valery gergiev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
valery gergiev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2024 Pazartesi

15 TEMMUZ


1799 rosetta taşı bulunmuş

1834 ispanyol engizisyonu 356 yıl sonra lağvedilmiş

1955 kassel'de ilk documenta açılmış

1983 wilford leach'in yönettiği, başrollerini kevin kline, linda ronstadt ve angela lansbury'nin paylaştığı, gilbert & sullivan'ın the pirates of penzance müzikalinin film versiyonu gösterime girdi

1985 dünyanın en iyi orkestralarından biri olan royal philharmonic orchestra'yı istanbul spor ve sergi sarayı'nda dinledim; robert cohen'ın solist olduğu konseri sir charles groves yönetiyordu

1987 boy george insanları kötü yönde etkileyebilir gerekçesiyle ingiliz tv programlarından men edildi

1996 ilk defa keith jarrett - gary peacock - jack de johnette'i canlı dinledim; konser istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'ndaydı

1997 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda ilk defa joshua redman'ı dinledim; quintet'iyle çaldı

1998 efsanevi orkestra şeflerinden valery gergiev'i ilk defa canlı dinledim; istanbul aya irini müzesi'ndeki konserde gergiev mariinski tiyatrosu senfoni orkestrası, solist ve korosu'nu yönetiyordu

2008 atina-epidaurus festivali'nde ilk defa bir gösteri seyrettim; endüstri yapılarından dönüştürülmüş peiraios 260'da alain buffard'ın koreografisini yaptığı (not) a love song

2010 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda tony bennett'i dinledim





11 Kasım 2013 Pazartesi

NRW037 istanbul’da yarın başlayacak “ölüm sanat mekan sempozyumu”na köln’den selamlar..


“Ölüm çanları, ölümün hükümdarı, yanan ve batan gemiler, ölümün kol gezdiği, çürümenin zafer kazandığı bir peyzaj, darağacındaki ölüler, cellat olarak ölüm, ölümün ağları, ölümün beşiği, başları kesilmiş hacılar, ölmekte olan kayser, deli, oyuncu, sevgili, anne ve kardinal, özellikle, son gücüyle yürümeye çalışan kardinal, herşeye hakim ölümün iskeletimsi kolları tarafından sarmalanmış, yaklaşan bütün yıkım ve yokoluşa kahkahayla gülen ölümün…”

akşamları oyunlar veya konserler için 30 dakika ile 1.5 saat arasında trenlerde geçirdiğim zamanı değerlendirmek için kitap okuyorum. şu sıralar elimde pieter bruegel’in hayatını anlatan bir roman var, john vermeulen’in “die elster auf dem galgen” (darağacındaki saksağan).

hayat tesadüflerle dolu; ya da biz çok fark etmeden hazırlıyoruz o tesadüfleri. dün sabah köln’de, akşam essen’de iki konser dinledim. ilkinde mahler’in 6. senfonisi, ikincisinde berlioz’un “fantastik senfonisi” yorumlandı, ve ikisinin arasında, trende, 490 sayfalık romanın tam da bruegel’in “ölümün zaferi” tablosunu resmettiği kısmına denk gelmek; bruegel’in bu tablosunu hangi ruh haliyle ve olayların sonucunda, hangi kabusları görerek, gözünü kırpmadığı kaç gün ve gece boyunca tuval başında kalarak yaptığını okumak, anlatılanlar kurgu da olsa, etkileyici.
herhalde, ayarlamak istesem bu kadarını başaramazdım.

mahler’in 6. senfonisi’ni markus stenz yönetiminde gürzerich-orchester köln yorumladı. kölner philharmoni’de malum yerimdeydim; tam tepeden ve arkadan, mekanın taşıyıcı çelik strüktürünün, akustik panellerin ve ışık spotlarının arasından aşağıdaki orkestrayı dinledim. ses, çalgılardan çıktıktan sonra ilk olarak yukarı yükselir, sonra mekana dağılır ya, işte ben tam, çalgılardan çıkan seslerin ilk ulaştığı yerdeydim.

mahler’in 6. senfonisi’ni hiç canlı dinlememiştim. 80 dakikalık bir yapıttır. bütünüyle yaşam ile ölüm arasında bir gidiş geliştir eser; ilk bölümde dağlar arasından duyulan, ineklerin boyunlarındaki çanlar yerini son bölümde ölüm çanlarına bırakır. 30 dakikalık süresiyle, kendi başına bir müzik yapıtı olan son bölüm dünyanın sonunu anlatıyor gibidir; bu bölümün içinde üç farklı yerde duyulan hammerschlage ölümün hakimiyetini simgeliyor gibidir. 



akşam essen’deki konserde ise berlioz’un “fantastik senfonisi”nin yanısıra op.1 numaralı, yani bestelediği ilk eser olan “waverley” üvertürünü ve, soprano ve orkestra için lirik yapıtı “la mort de cléopatre”yı seslendirenler mezzosoprano karen cargill ve valery gergiev yönetiminde londra senfoni orkestrasıydı.
ilk iki eseri ilk defa dinledim, berlioz’a duyduğum yakınlık daha da arttı. özellikle “kleopatra’nın ölümü” yapıtının, soprano sesinin de kullandığı son bölümü çok etkileyiciydi.
“fantastik senfoni” ise gergiev’in kıvrım kıvrım ellerinde bambaşka bir yapıta dönüştü. “songe d’une nuit du sabbat” (sabbat gecesi şarkısı) zaten başlı başına pieter bruegel’in veya hieronymus bosch’un ölüm temalı tablolarından esinlenilmiş gibidir. gergiev’in yorumunda kemanlar daha bir grotesk tınladılar, bakır üflemeliler kötülüğün dünyaya hakim oluşunu daha bir zafer edasıyla duyurdular, klarinet ile davulların düeti ise biz zavallı insancıkların içine korku salan nitelikteydi; çanlar bizleri ölüme çağırırken, sonlara doğru tırmanan kötücül gürültü beni bütünüyle etkisi altına aldı.



mahler 6, berlioz fantastik ve bruegel birleşerek, dün günboyu içimde apokaliptik bir atmosferi canlı tuttular…

26 Ağustos 2013 Pazartesi

geçtiğimiz sezonun en sıradışı gösterisiydi: "l'après-midi d'un foehn"



gezi olaylarının ilk dört günü küçük bir arkadaş grubu ile yurtdışındaydım; kısa bir paris kaçamağıydı, uzun zaman öncesinden planlanmış bir seyahatti.
théâtre des champs-élysée'de "bahar ayini"nin tam 100. doğumgününü nijinski'nin ve sasha waltz'ın "le sacre"larıyla kutlayacak, sidi larbi cherkaoui'nin marina abramovich ile ortaklaşa sahneye koyduğu paris operası siparişi ravel'in "bolero"sunu seyredecek, chaplin'in kızı ve damadı ilüzyon ve sirk ustaları victoria chaplin ile jean-baptiste thierrée'nin gösterisini izleyecektik; izledik de.
son dakika, akşam programlarına ek olarak, gündüzlere de birer gösteri sıkıştırdık.
sahne tanrıları yine yaptı yapacağını ve beklenmeyen gerçekleşti; biz, yukarıda saydığım paris'e esas gidiş motivasyonlarımızdan değil de, gündüzlerden birinde seyrettiğimiz ve "6 yaşından büyüklere" ibareli, aslında daha çok çocuklara hitap etmesi düşünülmüş bir gösteriden büyülenmiş, nefeslerimiz kesilmiş, içimiz kabarmış şekilde çıktık.

paris'teki ikinci günümüzde istanbul'dan haberler gelmeye başlamıştı; aklımızın, kalbimizin bir yanı istanbul'da, endişeli ve biraz da haberleri uzaktan alıyor olmanın getirdiği bilgi karmaşası içerisinde paris'in ve seyrettiklerimizin keyfini ne çıkarabildik ne de sürebildik. dönünce de, doğal olarak, ne seyrettiklerim hakkında yazmak geldi içimden ne de vaktim oldu.
şimdi, gezi olaylarının üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra (ama nedense illa bir olay olması gerekmeden ve sadece verilen demeçler, söylenilen sözler ve icraatler yüzünden içlerimiz hala durulmuyorken ve tetikteyken bile olsa); 2012-2013 sezonunda yurtiçi ve yurtdışında izlediğim gösteriler arasında beni en çok ve derinden etkilemiş dört tiyatro olayından biri olan [diğer üçü hakkındaki izlenimlerime buralardan ulaşılabilir: kristian smeds'in "der imaginaere sibirische zirkus von rodion raskolnikov", pina bausch'un "auf dem gebirge hat man ein geschrei gehört" ve krzysztof warlikowski'nin "kabaret warszawski"] bu "çocuklar için" gösteri hakkındaki izlenimlerimi paylaşmak isterim.
olur da belki birileri bu yazıyı okur, bir yurtdışı seyahatinde bu gösteriye denk gelir; sakın "çocuklar için" diyerek gitmemezlik etmesinler; olur da istanbul'da festival düzenleyen birileri [artık cengiz özek mi olur, aydın silier mi, yoksa leman yılmaz mı] belki bu yazıyı okur; daha önceden bu gösteriden haberleri yoktur ve bu yazı sayesinde haberdar olurlar; belki ne yapıp edip bu benzersiz gösteriyi istanbul'a getirmeye çalışırlar; belli mi olur..

bu upuzun girişten sonra, gelelim gösteriye:
öncelikle bu gösteriyi herhangi bir kategoriye sokmak pek imkanlı değil; illa da bir kategoriye sokmak gerekmiyor zaten. kukla desen kukla değil, mim değil, dans değil, tiyatro da değil. belki, yapılanın koreografi olduğu söylenebilir, sanırım tasarımcısı da yaptığını "koreografi" olarak tanımlıyor; ancak, üzerine koreografi yapılan, insan bedeninin hareketleri değil!

topluluğun adı compagnie non nova. topluluğun artistik yönetmeni olan phia ménard aynı zamanda gösterinin koreografisini ve sahne tasarımını yapmış. gösterinin adı ise "l'après-midi d'un foehn".
bir kere oyunun adı bile yeterince merak uyandırıcı ve davetkar; bestesi debussy'e ait, ilk defa nijinski tarafından koreografisi yapılan ve kendisinin bizzat dans ettiği ünlü "bir pan'ın öğleden sonrası" adlı bale müziğine nazireyle "bir fönün (sıcak rüzgarın) öğleden sonrası".

gösteri, paris'in özellikle akrobasi, hayvansız sirk ve kukla gösterileri konusunda özelleşmiş silvia-monfort tiyatrosu'nda sahneleniyordu.

salona girdiğinizde, normal seyirci koltuklarına oturulmadığını fark ediyorsunuz; koltukların arasından geçip, sahneye çıkıp, etrafı sofitoya kadar yükselen siyah perdelerle çevrilmiş silindirik bir mekanın içine giriyorsunuz. yani, gösteri daha baştan konvansiyonel bazı şeyleri, mesela "verili tiyatro mekanını" kabul etmeyerek, yeniden tanımlayarak, kendi sahnesini, kendi dünyasını kuruyor. izleyeceğiniz gösterinin sıradışı olacağının ipuçlarını böylece yavaş yavaş fark ediyorsunuz..
ortada daire planlı bir sahne, etrafı 270 derece seyirci tribünleriyle çevrili; tribün dediysem de, üç basamaklı, arkalığı olmayan basit bir düzenleme.
sahnenin 360 derece çevresine içeriye ve dışarıya (seyirci tarafına) bakan vantilatörler yerleştirilmiş.
tam sahnenin üzerinde, oldukça yukarda yine kalın siyah perdelerle yaratılmış ve sahnenin izdüşümünü yukarıya taşıyan silindir bir çevreleme var [bu düzenlemenin alameti farikasını sonradan, gösteri başlayınca idrak ediyor insan], silindirin ortası ise sık bir demir ızgara ile kaplanmış, bazı ışık spotları buraya yerleştirilmiş.

ışık sönünce star wars'daki jedi'ın kıyafetini andıran, siyahlar içinde yerlere kadar uzanan, büyük bir kapşonla başı saklanmış biri törensel bir edayla yavaş yavaş sahnenin tam ortasına geliyor; cebinden iki plastik torba, bir seloteyp ve bir makas çıkarıyor. gözlerimizin önünde torbaları katlıyor, kesiyor, seloteypleri yapıştırıyor; işlemi bitirdikten sonra elindekini bütünüyle katlayıp sahnenin tam ortasına bırakıyor ve çıkıyor.
hoparlörlerden debussy'nin müziği gelmeye, sahnenin kenarındaki vantilatörlerden bazıları dönmeye başlıyor; bir-iki dakika geçiyor, plastik torbada küçük küçük hareketlenmeler oluyor, hareketlenmeler gittikçe şiddetleniyor ve sonunda o cansız plasik torba kendini zeminden kurtarıp, kollarını ve gövdesini açarak ve bu sayede içine havayı alarak yükseliyor; oyunumuzun "protagonisti" plastik torba-insan [ya da bazı eleştirmenlerin ifadesiyle "plastik torba-balerin"] böylece "can" bulmuş oluyor..

devamı?..
devamını anlatmıyım, yalnız şunu söylemeden bitirmek istemem: sonrasındaki 50 dakikada başroldeki plastik torba-insana eşlik edecek, bazı sahnelerde rengarenk bazı sahnelerde sadece beyaz renkli 30-40-50 başka plastik torba-insanlar ve çin ejderhalarını andıran bir akordeon canavar ile birlikte ve, debussy'nin müziğinden orman içi ve hayvan seslerine uzanan enfes ve atmosferik bir müzik-ses tasarımı eşliğinde evrenin yaratılışına, doğanın uyanışına ve iyi ile kötünün savaşına tanık oluyorsunuz.
ve bütün bunlar çok basit bir fikrin müthiş bir mühendislik çalışması sonucu hiç bir anı şansa bırakılmamış bir şekilde hayata geçirip "tasarlanmasıyla" yaratılıyor: hava akımının kontrol edilmesi.