arter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 15: medyartiz

2019 Kasım ayında Selen Ansen’in üstlendiği Arter Performans Programı’nın Kutlama başlıklı ilk bölümü kapsamında Medyartiz, Arter’in Dolapdere’deki yeni binası ile ilişkilenen ve ziyaretçilere alternatif bir sesli rehber turu sağlayan Modyogayd isimli bir performans sundu. Biz de Gizem Karakaş ve Etem Şahin sanatçı ikilisinden oluşan ve de 2011 yılından bu yana interaktif performanslar üreten Medyartiz ile hem Arter’de yer almış performansları hem de içinden geçmekte olduğumuz pandemi süreci hakkında sohbet ettik. 

Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel



Sizce performansın özü/ruhu nedir? Çağdaş performansı bugün nasıl tanımlarsınız? 
Gizem: Bizim için performansın özü izleyici ile kurduğu dolaysız ilişkide. Performansın, araçsız bir şekilde izleyici ile temas etme ve ilişki kurma potansiyeli olan bir medyum olması bize çekici geliyor.
Etem: Çağdaş performans da günümüzde benzer bir yaklaşıma sahip. İzleyici bir katılımcı olarak karşımıza çıkıyor. Hatta artık performansı interaktiviteden bağımsız düşünmek olası değil. Miranda July’ın stand-up’vari performansları örneğin, izleyiciyi davet ettiği bir program sunuyor ve onlarla birebir etkileşime geçiyor. Ya da Nasan Tur’un Berlin says ve Istanbul says performanslarında kentlerin duvarlarında gördüğü tag’leri performansına dahil edişi. Üst üste gelecek biçimde, ki sonunda kırmızı bir lekeye dönüşüyor, bu yazıları duvara spreyle nakşediyor. Bu da bir tür dolaylı interaktivite.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)? 
Etem: Ustamız olarak değil ama akrabamız olarak tanımladığımız sanatçılar olarak Valérie Mréjen ve Edouard Levé’yi sayabiliriz. Aynı zamanda arkadaş olan bu iki sanatçı/yazar büyük bir ustalıkla kişisel hikayelerini kurguya çeviriyorlar ki bu da bize yakın gelen bir üretim biçimi. Kurgunun gerçeklikle temas ettiği yer bize heyecan veriyor.

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Rüyalarınız işlerinizde rol oynuyor mu? 
Gizem: En büyük ilham kaynağımız arkadaşlarımız ve arkadaşlığın kendisi. Etem’le ilk tanıştığımız yıllarda, doğum günlerinde arkadaşlarıma onlara ithafen ürettiğim işleri hediye ediyordum. Bu hediyeleri pratiğimin dışında bir üretim olarak görüyor ve iş olarak tanımlamıyordum. Etem bunları gördüğünde bana ‘Farkında değilsin ama sana en çok ilham veren arkadaşların, ürettiğin en değerli işler de bunlar. Senin ilk serginin küratörü ben olacağım, içinde sadece bu işler olacak, serginin adı da ‘Art for friends / Arkadaşlık için sanat’ olacak’ demişti. Arkadaşlık için sanat kavramı daha sonra Medyartiz olarak ürettiğimiz işlerin de temelini oluşturdu: sanatı maneviyat üzerinden, etrafında kurulan ilişkiler üzerinden düşünmek.
Etem: Gizem’in bir rüya günlüğü var ama hiç kullanmamış işlerinde. Bir gün bu günlüğü Medyartiz’e ifşa etmesini bekliyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Etem: Ne tesadüf, sanatın dönüştürücü gücü hakkında bir video işimiz var. Ayna ve kötü kalpli kraliçe konuşurken, kraliçe aynaya bu soruyu soruyor: Sanatın dönüştürücü gücü nerede bu dünyada? Olivia Leing’in Funny Weather Art in An Emergency kitabı bazı sanatçı portreleri üzerinden bu sanatçıların içinden çıkılması imkansız durumlarda sanat pratiklerine nasıl devam ettiğini anlatıyor. Bunlar farklı mücadele yöntemleri, örneğin Derek Jarman bir epidemi olan Aids hastalığıyla savaşırken birçok ikonik iş üretiyor. Bu başlı başına bir dönüşüm seyri. Acil durumlar bunu tetikliyor.

Küresel ölçekte insanlığın içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemik sürecinin sonrasında bu sürecin gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmüş olacağını düşünüyorsunuz? 
Etem: İçinde bulunduğumuz durum online hayatı cazibeli kıldı. Online görüşmeler ve performanslar bu süreç bitse de devam edecek. Çünkü sosyal medyanın araçlarıyla haşır neşir olundu. Sanat da bundan nasibini alacak gibi görünüyor. Birçok performans sanatçısı kendi profillerinde üretmeye devam ediyor. Umarız bu değişim canlı performanslardan uzaklaşmamıza sebep olmaz.   

devamını okumak için tıklayın: unlimited

29 Nisan 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 14: melih kıraç (ÇAK)

2020’nin ilk günlerinde Selen Ansen’in üstlendiği Arter Performans Programı’nın Katılma başlıklı ikinci bölümü kapsamında work-in-progress olarak sunulan Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın "Gölge Veri" adlı çalışması dansın geçmişten geleceğe aktarımını ve kaydını hareketin geçiciliğine dikkat çekerek sahneye taşıyordu. Dans ile hafıza arasındaki ilişkiyi irdeleyen, dansı Çıplak Ayaklar Kumpanyası dansçılarının kişisel hafızalarının performansı olarak sunan yapıtın koreografisine imza atan Melih Kıraç’la sohbet ettik.

Ayşe Draz Orhon & Mehmet Kerem Özel



Sizce dansın özü/ruhu nedir? Çağdaş dansı bugün nasıl tanımlarsınız? 
Dansı bedenselleşen tüm ruhların ortak edimi olarak görüyorum. Oldukça kişisel ve bir o kadar da herkese ait. Çağdaş dans ise bu gerçeklikte tüm alanlara erişimi olan ve farklı meseleleri gündemine alarak ana getiren ve canlı kılan bir sanat alanı.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)? 
Karşılaştığımız tüm sanatçıların öğretilerini taşıdığımıza ve bunları dönüştürdüğümüze inanıyorum. Aydın Teker’in sanata olan tutkusundan ve işlerinden çok etkileniyorum.

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Rüyalarınız işlerinizde rol oynuyor mu? 
Rüyalarını hatırlayan biri değilim ve bunun üzerinde hep çalışmam gerekiyor. Üzerinde odaklandığım bir iş varsa, özellikle uykuya dalmadan hemen önce zihnim çok aktif olabiliyor. Uykuyla uyanıklık arasında düşündüğüm her şey ve bulduğum çözümler normalde olabileceğinden daha büyülü gözüküyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Sanatçının niyetinin bunu gerçekleştirmek için temel unsur olduğunu düşünüyorum.

Küresel ölçekte insanlığın içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemik sürecinin sonrasında bu sürecin gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmüş olacağını düşünüyorsunuz?     
Beden ve mesafe konularının yeniden tanımlandığı bu günlerde gösteri izleme eyleminde seyirci açısından oldukça büyük değişimler olacağını düşünüyorum. Bir yandan da canlı olana bakmanın değer kazanacağı günlerden geçiyoruz. Temel ekolojik ve insani değerler üzerine çaba sarf etmeyi ön planda tuttuktan sonra, kültür çalışanlarının, üretimleri için neden ve nasıl sorularını gündemlerine alacağını umuyorum.

devamını okumak için tıklayın: unlimited

15 Nisan 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 13: meggy rustamova

Meggy Rustamova, Arter’in performans programının Kutlama başlıklı ilk bölümüne, 28-29 Eylül tarihlerinde, gezici bir performans ve ses yerleştirmesi A Speech of Nature adlı işiyle katılmış olan Belçikalı bir sanatçı. Rustamova’ya hem Arter’in Dolapdere’deki yeni binasının açılışı bağlamında Arter’in iç ve dış mekânlarında gerçekleştirdiği ve izleyicilerle mahalle sakinlerini, şehirden ayrılmadan ormanda bir yolculuk yapmaya davet ettiği işi ve genel olarak sanatsal yaklaşımı hakkında, hem de bizden ‘mesafelenme’ talep eden, içinde bulunduğumuz kolektif travmaya dair sorularımızı yönelttik.

Ayşe Draz Orhon & Mehmet Kerem Özel

Meggy Rustamova. Fotoğraf:Tomek Dersu Aaron

Sizce performansın özü/ruhu nedir? Çağdaş performansı bugün nasıl tanımlarsınız?
Performans [sanatı] 1960 ve ‘70'lerde beden, [beden] sıvılar[ı] ve insan dayanıklılığının uçlara götürülmesi ile ilgili denemeleri odağına alırken odak zamanla politikaya, ekolojiye ve dans, video ve müzik gibi diğer medyalarla yapılan denemelere doğru kaydı. Ben şahsen, seyircinin içinde dolaşma ve sanatçıyla, nesnelerle, sesle ve fotoğraflarla etkileşime girme özgürlüğüne sahip olduğu yerleştirme performansları tasarlamaya çalışıyorum. Bu, belirli bir hassas konsantrasyon sağlamak ve izleyicilerle görsel bir diyalog kurmak için bir fırsat yaratıyor.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)?
Belçika'daki sanat okulunda öğrenciyken, olağan şüpheliler Joseph Beuys, Marina Abramovic ve Ulay, John Baldessari, Vito Acconci, Gilbert ve George, Ana Mendieta, Adrian Piper ve kavramsalcıları örnek alıyordum. Martha Rosler'in video ve performansla nasıl çalıştığını takdir ediyorum. Yıllar içinde zamanla yavaş yavaş videoyu işlerimde kullanmaya başladım ve daha sonra ilgim ses ve daha büyük yerleştirmelere kaydı. Beğendiğim diğer sanatçılar Francis Alÿs, Andrea Fraser, Janet Cardiff, Ceal Floyer, Fiona Tan, Chantal Akerman vb. Onların tekilliklerine, siyasete karşı şiirlerine, kavramsal ifadelerine ve medyayı deneysel kullanımlarına saygı duyuyorum.

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Rüyalarınız işlerinizde rol oynuyor mu?
Yerden [konumdan], dahil olan insanlardan, sosyal, ekonomik ve politik bağlamdan ve ele alınan konulardan ilham alıyorum. Bireysel ve kolektif bellek, dil ve insan davranışı arasındaki ilişkilerle ilgileniyorum, dünyadaki güncel meseleleri ve olguları tercüme etme yollarını aramaya çalışıyorum. Hikayelerim; çağrışım, fantezi, gündüz düşleri, sıradan şeyler, gündelik yaşamın banalliği ve tarihsel gelenekler yoluyla oluşuyorlar. Bir performansın sonunda izleyicide kalabilecek bir nesne veya fotoğraf paylaşıyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Eğer belli bir güçten bahsedebiliyorsak, o zaman bu bakanın gözlerindedir. Bir yapıtı izlemek, bütünüyle anlamak ve sindirmek için doğru zamanlamaya inanıyorum. Sanat duygudur; sanat yapıtının değerinin, sanatçıların statüsünün, cinsiyetinin veya onların sanat dünyasında egemenliğinin dikkate alınmasına gerek yoktur. Sevdiğimiz çoğu sanat eseri bir farkındalık noktasından, bir duygu temasından, bir yücelik hissinden, bir güzelliğin ortaya çıkarılmasından, ruhumuza tutulan bir aynadan, dileklerden, hüzünden, kişisel arayıştan ve mutluluktan gelir.

Küresel ölçekte insanlığın içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemik sürecinin sonrasında bu sürecin gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmüş olacağını düşünüyorsunuz?     
Salgın birkaç ay süreceği için her türlü sanat disiplinini etkileyeceğine inanıyorum, ancak daha genel olarak toplumda, ekonomide ve sosyal organizasyonlarda ve umarım iklim bilincinde etkisi olacak. Hayal edilemez olan gerçekleşti: “burada gerçekleşemeyecek ya da bu bize çok uzak Çin’deki bir şey” kendi kapılarımızın önüne kadar geldi, bu küreselleşmiş ve dijital dünyamızda daha önce eşi benzeri görülmemiş bir durum. Bu, gelecekteki salgın hastalıklar veya çok sayıda insanın etkileneceği insan felaketleri için bir egzersiz sanki. Listede sırada; içme suyu eksikliği, kuraklık, orman yangınları, seller, depremler var, bunların bazıları zaten gerçekleşiyor, bu nedenle iklim değişikliği neredeyse kaçınılmaz, ancak evrensel olarak tepki verirsek bazı hasarlar bertaraf edilebilir ve bu tecrit, geleceğimizi dönüştürme gücüne sahip olduğumuzu kanıtlıyor. Olumlu tarafından bakarsak, milyonlarca insan bir karantina altında ve hepimiz sosyal medya, uygulamalar (aplikasyonlar) ve akıllı telefonlarımızla birbirimizle bağlantılıyız; bir şekilde birbirleriyle yabancı olanlar birbirleriyle bağlantılı hale geldiler.

Evlerde tecrit halinde olmak ve sosyal mesafeyi korumaya odaklanmak gelecekteki işlerinizi sizce nasıl şekillendirecek?
Şu anda yeni bir film üzerinde çalışıyorum, senaryo, insanlar ve hayvanlar, doğa ve seyahat etmek arasındaki ilişkiyi incelemekti. Şu anki karantina -biz konuşa dururken henüz zirveye bile ulaşmamış olan- kaçınılmaz olarak küreselleşmiş kapitalizm güdümlü toplumumuza bakışımı, yazım pratiğimi ve kurgumu etkileyecektir. Bu açık bir şekilde değil ancak daha şiirsel veya dolaylı bir yaklaşımla gerçekleşecek.

devamını okumak için tıklayın: unlimited

11 Mart 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 12: başak günak

Başak Günak, nam-ı diğer Ah! Kosmos, 27, 28, 29 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde Arter’in performans programının katılım bölümünde Kuyu adlı görsel ve işitsel performansıyla yer aldı. 27 Şubat’taki canlı performans esnasında Güneydoğu Anadolu bölgesine ait bir türkü olan Bu Dağlar Meşe Dağlar'ı kendisine eşlik eden Aslı Bostancı, Bahar Vidinlioğlu, Ekin Tunçeli ve Melih Kıraç ile birlikte nefes sesleri, ıslıklar ve fısıltılarla yeniden inşa eden Günak, daha sonra bu canlı performansın kaydını da önceden hazırlamış olduğu kayıtlara ekleyerek mekâna yerleştirilmiş olan on bir hoparlör aracılığıyla yeniden ziyaretçilerin deneyimine açtı. Biz de bu vesile ile Başak Günak’ı on soruluk sohbetler serimizde misafir ettik

Ayşe Draz  & Mehmet Kerem Özel




Performansın özü sizce nedir? Çağdaş performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
An’da alımlanabilir oluşu

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın çok güçlü bir kimyası olduğuna, iyileştirici, birleştirici gücünün olduğuna inanıyorum.

Dünyanın günümüzdeki halini/gidişatını her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli konu hangisi?
Dünyada çok ciddi, çok kalp yaralayıcı, yükü ağır olayla yaşanıyor. Buraya sıralamayı ve birini diğerinden öncülemeyi şu an içim istemedi.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi var mı? 
İşe dair ilham alabileceğim her alana açık olmaya çalışıyorum. Yazı, görsel, film, sohbetler, ses, şiir… İşin ismi ortaya çıktıktan sonra bu kendi doğasıyla da yolumla kesişmeye başlıyor. Rüyalar ise en sevdiğim alan. Uykuya dalmadan önce işe dair sorularım, tıkandığım bir yer, daha yoğunlaşmak istediğim bir açısı varsa bu alanlara odaklanıp uykuya dalmayı seviyorum. Ardından sabah 5 gibi uyanıp uykunun bütün enerjisi üstümdeyken işe ve hayata dair günlük tutmak, sabahları okuma yapmak bana oldukça iyi geliyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
İşlerin isminin benim için çok ilham verici ve çatı görevi gören bir hali var. Bu yüzden benim işlerimde isim, işin kendisinden çok daha önce kendini açığa çıkarıyor.

Bu işinizde sizin için en favori an veya cümle hangisi ve neden?
Bu işin çalışma sürecinden hafızamda yer edecek olan kısımlardan biri provalarında geliştirdiğimiz bir ritüel. Çalışmalara başlamadan önce Aslı Bostancı, Melih Kıraç, Ekin Tunçeli ve Bahar Vidinlioğlu ile birlikte oturup, işin çıkış noktası olan “Bu Dağlar Meşe Dağlar” türküsünü söylediğimiz meditatif anlar. Bu anların tesiri çok kuvvetliydi.

devamını okumak için tıklayın: unlimited

28 Şubat 2020 Cuma

on soruluk sohbetler 11: mette edvardsen

Norveçli koreograf, dansçı ve performans sanatçısı Mette Edvardsen, Arter’in Selen Ansen küratörlüğündeki performans programının "katılma" bölümü kapsamında, 15 ve 16 Şubat’ta İstanbul’a misafir oldu. Sanatsal pratiği kapsamında yazma eylemine de odaklanan Edvardsen’in oslo adlı işi biz seyircilere minimal malzemeyle çok şey ifade etmekte yetkin, ışık ve koro vokallerinin önemli bir yer işgal ettiği "Nordik" bir deneyim yaşattı. Edvardsen’in Norveçli olmasından da ötürü ilk başta akla Oslo şehrini getirtmiş olsa da aslında oslo, aynı zamanda sanatçının bu "solo" işinin bir anagramı. Dilin sınırlarını ve imkanlarını hem gerçek hem de hayali bir mekânsal düzlemde sorgularken Edvardsen, oslo ile bizleri, varılması gereken hedefi kaybettiğimiz anda ortaya çıkan ve aslında çok daha değerli olan bir yolculuğa çıkardı. Mesafeli ancak samimi, minimal ancak mizahi, varoluşçu bir yaklaşıma sahip ancak odadaki diğer insanlarla beraber bizlerde ritüeli andıran kolektif bir deneyim duygusu yaratan oslo'da, "bir odaya girdik" ve hem kendi mevcudiyetlerimizin hem de (Wittgenstein’in söylediği gibi) sınırları dünyamızın sınırlarını belirleyen "dil"in hareketinin tadını çıkardık. Henüz o odaya girmemişken ise Edvardsen’e sorduğumuz sorularla sizler için kendisini daha yakından tanımaya çalıştık

Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel


Fotoğraf: Antero Hein 


Performansın özü sizce nedir? Çağdaş performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Bence performans bir dinleme biçimi. Şimdiki zamanda mevcut olma halinin ve mekânı paylaşmanın kendine has bir yanı var. Bu gerçekten harika bir şey olabilir. Performans diğer alanları mümkün kılıyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Evet, ama bu tekil bir jest, kendi başına bir operasyon değil. Bu bir süreç, sürekli olarak yakından ilgilenilmesi gereken bir şey.

Dünyanın günümüzdeki halini/gidişatını her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli konu hangisi?
Devam etmek. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işleriniz üzerinde etkisi var mı?
Uyurken ve rüya görürken bir çok şey yaptığımıza inanıyorum. Bazı rüyalar işlerime dahil olabilir ama bu bir olgu veya durum olarak rüya görmekle ilgili olduğu anlamına gelmez. Ayrıca bana ilham veren birçok şey var ve bazı işlerim için belirli kaynaklardan söz edebilirim. Bu, belirli bir işi mümkün kılmak, hakkında birlikte düşünmek üzere konuşma ortakları, içinden bakacak bir lens bulmakla ilgili. 

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Bazen yapıtın adı başlarken vardır, diğer zamanlarda ise çalışırken gelir. Genellikle bu sürecin oldukça erken bir aşamasında oluyor. Ancak bir seferinde, bir yapıtın prömiyerine iki hafta kala adını değiştirmem gerektiğini, hali hazırdaki adın artık ona uygun olmadığını anladım. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

15 Şubat 2020 Cumartesi

on soruluk sohbetler 10: ant hampton

Ant Hampton, Tim Etchells ile birlikte tasarladığı The Quiet Volume adlı yapıtıyla, Selen Ansen küratörlüğündeki Arter Performans Programı’nın Katılma başlıklı bölümüne konuk oldu. 2007'den beridir farklı projelerle geliştirdiği ve kamusal mekânlarda seyircilere icracı olma deneyimi yaşatan özgün performans biçimi Autoteatro'nun bir örneği olan The Quiet Volume seyircilerini, her seferinde ikişer kişi olmak üzere Arter’in kütüphanesinde, sözcüklerin dünyası ile kendi hafıza mekanları ve hayal güçleri arasında katmanlı ve eğlenceli bir seyre çıkardı. Biz de bu vesile ile Ant Hampton ile sohbet ettik.

Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel

Fotoğraf: Britt Hatzius

Performansın özü sizce nedir? Çağdaş performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Tim’in Certain Fragments (Belli Başlı Parçalar) adlı kitabında Risk ve Yatırım Üzerine adında harika, kısa bir metin var ve bence bu metin performansın ne olduğu veya ne olması gerektiği konusunda çok yararlı bir metin. Kitabın geri kalanı da şahane ve bu konuda benim için her zaman en yararlı kaynak oldu. Bugünkü çağdaş performansa gelince, onu tanımsız ve sürekli akış halinde görmeyi tercih ediyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Sadece gerçekten kişisel örnekler verebilirim. Nabokov’u 14 yaşında okumak. 16 yaşında Blurt’ün konserini canlı izlemek. 17 yaşında Handke'nin 'Kaspar'ını görmek. 20'li yaşlarımda Forced Entertainment’i ve 30'larımda Vivi Tellas'ı keşfetmek… Sanırım herkesin sanat tarafından dönüştürülen insanlara ve hatta topluluklara verecek epey örneği var – bunun gerçekleştiğine dair şüphesi olan herhangi biri var mı ki?

Dünyanın günümüzdeki halini/gidişatını her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli konu hangisi?
Özgür kalmak, yapabileceğim en iyi işi yapmak, başkalarının da bunu yapmasını mümkün kılmak ve bir sanatçı olmanın sınırlarına dayandığımda, diğer araçları kullanmak ve işbirliği yapmak, organize etmek.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi var mı?
Evet, rüyalar rol oynar. Ama bir otobüste duyabileceğim bir şey, bir havuzda işitebileceğim bir güvenlik duyurusu, bir reklam ya da zehirli bir siyasi slogan, 7 yaşında bir çocuğun söylediği bir şaka da rol oynayabilir… “Kaynaklar” söz konusu olduğunda bunun ucu oldukça açık.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Hemen veriyorum ki diğer insanlarla bir proje hakkında konuşurken veya bir bilgisayara dosyalar kaydederken belli bir referans noktası olsun. Ama bu isim daha sonra değişebiliyor.

Bu işinizde sizin için en favori an veya cümle hangisi ve neden? 
Bu tür işler gerçekleştirirken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri (geçici olarak Any Trace [Herhangi bir İz] diye adlandırdığımız yeni bir iş üretirken de şimdi tekrar aynı zorlukla karşılaşıyoruz), kendi başlarına havalı (cool) veya ilginç duran bireysel anlar veya 'hareketler' bulmanın kolay olması ancak bir etkinliğin veya eylemin diğerlerine yol açtığı ve başkalarını açığa çıkardığı daha uzun akışlar oluşturmanın çok daha zor olmasıdır. Bu nedenle, yapıttaki belirli anları düşünmek garip geliyor – umarım insanlar bu işi deneyimlerken, bir bölümden diğerine geçişi sağlayan bir tür devinim hissederler – yüzme hareketi gibi. Ama eğer kafama bir silah dayamış olsaydınız, ya not defterini ve sonraki sayfaları ilk okuma anını ('Her şeye rağmen/neticede kendinizi okurken buluyorsunuz') ya da muhtemelen Saramago metnini tekrar düşünüp hatırlarken Basilico’nun fotoğraflarını karıştırma anını seçerdim. 

Sahne sanatları ve görsel sanatların farklı disiplinleri arasında salınan eserler üretiyorsunuz. Web sitenizdeki özgeçmişiniz ilk çalışmalarınızın tarihi olan 1998'de başlıyor. Sizi daha iyi tanımak için eğer sakıncası yoksa eğitiminizi ve sizi bu işleri yaratmaya getiren süreci öğrenebilir miyiz? 
Okulda çok fazla tiyatro yaptım ama aslında fiilen çalışmam ve pratik beceriler edinmem gerektiğini hemen anlayamadım. Drama ve Fransız Dili ve Edebiyatı okumak için üniversiteye gittim ancak çok hızlı bir şekilde ayrıldım (hala yüksek öğrenimim veya herhangi bir derecem yok) ve bunun yerine Paris'te Ecole Jacques Lecoq (1995-1997) adlı oldukça özel bir tiyatro okuluna gittim. Bu benim için çok yararlı oldu – birlikte çalışmak, ortaklaşa tasarım (devising) yapmak ve İngilizce konuşmak benim ikinci doğam gibi bir şey oldular ve kendimi Avrupa’dan ve dünyanın dört bir yanından gelmiş bir arkadaş ağının ortasında buldum. Bunu kısa bir kafa karışıklığı dönemi takip etti ancak 1998'den itibaren, genellikle başkalarıyla birlikte çalışarak ve başlangıçta Rotozaza adı altında, kendi işlerimi yapmaya başladım. 1999'dan itibaren ise temsilden uzaklaşarak daha ziyade performans alanına, tiyatro diye tanımlayabileceğiniz şeylerin sınırlarına doğru sürüklendim. 1999 yılı, ilk defa hazırlıksız ve provasız konuk sanatçılara talimatlar içeren bir çalışma yaptığım zamandı, ki bugün hala (bana göre) şaşırtıcı bir şekilde yaptığım şeyin bu olduğunu düşünüyorum.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

6 Şubat 2020 Perşembe

özellikle kitap kurtları, bu benzersiz deneyimi kaçırmayın: "the quiet volume"


baştan yazıyım: 13 şubat'a kadar vaktiniz var; ant hampton ile tim etchells'in tasarladıkları "the quiet volume" (sessiz cilt) isimli ses performansını deneyimlemek için, arter'de ve ücretsiz.

eğer kitap ile, kitap okuma ile özel bir ilişkiniz varsa bu performans tam size göre. eğer herhangi bir ilişkiniz yoksa da, sizi kitaba, kitap okumaya özendirebilir, cezbedebilir. yani her iki durumda da deneyimlemeyi deneyin derim.
öyle seyirciyi katılımcıya dönüştüren performanslardan çekiniyor, haz etmiyor veya bu tarz performanslar ilginizi çekmiyorsa da, bence bu işe bir şans verin, belki -yok belki değil, mutlaka- fikriniz değişecek. ama elinizi, ayağınızı çabuk tutun, çünkü 13 şubat'ta bitiyor.

iki kişi olmalısınız, illa birbirinizi tanıyor olmanız gerekmez, ancak performans ancak iki kişiyle gerçekleşebiliyor.
size ipod'lu birer kulaklık veriliyor. arter'in kütüphanesine alınıyor, yan yana birer masaya oturtuluyorsunuz. masaların üzerinde üç-dört kitap ve birer not defteri var. kulaklıklarınızı takıyor ve direktifleri takip ediyorunuz.
yaklaşık 50 dakika boyunca; kütüphanenin, kitapların, anlatıların, görsellerin, kelimelerin, seslerin, sayfaların, kağıtların ve kağıtların üzerindeki basılı harflerin dünyasında, ellerinizin, parmaklarınızın, yanınızdaki kişinin ellerinin ve parmaklarının izinde, mevcudiyetinizde ve tahayyülünüzde dolaştırılıyorsunuz.
"the quiet volume" kütüphane mekânıyla, kitap nesnesiyle ve yanınızdaki diğer özneyle ilişki kurmanızı, hafızanızı ve tahayyül gücünüzü tetikleyen; görme, duyma ve dokunma duyularınızı harekete geçiren müthiş keyifli bir deneyim.

bu iş, ant hampton'ın 2007'den beridir farklı projelerle geliştirdiği ve kamusal mekânlarda seyircilere icracı olma deneyimi yaşatan özgün performans biçimi autoteatro'nun bir örneği. autoteatro projeleri için her seferinde farklı sanatçılarla işbirliğine giden hampton bu sefer çağdaş ingiltere tiyatrosunun çok ama çok önemli isimlerinden tim etchells ile çalışmış.

"the quiet volume" 2010'dan beridir almanca'dan ingilizce'ye, yunanca'dan ispanyolca'ya, japonca'ya ve şimdi de türkçe olmak üzere 13 farklı dilde ve sayısız şehirdeki kütüphanelerde gerçekleştirilmiş.
bu deneyimi arter'in butik ölçüdeki kitaplığında değil de, istanbul'un büyük boyutlu, hacimli ve kalabalık bir kütüphanesinde (mesela sevinç-şandor hadi'lerin maalesef bir kaç gün önce yıkılmış olan benzersiz istanbul üniversitesi beyazıt kütüphanesi,veya yine hadi'lerin boğaziçi üniversitesi merkez kütüphanesi veya sedad hakkı eldem'in taksim atatürk kütüphanesi'nde) yaşantılamış olmak herhalde çok daha benzersiz olurdu.
yine de; küratör selen ansen'e arter performans programının "katılma" başlıklı bölümü kapsamında bu işi türkiye'ye getirdiği, türkçe versiyonunu hazırlattığı, istanbul seyircisiyle buluşturduğu, bu sayede sanatını daha önceden tanıdığım tim etchells'in bir işinin istanbul'a gelmesini sağladığı ve daha önceden tanımadığım ant hampton gibi önemli bir çağdaş sanatçıyı tanımama vesile olduğu için teşekkür ederim.


15 Ocak 2020 Çarşamba

istanbul'da nihayet bir tim etchells işi; kaçırmayın!


tiyatro topluluğu forced entertainment'ın kurucusu, yazar, yönetmen ve görsel sanatçı tim etchells günümüzün en ilginç tiyatro insanlarından biri. onu, arkadaşım dramaturg/yönetmen ayşe draz sayesinde tanıdım.

sekiz yıl önce wuppertal'e iki pina bausch yapıtı seyretmeye gitmiştim. ikisinin arasında üç akşamım boştu. akşamlarımı doldurmak için etraftaki şehirlere bakındığımda essen'deki, avant-garde işlerin mekanı pact zollverein'da forced entertainment adlı bir topluluğun "the coming storm" adlı işinin dünya prömiyeri olduğunu gördüm. topluluğu tanımıyordum, ayşe'ye sordum tanıyor musun diye; meğer onların işlerini çok iyi biliyor ve çok seviyormuş, mutlaka git dedi. hatta ayşe; forced entertainment oyunlarının üç-dört saat gibi uzun sürebildiğini söyleyince, sapa zollverein'dan oyun dönüşü wuppertal'e nasıl döneceğim diye kara kara düşündüğümü görünce, oyunun süresini öğrenmek için tim etchells'a yazmış ve bu işin 90 ile 120 dakika arasında olacağını öğrenip, içimi rahatlatmıştı.
"the coming storm" şahane bir işti; şimdilerde türkiye tiyatro sahnesini saran "hikaye anlatıcısı" formatına hakim ve bu formatla serbestçe ve eğlenceli bir şekilde "oynayan" bir işti. oyundan hemen sonra ben de ayşe gibi forced entertainment hayranı oldum. o zamanki izlenimlerimi merak edenler tıklayabilirler.

bundan bir kaç yıl sonra, bu sefer ayşe (ve diğer iki arkadaş) ile birlikte berliner festspiele'de forced entertainment'ın en keyifli ve "oyuncaklı" işlerinden birini seyretme şansımız oldu. "complete works: table top shakespeare" bütün shakespeare oyunlarının; her biri 25 dakika sürecek, bir anlatıcı tarafından anlatılacak ve oyundaki protagonistlerin evlerde ve özellikle mutfakta kullandığımız bilumum küçük boyutlu eşyayı kukla gibi kullanarak bir yemek masasının üzerinde canlandırılacak şekilde sahnelenmesinden oluşan bir diziydi. berlin'in temmuz sıcağında, tiyatronun fuayesinden bozma yaklaşık 50 kişilik havasız bir mekanda bu diziden altısını hayranlıkla seyretmiştik.

sonra bir tim etchells işi daha seyrettim: pina bausch'un topluluğu için yaptığı bir yapıttı bu. dünyada sadece wuppertal'de beş kere sahnelenen bu iş hakkında da yazmıştım, merak edenler tıklayabilirler.

2018 yaz, zürih (fotoğraf: mehmet kerem özel)

2019 güz, atina (fotoğraf: mehmet kerem özel)

tim etchells sadece tiyatro oyunları yazıp yönetmiyor, görsel sanatçı olarak yerleştirmeler ve performanslar da tasarlıyor.
neon ışıkları kullanarak tasarladığı iki yerleştirmeye zürih ve geçtiğimiz kasım ayı sonunda gittiğim atina'da denk gelmiştim.


yine aynı atina seyahatimde, şehrin yeni ve görkemli kültür kompleksi stavros niarchos vakfı kültür merkezi'nde tim etchells'ın ant hampton ile birlikte tasarladığı ve seyircinin performansçıya dönüştüğü "the quiet volume" adlı ses performansı vardı. her güne tek ingilizce seans konmuştu ve o seansın saati, akşamları gideceğim diğer gösterilere yetişmemi zorlaştırıyordu. bir tim etchells projesini daha yakalamış ama kıyısından kaçırıyordum; aklım kalmıştı.
işte bu iş 23 ocak-13 şubat 2020 tarihlerinde istanbul'a geliyor. mekan arter, ayrıntılar linkte. kaçırmayın!
ve umarım "the quiet volume", etchells'ın forced entertainment'lı işlerinin de istanbul'a gelmesinin yolunu açar..

14 Ekim 2019 Pazartesi

noé soulier'den sanatı icra etmek: "performing art"

(fotoğraf: mehmet kerem özel, arter-istanbul, 13.10.2019)

geçtiğimiz haftasonu, 12-13 ekim 2019 tarihlerinde istanbul'un yeni çağdaş sanat müzesi arter'e koreograf/dansçı noé soulier konuktu. soulier arter'in performans programı'nın "kutlama" başlıklı birinci bölümü kapsamında "performing art" adlı işini sundu. iki gün ikişer seans olarak sergilenen "performing art"ın yanısıra soulier bir de konuşma yaptı ve ardından soruları cevapladı.

noé soulier genç fransız koreograflar arasında önemli bir yere sahip. soulier klasik bale eğitimi aldıktan sonra keersmaeker'in p.a.r.t.s.'ında okumuş.
onun, theatre de la ville -paris’in düzenlediği koreografi yarışması danse élargie kapsamında ödül almış "petits perceptions" adlı çalışmasını, "d’un pays lointain" ve "le royaume des ombres" adlı diğer iki işiyle birlikte 2011'de theatre des abbesses'de seyretmiştim.
sezon başında, arter performans programında istanbul'a geleceğini öğrenince heyecanladım.

"performing art" bir dans işi değil, ancak koreografik bir çalışma. soulier işini "koreografik sergi" olarak tanımlıyor.
arter'in sevgi gönül oditoryumu, seyirci platformları kaldırılarak hemzemin hale getirilmiş, yani bir nevi kara kutuya dönüştürülmüş. soulier bu mekanın ortasına artı şeklinde beyaz yüksek bir duvar kompleksi yerleştirmiş.
bu duvar kompleksinin oluşturduğu her bir L sırayla sergi alanı olarak kullanılıyor, biz seyirciler de bir L’deki ışıklar sönüp diğer L’de ışıklar yanınca durduğumuz yerden hareketlenip diğerine gidiyoruz.
bizim L’lerde seyrettiğimiz, soulier'in arter'in koleksiyonundan seçtiği yapıtlar. ancak bu yapıtlar biz bir L’ye gittiğimizde orada değiller; ikisi müze görevlisi dördü müzenin devamlı olarak çalıştığı bergen international lojistik firmasının görevlisi olmak üzere altı kişi tarafından L'lerden birinin tanımladığı alana taşınıp sergilenmeye hazır hale getiriliyor, yani kuruluyorlar.
kurulan yapıtların çoğu performans süresi boyunca kuruldukları yerde kalıyor, bir-iki tanesi ise kurulduktan bir süre sonra kaldırılıp yerine başka bir yapıt kuruluyor.

L kurulum alanlarındaki anlam her yeni yapıtla ve de o yapıtın daha önce kurulmuş olanlarla ilişkisiyle, aralarında yakalanan akrabalıklarla veya karşıtlıklarla dönüşümlere uğruyor; bu ilişkiler ve dönüşümler biçimsel anlamda da olabiliyor, içeriğe dair de. örneğin sesi kullanma fikri bağlamında birbirleriyle söyleşen yapıtlar aynı L alanda karşımıza konuyor, başka bir L’de ise beden ön planda, bir diğerinde organiklik, sonuncu L ise meta bakış açısıyla tam da bu gösterinin varoluş fikrini kapsıyor.

birilerinin gelip bir şeyleri kurması fikrinin kendisi zaten performatif. ancak bunun yanısıra, yapıtlardan bazılarının kurulma aşaması da performatif, örneğin walter marchetti'nin "su müziği/water music" adlı yapıtı bunlardan biri: önce bir kaide getiriliyor, bir akvaryum o kaidenin üzerine yerleştiriliyor, akvaryumun içine bir damacanadan su dökülüyor, ve son olarak bir kemanın kırık parçaları suyun üzerine bırakılıyor. bütün bu süreç kendi başına bir performans/gösteri gibi ve seyretmesi de çok keyifli, ama icra edilen eylemler gösteri amaçlı yapılmıyor, yapıtı kurmak için yapılıyor.
bazı yapıtlar ise; kendileri ses ile alakaları olmasa da, ihtiva ettikleri malzemelerin kurulurken çıkardığı seslerle performatifleşiyorlar. örneğin nadia kaabi-linke'nin "kasap sevinci/butcher bliss" adlı yapıtının kurulması aşamasında; duvara önceden monte edilmiş metal boruya metal kancaların geçirilmesi ve ardından o metal kancalara porselen parçaların takılması eylemleri metalin metale, metalin porselene değme sesleriyle daha da belirginleşiyorlar.

bazı yapıtları kurmak ise sadece onları depodan getirip duvara asmak kadar bir eylemi içeriyor, örneğin bir fotoğrafın duvara yerleştirilmesi gibi. tabii duvarda nereye yerleştirileceği önceden belirlenmiş ve çivileri önceden çakılmış. bu belirleme ve çakma işi de aslında sıfırdan yapılabilirdi. dolayısıyla soulier yapıtların her biri için kurulma sürecinin sekanslarını da belirliyor; bazısını sıfırdan bazısını belli bir aşama sonrasından itibaren kurduruyor.

victor burel tasarımı ışık sadece bir L'den diğerine geçmek için açıp kapanan nitelikte değil, daha fazlası. örneğin bir dizi fotoğraf (rebecca horn'un 40x30 cm'lik dört fotoğraf işi) duvara asılmadan bir süre önce, duvarda asılacakları alanlar, fotoğrafların boyutları kadar ışıklarla genel mekan ışığından daha fazla aydınlatılarak belirginleştiriliyorlar. bu, seyirciyi hemen biraz sonra seyredeceği şeye hem hazırlıyor hem de beklenti, gizem ve gerilim yaratıyor.

yapıtları kuranların müze ve lojistik firma görevlileri olması, performansa başka bir ilginç boyut katıyor. şöyle ki; bu bir performans ancak görevliler tiyatral anlamda bir şeyi icra etmiyorlar, bir şeyi “göstermiyorlar”, onlar gündelik işlerini yapıyorlar, her zaman yaptıkları işi icra ediyorlar. evet, belli bir ışık (tasarımı) altında, belli yapıtları, belli bir sırayla, belli konumlara kuruyorlar ve evet, bizler, yani bir seyirci topluluğu tarafından seyrediliyorlar, ama “tasarlanmış olan”, koreografiyi "oluşturan” öğeler sadece bunlar. geri kalanı ve belki de esas olanı, yani onların bu kurulumları icra ederkenki eylemleri, “tasarlanmış”, koreografisi "yapılmış/icat edilmiş” hareketler değil. eğer onlar gerçek müze ve lojistik firma görevlileri olmasalardı, yani bir performansçı/oyuncu/dansçı olsalardı icra etme halleri “-miş gibi” olacaktı, “oynuyor” olacaklardı. 




centre pompidou'daki gösterimden (fotoğraf: herve veronese)

soulier "performing art"ı ilk defa 2017'de centre pompidou'da sahnelemiş; tabii centre pompidou'nun koleksiyonundan seçtiği yapıtlarla.
soulier'in sitesindeki video görüntülerinden oradaki sahnelemenin geleneksel düzende, yani sahne-seyirci karşılıklı şekilde yapılmış olduğu görülüyor. seyirciyi karşılayan büyük ve uzun bir duvar var, görevliler yapıtları bu duvar boyunca kurup kaldırıyorlar.
sergileme yüzeyinin arter'de tek bir uzun duvar yerine, merkezden dışa doğru dört L köşe olması hem her L'lerin önünde iki kollarıyla sarmalanan eylem alanlarının tanımlanmasına imkan sağladı, hem de her seferinde seyircinin bir L'den diğerine hareket etmesini gerektirdi.
seyircinin hareket etmesi bir anlamda seyirciyi de performatifleştirdi, yani seyredenlerin de, yapmakta oldukları eylemi yani "seyrediyor olma" eylemini bizzat icra etmelerini sağladı. bu bakımdan da mekanın bu şekilde kullanımı bence işin ana fikrini ve mantığını, centre pompidou'daki düzenlemeden daha derinliğine destekliyordu.

noé soulier'in bu hem koreografi hem de sergileme alanında oldukça -son zamanlarda ifrat derecesinde çok kullanılan bir kelime olsa da, bu noktaya cuk oturduğu için ben de kullanıyorum- "zihin açıcı" işini istanbul'a konuk ettikleri için arter'e yürekten teşekkürler.
arter'in performans programını takipte kalmakta fayda var!