve yüzünün yaşla birlikte değiştiği, sarktığı, genişlediği öngörülen çeşitli yerlerine kah jestlerle müdahalede bulunarak, kah yüz maskesi, yanak torbacığı uygulayarak, buraları kah kalemle çizip kah bantlar yapıştırıp işaretleyerek, ulaşmak istediği ideal biçime doğru kararlılıkla ilerleyen bir figürü canlandırdı. Bu figürün, ilerlemekte olan koşu bandının üzerinde yürürken etrafındaki kutucuklardan gerekli nesneleri alıp bedeninde uygulama gibi görece daha kolay işlerin yanı sıra külotlu çorap, ayakkabı giymek gibi zor işlerin altından kalkmak için, bazen tökezlese de canla başla uğraşıyor olması, günümüzde ulaşılması amaçlanan güzellik hedefinin yolunda her türlü zorluğa göğüs gerildiğinin göstergesiydi. Kosiari’nin kesik, sert ve ritmik hareket, jest ve mimiklerle tasarladığı koreografinin, Jan Van Angelopoulos’un bestelediği elektroakustik ses peyzajı ve figürün gösterinin sonuna doğru giydiği 2WO+1NE=2 imzalı parlak metalimsi minimal elbise, ayakkabı ve aksesuarların yarattığı görsel dünya ile birleştiği RUNWAY, güzellik ve sağlık standartlarının kişiyi giderek robotik ve anonim bir imgeye dönüştürdüğünün altını çizdi adeta. Bunda Christiana Kosiari’nin güçlü ve etkili performansının rolü büyüktü.

RUNWAY'i alkışlarken

RUNWAY’den çıkıp bu sefer asansörle binanın bodrum katındaki -1 Sahne’ye ulaştığımda beni Panos Malactos’un yeni çalışması All we need therapy bekliyordu.

Belçikalı dans tiyatrosu topluluğu Peeping Tom’un Diptych ve Triptych adlı gösterilerinde daimi performansçı olan Malactos’u, Elias Adam ile birlikte ürettiği SADBOI adlı işiyle 2022’deki Fringe Festival kapsamında İstanbul’da seyretme imkanı bulmuştuk. Malactos bu sefer solo olarak tasarladığı All we need therapy’de; dans, performans, rave partisi ve grup terapisini sarmalayıcı (immersive) bir atmosfer yoluyla birbiriyle harmanladığı bir iş ortaya çıkarmış. Yapıtın çıkış noktasını ve sahnelemenin ana fikrini, ta ki kendi başına gelene kadar panik atakların var olduğuna inanmadığını ve psikoterapiyle hiç ilgilenmediğini belirten Malactos’un bizzat yaşadığı panik ataklara dair itirafı oluşturuyor.

All we need therapy'e girmeyi beklerken

Yaklaşık 20’şer kişilik gruplar halinde peyderpey içeriye alındığımız hacimli mekanda Atinalı müzik yapımcısı ve DJ Die Arkitekt’in canlı icrası ve Vasilis Petinaris’in ışık tasarımı eşliğinde yoğun bir tekno deneyimi sunan bir rave gerçekleşmekte ve Malactos dansı ve jestleriyle bizleri, yükseltilmiş büyük beyaz daire şeklindeki podyuma dans etmeye davet etmektedir. Bazılarımız bu çağrıyı kabul eder, bazılarımız ise kenarda seyretmeyi tercih eder, ama kenarda seyredenler bile bedenleriyle tekno ritimlerine karşılık vermeden edemez. 40 dakikalık gösterinin ilk yarısı, seyircilerin ortama ısınmasıyla başladı, Malactos’un bir yandan dans ederken bir yandan da geçirdiği panik atak ilgili deneyimini bizlere sözleriyle devam etti, Die Arkitekt versiyonuyla Debussy’nin Clair de lune’ü eşliğinde Malactos’un ağırlıklı olarak zeminle ilişkilenen dansıyla sonlandı. Gösterinin ikinci yarısında, yapıtın aynı zamanda dramaturgu olan Kıbrıslı müzisyen-şarkıcı ody icons bizzat sahneye gelerek Malactos ile birlikte, yine Die Arkitekt tarafından editlenmiş haliyle serotonine adlı şarkısını söylemesi, hatta Yunan seyircilerden çoğunun da şarkıya eşlik etmesi, kolektif bir şekilde iyileşme hissinin uyanmasını sağladı. Malactos jestleriyle herkesi tekrar dansa davet etti; baştakinden daha özgürleştiğimiz, kolektif bir dansla All we need therapy’nin planlanan süreci noktalandı.

Benim gibi akşamın son gösterisine bileti olanlar partiyi hızlıca terk ederken, podyumda dans devam ediyordu.

One Song'u beklerken

Gerek benim orada bulunduğum akşamın gerekse de festivalin doruk noktası, yukarıda da yazdığım gibi Miet Warlop’un One Song adlı işiydi. Flaman görsel sanatçı Miet Warlop, geçen yıl Wiener Festwochen’ın başına geçen ünlü tiyatro insanı Milo Rau’nun Gent Ulusal Tiyatrosu NTGent’teki sanat yönetmenliği sırasında başlattığı Histoire(s) du Théâtre (Tiyatro Geçmiş(ler)i) dizisinin Faustin Linyekula ve Angélica Liddell’den sonraki ve Tim Etchells’den önceki konuğuydu. İstanbul seyircisi bu dizinin bizzat Rau’nun tasarladığı ilkini geçtiğimiz Eylül ayında Dasdas’ın düzenlediği IO Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında İstanbul’da seyretme imkanı bulmuştu. Bu dizi için, Jean-Luc Godard'ın, seçtiği dünya sinema tarihinin önemli örneklerini, 20. yüzyıl tarihi hakkında yorum yapacak şekilde kullandığı Histoire(s) du Cinéma adlı belgeselinden ilham alan Rau, diziye davet ettiği sanatçılardan ortaya koyacakları yapıtlarıyla, “Tiyatroda bir yaratıcı olarak hikayeniz nedir?” sorusunun cevabını vermelerini bekliyor.

One Song, sahnenin en önüne konmuş bir metronomla ritmin belirlendiği (ki ritim gösteri sırasında performansçılar tarafından hızlı, çok hızlı, bazen de aşırı yavaş olmak üzere değiştiriliyordu), daha gösteri öncesinden itibaren bir spikerin devamlı olarak bir megafonla ne dediği anlaşılmayacak şekilde yorum yaptığı, beş müzisyenin enstrümanlarını spor ile ilişkili sıra dışı ve zorlu şekillerde (örneğin kemancı denge kirişi üzerinde gidip gelerek, piyanist yükseğe yerleştirilmiş klavyenin her bir tuşuna basmak için zıplayarak, baterist birbirinden uzak konumlara yerleştirilmiş davul setinin parçaları arasında koşarak, kontrabasçı yere sırtüstü yatmış şekilde her nota için mekik çeker gibi kendini zeminden kaldırarak, şarkıcı bir yandan koşu bandında koşarken bir yandan da otomatik makinadan ona doğru fırlayan pinpon toplarını bertaraf ederek) çaldıkları, ponpon kız kılığındaki erkek amigonun kendi başına takıldığı, beş seyircinin arkadaki tribünde durmaksızın çeşitli koreografilerde tezahürat yaptığı, herhangi bir mevcut ülkeyi imlemeyen devasa bir bayrağın rüzgarla dalgalandığı, spor müsabakası ile stadyum konseri melezi bir ortamda (senografi de Warlop’a ait) aynı şarkının 60 dakika boyunca tekrar tekrar icra edilmesinden oluşuyor. Gösterinin son çeyreğine yakın yukarıdan düşmeye başlayan su damlaları müzisyenlerin icrasının zorluk derecesini daha da arttırıyor; kayıyorlar, düşüyorlar. Sonlara doğru ponpon kız kılığındaki amigonun, üzerlerinde “olmak”, “olacak”, “asla”, yapmak”, “eğer” gibi tek kelimelik sözcüklerin yazılı olduğu büyük beyaz panoları tribünün iki yanında kurduğu çıtalara birbirleriyle ilişkisiz olarak yerleştirdi. Sonunda ise, tezahürat eden seyirciler ve amigo dahil bütün performansçılar teker teker helak olup, ard arda oldukları yerlere yığılıyorlar; tek bir kişi hariç, başından itibaren megafondan gelen kulak tırmalayıcı sesiyle hiç susmadan konuşan, şarkıya eşlik eden, tezahürat yapan, ama ne dediği de hiçbir zaman tam anlaşılamayan orta yaşlı kadın spiker.


One Song'u alkışlarken

Müziği Maarten Van Cauwenberghe’ye ait o tek şarkının, icra edilirken tam anlamasak da program kitapçığında okuduğumuz (bazı gösterimlerde üstyazı olarak da verilen) sözleri bize bu coşkulu, sıra dışı ve yüksek performansın arkasındaki esas dürtüyü; kendimizi helak edecek kadar yorarak her zaman kafamızın ve bedenimizin içinde olduğunu unutmak, törpülemek, yokmuş gibi davranmak istediğimiz o tek hissi, keder hissini ele veriyor. O hiçbir zaman ve ne yaparsak yapalım kurtulamayacağımız hisle hayat boyu çabalamaya devam edeceğiz, ta ki ölene kadar...

Sahnedeki on iki performansçının; müzisyenler ve tezahürat yapan seyirciler kolektif olarak, spiker ve amigonun ise tek başlarına 60 dakika boyunca gösterdikleri “insanüstü” performansa hayretle hayran kalmamak imkansız. Salonda oturan seyircinin çoğunluğunun onlarla birlikte, onların kendilerini içine yerleştirdikleri durumların mizahıyla da eğlenerek, coşması kadar doğal bir şey yoktu. Ama gösteri amacına erişiyor mu, keder hissimizi unutturuyor mu, yoksa bizi henüz salondan dahi çıkmadan sönen bir rahatlamayla baş başa mı bırakıyor, emin değilim.


O sırada geceye, One Song’un enerjisiyle dopamin pompalanmış olarak coşmaya hazır, devam etmek isteyenler için Onassis Stegi’nin zemin kat fuayesindeki parti başlamıştı bile…

[Bütün fotoğraflar: Mehmet Kerem Özel, 24.02.2024]
[Bu yazının gösteriden fotoğraflarla olan tam halini okumak için tıklayın.]

21 Eylül 2021 Salı

on soruluk sohbetler 48 : david somlo

Bergama Tiyatro Festivali üç yıllık bir aradan sonra 26-29 Ağustos 2021 tarihleri arasında gerçekleşti. Festivalin Dünyadan başlıklı bölümü Macaristan’dan disiplinlerarası sanatçı David Somló’nun Mandala adlı gösterisini konuk etti. Bergama’nın en ilginç binalarından biri olan, Roma döneminden kalma Mısır tapınağı Kızıl Avlu’nun iki silindir kulesinden birinin içinde gerçekleşen gösteriyi üç ayrı seansta yirmişer kişi deneyimledi. Katılımcılar, her birine verilen küçük hoparlörlerden dinledikleri özel ses tasarımları eşliğinde, zemine farklı renk ve şekillerde çizilmiş rotalarda 30 dakika boyunca hareket ederek gösterinin hem seyredenleri hem de eyleyenleri oldular. İşlerinde ses, mekân ve insanlar arası etkileşime odaklanan David Somló on soruluk sohbetimizi cevapladı.



Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
İnsanlar bir mekânda birlikte birşeylere tüm dikkatlerini veriyorlar.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Oldukça zor bir şey bu. Sanatın çoğu zaman çok az dönüşüm yarattığını düşünüyorum, onun yerine sadece rahatlık ve eğlence sağlıyor, ancak bazen çok katartik ve ilham verici olabiliyor. Ama sanırım bu aynı zamanda bireyin dönüştürülme isteğine de bağlı."Nasıl"ın cevabı ise sanatın biçimine bağlı, ama performatif biçimler benim için adeta parmakla şuna işaret ediyor ve diyor ki; bunu yapabilirsin, sen de böyle olabilirsin, orada bir şey var.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Aktif bir pandemi sürecinde gösterimlere devam etmenin üç ana yolu olduğunu düşünüyorum: Açık havada gerçekleşen performanslar, samimi küçük ölçekli performanslar (çok küçük gruplardan bir kişi için gerçekleşen bire bir gösterimler) ve (online) yayın. Bu süreçte bence çok yanlış bir yol olan yayın/dijital formların ezici bir hakimiyetini gözlemledim. Açık havada gerçekleştirilen performanslarda bir miktar artış olsa da, Macaristan'da küçük ölçekli ve samimi çalışmalara doğru pek fazla yönelim görmedim, ki bu içinden geçmekte olduğumuz zamanlarda hala daha fazla araştırılması gereken bir alan.

Ülkenizdeki gösteri sanatları ortamı, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla nasıl başa çıkıyor?
Bu soruyu yanıtlamamayı tercih ederim.

“Ustam” olarak tanımlayabileceğiniz ya da sanatınızı en çok etkilediğini düşündüğünüz biri/leri var mı? Ve böyle biri/leri varsa kimler?
İşlerim genellikle farklı disiplinlerden ve kavramlardan ilham aldığı için “ustam” diyebileceğim bir kişi yok. Biçim ve kavramsallık açısından 60'lar New York'unun deneyselcilerinin, postmodern dansın ve John Cage'in soyundan geliyorum sanırım. Neredeyse tüm işlerimde yer alan drone/ambiyans bestelerimdeki kahramanım, minimalizm, sürekli değişim ve zamanın esnemesi hakkında çok şey öğrendiğim Fransız besteci Eliane Radigue. Daha atmosferik bir bağlam veya anlatı bağlamı kullandığım zamanlarda ise asıl ilham kaynağımın David Lynch olduğunu düşünüyorum. Sanatçı arkadaşlarımın arasından ise en şey çok en önemli iki işbirlikçimden öğrendim: Macar sanatçı/yapımcı/dansçı Imre Vass ve Sloven dansçı/besteci/dramaturg Ivan Mijaceveic. Yeni solo parçam Overheard (Ekim'de prömiyerini yapıyor) için onlarla birlikte çalışma şansını yakaladım ve kendimi bir rüya takımın parçası hissettim.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

11 Mart 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 12: başak günak

Başak Günak, nam-ı diğer Ah! Kosmos, 27, 28, 29 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde Arter’in performans programının katılım bölümünde Kuyu adlı görsel ve işitsel performansıyla yer aldı. 27 Şubat’taki canlı performans esnasında Güneydoğu Anadolu bölgesine ait bir türkü olan Bu Dağlar Meşe Dağlar'ı kendisine eşlik eden Aslı Bostancı, Bahar Vidinlioğlu, Ekin Tunçeli ve Melih Kıraç ile birlikte nefes sesleri, ıslıklar ve fısıltılarla yeniden inşa eden Günak, daha sonra bu canlı performansın kaydını da önceden hazırlamış olduğu kayıtlara ekleyerek mekâna yerleştirilmiş olan on bir hoparlör aracılığıyla yeniden ziyaretçilerin deneyimine açtı. Biz de bu vesile ile Başak Günak’ı on soruluk sohbetler serimizde misafir ettik

Ayşe Draz  & Mehmet Kerem Özel




Performansın özü sizce nedir? Çağdaş performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
An’da alımlanabilir oluşu

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın çok güçlü bir kimyası olduğuna, iyileştirici, birleştirici gücünün olduğuna inanıyorum.

Dünyanın günümüzdeki halini/gidişatını her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli konu hangisi?
Dünyada çok ciddi, çok kalp yaralayıcı, yükü ağır olayla yaşanıyor. Buraya sıralamayı ve birini diğerinden öncülemeyi şu an içim istemedi.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi var mı? 
İşe dair ilham alabileceğim her alana açık olmaya çalışıyorum. Yazı, görsel, film, sohbetler, ses, şiir… İşin ismi ortaya çıktıktan sonra bu kendi doğasıyla da yolumla kesişmeye başlıyor. Rüyalar ise en sevdiğim alan. Uykuya dalmadan önce işe dair sorularım, tıkandığım bir yer, daha yoğunlaşmak istediğim bir açısı varsa bu alanlara odaklanıp uykuya dalmayı seviyorum. Ardından sabah 5 gibi uyanıp uykunun bütün enerjisi üstümdeyken işe ve hayata dair günlük tutmak, sabahları okuma yapmak bana oldukça iyi geliyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
İşlerin isminin benim için çok ilham verici ve çatı görevi gören bir hali var. Bu yüzden benim işlerimde isim, işin kendisinden çok daha önce kendini açığa çıkarıyor.

Bu işinizde sizin için en favori an veya cümle hangisi ve neden?
Bu işin çalışma sürecinden hafızamda yer edecek olan kısımlardan biri provalarında geliştirdiğimiz bir ritüel. Çalışmalara başlamadan önce Aslı Bostancı, Melih Kıraç, Ekin Tunçeli ve Bahar Vidinlioğlu ile birlikte oturup, işin çıkış noktası olan “Bu Dağlar Meşe Dağlar” türküsünü söylediğimiz meditatif anlar. Bu anların tesiri çok kuvvetliydi.

devamını okumak için tıklayın: unlimited

15 Şubat 2020 Cumartesi

on soruluk sohbetler 10: ant hampton

Ant Hampton, Tim Etchells ile birlikte tasarladığı The Quiet Volume adlı yapıtıyla, Selen Ansen küratörlüğündeki Arter Performans Programı’nın Katılma başlıklı bölümüne konuk oldu. 2007'den beridir farklı projelerle geliştirdiği ve kamusal mekânlarda seyircilere icracı olma deneyimi yaşatan özgün performans biçimi Autoteatro'nun bir örneği olan The Quiet Volume seyircilerini, her seferinde ikişer kişi olmak üzere Arter’in kütüphanesinde, sözcüklerin dünyası ile kendi hafıza mekanları ve hayal güçleri arasında katmanlı ve eğlenceli bir seyre çıkardı. Biz de bu vesile ile Ant Hampton ile sohbet ettik.

Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel

Fotoğraf: Britt Hatzius

Performansın özü sizce nedir? Çağdaş performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Tim’in Certain Fragments (Belli Başlı Parçalar) adlı kitabında Risk ve Yatırım Üzerine adında harika, kısa bir metin var ve bence bu metin performansın ne olduğu veya ne olması gerektiği konusunda çok yararlı bir metin. Kitabın geri kalanı da şahane ve bu konuda benim için her zaman en yararlı kaynak oldu. Bugünkü çağdaş performansa gelince, onu tanımsız ve sürekli akış halinde görmeyi tercih ediyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Sadece gerçekten kişisel örnekler verebilirim. Nabokov’u 14 yaşında okumak. 16 yaşında Blurt’ün konserini canlı izlemek. 17 yaşında Handke'nin 'Kaspar'ını görmek. 20'li yaşlarımda Forced Entertainment’i ve 30'larımda Vivi Tellas'ı keşfetmek… Sanırım herkesin sanat tarafından dönüştürülen insanlara ve hatta topluluklara verecek epey örneği var – bunun gerçekleştiğine dair şüphesi olan herhangi biri var mı ki?

Dünyanın günümüzdeki halini/gidişatını her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli konu hangisi?
Özgür kalmak, yapabileceğim en iyi işi yapmak, başkalarının da bunu yapmasını mümkün kılmak ve bir sanatçı olmanın sınırlarına dayandığımda, diğer araçları kullanmak ve işbirliği yapmak, organize etmek.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi var mı?
Evet, rüyalar rol oynar. Ama bir otobüste duyabileceğim bir şey, bir havuzda işitebileceğim bir güvenlik duyurusu, bir reklam ya da zehirli bir siyasi slogan, 7 yaşında bir çocuğun söylediği bir şaka da rol oynayabilir… “Kaynaklar” söz konusu olduğunda bunun ucu oldukça açık.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Hemen veriyorum ki diğer insanlarla bir proje hakkında konuşurken veya bir bilgisayara dosyalar kaydederken belli bir referans noktası olsun. Ama bu isim daha sonra değişebiliyor.

Bu işinizde sizin için en favori an veya cümle hangisi ve neden? 
Bu tür işler gerçekleştirirken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri (geçici olarak Any Trace [Herhangi bir İz] diye adlandırdığımız yeni bir iş üretirken de şimdi tekrar aynı zorlukla karşılaşıyoruz), kendi başlarına havalı (cool) veya ilginç duran bireysel anlar veya 'hareketler' bulmanın kolay olması ancak bir etkinliğin veya eylemin diğerlerine yol açtığı ve başkalarını açığa çıkardığı daha uzun akışlar oluşturmanın çok daha zor olmasıdır. Bu nedenle, yapıttaki belirli anları düşünmek garip geliyor – umarım insanlar bu işi deneyimlerken, bir bölümden diğerine geçişi sağlayan bir tür devinim hissederler – yüzme hareketi gibi. Ama eğer kafama bir silah dayamış olsaydınız, ya not defterini ve sonraki sayfaları ilk okuma anını ('Her şeye rağmen/neticede kendinizi okurken buluyorsunuz') ya da muhtemelen Saramago metnini tekrar düşünüp hatırlarken Basilico’nun fotoğraflarını karıştırma anını seçerdim. 

Sahne sanatları ve görsel sanatların farklı disiplinleri arasında salınan eserler üretiyorsunuz. Web sitenizdeki özgeçmişiniz ilk çalışmalarınızın tarihi olan 1998'de başlıyor. Sizi daha iyi tanımak için eğer sakıncası yoksa eğitiminizi ve sizi bu işleri yaratmaya getiren süreci öğrenebilir miyiz? 
Okulda çok fazla tiyatro yaptım ama aslında fiilen çalışmam ve pratik beceriler edinmem gerektiğini hemen anlayamadım. Drama ve Fransız Dili ve Edebiyatı okumak için üniversiteye gittim ancak çok hızlı bir şekilde ayrıldım (hala yüksek öğrenimim veya herhangi bir derecem yok) ve bunun yerine Paris'te Ecole Jacques Lecoq (1995-1997) adlı oldukça özel bir tiyatro okuluna gittim. Bu benim için çok yararlı oldu – birlikte çalışmak, ortaklaşa tasarım (devising) yapmak ve İngilizce konuşmak benim ikinci doğam gibi bir şey oldular ve kendimi Avrupa’dan ve dünyanın dört bir yanından gelmiş bir arkadaş ağının ortasında buldum. Bunu kısa bir kafa karışıklığı dönemi takip etti ancak 1998'den itibaren, genellikle başkalarıyla birlikte çalışarak ve başlangıçta Rotozaza adı altında, kendi işlerimi yapmaya başladım. 1999'dan itibaren ise temsilden uzaklaşarak daha ziyade performans alanına, tiyatro diye tanımlayabileceğiniz şeylerin sınırlarına doğru sürüklendim. 1999 yılı, ilk defa hazırlıksız ve provasız konuk sanatçılara talimatlar içeren bir çalışma yaptığım zamandı, ki bugün hala (bana göre) şaşırtıcı bir şekilde yaptığım şeyin bu olduğunu düşünüyorum.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

6 Şubat 2020 Perşembe

özellikle kitap kurtları, bu benzersiz deneyimi kaçırmayın: "the quiet volume"


baştan yazıyım: 13 şubat'a kadar vaktiniz var; ant hampton ile tim etchells'in tasarladıkları "the quiet volume" (sessiz cilt) isimli ses performansını deneyimlemek için, arter'de ve ücretsiz.

eğer kitap ile, kitap okuma ile özel bir ilişkiniz varsa bu performans tam size göre. eğer herhangi bir ilişkiniz yoksa da, sizi kitaba, kitap okumaya özendirebilir, cezbedebilir. yani her iki durumda da deneyimlemeyi deneyin derim.
öyle seyirciyi katılımcıya dönüştüren performanslardan çekiniyor, haz etmiyor veya bu tarz performanslar ilginizi çekmiyorsa da, bence bu işe bir şans verin, belki -yok belki değil, mutlaka- fikriniz değişecek. ama elinizi, ayağınızı çabuk tutun, çünkü 13 şubat'ta bitiyor.

iki kişi olmalısınız, illa birbirinizi tanıyor olmanız gerekmez, ancak performans ancak iki kişiyle gerçekleşebiliyor.
size ipod'lu birer kulaklık veriliyor. arter'in kütüphanesine alınıyor, yan yana birer masaya oturtuluyorsunuz. masaların üzerinde üç-dört kitap ve birer not defteri var. kulaklıklarınızı takıyor ve direktifleri takip ediyorunuz.
yaklaşık 50 dakika boyunca; kütüphanenin, kitapların, anlatıların, görsellerin, kelimelerin, seslerin, sayfaların, kağıtların ve kağıtların üzerindeki basılı harflerin dünyasında, ellerinizin, parmaklarınızın, yanınızdaki kişinin ellerinin ve parmaklarının izinde, mevcudiyetinizde ve tahayyülünüzde dolaştırılıyorsunuz.
"the quiet volume" kütüphane mekânıyla, kitap nesnesiyle ve yanınızdaki diğer özneyle ilişki kurmanızı, hafızanızı ve tahayyül gücünüzü tetikleyen; görme, duyma ve dokunma duyularınızı harekete geçiren müthiş keyifli bir deneyim.

bu iş, ant hampton'ın 2007'den beridir farklı projelerle geliştirdiği ve kamusal mekânlarda seyircilere icracı olma deneyimi yaşatan özgün performans biçimi autoteatro'nun bir örneği. autoteatro projeleri için her seferinde farklı sanatçılarla işbirliğine giden hampton bu sefer çağdaş ingiltere tiyatrosunun çok ama çok önemli isimlerinden tim etchells ile çalışmış.

"the quiet volume" 2010'dan beridir almanca'dan ingilizce'ye, yunanca'dan ispanyolca'ya, japonca'ya ve şimdi de türkçe olmak üzere 13 farklı dilde ve sayısız şehirdeki kütüphanelerde gerçekleştirilmiş.
bu deneyimi arter'in butik ölçüdeki kitaplığında değil de, istanbul'un büyük boyutlu, hacimli ve kalabalık bir kütüphanesinde (mesela sevinç-şandor hadi'lerin maalesef bir kaç gün önce yıkılmış olan benzersiz istanbul üniversitesi beyazıt kütüphanesi,veya yine hadi'lerin boğaziçi üniversitesi merkez kütüphanesi veya sedad hakkı eldem'in taksim atatürk kütüphanesi'nde) yaşantılamış olmak herhalde çok daha benzersiz olurdu.
yine de; küratör selen ansen'e arter performans programının "katılma" başlıklı bölümü kapsamında bu işi türkiye'ye getirdiği, türkçe versiyonunu hazırlattığı, istanbul seyircisiyle buluşturduğu, bu sayede sanatını daha önceden tanıdığım tim etchells'in bir işinin istanbul'a gelmesini sağladığı ve daha önceden tanımadığım ant hampton gibi önemli bir çağdaş sanatçıyı tanımama vesile olduğu için teşekkür ederim.


11 Kasım 2019 Pazartesi

on soruluk sohbetler 07: begüm erciyas

Bu söyleşi dizisinde; evimize gelen çoktandır görmediğimiz bir misafir ile sohbet eder gibi, 23. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında şehrimize bir sahne yapıtıyla konuk olacak uluslararası yönetmen ve koreograflarla konuşarak, onları ve yapıtlarını yakından tanımak istedik. Sıradaki konuğumuz Begüm Erciyas.

Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel

Fotoğraf: Bea Borgers

Ankara’da moleküler biyoloji ve genetik okurken dansa merak salan ve yurtdışında deneysel koreografi alanında eğitim alan Begüm Erciyas’ı İstanbul’da ilk defa Ballroom adlı işiyle 2010 yılındaki İDans festivali’nde seyretmiştik. Erciyas şimdiye kadar Marsilya’dan Berlin’e, Oslo’dan Basel’e 14 ayrı kentte sunduğu ve geçen yılki Het Theaterfestival’e (Flaman Tiyatro Buluşması’na) seçilen 2016 tarihli Seslenen Parçalar (Voicing Pieces) isimli çalışmasıyla ise bu yılki İstanbul Tiyatro Festivali’ne konuk oluyor. Seyircinin yalnız olduğu bu ses odaklı çalışmayı deneyimlemek için sabırsızlanırken…

Çağdaş dans sizin için ne ifade ediyor? Günümüzde dansı nasıl tanımlarsınız?
Kafam herkes gibi karışık bu konuda. Bir çoğumuz artık geleneksel sanat dallarının kalıpların dışında işler üretiyoruz. Tiyatroda olduğu gibi metnin veya metinsel anlatının ağır basmadığı, alternatif kompozisyon seçimleriyle kurgulanan ve bir "duygulanım" dramaturjisine dayanan sahne işlerine dans ya da müzik tiyatrosu denilebiliyor Avrupa'da, bu işler tanıdık olduğumuz anlamda dans ya da müzik içermese de. Ben şahsen işlerimi dans olarak adlandırmak ve adlandırmamak arasında gidip geliyorum. Geçmişte çağdaş dans okulunda okudum, ama işlerimin bir çoğunda sahnede dansçı ya da oyuncu yok. Bazen organizatörler tarafından zorlanıyorsunuz işinizi bir kalıba sığdırmakta: Tiyatro mu, dans mı, performans mı? Seçenekler bunlar olunca dans diyorum. Belki de böyle işlere verecek daha uygun bir isim olmadığı için, ya da çağdaş dans sanat dalları arasında yeniliklere en açık olanı olduğu için. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Tabii ki! Sanat sizi kendinizle zaman geçirmeye, oyun oynamayı seven yanınızı tanımaya ve yönünüzü birazcık kaybetmeye davet ediyor. Bütün bunlar baskın düşünme sistemlerinin dışına çıkmak, yeni farkındalıklar ve bağlantılar üretmek için egzersiz. Ayrıca da sahne sanatları alanında sıklıkla iş birliği gerektiren kolektif çalışma biçimleri deniyoruz. Bu çalışma biçimlerini hiyerarşik yapılara alternatif alarak uygulamaya geçirmek, başka çalışma alanlarına örnek olmak, bence politik.

Dünyanın günümüzdeki halini/gidişatını her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli konu hangisi?
İnsanları nasıl aile kurumuna kapanmaktan kurtarıp kamusal hayatta daha aktif olarak yer almaya motive edebiliriz diye düşünüyorum. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi var mı?
Farklı kültürler günlük alışkanlıklarımıza yabancı bir bakış açısıyla bakmamızı sağladığı için farklı ülkelerde bulunmak benim için hep ilham verici olmuştur. Mesela 2014'de Japonya'da bulundum ve oradayken insanların karaoke söylemek için kendi başlarına karaoke odası tuttuklarını gördüm. Ben de gidip kendime bir oda tuttum ve kendi sesimle yalnız olmanın çok değerli bir deneyim olduğunu fark ettim. Bu, İstanbul Tiyatro Festivali'nde göreceğiniz Seslenen Parçalar'ı yapmak için ilham aldığım andı. Onun dışında, sanat dalları arasında özellikle film benim için önemli. Teorik yazılar da. Rüyalarımı ise, çoğunlukla hatırlamam, onun için etkilerini bilemiyorum.

Bir işe adını ne zaman veriyorsunuz?
Program kitapçığının içeriği için teslim tarihi geldiğinde - yani mümkün olduğunca geç. 

“Ustam” olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı veya sanatınızı üretirken fikirlerinden etkilendiğiniz/esinlendiğiniz bir kişilik var mı? Varsa kim?
Film yönetmeni Werner Herzog. Projelerinin sıradışılığı, cesareti, sanata deneysel yaklaşımı, beklentileri patlatan çözümleri ve bunlarla gelen mizahı ile neredeyse her filmiyle üzerimde önemli bir etki bırakmıştır. Moleküler biyoloji ve genetik okumuş olmanızın ürettiğiniz işlere etkisi var mı? Deneysel ve metodik çalışmayı sevişim, belki bu altyapıdan geliyor. Her bir proje için yeni teknikler öğrenmekten korkmayışım da. 

devamını okumak için tıklayın: unlimited

3 Aralık 2017 Pazar

"el rumor del ruido": mekanik cihazlarla yaratılan ses peyzajı






ışık, mekanik ve dijital cihazlar, objeler, mikrofonlar; su, kum, toz, duman ve rüzgar. bu araçların hepsi sahnede bir ses peyzajı yaratmak için kullanılıyor.
hiç bir ilüzyon saklanmıyor, ancak sesin kullanımı çok önemli olduğu için sahne genel olarak loş, dolayısıyla sahnedeki adam apaçık bir aydınlıkta değil ama görünmeyecek karanlıkta da olmadan masayı çekiyor, kutuları yerleştiriyor, pudrayı serpiyor, pervanelerin veya fenerlerin elektrik düğmesini açıyor ve kapatıyor, mikrofonları düzenliyor.

sahnede bir dünya yaratılıyor; tanıdık bir dünya, ama betimleyici değil, daha çok çağrıştırıcı, soyut. atmosfer önce sakince doğal seslerle kurulmaya başlanıyor; su, rüzgar, kum/toprak ve kuş kanatları sesleri. ardından yavaş yavaş ritmik, gürültülü ve kakafonik sesler istila ediyor peyzajı; kentlerden aşina olduğumuz sesler...

sesleri çıkaran objeler (küçüklü büyüklü dikdörtgen prizmalar) bir masa üzerinde yavaş yavaş biraraya geldikçe bir kent parçası beliriyor önümüzde. hemen ardından sahne arkasında durmakta olan ve masa üzerindeki o küçük parçaların bir ölçek büyükleri olan kutuların ışıkları yanıyor ve evlerin/odaların/binaların içine girmiş oluyoruz böylece; sinemasal dilde konuşursak "zoom yapmış" oluyoruz yani.
her bir kutunun içinde bir top var, belli bir mekaniğe bağlı olarak duvar yüzeylerine çarpa çarpa dönüyor. biz şehir insanları mı yoksa, o kutuların kısırdöngüsünde sıkışmış olan her bir top; tekerlekte dönen fareler gibi...

kutular üst üste gelip bir apartman kesiti oluşturduklarında, sahnedeki adam gösterinin tek figüratif sekansını oluşturmaya yöneliyor: her kutunun içine tanıdık objeler (kitap, içinde fokurdayan bir efervesan tablet bulunan su dolu bir bardak, kaşığı dönen bir kahve/çay fincanı, televizyona dönüşmüş bir cep telefonu ekranı, ayna vb.) yerleştiriyor; soyut olan somutlaşıyor.

son sekans ise, farklı boyutlardaki cep telefonu ve ipad'lerle yaratılmış; digital cihazlardan konuşan insan sesleri gelmekte ancak ekranlarda sadece siyah ve beyaz çizgilerden oluşan görüntüler/grafikler hareket etmektedir; her bir insan sesi hareketli bir barkoda indirgenmiştir.
bir yandan sahnenin gerisindeki kutuların içinde toplar dönmeye devam ederken, diğer yandan  öndeki masanın üzerindeki ipad'lerin yüzeylerinde çizgiler kaybolup görünmektedir. sanki; günümüzün her biri bir barkoda dönüşmüş şehirli bireyleri kendi sınırlı ve sıkışık dünyalarında/mekanlarında sonsuza kadar dönüp durmaktadırlar.

ispanyol onirica mecanica topluluğunun el rumor del ruido (seslerin mırıltısı) isimli obje tiyatrosu gösterisi sahnede seslerden bir peyzaj yaratıyor, ve bana göre bu yolla günümüz dünyasında kentli bireyin içine düştüğü yabancılaşmayı ve yalnızlığı anlatıyor.
topluluğun aynı zamanda kurucusu olan jesus nieto gösterinin dramaturjisini ve obje tasarımını gerçekleştirmiş. müzik ve gösterinin ortak tasarımcı ise pedro guirao.

oyunun dramaturjik kurgusunun başarısı, işi sadece ses enstalasyonu/yerleştirmesi etiketi takılacak bir tasarımın ötesine geçirip, bir durumu/hali soyut bir düzeyde betimleyen atmosferik bir ortam yaratımını sağlamış olması. ortaya birinci sınıf bir sahne gösterisi çıkmış.
mizansenin ana fikirlerinden biri olan; sahnenin genel olarak karanlık bırakılması ve ışığın sadece ses çıkaran düzenekleri aydınlatması ise, ses üzerine kurulu bir iş için çok doğru bir seçim. geçenlerde bir panelde değerli müzisyen ve akademisyen alper maral gözlerimizi kapattığımız takdirde içinde bulunduğumuz mekanın akustiğini ve sesleri daha yoğun bir şekilde algılayabileceğimizi söylemişti. benzer bir mantıkla; efsanevi piyanist svatoslav richter resitallerinde oditoryumun ışıklarını iyice azalttırır, sadece piyanosunun başında bir mum yakardı; görselliğin dikkat dağıtıcı özelliğini en aza indirmek için. richter bu büyüleyici atmosferi 90'ların başında cemal reşit rey konser salonu'nda verdiği konserde istanbul seyircisine de birebir deneyimletmişti.

el rumor del ruido (seslerin mırıltısı) istanbul'da ikinci yılındaki atta  - çocuklar ve gençler için uluslararası sanat festivali kapsamında bugün (3 aralık 2017) iki seans olarak sahnelendi.
geçen yıl olduğu gibi maalesef bu yıl da festivalin alışveriş merkezleri içindeki gösterileri boş salonlara oynadı. halbuki festival iki yıldır şehrimize birbirinden ilginç, yaratıcı ve değerli tiyatro gösterileri getiriyor. sadece çocuk tiyatrosu olarak değil, genel olarak tiyatro sanatını zenginleştiren işler bunlar; tiyatrocular ve tiyatro öğrencileri için çok da öğreticiler kanımca.
tiyatrocularımız keşke bu yapıma ve festivalin geneline daha çok ilgi gösterselerdi. umarım önümüzdeki yıllarda öyle olur; belki bu sayede seyircimizin de merakı ateşlenir.

12 Nisan 2016 Salı

simon mcburney'den "the encounter"

fotoğraf: danzon https://www.instagram.com/danzon_/ 

prolog
hani neredeyse bütün dillerdeki "tiyatro" kelimesinin yunancadaki "görmek", "izlemek", "gözlemlemek" anlamlarına gelen theáomai (Θεάομαι)'den türeyen thea- ile "araç" anlamına gelen -tron'dan oluşan theatron (Θέατρον) "izleme aracı" kelimesinden geldiği ve dolayısıyla tiyatro sanatının başat özelliğinin "izlemek/görmek" olduğu genel bir kabuldür ya, peter brook "bütünlüğe teşvik etmek" adlı 1989 tarihli metninde tiyatronun başka bir özelliğine dikkat çeker:
“tiyatronun ilk şartı oyuncu ile seyirci arasındaki ilişkiyi kurması, güçlendirmesidir. bu ilişki çok temel faktörlere bağlıdır. tabii ki görsellik/görünürlük önemlidir, ancak akustik daha çok önemlidir. bir keresinde afrika’da popüler bir komedyenin oynadığı bir tiyatro gösterisi izlemiştim; baraka gibi bir alandaydı; 200 kişinin sığabileceği alanda 1000 kişi vardı. kavurucu sıcakta seyircilerin yarısından fazlası sahneyi görmüyordu, ama komedyenin her kelimesi seyirci tarafından müthiş bir alkışla karşılanıyordu. 
akustik, ilişkiyi kuran görünmez bağdır; ve böylece oyuncu ile seyirci birbirine bağlanır.

oyun
simon mcburney'in kurucusu olduğu theatre complicite'nin son yapıtı "the encounter" (karşılaşma/ilişki), beyaz adamın uygarlığından korunmuş bir kabileyi belgelemek üzere 1960'ların sonunda amazon'a giden bir fotoğrafçının başından geçen gerçek olayları konu eden petru popescu'nun aynı adlı kitabından esinlenilmiş.
"the encounter" zamanın ve mekanın, zamanların ve mekanların, kişilerin ve aralarındaki ilişkilerin içiçe geçtiği bir sahne yapıtı. zaman, mekan ve kişi kelimelerinin çoğulunu kullanınca ben, oyunda öyle arda arda hızlıca değişen, kayan, sofitada kaybolan dekorların, ışık oyunlarının ve kalabalık bir kadronun olduğu zannedilmesin, yok çünkü. sadece tek bir oyuncu var ve tek bir anlatı aracı: ses.

zamanlar
şimdideki zaman: biz seyircilerin atina'da onassis kültür merkezi'nin büyük salonunda oturduğumuz ve sahnedeki simon mcburney'i izlediğimiz zaman.
geçmişteki zamanlar: simon mcburney'in bize sunduğu oyunun son 3-4 yıla yayılmış tasarım ve hazırlık sürecinin farklı zamanları.
kurgunun zamanı: simon mcburney'in oyunu uyarladığı kitapta anlatılanların zamanı.
kurgunun içindeki geçmiş zaman: gerçek bir hayat öyküsüne dayanan kitapta hikayesi anlatılan fotoğrafçının zamanı.
sabitlenen zaman: fotoğrafçının çektiği fotoğraflarla durdurduğu, çerçeveye aldığı zaman.
ilerleyen zaman: fotoğrafçının koluna takılı, "uygar" zaman göstergesi saatin tiktakları.
genişleyen zaman: fotoğrafçının keşfe çıktığı kabileleyle geçirdiği zaman.

mekanlar
şimdideki gerçek mekan: atina'da onassis kültür merkezi'nin büyük salonun mekanı
şimdideki olası kurgu mekan: hemen onassis kültür merkezi'nin yakınındaki otel odasında kalmakta olan mcburney'in kızının mekanı.
geçmişteki mekanlar: simon mcburney'in evinde bu işi hazırlarken yalnız başına oturduğu odası, durmadan kızının kapısını açıp içeri daldığı, pencereyi açınca londra'nın gürültüsünün duyulduğu; mcburney'in bu işle ilgili olarak röportaj yaptığı insanların mekanları.
kurgunun mekanı: amazon ormanı.
geçici kurgu mekanlar: amazon'a inmeden önceki uçak, amazon'a indikten sonraki ilk kamp yeri, kabilenin inşasını yarım bıraktığı ilk köy, kabilenin inşa ettiği ikinci köy.
hayal mekan: fotoğrafçının zihni.

sesler
her bir seyircinin ona tahsis edilmiş kulaklıkla takip ettiği, sadece seslerden oluşturulmuş kocaman bir dünya, uçsuz bucaksız bir hayalgücü.
sadece "ses"in kullanımıyla, ses'in kurgusu ve efektleri sayesinde bu zamanlar, mekanlar ve kişilerle örülmüş girift anlatı içinde seyahat eden seyirci; direkt kulaklıktan beyne giden sesler sayesinde; anında bir zamandan diğerine, bir mekandan öbürüne geçen, aralarında anlık olarak gidip gelen, dolaşan.
zamanlar ve mekanlar birbirinin içine geçiyorlar, ama siz seyirci olarak her anında farkındasınız anlatının hangi zamanında, hangi mekanında olduğunuzun. bence "the encounter"ın ustalığı ve tüyler ürpertici güzelliği de burada zaten; her an, zaman ve mekana dair her bir detayın farkında olmanızın sağlanmış olması. fotoğrafçı amazon'da, oyunu hazırlayan simon mcburney tasarım sürecinde kayboluyorlar belki, ama siz seyirci olarak kaybolmuyorsunuz; kaybolmanıza izin verilmiyor, kulağınızdaki kulaklık sizi esir alıyor ve dikkatinizin, algınızın hiç bir yere gitmesine izin vermiyor; her an, işin hazırlama ve tasarım sürecindeki simon mcburney'in değil de, şimdiki zamanda sahnede oyunu anlatan/oynayan simon mcburney'in omuzunun üstünde, dizinin dibinde takiptesiniz.
mcburney sizi esir aldığından, büyülediğinden o kadar emin ki, olur da ezkaza biri cep telefonunu açmış olsun, hemen müdahele ediyor, sizi bütün salona ifşa ediyor.

hüner
"the encounter"da simon mcburney kendi konuşma sesini, bedeninden çıkardığı sesleri, sahnedeki masa, plastik su şişleri ve teyb bantlarıyla yarattığı sesleri, cep telefonunda ve küçük kayıt cihazlarında kayıtlı sesleri, biri mekansal, ikisi sabit, biri de yüzüne monte edilmiş hareketli olmak üzere dört mikrofon ve sahnenin farklı yerlerinde zemine sabitlenmiş sayısız loop düğmeleri yoluyla bizzat sahne üzerinde; iki ses teknisyeni de önceden kayıt edilmiş diğer bir çok ses, efekt ve müzikleri kontrol masasında senkronize bir şekilde canlı -veya naklen de diyebiliriz- montajlıyorlar. yani aslında sahnede simon mcburney yalnız gözükse de oyunda tek başına değil; sonda alkışları keserek özel bir teşekkür gönderdiği üzere, ses dünyasını yaratmakta ona sahne gerisinde yardımcı olan iki ortağı var.
yukarda belirttiğim gibi oyunun tasarımı/yapısı; seyircinin zamanlarda ve mekanlarda kaybolmasına izin vermiyor ama teknik olarak seslerin üretilmesinde ve montajında hangilerinin şimdiki zamanda simon mcburney tarafından sahnede üretildiğini hangilerinin kayıttan verildiğini, hangilerinin kurgu kayıtlar (örneğin sivrisinek vızıltısının yapay olarak üretilmiş olması gibi) hangilerinin gerçek kayıtlar olduğunu, simon mcburney'in ne zaman gerçekten sahnede konuştuğunu ne zaman sesinin banttan verildiğini seyircinin anlamasına izin vermiyor; kasıtlı olarak.
seyircinin neyin kurmaca neyin gerçek olduğunun ayırdına varamaması için belirsizlikler ve olasılıklar üzerine kurgulanmış bir teknik hüner gösterisi "the encounter".  prologda mcburney'in de dediği gibi; hayatta da öyle değil mi; gerçekten neyin gerçek neyin hayalgücümüzün/kurmacanın ürünü olduğunu bilebiliyor muyuz?..

01.nisan.2016, onassis kültür merkezi, atina
fotoğraf: danzon https://www.instagram.com/danzon_/ 

02.nisan.2016, onassis kültür merkezi, atina
fotoğraf: danzon https://www.instagram.com/danzon_/ 

hisse
"the encounter" bütün bu sesle yaratılmış eşzamanlılığı ve mekansallığıyla (yani zamanların ve mekanların birbirlerinden ayrılamayacak şekilde içiçe geçirilmiş örüntüsüyle) ve gerçek-kurmaca belirsizliğiyle ne anlatmak istiyor bizlere?
simon mcburney oyun sonrası soru&cevapta "özellikle kulaklık kullandık çünkü her seyircinin fotoğrafçının amazon'daki yalnızlığını, çaresizliğini hissetmesini istedik" diyerek bir ipucu verdi.
oyunu beraber seyrettiğim dostlarımın ise oyun sonrası yaptıkları yorumlarda altını çizdikleri hususlardan biri; konu edilen amazon kabilesinin hiç bir eşyayı sahiplenmemesi, eşyaların onları esir aldıklarını düşündükleri için, belli zaman aralıklarıyla bütün eşyalarını yakmaları ve hiç bir zaman bitmiş bir köye sahip olmayıp, yerleşimlerini hep yarım inşa ederek, bozup başka bir yerde tekrar inşa ediyor olmaları üzerinden oyunda simon mcburney'in günümüz tüketim dünyasına yönelttiği müthiş bir eleştirinin saklı olduğu idi. hele de sahnedeki en kalabalık nesne grubunun pet şişeli sular olduğu düşünüldüğünde çok da haklılardı.
ama "the encounter"ın bana göre temel öğeleri olan eşzamanlılık, mekansallık ve belirsizlik başka bir yere işaret ediyor; en azından benim kıssadan çıkardığım hisse şöyle:
ister atina'da (veya oyunun sahnelendiği herhangi bir şehirde), ister amazon'da, ister simon mcburney'in ya da kitabın yazarının evinde veya mcburney'in röportaj yaptığı bir bilim insanının mekanında, isterse zamanın batılı tarzda ilerlemediği bir amazon kabilesinin geçici köylerinden birinde, ister 1960'ların sonunda, ister şu anda, ister 4 veya 3 veya 1.5 yıl öncesinde olun, ister anlatılardaki herhangi bir kişiye, bir bilim adamına veya kabile üyesine aşina, isterse hiç birini tanımıyor olun; eninde sonunda bütün bu zamanları, mekanları ve kişileri içine alan, paylaşan insanlığın, yani kolektif bir belleğin parçalarıyız ve -oyunda sıklıkla dendiği gibi sadece "bazılarımız" değil- aslında hepimiz dostuz, tanışığız...
ve aslında hepimizin aradığı, -oyunda simon mcburney'in kızının ısrarla talep ettiği gibi-, huzurlu bir uykudan, belki ölmeden, önce içimizi rahatlatacak o ilk öyküyü; hepimizi birleştiren, aynı kaynaktan geldiğimizi bize hatırlatan o başlangıç hikayesini bizi şefkatle saran ve bize ilgi gösteren birisinden "dinlemek"...

"the encounter" dünya turnesine devam ediyor; imkanlarınızı zorlayın, bu oyunu "izleyin"!