leonard bernstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
leonard bernstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2024 Cumartesi

28 ARALIK


1895 lumière kardeşler tarafından halka açık ilk film gösterimi paris'te boulevard des capucines'deki grand café'de gerçekleştirilmiş

1897 edmond rostand'ın cyrano de bergerac adlı oyununun dünya prömiyeri paris'te gerçekleştirilmiş

1944 leonard bernstein'ın ilk müzikali on the town'ın dünya prömiyeri new york'taki adelphi tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş

1961 tennessee williams'ın the night of the iguana oyununun dünya prömiyeri royale theatre'da gerçekleştirilmiş

1973 alexander issayevich solzhenitsyn'in gulag takımadaları adlı eseri paris'te göçmen bir yayıncı tarafından rusça olarak yayımlandı

2008 arif akkaya'nın kadıköy'de bir lisenin bodrumunda sahnelediği, ayça bingöl ile sezi alptekin'in oynadıkları, jeffrey archer'ın bana bir picasso gerek adlı oyununu seyrettim

2016 tiyatro pera'da yücel erten'in sahneye koyduğu christopher durang'ın vanya, sonya, maşa ve spike adlı oyununu seyrettim; başrollerde tilbe saran, şerif erol ve nesrin kazankaya oynuyorlardı



13 Kasım 2024 Çarşamba

13 KASIM


1872 claude monet impression, soleil levant (izlenim: gün doğumu) adlı tablosunda saat 07:35'teki anı resmetmiş

1940 walt disney'in iki saatlik animasyon filmi fantasia gösterime girmiş

1943 25 yaşındaki leonard bernstein, hasta olan bruno walter'in yerine new york filarmoni orkestrası'nın bir konserini yönetmiş ve böylece bernstein'in uluslararası kariyeri başlamış

1950 benny goodman'ın ünlü carnegie hall konseri kaydı dünyanın ilk çift lp'si olmuş

1963 ken kesey'in aynı adlı romanından uyarlanan one flew over the cuckoo's nest adlı oyunun dünya prömiyeri new york'ta broadway'de gerçekleştirilmiş 

1973 frederick loewe ve alan jay lerner'in yazdığı gigi müzikalinin dünya prömiyeri new york'ta uris tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş

2015 amsterdam operası'nda nationale opera & ballett nederlands yapımı, robert carsen'in yönettiği poulenc'in dialogues des carmelites adlı operasını seyrettim





26 Ağustos 2024 Pazartesi

26 AĞUSTOS


1951 george gershwin'in müziklerini yaptığı, vincente minnelli'nin yönettiği, gene kelly ve leslie caron'ın başrol oynadığı an american in paris filmi gösterime girmiş


25 Şubat 2024 Pazar

25 ŞUBAT


1953 leonard bernstein'ın wonderful town müzikalinin dünya prömiyeri new york'ta gerçekleştirilmiş

1953 jacques tati'nin les vacances de monsieur hulot filmi gösterime girmiş

2022 hayran olduğum ispanyol flamenko sanatçısı israel galvan'ı ilk defa canlı seyredebildim; galvan'ın doğduğu ve yaşadığı şehir, flamenkonun beşiği sevilla'daki teatro central'da, nino de elche ile birlikte tasarladıkları mellizo doble'de 







11 Kasım 2013 Pazartesi

NRW037 istanbul’da yarın başlayacak “ölüm sanat mekan sempozyumu”na köln’den selamlar..


“Ölüm çanları, ölümün hükümdarı, yanan ve batan gemiler, ölümün kol gezdiği, çürümenin zafer kazandığı bir peyzaj, darağacındaki ölüler, cellat olarak ölüm, ölümün ağları, ölümün beşiği, başları kesilmiş hacılar, ölmekte olan kayser, deli, oyuncu, sevgili, anne ve kardinal, özellikle, son gücüyle yürümeye çalışan kardinal, herşeye hakim ölümün iskeletimsi kolları tarafından sarmalanmış, yaklaşan bütün yıkım ve yokoluşa kahkahayla gülen ölümün…”

akşamları oyunlar veya konserler için 30 dakika ile 1.5 saat arasında trenlerde geçirdiğim zamanı değerlendirmek için kitap okuyorum. şu sıralar elimde pieter bruegel’in hayatını anlatan bir roman var, john vermeulen’in “die elster auf dem galgen” (darağacındaki saksağan).

hayat tesadüflerle dolu; ya da biz çok fark etmeden hazırlıyoruz o tesadüfleri. dün sabah köln’de, akşam essen’de iki konser dinledim. ilkinde mahler’in 6. senfonisi, ikincisinde berlioz’un “fantastik senfonisi” yorumlandı, ve ikisinin arasında, trende, 490 sayfalık romanın tam da bruegel’in “ölümün zaferi” tablosunu resmettiği kısmına denk gelmek; bruegel’in bu tablosunu hangi ruh haliyle ve olayların sonucunda, hangi kabusları görerek, gözünü kırpmadığı kaç gün ve gece boyunca tuval başında kalarak yaptığını okumak, anlatılanlar kurgu da olsa, etkileyici.
herhalde, ayarlamak istesem bu kadarını başaramazdım.

mahler’in 6. senfonisi’ni markus stenz yönetiminde gürzerich-orchester köln yorumladı. kölner philharmoni’de malum yerimdeydim; tam tepeden ve arkadan, mekanın taşıyıcı çelik strüktürünün, akustik panellerin ve ışık spotlarının arasından aşağıdaki orkestrayı dinledim. ses, çalgılardan çıktıktan sonra ilk olarak yukarı yükselir, sonra mekana dağılır ya, işte ben tam, çalgılardan çıkan seslerin ilk ulaştığı yerdeydim.

mahler’in 6. senfonisi’ni hiç canlı dinlememiştim. 80 dakikalık bir yapıttır. bütünüyle yaşam ile ölüm arasında bir gidiş geliştir eser; ilk bölümde dağlar arasından duyulan, ineklerin boyunlarındaki çanlar yerini son bölümde ölüm çanlarına bırakır. 30 dakikalık süresiyle, kendi başına bir müzik yapıtı olan son bölüm dünyanın sonunu anlatıyor gibidir; bu bölümün içinde üç farklı yerde duyulan hammerschlage ölümün hakimiyetini simgeliyor gibidir. 



akşam essen’deki konserde ise berlioz’un “fantastik senfonisi”nin yanısıra op.1 numaralı, yani bestelediği ilk eser olan “waverley” üvertürünü ve, soprano ve orkestra için lirik yapıtı “la mort de cléopatre”yı seslendirenler mezzosoprano karen cargill ve valery gergiev yönetiminde londra senfoni orkestrasıydı.
ilk iki eseri ilk defa dinledim, berlioz’a duyduğum yakınlık daha da arttı. özellikle “kleopatra’nın ölümü” yapıtının, soprano sesinin de kullandığı son bölümü çok etkileyiciydi.
“fantastik senfoni” ise gergiev’in kıvrım kıvrım ellerinde bambaşka bir yapıta dönüştü. “songe d’une nuit du sabbat” (sabbat gecesi şarkısı) zaten başlı başına pieter bruegel’in veya hieronymus bosch’un ölüm temalı tablolarından esinlenilmiş gibidir. gergiev’in yorumunda kemanlar daha bir grotesk tınladılar, bakır üflemeliler kötülüğün dünyaya hakim oluşunu daha bir zafer edasıyla duyurdular, klarinet ile davulların düeti ise biz zavallı insancıkların içine korku salan nitelikteydi; çanlar bizleri ölüme çağırırken, sonlara doğru tırmanan kötücül gürültü beni bütünüyle etkisi altına aldı.



mahler 6, berlioz fantastik ve bruegel birleşerek, dün günboyu içimde apokaliptik bir atmosferi canlı tuttular…

10 Ağustos 2011 Çarşamba

beklenen şov yapıldı, salon şenlik yerine döndü; etkileyiciydi!


simon bolivar venezüella senfoni orkestrası dün akşam beklenen şovunu yaptı. televizyonlardan defalarca kayıtlarını izlediğimiz şekilde, programlı konser bitip, bislere sıra gelince; salon ve sahne bütünüyle karartıldı ve ışıklar yeniden yandığında sahne rengarenkti. 220 tane venezüella bayraklı ceket giymiş müzisyen!

akşamın sürprizi ise; orkestranın çalacağı bis parçalarını yönetmek üzere, gustavo dudamel’in seyircilere doğru belli bir yöne bakıp iki genci parmağıyla sahneye çağırması oldu. beraber arkaya gittiler, dudamel ile gençlerden biri venezüella ceketi giymiş olarak geri geldi. dudamel gencin eline batonu tutuşturdu, şef podyumuna bıraktı ve salona inip seyircilerin arasında bir koltuğa oturdu.
genç, sanki kırk yıllık orkestra şefiymiş gibi rahat, akıcı, kendinden emin ve neredeyse bütün çalgıların girişi bilerek arturo marquez’in 2 numaralı meksika dansını (danzon) yönetmeye başladı. [ne diyorum ben! zaten, sahnede 40 yaşının üstündeki tek kişi, çekim yapan kameramandı! ne orkestra üyeleri ne de gustavo dudamel. ortalama herhalde 25 falan olmalıydı] sonra diğer genç geldi sahneye ve bernstein’in “mambo”sunu ve ginestra’nın “malambo”sunu yönetti.
bugün-yarın gazetelerde yazar, öğrenmiş oluruz; sanırım bu iki genç istanbulluydular; maestro abreu ile dudamel’n pazar akşamı galata meydanı’ndaki konserlerden gözlerine kestirdikleri iki doğal yetenekli müzisyen genç.

...

pazartesi akşamının resmiyetinden sonra, dün akşamın enerjisi tam da venezüellalı gençlerden beklediğimizdi. doğrusu ben, tek bir bis parçası bile çalmadıkları pazartesi akşamından sonra, “bunlar yarın akşam bayraklı eşorfmanlarını da giymeyecekler, şovlarını da yapmayacaklar herhalde” diye düşünmeye başlamıştım. değil mi ki orkestranın adından “gençlik”i çıkartıp “senfoni”yi koymuşlar, bayraklı şovlar da eskide kalmış olabilirdi; olmadı.
venezüellalı gençlerin, bernstein’in “mambo”sunu; bir yandan çalgılarını çevirirken, diğer yandan “mambo” diye bağırarak, mütemadiyen ayağa kalkıp oturarak, kendi etraflarında dönerek ve iki yana salınarak çaldıklarına tanık olmaktan pek memnunum.
konserin sonunda salona doğru fırlattıkları venezüella bayraklı ceketlerini kapmış olan şanslı seyirciler benden de mutlu olmalılar.
olur da bir daha gelirlerse kesin parterde ön sıralarda olacağım.

...

konsere gelirsek; orkestrada pazartesi akşamki sıradanlıktan eser yoktu. benim izlenimim, belli ki çaykoski’ye daha ısınamamış olmaları; minimal kusurla ve düzgün çalıyorlar ama daha içerden hissetmiyorlar.

dün akşam ise, programın ortasına yerleştirilen venezüellalı ve meksikalı bestecilerin birer yapıtını kenara koyarsam, başlangıç ve sondaki zor yapıtların icralarında olağanüstüydüler.
ikisi de 20 yüzyıl başının efsanevi emprezaryosu diaghliyev tarafından bale yapıtı olarak ısmarlanmış ravel’in “daphnis ve chloé süiti” ile stravinski’nin “ateşkuşu süiti”nde orkestranın icrası o kadar etkileyici, sürükleyici, tek bir nefeste çıkmış gibi bütünsel ve duyguluydu ki acaba venezüellalı gençlerin repertuarlarında “bahar ayini” de var mıdır diye düşünmeden edemedim. varsa eğer, onlardan “bahar ayini” dinlemek unutulmaz bir deneyim olmalı!

22 Temmuz 2011 Cuma

renée fleming istanbul'daydı


renée fleming'in geleceğini ilk duyduğumda sevinçten uçmuş, bilet fiyatlarını öğrendiğimde dünyam kararmıştı. her ne kadar kendisi yaşayan sopranolar arasında favorim de olsa, neticede 6-7 şarkı söyleyeceği bir konsere o parayı vermek israf olurdu. kaldı ki, türkiye şartlarında bir konsere o fiyatların biçilmesi de, belli bir zümreye "siz konsere gelmeyin kardeşim" demekti. hadi koca yaz tek bu konser olsa, insan ne yapıp eder giderdi, ama müzik festivaliydi, opera festivaliydi, simon bolivar orkestrasıydı derken meblağ kabarıyordu.

bugün öğlendensonra 14.00'dü, akşamki fleming konserine hala biletim yoktu. ama, konser programını öğrendiğim bir haftadan beri içim kıpır kıpırdı. tam 11 parça; richard strauss'un lied'lerinden tutun da, fransız romantikleri, italyan verismocuları veeee dvorak'ın rusalka operasından ünlü ay şarkısı. insan daha ne isterdi.

...

2002'de burcu'nun misafirperverliğiyle paris'te kaldığım 40 günün avare sabahlarından birinde, baktım bastille operası'nda "rusalka" oynuyor; mezzo'dan aşina olduğum ve tarzını çok beğendiğim robert carsen sahneye koymuş, başrolde fleming.

akşamüstü gişeye gittim bilet var mı diye; sormak abesmiş! günler öncesinden tükenmiş. akşam son dakika kuyruğuna girin diye öğüt verdi gişedeki kadın.

başlama saatinden 2 saat önce gittim, fuayede gençlerin olduğu bir kuyruğa girdim. neden sonra aklıma geldi sormak, meğer sadece 24 yaş altı ve öğrencilerin kuyruğuymuş. başımı uzatınca fark ettiğim diğeri bayağı uzundu ve bana bilet kalacak gibi değildi, yine de şansımı denemek için beklemeye başladım.

saat yaklaştıkça biletliler önümüzden geçerek girmeye başladılar. fazlası olanlarsa bizlere doğru biletlerini sallayarak fiyat söylüyorlardı.
endamı yerinde yaşlıca bir hanım bana yaklaştı ve 100 avroluk bileti yarı fiyatına vereceğini söyledi. 50 avro -o zaman için- düşündüğümün çok üstünde bir rakamdı, geri çevirdim; şimdi olsa havada kapardım.
neticede o akşam "rusalka"ya giremedim. ertesi yıl mezzo'da yayınlandı.

...

renée fleming'i bir kere daha "para" yüzünden kaçırmayı içim elvermedi; hem de şehrime kadar gelmişken. hele de 11 parça söyleyecekken. [şimdi barbra streisand olsa parça başına kaç lira düşüyor, nota başına kaç kuruş düşüyor hesaplardı]
biletlerin günler öncesinden bittiğini biliyordum ama -olmayan- şansımı denemek için iksv'ye telefon ettim; bir sıra eklemişler, bilet varmış.
millet neler için borca harca giriyor, kredi alıyor, ben bir konsere mi gidemeyeceğim diyerek kendimi cesaretlendirip gözümü kararttım ve 10. sıradaki bileti aldım!

olacaksa tam streisand hesabı olsun: 11 parçaya ek olarak renée fleming hiç nazlanmadan, sanki programa dahilmiş gibi konser bitiminde dört de bis verdi, etti mi 15 parça. bu akşamdan iki adet gala konser çıkar. bilet ucuza bile mi geldi, nedir!

...

iksv'nin 39. müzik festivali dahilinde düzenlediği "festival özel konseri: renée fleming" gerçekten özel bir konserdi. unutulacak gibi değildi!

borusan istanbul filarmoni orkestrası ve şef sascha goetzel de bu akşam formundaydı. sascha goetzel, gounod'nun "faust valsi"nde zıplamayı ihmal etmedi; hatta, bizlerin artık alışık olduğumuz kıvraklığıyla bir ara (verdi'nin "elena'nın bolero"sunda) fleming'in dikkatini bile çekmeyi başardı.
orkestra özellikle ilk yarıda mascagni'nin "cavalliera rusticana" ve ikinci yarıda puccini'nin "manon lescaut" intermezzolarında beni uçurdu. haçaturyan'ın "adagio"sunu da mükemmel yorumladı.


renée fleming ise; onsuz hiç bir konser düşünemem dediği richard strauss'tan benzersiz "morgen"in de içinde olduğu üç lied'le başladı konsere.
ilk yarıyı massanet'den iki romantik aryayla bitirdi. dün akşam "cezayir'de bir italyan kızı"nda iyice pislenmiş kulaklarımı önce iyice bir temizlemiş oldu. ikinci yarıda cilayı çekti, bislerle de parlattı.

ikinci yarıda ilk olarak, "benim dünya sahnelerinde çıkış aryam" diyerek takdim ettiği, rusalka'dan "ay şarkısı"nı söyledi. muhteşemdi. bir ses bu kadar mı yumuşak olur, ama aynı zamanda bir o kadar da güçlü. hiç arya söylemiyormuş, zorlanmıyormuş gibi; ve sanki gündelik bir iş yapıyormuşcasına alçakgönüllükle.

ardından, "palyaço"nun bestecisi leoncavallo'nun hiç bilmediğim "la boheme" operasından iki hafif arya ve onlara eklenen puccini'nin ünlü "la boheme"inden mimi'nin aryası "donde lieta usci" geldi.
daha sonra cilea'nın "andrea lecouvreur"ünden romantik bir arya ve verdi'den etkileyici, ses oyunlarıyla bezeli, melodik ve kuvvetli "elena'nın bolerosu"yla kapanış.

ama daha bitmedi. önce muhteşem hüzünlü "o babbino caro".
seç deseler, renée fleming'den ne dinlemek istersin, üç tercihim olurdu; fleming üçünü de söyledi bu akşam [şansım dönüyordü galiba]. ilki: rusalka'dan ay şarkısı programdaydı zaten.
diğerleriyse, gianni schicchi'den "o babbino caro" veee bizi evlerimize, kulaklarımızda o muhteşem sesi ve yumuşacık yorumuyla uğurladığı, yine puccini'nin, herhalde her operaseverin gönlünde yeri olan, "vissi d'arte"si.

fleming ikisinin arasına, kendi ülkesinden iki parçayı da sıkıştırmayı ihmal etmedi: gershwin'den "summertime" ve bernstein'den "i feel pretty".
"i feel pretty" akşamın tek "olmasa da olurdu" parçasıydı; "summertime" ise öyle böyle değil, bir içim su gibiydi; kulaklarımızdan kalbimize aktı.

...

renée fleming daha önce konser vermediği bir ülkeye gelmekten pek memnunmuş. alışık olmadığımız şekilde, arya aralarında mikrofonu eline alıp konuştu; istanbul'u da çok etkileyici bulmuş, -aya irini'yi "hall" olarak tanımlayarak- "konser salonu"muzu da pek beğenmiş. [sağolsun bizanslılar, onlar olmasa ne yapardık acaba. nejat eczacıbaşı mı demişti, istanbul festivali'nin en büyük sponsoru bizans diye. ne doğru söz.]

fleming iki cümle ettiğinde bile espritüeldi; "operaların sonunda herkes ölür zaten", "bu denizkızı disney'inkine benzemez" gibilerinden hem yaptığı işi hem vatandaşı olduğu ülkeyi hafif hafif ti'ye alan esprileriyle ne kadar dünya vatandaşı olduğunu gösterdi; zaten konserden 45 dakika önce yanında genç bir kızla elektrikli arabadan inmiş, sade kıyafeti ve sanki oradan geçiyormuş gibi doğal haliyle aya irini'nin yan kapısından kulise girmişti.
evet; yorum, ses, güzellik etkiliyor insanı. ama en çok böyle şeyler etkiliyor. bir dünya starıyken bile doğal, sıradan ve alçakgönüllü olabilmek/kalabilmek.

umarım fleming bu etkilendiği şehre ve konser salonuna (!) yeniden gelir. ama dilerim, bir dahaki sefere bilet fiyatları bu kadar fahiş olmasın...

11 Haziran 2011 Cumartesi

müzik festivalinden şöyle-böyle...


nedense bu seneki müzik festivali beni pek heyecanlandırmadı. gözüme dört konser kestirmiştim, biri düştü; petibon rahatsızlanmış. kalan üçün ikisi geçti zaten. geriye bir tek, salı akşamı süreyya'da oda müziği kaldı.



çocukluğunu kindergarten yerine babasının vurmalıları ile köprünün diğer tarafındaki inek ahırı arasında geçirmiş ("singende trommeln und rasender puls", alexander stenzel, arte 2006) avusturyalı martin grubinger her an gülümseyen suratıyla arz-ı endam etti perşembe akşamı.
grubinger'e; onunla aynı adı taşıyan vurmalıçalgıcı babası, vurmalıçalgıcı arkadaşı leonard schmidinger ve istanbul seyircisine almanca hitap edecek kadar olaya vakıf olmuş, temel reis'in safinaz'ı kıvamında çubuk-ikiz piyanistlerimiz ferhan-ferzan önder kardeşler eşlik ettiler.
başka bir deyişle, aya irini sahnesinde beş vurmalıçalgıcı vardı. maalesef ikisininkinin enstrümanından çıkan ses, diğerlerinkinin yanında pek bir cılız kaldı; sinek vızıltısı gibi!
önder'ler o incecik kollarıyla ne kadar kuvvetli vursalar da, piyanolar neredeyse hiç duyulmadı. piyanoların sesini, olsa olsa ilk beş sıra ayırt edebilmiştir; ben 20'deydim, piyanoları ancak vurmalılar sakinlediğinde duyabildim.

gelelim akşamın müzik kalitesine:
her ne kadar "ah, neydi o eski günler" nostaljisi yapmaktan kaçınsam da; "leonard bernstein - batı yakasının hikayesi - iki piyano-vurmalı çalgılar" denince benim unutamadığım, güher-süher pekineller'in çaldığı, bizzat bernstein'dan izin ve kontrolle uyarlanmış versiyon ve bunun 1988 yılındaki festivalde muhteşem icrasıdır. üstüste iki akşama gitmiştim; parama kıyıp (pardon, babamın parasına; çünkü o zamanlar daha lise öğrencisiydim) akm parter'den izlemiştim.
pekinellerden biri perşembe akşamki konserde vardı; acaba o nasıl bulmuştur grubinger'in uyarlamasını. ben pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim; iyi bir alkış ve kuvvetli bir son için sağlam oynamak adına, cha cha ritimli "america" şarkısının özellikle ama kısır ve kendini tekrar eden bir düzenlemeyle öne çıkartılması pek hoşuma gitmedi.

konserin, merakla beklediğim "bahar ayini" icrasında ise baskın ksilofon kullanımının neden piyanoların önüne geçtiğine anlam veremedim; yapıta ve atmosferine artı bir değer katamıyorken!
üç vurmalı çalgıcıyla zenginleşince "bahar ayini"nin ilkel atmosferinin ve yapıtın doğasında varolan çılgınca ritm tasarımının daha da etkili olacağını hayal etmiştim, beklediğimi bulamadım.
orkestra veya iki piyano versiyonları hala gözdelerim.

"küçük" de olsa merak ettiğim bir şey ise; program broşüründe "batı yakasının hikayesi"nin 2 piyano 3 vurmalı çalgı uyarlamasının grubinger'e ait olduğu belirtiliyor olmasına rağmen, "bahar ayini"nin 2 piyano 3 vurmalı çalgı versiyonunun düzenleyicisinin anılmamış olması; bu versiyonu stravinski'nin kendisi mi yapmış (ki hiç zannetmiyorum), yoksa bu da "dahi çocuk" grubinger'in alameti farikası mı!

aynı grup (önderler, grubingerler ve schmidinger) yanlarına orkestra ve koro alarak bu yazki schleswig-holstein festivalinde bu sefer carmina burana'yı icra edecekler.
grubinger'e biri dur demezse, bir sonraki durağı muhtemelen beethoven 9. senfoni olacak!
tamam, vurmalı çalgı için klasik müzik repertuarı çok geniş değil, ancak bu durum grubinger'i, tanınmış yapıtların değersiz/anlamsız versiyonlarını yapmaya itmemeli. ama tabii, müzik endüstrisi de bir şekilde devam etmeli, değil mi!



aynı şeyi, gidon kremer'in çağdaş bestecilere ısmarladığı bach uyarlamaları için de düşünüyorum. ama neyse ki bunlar, grubinger'inkilerden kat be kat kaliteliydiler. eh, arkasında gidon kremer imzası olunca, başka türlüsü de düşünülemezdi zaten.
yine de, herkesin ayılıp bayıldığı "the art of improvisations"tan çok da haz etmediğimi "itiraf" etmek isterim.
birileri de "kral çıplak" demeli değil mi! nasıl olsa iksv veya albüm ithalatçısı firmayla dirsek temasım yok, müzikolog da değilim; sıradan bir dinleyici/izleyici/takipçiyim...
ancak keşke dün akşam konser öncesi, maksim-gazinosu-assolisti-saçlı piyanist hanımefendi ile değil de, bir müzikologla söyleşilseymiş; belki bu kadar rağbet görmezdi, ama daha doyurucu olacağı garantilenirdi.

usta gidon kremer ve orkestrası kremerata baltica'nın dün akşamki konserinin en unutulmaz anları ise; bis parçası olarak çaldıkları giya kancheli'nin kremer için bestelediği "rag-GIDON-time" ve astor piazzolla'dan -yanılmıyorsam- "michalangelo 70" idi.
giya kancheli seyirciler arasındaydı. geçen yılki arvo paert hediyesinden sonra, umarım iksv kancheli'ye müzik festivali'nin 2012'deki 40. yılı münasebetiyle bir beste ısmarlamıştır ve, gürcü usta bu vesileyle etrafı şöyle bir koklamak ve ilham almak üzere aramıza karışmıştır...
biz umalım; insan umut ettiği sürece "mutlu" yaşarmış!...

24 Ekim 2010 Pazar

kadim törenlerin temel formu: halka


çağdaş müzik severler bu yıl pek şanslılar; hele de bugün.
acaba evin ilyasoğlu, "borusan müzik evi'nin 80-100 müdavimi", hasan uçarsu veya miam'dan birileri bugünki idans etkinliklerini takip ettiler mi!
gündüz eszter salamon "dance for nothing"de john cage'in metnini icra etti (ben izleyemedim), akşam cemal reşit rey konser salonu'nda iannis xenakis’in canlı çalınan "persephassa"sı eşliğinde emmanuelle huynh’in "cribles / live" adlı yapıtı sahnelendi.
haberleri olunca, kaçırdıklarına üzülecekler!

...

mimarlık eğitimi almış, le corbusier ile çalışmış iannis xenakis’in, müzik festivali'ndeki muhteşem "oresteia"sından sonra, aynı yıl içinde bir yaptını daha canlı dinlemek/izlemek istanbullular için bulunmaz nimetti.
"dinlemek/izlemek" diyorum çünkü koreograf emmanuelle huynh’in "müziği mi görüyoruz yoksa dansı mı duyuyoruz?" şekilde formüle ettiği üzere; bu akşamki gösteride hem müziği gördük hem de dansı dinledik.

altı vurmalıçalgılar seti için yazılmış "persephassa"yı rhizome percussions grubu yorumladı.
hem de; ikisi sahnenin arkasında, ikisi hemen sahnenin ucunda iki yanda, son ikisi ise seyirci koltuklarının ortalarına denk gelen bir konumda iki yanda olmak üzere bizleri/seyircileri içine alan 360 derecelik bir halka oluşturarak. seyirci koltuklarının üzerine vurmalıçalgılar için birer platform inşa edilmişti. tek defalık benzersiz bir deneyimdi.
bir kere daha idans ekibine teşekkürler.

...

emmanuelle huynh’in koreografisi, kendisinin de program notlarında belirttiği üzere "çocuksu, geçmişe ait, kutlamaların, dinsel törenlerin, düğünlerin, savaş danslarının, geçit törenlerinin, hep birlikte hareket etmenin aracı olan halka formu" üzerine kuruluydu.
dolayısıyla, canlı icra edilen müziğin bizleri bir halka içine alması -uygulaması zor olsa da- çok yerinde bir sahneleme düzeni idi.

aslında, koreografi için söylenebilecek bütün sözleri huynh’in kendisi program notlarında sarf etmiş:
"Bu toplulukta ortaya çıkıyan “tekillik” oluyor. Dinamik ve diyalojik bir ilişki içindeki birey bazen lider rolünde beliriyor bazen de yönlendirilen. Topluluk onu oluşturan tekilliklerden, bireylerden ayrılamaz; ama aynı zamanda bu tekliklerin toplamından da fazlasıdır. Aralarındaki bağ, her toplum ya da toplulukta olanları görünür kılıyor: iktidar ilişkileri, dayanışmanın zorlukları… Ayaklarımızın altında, kollarımızın arasında, coşku ve korku arasında tarih şimdiki zamanda yazılıyor."

bir tek şunları ekleyebilirim:
. yapıtın başında, daha xenakis’in bestesi devreye girmeden önce, dansçıların birbirlerinden kaçarken ayaklarıyla zeminde çıkardıkları düzensiz seslerle başlıyor olması müziğin, çok doğal ve hoş bir sonuç verdi. bence, en az müzisyenlerin yerleşim düzeni kadar etkileyici bir fikirdi.
. xenakis'in müziğinin de devreye girmesiyle gelişen başlangıçtaki bu sahne, müziği ve koreografisiyle bana leonard bernstein-jerome robbins ikilisinin "west side story"sinin muhteşem açılış sekansını hatırlattı.

2009'daki montpellier danse'da banttan müzikle prömiyeri yapılan, 3 mart 2010'da angers'de canlı müzik eşliğindeki versiyonu sahnelenen "cribles / live" 2011 yılında metz, paris, marsilya ve reims'de turnede olacakmış.

...

şekle dair bir kaç söz/soru:
neden 10 dansçı için hazırlanmış yapıt 9 dansçı ile sahnelendi; neden broşürde 11 dansçının kısa özgeçmişi vardı da kerem gelebek'in yoktu? [kendisi akrabam veya arkadaşım değil, belirtiyim de yanlış anlaşılmasın]
dans etmeyen ama özgeçmişleri yazılmış olan 2 dansçı kimlerdi?
insanlık, pardon "dansçılık" halidir olur; provada sakatlanmış olabilirler, gelebek belki son anda kadroya dahil edilmiştir... ama, neden bu konuda herhangi bir açıklama yapılmadı!
bilet satın almış 50 kişi de, seyrek kalabalığın geriye kalan kısmını oluşturan davetliler de neden adam yerine konmadılar, anlam veremedim!
ve son bir gariplik: selam sırasında huynh neden memnuniyetsizdi!