koreografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
koreografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2019 Pazartesi

noé soulier'den sanatı icra etmek: "performing art"

(fotoğraf: mehmet kerem özel, arter-istanbul, 13.10.2019)

geçtiğimiz haftasonu, 12-13 ekim 2019 tarihlerinde istanbul'un yeni çağdaş sanat müzesi arter'e koreograf/dansçı noé soulier konuktu. soulier arter'in performans programı'nın "kutlama" başlıklı birinci bölümü kapsamında "performing art" adlı işini sundu. iki gün ikişer seans olarak sergilenen "performing art"ın yanısıra soulier bir de konuşma yaptı ve ardından soruları cevapladı.

noé soulier genç fransız koreograflar arasında önemli bir yere sahip. soulier klasik bale eğitimi aldıktan sonra keersmaeker'in p.a.r.t.s.'ında okumuş.
onun, theatre de la ville -paris’in düzenlediği koreografi yarışması danse élargie kapsamında ödül almış "petits perceptions" adlı çalışmasını, "d’un pays lointain" ve "le royaume des ombres" adlı diğer iki işiyle birlikte 2011'de theatre des abbesses'de seyretmiştim.
sezon başında, arter performans programında istanbul'a geleceğini öğrenince heyecanladım.

"performing art" bir dans işi değil, ancak koreografik bir çalışma. soulier işini "koreografik sergi" olarak tanımlıyor.
arter'in sevgi gönül oditoryumu, seyirci platformları kaldırılarak hemzemin hale getirilmiş, yani bir nevi kara kutuya dönüştürülmüş. soulier bu mekanın ortasına artı şeklinde beyaz yüksek bir duvar kompleksi yerleştirmiş.
bu duvar kompleksinin oluşturduğu her bir L sırayla sergi alanı olarak kullanılıyor, biz seyirciler de bir L’deki ışıklar sönüp diğer L’de ışıklar yanınca durduğumuz yerden hareketlenip diğerine gidiyoruz.
bizim L’lerde seyrettiğimiz, soulier'in arter'in koleksiyonundan seçtiği yapıtlar. ancak bu yapıtlar biz bir L’ye gittiğimizde orada değiller; ikisi müze görevlisi dördü müzenin devamlı olarak çalıştığı bergen international lojistik firmasının görevlisi olmak üzere altı kişi tarafından L'lerden birinin tanımladığı alana taşınıp sergilenmeye hazır hale getiriliyor, yani kuruluyorlar.
kurulan yapıtların çoğu performans süresi boyunca kuruldukları yerde kalıyor, bir-iki tanesi ise kurulduktan bir süre sonra kaldırılıp yerine başka bir yapıt kuruluyor.

L kurulum alanlarındaki anlam her yeni yapıtla ve de o yapıtın daha önce kurulmuş olanlarla ilişkisiyle, aralarında yakalanan akrabalıklarla veya karşıtlıklarla dönüşümlere uğruyor; bu ilişkiler ve dönüşümler biçimsel anlamda da olabiliyor, içeriğe dair de. örneğin sesi kullanma fikri bağlamında birbirleriyle söyleşen yapıtlar aynı L alanda karşımıza konuyor, başka bir L’de ise beden ön planda, bir diğerinde organiklik, sonuncu L ise meta bakış açısıyla tam da bu gösterinin varoluş fikrini kapsıyor.

birilerinin gelip bir şeyleri kurması fikrinin kendisi zaten performatif. ancak bunun yanısıra, yapıtlardan bazılarının kurulma aşaması da performatif, örneğin walter marchetti'nin "su müziği/water music" adlı yapıtı bunlardan biri: önce bir kaide getiriliyor, bir akvaryum o kaidenin üzerine yerleştiriliyor, akvaryumun içine bir damacanadan su dökülüyor, ve son olarak bir kemanın kırık parçaları suyun üzerine bırakılıyor. bütün bu süreç kendi başına bir performans/gösteri gibi ve seyretmesi de çok keyifli, ama icra edilen eylemler gösteri amaçlı yapılmıyor, yapıtı kurmak için yapılıyor.
bazı yapıtlar ise; kendileri ses ile alakaları olmasa da, ihtiva ettikleri malzemelerin kurulurken çıkardığı seslerle performatifleşiyorlar. örneğin nadia kaabi-linke'nin "kasap sevinci/butcher bliss" adlı yapıtının kurulması aşamasında; duvara önceden monte edilmiş metal boruya metal kancaların geçirilmesi ve ardından o metal kancalara porselen parçaların takılması eylemleri metalin metale, metalin porselene değme sesleriyle daha da belirginleşiyorlar.

bazı yapıtları kurmak ise sadece onları depodan getirip duvara asmak kadar bir eylemi içeriyor, örneğin bir fotoğrafın duvara yerleştirilmesi gibi. tabii duvarda nereye yerleştirileceği önceden belirlenmiş ve çivileri önceden çakılmış. bu belirleme ve çakma işi de aslında sıfırdan yapılabilirdi. dolayısıyla soulier yapıtların her biri için kurulma sürecinin sekanslarını da belirliyor; bazısını sıfırdan bazısını belli bir aşama sonrasından itibaren kurduruyor.

victor burel tasarımı ışık sadece bir L'den diğerine geçmek için açıp kapanan nitelikte değil, daha fazlası. örneğin bir dizi fotoğraf (rebecca horn'un 40x30 cm'lik dört fotoğraf işi) duvara asılmadan bir süre önce, duvarda asılacakları alanlar, fotoğrafların boyutları kadar ışıklarla genel mekan ışığından daha fazla aydınlatılarak belirginleştiriliyorlar. bu, seyirciyi hemen biraz sonra seyredeceği şeye hem hazırlıyor hem de beklenti, gizem ve gerilim yaratıyor.

yapıtları kuranların müze ve lojistik firma görevlileri olması, performansa başka bir ilginç boyut katıyor. şöyle ki; bu bir performans ancak görevliler tiyatral anlamda bir şeyi icra etmiyorlar, bir şeyi “göstermiyorlar”, onlar gündelik işlerini yapıyorlar, her zaman yaptıkları işi icra ediyorlar. evet, belli bir ışık (tasarımı) altında, belli yapıtları, belli bir sırayla, belli konumlara kuruyorlar ve evet, bizler, yani bir seyirci topluluğu tarafından seyrediliyorlar, ama “tasarlanmış olan”, koreografiyi "oluşturan” öğeler sadece bunlar. geri kalanı ve belki de esas olanı, yani onların bu kurulumları icra ederkenki eylemleri, “tasarlanmış”, koreografisi "yapılmış/icat edilmiş” hareketler değil. eğer onlar gerçek müze ve lojistik firma görevlileri olmasalardı, yani bir performansçı/oyuncu/dansçı olsalardı icra etme halleri “-miş gibi” olacaktı, “oynuyor” olacaklardı. 




centre pompidou'daki gösterimden (fotoğraf: herve veronese)

soulier "performing art"ı ilk defa 2017'de centre pompidou'da sahnelemiş; tabii centre pompidou'nun koleksiyonundan seçtiği yapıtlarla.
soulier'in sitesindeki video görüntülerinden oradaki sahnelemenin geleneksel düzende, yani sahne-seyirci karşılıklı şekilde yapılmış olduğu görülüyor. seyirciyi karşılayan büyük ve uzun bir duvar var, görevliler yapıtları bu duvar boyunca kurup kaldırıyorlar.
sergileme yüzeyinin arter'de tek bir uzun duvar yerine, merkezden dışa doğru dört L köşe olması hem her L'lerin önünde iki kollarıyla sarmalanan eylem alanlarının tanımlanmasına imkan sağladı, hem de her seferinde seyircinin bir L'den diğerine hareket etmesini gerektirdi.
seyircinin hareket etmesi bir anlamda seyirciyi de performatifleştirdi, yani seyredenlerin de, yapmakta oldukları eylemi yani "seyrediyor olma" eylemini bizzat icra etmelerini sağladı. bu bakımdan da mekanın bu şekilde kullanımı bence işin ana fikrini ve mantığını, centre pompidou'daki düzenlemeden daha derinliğine destekliyordu.

noé soulier'in bu hem koreografi hem de sergileme alanında oldukça -son zamanlarda ifrat derecesinde çok kullanılan bir kelime olsa da, bu noktaya cuk oturduğu için ben de kullanıyorum- "zihin açıcı" işini istanbul'a konuk ettikleri için arter'e yürekten teşekkürler.
arter'in performans programını takipte kalmakta fayda var!

8 Şubat 2016 Pazartesi

hikaye anlatmak: DV8'ten "john"



ilk defa bir llyod newson-dv8 yapımını canlı izleme imkanım oldu. fiziksel tiyatronun mucidi llyod newson'ın iki yıldır dünyayı dolaşan son işi "john"un dünya sahnelerindeki son gösterimi aralık ayında paris'te gerçekleşti. "john" güz festivali kapsamında paris'in hip parkı la villette'in mezbahadan dönüştürülmüş grande halle de la villette'ine konuk oldu; dünya turnesini kapalı gişe bitirdi.

"john", ingilizler için bile çetrefil sayılacak bir konuyu, eşcinselliği, yaşanmış gerçek hikayeler üzerinden anlatıyor. llyod newson farklı kişilerle uzun ve derine inen söyleşiler gerçekleştirmiş ve daha sonra bu söyleşilerden yola çıkarak, kurgulayarak bu işi hazırlamış. newson'ın tek bir kişinin başından geçiyormuş gibi anlattığı girift hikaye, gerçekte ağırlıklı olarak tek bir kişinin yaşadıkları üzerine kurulmuş da olsa aslında bir çok farklı hikayenin birleşiminden oluşuyormuş.

protagonist, john, bazen dış sesle bazen direkt sahne üzerinde onu canlandıran oyuncunun konuşması yoluyla başından geçenleri anlatıyor. duraklamadan, bir dostuna anlatır gibi, normal bir hızda.
ve anlattıklarının hepsi söz ağzından çıktığı anda sahnede canlandırılıyor.
bu "doğal" anlatım hızının temsili nasıl başarılmış derseniz; mütemadiyen dönen bir sahne sayesinde. döner sahnenin üzerine kurulu sabit ve yerine/duruma göre değişebilir/dönüşebilir/takıp çıkarılabilir duvarlardan/parçalardan oluşan dekor her dönüşünde hikayenin gerekliliklerine bağlı olarak değişiyor. sahnede bizzat oyuncular tarafından gerçekleştirilenler ile anlatılanlar arasındaki senkronizasyon o kadar milimetrik ki; hayran olmamak imkansız.

alt sınıf bir ingiliz ailesinde babanın çocuklarına uyguladığı şiddet ve kızıyla zorla girdiği ensest ilişkiyi konu ederek başlayan hikaye kızın iki erkek kardeşinin hayatta kalma savaşına evriliyor, sonra viraj değiştirip büyük erkek kardeşin eşcinselliği keşfiyle şehrin gay saunalarına uzanıyor. 80 dakikada belki üç saatlik bir filme sığacak kadar olay gözlerinizin önünden geçiyor; bir çırpıda!

hikayenin anlatımındaki hızın, başka bir deyişle döner sahnenin kullanımının getirdiği bir hafiflik, uçuculuk var oyunda. içerik o kadar sert ki, belki de bu hafifliğe ihtiyacı var seyircinin.
diğer yandan da döner sahnenin üzerindeki sabit duvarların konumları, yükseklikleri, aralıkları ve darlıkları hikayedeki sıkışmış/sıkıştırılmış/kıstırılmış kişileri, durumları ve cinsellikleri ustaca görünür kılıyor.

"john" fiziksel tiyatronun ve newson'ın alameti farikası olan hareket tasarımı konusunda da başarılı. az ve öz dans sahneleri tiyatral olayların/durumların içine ustaca yedirilmiş, müthiş akıcı ve doğal; hiç zorlama yok..

"john"dan bir gün sonra, onun tam zıddı bir yapımı; imajlar, çağrışımlar ve simgelerle yüklü, bence sanki bir şeyleri anlatmanın yolunu sahnede hareketli enstalasyonlar, içine girilesi zor görsel dünyalar yaratarak bulmayı tercih eden romeo castellucci'nin "oresteia"sını izleyince; ingiliz tiyatrosunun insanlığın kadim "hikaye anlatma" geleneğine ne güzel yaslandığını ve her usta ingiliz tiyatro yönetmeniyle birlikte hikaye anlatma şekillerini nasıl çeşitlendirdiğini, yenilediğini, güncellediğini fark ettim.
hiç kuşkusuz ki farkındalığımı pekiştiren işlerden bir diğeri; dostlarla birlikte temmuz sıcağında berlin'de havasız küçük bir salonda koltuklarımızdan kıpırdamadan dört boyunca ter atarak  izlediğimizden beri aklımın bir köşesinde olan; her biri, bir oyuncunun, bir masanın başında, günlük mutfak malzemelerini protagonistlere dönüştürerek ve yaklaşık yarım saati aşmayarak anlattığı shakespeare oyunlarından oluşan the forced entertainment projesi "complete works: table top shakespeare" idi.

unutmadan; dv8'in artık sahnelenmeyen "john"unu dileyen, tabii hala bilet kaldıysa, oyun salonu: national theatre live projesi kapsamında 14, 21 ve 28 şubat tarihlerinde iksv salon'da izleyebilir. benden söylemesi: kaçırmayın!

26 Ağustos 2013 Pazartesi

geçtiğimiz sezonun en sıradışı gösterisiydi: "l'après-midi d'un foehn"



gezi olaylarının ilk dört günü küçük bir arkadaş grubu ile yurtdışındaydım; kısa bir paris kaçamağıydı, uzun zaman öncesinden planlanmış bir seyahatti.
théâtre des champs-élysée'de "bahar ayini"nin tam 100. doğumgününü nijinski'nin ve sasha waltz'ın "le sacre"larıyla kutlayacak, sidi larbi cherkaoui'nin marina abramovich ile ortaklaşa sahneye koyduğu paris operası siparişi ravel'in "bolero"sunu seyredecek, chaplin'in kızı ve damadı ilüzyon ve sirk ustaları victoria chaplin ile jean-baptiste thierrée'nin gösterisini izleyecektik; izledik de.
son dakika, akşam programlarına ek olarak, gündüzlere de birer gösteri sıkıştırdık.
sahne tanrıları yine yaptı yapacağını ve beklenmeyen gerçekleşti; biz, yukarıda saydığım paris'e esas gidiş motivasyonlarımızdan değil de, gündüzlerden birinde seyrettiğimiz ve "6 yaşından büyüklere" ibareli, aslında daha çok çocuklara hitap etmesi düşünülmüş bir gösteriden büyülenmiş, nefeslerimiz kesilmiş, içimiz kabarmış şekilde çıktık.

paris'teki ikinci günümüzde istanbul'dan haberler gelmeye başlamıştı; aklımızın, kalbimizin bir yanı istanbul'da, endişeli ve biraz da haberleri uzaktan alıyor olmanın getirdiği bilgi karmaşası içerisinde paris'in ve seyrettiklerimizin keyfini ne çıkarabildik ne de sürebildik. dönünce de, doğal olarak, ne seyrettiklerim hakkında yazmak geldi içimden ne de vaktim oldu.
şimdi, gezi olaylarının üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra (ama nedense illa bir olay olması gerekmeden ve sadece verilen demeçler, söylenilen sözler ve icraatler yüzünden içlerimiz hala durulmuyorken ve tetikteyken bile olsa); 2012-2013 sezonunda yurtiçi ve yurtdışında izlediğim gösteriler arasında beni en çok ve derinden etkilemiş dört tiyatro olayından biri olan [diğer üçü hakkındaki izlenimlerime buralardan ulaşılabilir: kristian smeds'in "der imaginaere sibirische zirkus von rodion raskolnikov", pina bausch'un "auf dem gebirge hat man ein geschrei gehört" ve krzysztof warlikowski'nin "kabaret warszawski"] bu "çocuklar için" gösteri hakkındaki izlenimlerimi paylaşmak isterim.
olur da belki birileri bu yazıyı okur, bir yurtdışı seyahatinde bu gösteriye denk gelir; sakın "çocuklar için" diyerek gitmemezlik etmesinler; olur da istanbul'da festival düzenleyen birileri [artık cengiz özek mi olur, aydın silier mi, yoksa leman yılmaz mı] belki bu yazıyı okur; daha önceden bu gösteriden haberleri yoktur ve bu yazı sayesinde haberdar olurlar; belki ne yapıp edip bu benzersiz gösteriyi istanbul'a getirmeye çalışırlar; belli mi olur..

bu upuzun girişten sonra, gelelim gösteriye:
öncelikle bu gösteriyi herhangi bir kategoriye sokmak pek imkanlı değil; illa da bir kategoriye sokmak gerekmiyor zaten. kukla desen kukla değil, mim değil, dans değil, tiyatro da değil. belki, yapılanın koreografi olduğu söylenebilir, sanırım tasarımcısı da yaptığını "koreografi" olarak tanımlıyor; ancak, üzerine koreografi yapılan, insan bedeninin hareketleri değil!

topluluğun adı compagnie non nova. topluluğun artistik yönetmeni olan phia ménard aynı zamanda gösterinin koreografisini ve sahne tasarımını yapmış. gösterinin adı ise "l'après-midi d'un foehn".
bir kere oyunun adı bile yeterince merak uyandırıcı ve davetkar; bestesi debussy'e ait, ilk defa nijinski tarafından koreografisi yapılan ve kendisinin bizzat dans ettiği ünlü "bir pan'ın öğleden sonrası" adlı bale müziğine nazireyle "bir fönün (sıcak rüzgarın) öğleden sonrası".

gösteri, paris'in özellikle akrobasi, hayvansız sirk ve kukla gösterileri konusunda özelleşmiş silvia-monfort tiyatrosu'nda sahneleniyordu.

salona girdiğinizde, normal seyirci koltuklarına oturulmadığını fark ediyorsunuz; koltukların arasından geçip, sahneye çıkıp, etrafı sofitoya kadar yükselen siyah perdelerle çevrilmiş silindirik bir mekanın içine giriyorsunuz. yani, gösteri daha baştan konvansiyonel bazı şeyleri, mesela "verili tiyatro mekanını" kabul etmeyerek, yeniden tanımlayarak, kendi sahnesini, kendi dünyasını kuruyor. izleyeceğiniz gösterinin sıradışı olacağının ipuçlarını böylece yavaş yavaş fark ediyorsunuz..
ortada daire planlı bir sahne, etrafı 270 derece seyirci tribünleriyle çevrili; tribün dediysem de, üç basamaklı, arkalığı olmayan basit bir düzenleme.
sahnenin 360 derece çevresine içeriye ve dışarıya (seyirci tarafına) bakan vantilatörler yerleştirilmiş.
tam sahnenin üzerinde, oldukça yukarda yine kalın siyah perdelerle yaratılmış ve sahnenin izdüşümünü yukarıya taşıyan silindir bir çevreleme var [bu düzenlemenin alameti farikasını sonradan, gösteri başlayınca idrak ediyor insan], silindirin ortası ise sık bir demir ızgara ile kaplanmış, bazı ışık spotları buraya yerleştirilmiş.

ışık sönünce star wars'daki jedi'ın kıyafetini andıran, siyahlar içinde yerlere kadar uzanan, büyük bir kapşonla başı saklanmış biri törensel bir edayla yavaş yavaş sahnenin tam ortasına geliyor; cebinden iki plastik torba, bir seloteyp ve bir makas çıkarıyor. gözlerimizin önünde torbaları katlıyor, kesiyor, seloteypleri yapıştırıyor; işlemi bitirdikten sonra elindekini bütünüyle katlayıp sahnenin tam ortasına bırakıyor ve çıkıyor.
hoparlörlerden debussy'nin müziği gelmeye, sahnenin kenarındaki vantilatörlerden bazıları dönmeye başlıyor; bir-iki dakika geçiyor, plastik torbada küçük küçük hareketlenmeler oluyor, hareketlenmeler gittikçe şiddetleniyor ve sonunda o cansız plasik torba kendini zeminden kurtarıp, kollarını ve gövdesini açarak ve bu sayede içine havayı alarak yükseliyor; oyunumuzun "protagonisti" plastik torba-insan [ya da bazı eleştirmenlerin ifadesiyle "plastik torba-balerin"] böylece "can" bulmuş oluyor..

devamı?..
devamını anlatmıyım, yalnız şunu söylemeden bitirmek istemem: sonrasındaki 50 dakikada başroldeki plastik torba-insana eşlik edecek, bazı sahnelerde rengarenk bazı sahnelerde sadece beyaz renkli 30-40-50 başka plastik torba-insanlar ve çin ejderhalarını andıran bir akordeon canavar ile birlikte ve, debussy'nin müziğinden orman içi ve hayvan seslerine uzanan enfes ve atmosferik bir müzik-ses tasarımı eşliğinde evrenin yaratılışına, doğanın uyanışına ve iyi ile kötünün savaşına tanık oluyorsunuz.
ve bütün bunlar çok basit bir fikrin müthiş bir mühendislik çalışması sonucu hiç bir anı şansa bırakılmamış bir şekilde hayata geçirip "tasarlanmasıyla" yaratılıyor: hava akımının kontrol edilmesi.