avignon festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avignon festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2023 Pazartesi

on soruluk sohbetler 92: Carolina Bianchi

5-25 Temmuz 2023 tarihleri arasında gerçekleşen, dünyanın önemli gösteri sanatları festivallerinden Festival d’Avignon’un 77. edisyonu için festival yönetmeni Portekizli tiyatro insanı Tiago Rodrigues’in davet ettiği sanatçılardan biri Brezilyalı yönetmen, oyun yazarı ve oyuncu Carolina Bianchi idi. Amsterdam’da yaşayan Bianchi ilk kez Avignon Festivali’ne konuk oldu ve Cadela Força (Kaltak Gücü) üçlemesinin ilk bölümü olan A Noiva e o Boa Noite Cinderela adlı gösterisinin dünya prömiyerini festivalde gerçekleştirdi. Bianchi Cara de Cavalo (At suratlı) adlı kolektifin yöneticisi ve araştırmaları kendi deyişiyle “ataerkillik, fantazmagorya, tarihsel anlaşmalar, kriz olarak toplumsal cinsiyet, kolonyal miras ve aşırı erotizm ile ilgili sorunları ele alan tiyatro, performans, dans arasındaki boşlukları barındırıyor.” Yine kendi deyişiyle “tarihsel çizgiye müdahale etme ve ataerkil kapitalist düzeni istikrarsızlaştırma girişiminde, muhayyileyle mutlak bir şekilde sohbet eden fiziksel pratiklerle ilgilenen” Bianchi, yapıtlarında gerçeklikle yüzleşmek için edebiyat, plastik sanatlar ve sinemaya göndermeler yapıyor.

© Festival d’Avignon

Bianchi, Avignon Tiyatro Festivalinde seyirciyle buluşturduğu A Noiva e o Boa Noite Cinderela adlı performance-lecture tadında başladığı gösterisinde, kendisini tecavüzcülerin sıklıkla kullandıkları bir uyuşturucu kokteylle sahnede, çiçeklerle çevrili bir yatağın üzerinde "gerçekten" bayılttıktan sonra seyirci ile diyaloğunu sürdürmeye devam ediyor ve sadece deneyimini açığa çıkarmakla kalmayarak, bir bölümünü de yeniden yaşatıyor. Belki de bu sene Avignon Festivali’nin en çok konuşulan işlerinde biri olan ve Bianchi’nin sanat ve travma hakkında seyirciyi direk adres ederek başladığı bu performansa sanatçı masumca, kadınlara yönelik cinsel şiddeti sanat tarihi açısından, çağdaş bir vaka olarak ele aldığı, gelinlik giyerek otostop çeken bir Performans sanatçısı olan Pippa Bacca’nın, 2008 yılında hem de Türkiye’de, tecavüze edilip öldürülmesini incelediği bir sunum ile başlıyor. Ancak Performans Sanatının da doğasına özgü "gerçeklik" ve "sınırları zorlayan" unsurlarını sorguladıktan sonra Bianchi, yaklaşık yirmi dakika sonra içtiği "gerçek" kokteyl karışımı – ki Portekizce “İyi Geceler Küçük Külkedisi olarak bilinen - sonuncunda masanın üzerine yığılarak "gerçekten" bayılıyor. Baygın olsa da Bianchi, seyirciyle, sahne üzerindeki üst yazı panosundan kadına yönelik cinsel şiddete dair fikirlerini ve Brezilya’da sevgilisini arkadaşlarına katlettirdikten sonra kendi köpeklerine yedirerek cinayeti örtbas etmeye çalışan ve bugün hapisten çıkmış olup bir şekilde kariyerine devam eden futbolcu Bruno Fernandes de Souza ve öldürttüğü sevgilisi Eliza Samudio’nun hikâyesini paylaşmaya devam ediyor . Bu esnada Bianchi’ye sahnede kendi topluluğundan yedi performansçı, sahnede gerçekleştirdikleri farklı eylemlerle, gece kulübü-vari bir atmosferde eşlik ediyorlar. İlerleyen süreçte ise seyirci, aslında sadece bir hikâye değil aynı zamanda otobiyografik bir travmanın paylaşımına ve belki de bu vesile ile iyileşme olanağına şahitlik ettiğini fark ediyor…

Performansın özü sizce nedir?
Bence sahnelediğimiz oyunun özü, bir diğer deyişle sinir merkezi, tecavüz. Cinsel şiddet. Ancak iş bunu iletmeye geldiğinde, bu büyük bir problem. Benim bu hikâyelerden bazılarına değinme yolum, onları tiyatro ve sanat üzerine bir tartışmaya çok yaklaştırmaktı, yani ben bu bakış açısıyla bu anlatıları tetikliyorum. Ben sadece ifade katmanında kalmakla kalmayıp, bu konu için teatral ve metinsel bir dil oluşturmakla ilgileniyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın gücü bu mu bilmiyorum. Ama tiyatroyla çalışmanın hayatımda yarattığı dönüşümleri algılıyorum. Bazıları güzel, bazıları korkunç.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Bir eser üzerinde çalışırken takıntılı biri oluyorum. Etrafımdaki her şey bana ilham verebilir. Genelde okuduğum şeylerden, şiirlerden, romanlardan, teorilerden, gördüğüm imgelerden ve arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerden çok ilham alıyorum. Rüyalar da önemli bir rol oynuyor, onlar hayatımın bir uzantısı. Bu yüzden işlerimle olan diyaloğumun, onlara dair duygularımın rüyalarda yer aldığını hissediyorum, ama farklı, genellikle daha esrarengiz ve fantastik bir şekilde, ki bunu seviyorum. Cadela Força açısından gösteride rüyalar temel bir rol oynuyor, çünkü performans esnasında kendimi uyutuyorum ve tecavüz içkisi içen, rüyayı yok eden, sizi hayalsiz uyutan bir kafa üzerinde farklı bir anlatı yaratmaya çalışıyorum. Belki de bir şekilde bu şiddetli uyku için bir tür rüya, bir imaj yaratmaya çalışıyorum…

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Başlık aklıma gelen ilk şey oluyor. Çünkü başlık, kesinliğini kaybetmeden eserin yer alabileceği genişlikte bana rehberlik ediyor. Son eserlerim Lobo, The Magnificent Tremor, Cadela Força - hepsinin bir formu olmadan önce bir adı vardı. Ve tüm eserler, adlarıyla çok ilginç bir bağlantı kurdular.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Birçok hem de birçok isim var. Hayran olduğum sanatçılardan çok etkilendim: Emily Dickinson, Artemisia Gentileschi, Clarice Lispector, Mary Shelley, Ana Mendieta, Nina Simone, Maria Bethania, Angelica Liddell ve bana çok yakın olan ve sürekli olarak bana ilham veren sanatçılar: Carolina Mendonça, Janaína Leite, Marina Matheus, Blackyva, Larissa Ballarotti, Joana Ferraz ve Luisa Callegari.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

26 Ağustos 2023 Cumartesi

on soruluk sohbetler 91: John Collins & Greig Sargeant (Elevator Repair Service)

Festival yönetmeni Portekizli tiyatro insanı Tiago Rodrigues 5-25 Temmuz 2023 tarihleri arasında gerçekleşen, dünyanın önemli gösteri sanatları festivallerinden Festival d’Avignon’un 77. edisyonu için hazırladığı sunuş yazısında şöyle söylüyor: “Sınırlarla bölünmüş bir dünyayı kabul etmiyoruz, çünkü dünyanın, geçmişlerinin ve bugünlerinin karmaşık zenginliğine sahip dillerin özgürlüğüne göre düzenlenmesi gerektiğine inanıyoruz.“ Buradan hareketle Rodrigues “Bazılarının duvar örmek isteyeceği yerlere köprüler inşa etmek” amacıyla her yıl bir dili öne çıkarmayı planlamış ve “Kelimelerin, dillerin ve çevirinin neşeli karmaşasının etrafında toplanmak” için, festival yönetmenliğinin bu ilk edisyonunda İngilizce dilini seçmiş. Bu bağlamda Rodrigues’in festivale davet ettiği topluluklardan biri New York merkezli Elevator Repair Service (ERS) idi. Festivalde, 2021 yılında prömiyerini yaptıkları Baldwin and Buckley at Cambridge adlı oyunu sunan ERS, 1991 yılında John Collins tarafından kurulmuş. Topluluğun üyesi olan ve aynı zamanda oyunda James Baldwin’i canlandıran Greig Sargeant’ın bir projesi olan Baldwin and Buckley at Cambridge’in yönetmenliğini John Collins üstlenmiş. En bilinen yapımları arasında The Great Gatsby'nin tüm metninin sahnelenmesi olan Gatz yer alan ERS, James Joyce'un Ulysses romanından yaptıkları uyarlamanın prömiyerini önümüzdeki Eylül ayında Fisher Center/Bard College'da gerçekleştirecek.

© Christophe Raynaud de Lage 

Yakın zamanda Mubi’de gösterimde olan Meeting the Man: James Baldwin in Paris’i izleyenler Baldwin’in sadece edebiyat alanında değil sivil haklar ve özellikle Amerika’daki siyahların mücadelesi açısından ne kadar önemli bir figür olduğunu bu kısa belgeselde de gözlemleyebilirler. Bir taraftan yazar, düşünür ve eleştirmen olarak ön plana çıkarken öte yandan sivri kişiliği, keskin dili ve eşcinsel kimliğiyle de sık sık gündeme gelen Baldwin, 1924 yılında New York Harlem’de fakirliğin ve ırksal eşitsizliğin göbeğine doğar. Yazdığı kitaplar, kaleme aldığı denemeler ve topluma dair fikirlerini dillendirdiği cesur konuşmalarla kısa zamanda hem siyahi hareket içinde, hem de sivil haklar arenasında büyük etki yaratmaya başlar. Bizler ise, bir süre Amerika’dan uzaklaşıp Avrupa’da, özellikle Paris şehrinde, ara sıra ise kendisini evinde hissettiği ender şehirlerden biri olan ve tarihi ile kültürel renkliliğine epey ilgi duyduğu İstanbul’da vakit geçiren, Gülriz Sururi ile Engin Cezzar’ın yakın arkadaşı olan Baldwin’i muhtemelen en çok, fonda İstanbul’dan manzaraların bulunduğu fotoğraflarıyla tanırız. Amerika’da farklı ırklardan insanların nasıl geçinebildiğine, daha doğrusu geçinemediğine dair bakışını kaleme aldığı Bundan Sonrası Ateş ve Ben Senin Zencin Değilim yazarın en çok bilinen kitaplarındandır. Baldwin 1965 yılında, İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi Birliğine Amerikalı muhafazakâr eleştirmen ve National Review dergisinin kurucusu William F. Buckley ile bir tartışmaya katılmak üzere davet edilir. Tartışmanın merkezinde “Amerikan Rüyası Amerikan Zencisinin pahasına mı inşa edilmiştir?” sorusu yatmaktadır ve bu soru etrafında ırk, sivil haklar ve Amerika’ya dair zıt görüşlere sahip bu iki önde gelen figür bir araya gelir. Sağ görüşü temsil eden Buckley, çoğu zaman iyi ifade ettiği bazen ise tartışmalı bulunan görüşleriyle tanınmakta ve tartışmada Amerikan Rüyasının Amerikan Zencisinin pahasına inşa edilmediğini, ırksal ilerlemenin doğrudan eylemler yerine daha kademeli ve kontrollü bir süreç aracılığıyla gerçekleşmesi gerektiğini savunmaktadır. Irk eşitliği ve sosyal adaletin sıkı bir savunucusu olan Baldwin ise Amerikan Rüyasının Amerikan Zencisinin sömürüsü ve acı çekmesi üzerine inşa edildiğini, ırksal eşitsizliklerin Amerikan toplumunun derinlerine işlediğini, bu haksızlıkları düzeltmek için önemli değişikliklere ihtiyaç olduğunu savunmaktadır. Farklı görüşleri temsil eden bu iki entelektüel figürün Cambridge Üniversitesi öğrencileriyle çevrili bir ortamda gerçekleştirdikleri ve Amerika’daki sivil haklar hareketi ile ırksal eşitlik mücadelesi bağlamında büyük önem taşıyan bu tartışma, gelecek kuşaklar için kayıt altına alınmış ve Amerikan toplumu için ırk, eşitlik ve adalet konularında süregiden ve halen bugün - ve hatta belki yakın geleceğimizden çok bugün için – önemli bir an olarak tarihe geçmiştir. Bu tarihi tartışmanın çağdaş yankılarından da ilham alan ERS, Baldwin and Buckley at Cambridge adlı yapıtlarında karşılıklı iki vaaz kürsüsü ve onların etrafına yerleşen bir seyirci kitlesi ile 1965’te gerçekleşen tartışmanın bugün hâlâ ne kadar geçerli olduğunun altını çiziyor ve sadece siyah-beyaz arasında değil günümüzde birçok alanda artan ayrımcılığın temelinde yatan dinamikleri göz önüne seriyor. 1965’teki karşılaşmayı dünyanın en önemli tiyatro festivallerinden Avignon’da, hem de tam Fransa’da polisin ırkçı eylemleri karşısında ayaklanmaların gerçekleştiği bir zamanda, yeniden sahne üzerinde canlandırarak geçmiş ve geleceğin çarpışmasına olanak tanıyan bu yapıtta, James Baldwin’i canlandıran Greig Sargeant ve yapıtın yönetmeni John Collins’e sorularımızı yönelttik.

Performansın özü sizce nedir? 
John Collins: Eğer “performans” ile canlı performansı kastediyorsanız, özünün canlı olması olduğunu söyleyebilirim. Canlı performansın genellikle yanlış gidebileceği, kaldı ki sık sık da gider, planlanmamış veya şaşırtıcı bir şekilde gelişebileceği gerçeği, sahnede her an benzersiz bir gerçek olasılık ve hatta tehlike hissi yaratır. Bu canlılık ve doğurduğu benzersiz hissiyat, canlı bir izleyici kitlesinin varlığı, ki bu da kendi başına öngörülemez bir güçtür, ile daha da artar. 
Greig Sargeant: Benim için bir performansçı olmak her zaman yanında gurur duyarak durabileceğim bir bakış açısıyla ruhumla örtüşen bir sese sahip olmak ile ilgili. Benim için performansın özü, bir oyuncu olarak bana sunulan hayali koşullar içinde kararlı bir samimiyetle yaşamaya cesaret etmek.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
 J.C.: Tabii ki inanıyorum. Nasıl mı? Bunu sayısını sayamayacak kadar çok deneyimlediğim için bana çok doğal geliyor. 
G.S.: Kesinlikle inanıyorum. Hayal edilen gerçekleşir. Sanat, yaşamları değiştirebilecek güce sahip. Bu nedenle, Baldwin and Buckley at Cambridge tartışmasını hayata geçirmek ve yeni bir nesille paylaşmaktan çok mutluyum. Bu ırk tartışmasının neredeyse 60 yıl önce gerçekleştiğini fark edip hâlâ bugünün toplumunda yankılandığını görünce, dönüştürücü değişimin umuduyla bu diyaloğu sürdürmemek neredeyse imkânsız.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu? 
J.C.: Rüyalar aslında rol oynamaz. Bana ilham veren şey, bir tür bir eserin bir başkasına dönüşmesi; yazılı sözcüklerin eylemlere ve deneyimlere dönüşmesi. Bir kavramın, bir konuşmanın veya bir hareketin, tamamen farklı bir medyumda ortaya çıkmış olsa da, canlı tiyatroda yeniden doğmasını ilham verici buluyorum
G.S.: Her zaman, oynadığım roller ile aramda kişisel bir bağlantı aradım. Bu rollerin hikâyelerini, tarihçelerini okumayı, konuyla ilgili filmler ve belgeseller izlemeyi, beni ve karakterlerimi etkileyen yerleri ziyaret etmeyi seviyorum. Bir müzede kaybolmayı ve saatlerce resimlere bakarak karakterimin hayatını o resimde hayal etmeyi seviyorum. Araştırmalarıma tümüyle daldığımda, bu süreç rüyalarımı etkiliyor. Yani evet, rüyaların çalışmalarımda önemli bir rolü var. İlhamın beni nasıl, hangi yolla bulduğuna sürekli şaşıyorum.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
J.C.: Genellikle işlerimin bir isme ihtiyaç duyduklarını düşünüyorum. Bazı isimler çok kolay gelirken bazen isim bulmaya çalışmak zorlayıcı ve sinir bozucu bir süreç olabiliyor. Her zaman bir tiyatro eserine, başka bir medyumda mevcut olan bir işten doğmuş olsa da, kendi benzersiz adını vermek istiyorum. Ancak, bir şeyin adını zaten belirli bir isimle anmaya alışmışsam, ona yeniden bir ad vermek zor olabiliyor.
G.S.: Bir oyuncu olarak, bir esere isim veren konumunda olmadım. Eser bana genellikle en azından bir çalışma başlığıyla geliyor.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim? 
J.C.: The Wooster Group’un yönetmeni Elizabeth LeCompte. Yaklaşık 15 sene boyunca onun için ve onunla çalışma fırsatım oldu. Ancak bundan öncesinde de LeCompte’un işlerini izlemek, neyin canlı performansı kalıcı ve değerli bir araştırmaya dönüştürdüğüne dair beni tamamen yeni bir anlayışa yönlendirdi. LeCompte büyük bir cesaretle işlerini gerçekleştiriyor ve onun bu büyük cesaretinden hayal bile edemeyeceğim büyük performanslar ve heyecan verici fikirler ortaya çıkıyor.
G.S.: Beni yönetmenler çok etkiliyor. Onların vizyonu benimkine uymalı. Şu üç tiyatro devi hayatımı değiştirdi: David Herskovits - Target Margin Theater’ın sanat direktörü, John Collins - Elevator Repair Service’ın sanat direktörü, Ivo Van Hove - International Theater Amsterdam’ın direktörü. Zeki, cesur ve vizyon sahibi insanlar. Tanrı hepsini korusun.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

8 Ağustos 2023 Salı

avignon festival günlüğü - 5 : off'ta


avignon off için program taslağı

avignon'daki ikinci günüm, resmi programdan hiç basın bileti çıkmayınca bütünüyle boşalmıştı. off'tan yedi gösterilik bir seçki hazırladım kendime. 
istanbul film festivali'nin kartal olduğu zamanlarda sabah 9:00'dan geceyarısı seansına günde 6-7 film izlemişliğim olduğu için, üzerinden uzun zaman geçmiş olsa da, antremanlı sayılırdım ama şimdiye kadar günde yedi tiyatro/dans gösterisi hiç seyretmemişim. benim için unutulmaz bir deneyim oldu.

resmi adı festival off avignon olan festival resmi programla yaklaşık aynı tarihlerde gerçekleştiriliyor; bu yıl 57. düzenlenen festival 7-27 temmuz tarihleri arasındaydı, yani resmisinden iki gün sonra başlayıp, dört gün sonra bitti. festival boyunca 1500 gösteri 140 mekanda sabah 9:00'dan gece 00:30'a kadar kesintisiz şekilde seyirciye sunuldu. sokaklarda şenlikli bir şekilde gösterisinin reklamını yapanlar bu festivalin katılımcıları, dolayısıyla şehri festival havasına sokan esas etkinlik bu.

festivaldeki bu kadar çok oyun arasında iz bulmak zor, ama programın içine biraz girince kendinize uygun patikalar keşfediyorsunuz. programı biraz inceleyince belli bir iki mekandaki gösterilerle daha çok ilgilendiğimi fark ettim. bu mekanlar la manufacture ve train bleu idi. sonradan, off konusunda deneyimli arkadaşımın bana "şu mekanlardakilere bak" diye tavsiye ettiklerinin arasında bu ikisinin ismi vardı, ayrıca 11 ve özellikle dans gösterilerine yoğunlaşan les hivernales. off'ta her yıl isviçre seçkisi de vaatkar işler barındırıyor; geçtiğimiz yıllarda bu seçkide, benim başka festivallerde işlerini seyredip hayran olduğum philippe saire vardı. 
bu yıl festivalin çok başındaki tarihlerde orada olduğum için isviçre seçkisini ve les hivernales'teki dans gösterilerini ucundan yakaladım; seçkiden bir şey seyredemedim gerçi, ama 10 temmuz pazartesi sabahı avignon'dan ayrılmadan önce hem train bleue'de, hem de les hivernales'te birer dans gösterisi yakaladım. dansa meraklı olanlara, had safhada çağdaş ve kavramsal olmayan ama kalburüstü dans gösterilerini her yıl off danse başlığıyla sunan theatre golovine'i de öneririm. 


off'ta sistem şöyle işliyor: her oyun festival boyunca haftada bir gün tatil olmak üzere her gün, aynı mekanda, aynı saatte sahneleniyor. programda yaklaşık 1500 gösteri var. bunların arasından sıyrılabilmek çok zor, ancak fısıltı gazetesi ve kulaktan kulağa çok iyi işlerse, bir şansınız var. her oyun bitiminde sanatçılardan biri söz alıp, oyunu beğendiyseniz lütfen etrafınıza tavsiye edin diye ricada bulunuyor. 
ilk günlerde orada olduğum için salonlar genellikle boştu. ama tam da fısıltı gazetesi'nin ne kadar etkili olabileceğini, ilk gün seyredip hayran olduğum DEJA'ya ikinci gün arkadaşlarımı götürdüğümde salonun daha kalabalık olduğunu gördüğümde ve instagram'da takibe başladığım topluluğun beşinci gösterilerinde kapalı gişe oynadıklarını post ettiklerinde bizzat deneyimlemiş oldum.

festival 140 mekanda gerçekleşiyor, ama avignon'da 140 tane gösteri mekanı yok doğal olarak. bu mekanların neredeyse hepsi sadece festival süresince gösteri mekanına dönüştürülen yerler. örneğin benim bir çok gösteri seyrettiğim, la manufacture'ün kullandığı mekanlardan biri aslen bir paten salonu (la patinoire), diğeri eski bir şatodan kalma arazinin içindeki bir yapı (chateau de saint-chamand). 
şehir surlarının içinde 140 mekana yer olmadığı için bazı gösteri mekanları surların dışında, yürüyerek veya toplu taşıma ile kolay ulaşılmayacak mesafede. organizatörler buralara ücreti gösteri biletine dahil servis/otobüs seferleri (bunlara navette deniyor) planlamışlar. buralardaki gösteriler katalogda hem servisin şehirden kalış-varış, hem de gösterinin başlangış-bitiş saatleriyle belirtiliyorlar. 
belki de off'un en havalı tiyatro mekanı, sinemadan dönüştürülmüş la scala provence. la scala beş yıl önce paris'te açılan özel bir tiyatro mekanı. orası da eski bir sinemadan dönüştürülmüştü. la scala'nın işletmecileri bir zaman sonra taşrada da bir nevi şube açmışlar. [2018 aralık'ında paris'teki la scala ve açılış gösterisi yoann bourgeois'nın "scala"sı hakkında yazmıştım, merak edenler tıklasınlar.]




ve off'ta yaşadığım ilginç bir olay ile avignon festival günlüğümü noktalıyorum:

avignon'daki o ikinci günümde henüz 9:20, 12:00, 14:20 ve 15:40 seanslarında birer gösteri seyretmişim. bunlardan sonuncusunun basın görevlisiyle sohbet ederken, frankofon olmadığım için off'ta fiziksel tiyatro, dans veya kukla gösterileri arasından seçim yaptığımı söyledim. bunun üzerine o da, patinoire'da akşamları 22:05'te başlayan bir gösteriyi hararetle tavsiye etti; brezilyalı olan koreografın uzun bir aradan sonra tekrar off'a geldiğini, çok özel ve yaratıcı bir sanatçı olduğunu, işlerinin karanlık olduğunu ama yaşanan deneyime değdiğini söyledi. o günün akşamı dahil kalan üç akşamım doluydu, dolayısıyla bu ilginç tavsiyede aklım kalsa da yapabileceğim bir şey yok gibiydi.

gideceğim bir sonraki gösteri yine şehir dışındaydı ama bulunduğum chateau de saint-chamand ile gideceğim la patinoire'ın arası 10 dakika yürüme mesafesindeydi, dolayısıyla mekana vaktinden çok erken varmış, saat öğleden sonra beş olmasına rağmen bunaltıcı etkisini sürdürmekte olan güneşten korunmak için binanın önündeki alana kurulu geniş çadırın içinde oturup beklemeye başlamıştım. yanıma yaşlıca bir adam geldi; ince uzun bedenli, kır gür saçlı biriydi. selam verdi, gönülsüzce karşılık verdim ve  incelemekte olduğum broşüre geri döndüm. çok geçmeden bir hamle daha yaptı; önce fransızca, sonra benden gelen cevaba göre ingilizceye dönerek soru yağmuruna tuttu beni; nereliydim, avignon'a festival için mi gelmiştim, kaçıncı gelişimdi, off'ta kaç oyun seyretmiştim, hangisini en çok beğenmiştim. biraz sonra fark ettim ki, cevaplarımı dinlemek kadar, sorularına vereceği kendi cevaplarını bana söylemeye de hevesliydi: avignon'luydu, yıllardır off'u takip ediyordu, off'ta şimdiye kadar 2000'nin üzerinde gösteri seyretmişti (demek başka şehirlerin de baysan pamay'ları var diye geçirdim içimden) ve sonunda baklayı ağzından çıkardı, beni dürtmesinin esas nedenine geldi: bu kadar gösteri arasında bir iş vardı ki, yıllardır off'ta seyrettikleri arasında ilk 10'daydı, ne yapıp edip mutlaka seyretmeliydim. sonraki üç akşamımın dolu olduğunu söyleyince, hangi gösterilerki onlar diyerek hesap bile sordu, insanlar seçimlerinin sonucudur diyerek ders de verdi. 

bu kadar şiddetle tavsiye ettiği hangi gösteriydi diye sorduğunuzu duyar gibiyim. ve doğru tahmin: gün içinde daha önce basın görevlisinin tavsiye ettiğiyle aynı: artur luanda riberio ile andre curti'nin "enquanto você voava, eu criava raízes" (sen uçarken ben kök salıyorum).
aslında bu gösteriyi ben de gözüme kestirmiş, yukarıdaki taslakta görüldüğü gibi programıma yazmıştım, ama daha sonra, tanımadığım bir sanatçının gösterisindense, çok sevdiğim olivier dubois'nın bizzat dans ettiği solo gösterisini seyretme isteği ağır basmış ve gündüz basın biletimi satın almıştım. evet, off'ta bazı gösterilere, organizatörlerin kararı doğrultusunda basın bileti indirimli bile olsa ücretli.

peki her şeye rağmen, son üç gecemin birinde, aynı gün bir saat arayla bana tavsiye edilen o gösteriyi seyretme şansı yarattım mı kendime?


[bütün fotoğraflar mehmet kerem özel'e aittir. avignon, 07.07.2023]


6 Ağustos 2023 Pazar

avignon festival günlüğü - 4 : operada ve fabrika'da



papalar sarayı'nın önündeki meydanda G.R.O.O.V.E.'un başlamasını beklerken 

dört bölümden oluşan gösterinin bölüm aralarından birinde

clement cogitore'nin beş yıl önce paris ulusal operası için çektiği les indes galantes klibi, genel olarak operayla ilgilenmeyenlere bile ulaştı. o klipteki koreografiyi yapan sanatçılardan biri, bintou deméblé avignon festivali'nin açılış oyunu olacak gösteriyi hazırlayacak, siz olsanız kaçırmazdınız, ben de kaçırmadım zaten. 
ancak G.R.O.O.V.E. maalesef bu festivale yakışmayacak derecede boş, şov bir gösteriydi. gösteri hangi özelliğe sahipti de, çiçeği burnunda direktör tiago rodrigues hem de papalar sarayı avlusu'ndaki gösterinin festivalin açılış oyunu olma geleneğine de ters düşerek, orada sahnelenmeyen, ama belki de sırf bu yüzden papalar sarayı'yla alaka kurabilmek için önündeki meydanda 20 dakikalık bir sekansla başlangıç yaptıktan sonra hepimizi opera binasına geri yürüten bu yapıtı avignon gibi bir festivalin açılış oyunu olarak seçmişti; koreografın kadın olması mı, afrika kökenli olması mı, dil olarak önümüzdeki yılki paris'te düzenlenecek olimpiyat oyunlarına özgü olarak bir yarışma dalı kabul edilen breaking'i kullanıyor olması mı, liseli gençlerle doldurulmuş gösterimlerle festivali gençleştirmek mi; anlamadım, anlamlandıramadım.


les indes galantes'ın danse des sauvages (vahşilerin dansı) sahnesini canlı seyretmekten memnun oldum tabii ama o beş-on dakika, uzun süresi ayakta geçen üç saatlik gösteriyi temize çekti mi, hayır.

EXIT ABOVE after the tempest's başlamasını beklerken


resmi festivalde seyrettiğim ilk ve dördü arasında en çok beğendiğim gösterinin tadına ise, öncesinde ve sonrasında avignon'un sur dışı sokaklarında 15'er dakikalık telaşlı yürüyüşlerden dolayı varamadım. telaş, öncesinde gösteriye yetişmek, sonrasında taş ocağına kalkan son otobüsü yakalamak içindi, yani elzemdi. yoksa normal hayatta zaten telaşlıyımdır, o başka.
gösterinin bulunduğu yapıyı, 10 yıl önce festival için özel olarak inşa edilmiş olan La FabricA'yı da merak ediyordum. maalesef sıkışık zaman yüzünden ondan da hiç bir şey anlamadım.

sanırım yurtdışında pina bausch'tan sonra yapıtlarını en çok seyrettiğim koreograf anne teresa de keersmaeker, şimdi saydım 14! işlerini sevsem de peşlerinde koşacak kadar müptelası olmadığım keersmaker'in o kadar çok yapıtı aynı anda ve sıklıkla turnede ki, yurtdışına başka bir şeyleri seyretmeye gittiğim neredeyse her seferde onun da bir işine rastlıyorum ve boş akşamlarımı değerlendirmek için gidip seyrediyorum. işte böyle böyle bu külliyat oluştu. 

bu seferki keersmaeker işi, EXIT ABOVE after the tempest nasıldı peki? yere çizili daireler, üçgenler, eksenler vardı yine, ama çok daha renkliydiler. yine bir müzik türünden esinlenme ön plandaydı, ama bu sefer son yıllarda çoğunlukla olduğu gibi bach değil folk müzikti. koreografi ağırlıklı olarak yine yürümelerden, kolları ve bacakları öne arkaya savurmalardan, ani geri dönmelerden, dönüşlerden ve yerdeki çizgilere riayet edilerek yapılan konstelasyonlardan oluşuyordu, ama bu sefer çok genç olan dansçıların güncel dans türlerinden, örneğin breakdance'den, vogueing'den getirdikleri figürlerle çeşnilenmişti, enerjikti. 





belki en büyük yenilik, keersmaeker'in bariz bir görsel etki yaratan bir sahne tasarımını kullanmasıydı, o da hemen gösterinin başında ve çok kısa süreliydi. ince plastik tülün büyük bir pervaneden gelen havayla sahnenin üzerinde bulutumsu bir etki bırakması, sanırım gösterinin adındaki "fırtınadan sonra" ibaresinin görsel karşılığıydı. keşke daha uzun sürseydi, çünkü görsel olarak oldukça etkiliydi.

EXIT ABOVE after the tempest'i alkışlarken

soldan ikinci: anne teresa de keersmaeker
(alkışlar devam ederken, servise yetişmek için tam salondan ayrılıyorduk ki keersmaeker de selama çıktı, kaydetmemek olmazdı.)

[EXIT ABOVE'ın gösteri fotoğrafları dışındakiler: mehmet kerem özel, avignon, 6 ve 8 temmuz 2023]

4 Ağustos 2023 Cuma

avignon festival günlüğü - 3 : ormanda





bu yılki avignon festivali'nin programına baktığımda, carriere de boulbon'dakinden sonra beni en çok heyecanlandıran gösteri "tarlalar ve ormanlar arasında yedi yapıt" alt başlığını taşıyan "paysages partagés" / "shared landscapes" (paylaşılan peyzajlar) idi. öğleden sonra 4'ten gece 11'e kadarki yedi saatlik bir zaman dilimini ağaçlık bir alanda sahnelenen, bir nevi yere-özgü tasarlanmış gösteriyi (aslında 11 sanatçının yedi işini) seyrederek geçirmenin nasıl bir deneyim olacağını çok merak etmiştim. tabii "sahneleme", "gösteri", "seyretmek" gibi sözcükler kullandım ama bu iş söz konusu olduğunda bunlar farklı anlamlara geliyorlardı.

"paylaşılan peyzajlar" artık istanbul'da çok iyi tanıdığımız stefan kaegi (rimini protokoll) ile theatre vidy-lausanne'dan caroline barneaud'niun ortak projesi. bütünü kurgulamış, bazı sanatçıları davet etmişler, ayrıca kaegi bir iş de üretmiş. işleriyle peyzaja dahil olanlar arasında hayranı olduğum begüm erciyas da vardı, daniel kötter ile ortaklaşa ürettiği bir işle. 
erciyas'la istanbul'da deneyimleme şansına erdiğimiz "seslenen parçalar" işi sırasında facebook'tan yazışmıştık, sonra berlin radialsytem'de "pillow talk" adlı işini de deneyimlemiştim, ama tanışmıyorduk, facebook böyle garip bir ara-alan yarattı ya, aslında tanışmadığın insanlarla arkadaş olduğun! neyse... arkadaşım quesne'nin gösterisi öncesinde erciyas'la beni tanıştırdı, ayaküstü konuştuk, ağustos-eylül'deki berlin ayağında gerçek bir ormanda olacaklarını, avignon'daki alanın çok kısıtlı ve işlerin dip dibe olduğunu söyledi, heyecanla beklediğimi söyleyince, küçük bir iş dedi, bence aşırı alçakgönüllü idi, çünkü o gün en çok etkilendiğim iş ona ait olanıydı.

"paysages partagés"nin başlığını ve alt başlığını ilk okuduğumda, bizi bir ormana salacaklar, yedi saat boyunca dolaşacağız, ormanın derinliklerinde kesintisiz şeklinde tekrar eden işlere denk geleceğiz diye hayal etmiştim, yani bir tür punchdrunk'ın immersive (çevreleyen) gösterileri gibi, ama terk edilmiş bir otelin ya da fabrikanın katlarına değil de ormana yerleştirilmiş. 
alana vardığımızda, bileklerimize farklı renklerde şeritler takılıp gruplara ayrılınca oldukça strüktüre edilmiş bir güzergah düzeninin olduğunu, her şeyi bir parçası olduğunuz grupla birlikte yapmamız gerektiğini fark ettim. biraz hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur.






gösteri avignon'da pujaut ormanı olarak geçen, ama aslında ormandan ziyade düzenlenmiş bir ağaçlık alan hissi, bir tür mesire yeri hissi veren bir yerdeydi. burası otobüs servisiyle avignon'a yaklaşık 25 dakikalık mesafedeydi. 40 derece sıcakta çoğunlukla ağaçların altındaki serinlikte olmak güzeldi. ayrıca, yere-özgü işleri seviyorum; gösteri sanatları yapıtlarını farklı deneyimlere açıyorlar.






bu fotoğraftaki patates değil, taş. pujaut ormanının zemini bu taşlarla dolu. 
renk ve formuyla patatese benziyor, dayanamadım üç küçük taşı yanımda istanbul'a getirdim.






pujaut ormanı'ndaki yedi saat boyunca; önce bir bayırdaki ağaçlar altında yatarak kulaklıklarımızdan duyduğumuz diyalogları dinledik (stefan kaegi), ardından düz bir alanda bizzat icra eden olduk (sofia dias & vitor roriz), ağaçlar arasında gerilmiş bir perdeye yansıtılan bir tablonun önünde engelli birisi ile kardeşinin hikayesini dinledikten sonra ikram ettikleri şeftalili soğuk çaydan yudumladık (chiara bersani & marco d'agostin), kafamıza taktığımız vr kasklarıyla bulunduğumuz noktadan ayrılmadan yerden metrelerce havalanıp indik (begüm erciyas & daniel kötter), yemek molası verildiğinde hazır menü torbalarımızı açıp yemek yerken bir yandan da sohbet ettik, bir üzüm bağının perspektifinde avrupalı çiftçilerin sorunlarını dinledik (emilie rousset), 2001 uzay macerası'ndaki siyah taştan dikdörtgen prizma biçimindeki menhirin antipodu ince yatay turuncu yazı-ekrandan tam da o ana ve gün boyu olanlara, yani şimdi ve orada'ya dair okuduklarımızla sarsıldık (el conde de torrefiel: tanya beyeler & pablo gisbert) ve aralarda ve en sonda peyzajla ve zamanla hemhal olmuş müzik parçalarını peyzajla hemhal olarak dinledik (ari benjamin meyers). 





ormanda yedi saat geçirmek tek defalık bir deneyimdi. yazdığım gibi erciyas ile kötter'in işinden çok etkilendim, el conde de torrefiel'inkinden de keza. ve bir de, beş farklı bestesini beş farklı peyzajda canlı icra ile paylaşan ari benjamin meyers'inkinden. bize eşlik etmesi için hazırladıkları broşür de ayrı güzeldi.




"paysages partagés"yi bu ayın ortasından eylül ortasına kadar berlin'de yakalayamazsanız, 2024 mayıs'ında avusturya-st. pölten, haziran'ında milano ve portekiz, ağustos'unda slovenya ve ekim'inde ispanya-girona peyzajlarında olacak, belki oraların birinde denk gelirsiniz...

[video dışındaki bütün fotoğraflar mehmet kerem özel'e aittir, pujaut, 09.07.2023. video aylin alıveren tarafından çekilmiştir.]

2 Ağustos 2023 Çarşamba

on soruluk sohbetler 90 : patrick corillon

Patrick Corillon, Fotoğraf: Christophe Raynaud de Lage

Dünyanın önemli gösteri sanatları festivallerinden Festival d’Avignon’un 77. edisyonu bu yıl 5-25 Temmuz 2023 tarihleri arasında gerçekleşti. Dört yıllığına festival yönetmeni olarak atanan Portekizli tiyatro insanı Tiago Rodrigues’in hazırladığı bu ilk edisyonun programında 44 gösteri vardı. 
Bu yılki edisyonda 6-10 Temmuz tarihleri arasında seyrettiğimiz gösterilerin sanatçılarıyla yaptığımız sohbetlerden ilki Belçikalı çağdaş sanatçı ve hikâye anlatıcısı Patrick Corillon ile. 
Corillon Portrait de l’artiste en ermite ornemental başlıklı gösterisiyle festivaldeydi. Paris'teki Institut des Hautes Études en arts plastiques'te eğitim gördükten sonra seyahat etmeye ve enstalasyonlar, senografiler, heykeller, kitap yayıncılığı, film yönetmenliği ve canlı performanslar aracılığıyla pratik sanat deneyimine odaklanan Corillon, Paris'teki In Situ Fabienne Leclerc galerisi tarafından temsil edilmekte ve kendisi gibi seyirciyi şakacı bir şekilde düşünce inşa etmeye davet etmeyi seven bir suç ortağı olan aktris ve yönetmen Dominique Roodthooft tarafından yönetilen Le Corridor bünyesinde işlerini üretmekte. 
Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel 

Performansın özü sizce nedir? 
Hayal gücünün bizi gerçek dünyadan kaçmaya veya onunla teselli bulmaya yardımcı olmak için değil, aksine onu daha geniş bir bakış açısının içine yerleştirmek, mevcut durumu uzun dönem bağlamına yerleştirmek için olduğunu fark etmektir.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Buna yukarıdaki soruya verdiğim cevaptan ötürü derinden inanıyorum. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Evet, her şey bilinçaltımdan geliyor, ancak bilinçaltımızın en derin doğamız kadar binlerce yıldır toplum içinde yaşamakla şekillendiğinin de farkındayım.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bir ressamın tablosuna imza atması ile aynı şekilde ben de yapıtlarıma bir başlık veriyorum; benim için bu projenin tamamladığını söylemenin bir yolu.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim? 
Marcel Proust ve Robert Louis Stevenson.

Sohbetin tamamını ve Portrait de l’artiste en ermite ornemental hakkındaki yorumlarımızı okumak için tıklayın.

31 Temmuz 2023 Pazartesi

avignon festival günlüğü - 2 : taş ocağında

festivalin afişi

bu yıl 77. edisyonu gerçekleştirilen festivalin resmi programında, orada bulunduğum süre zarfındaki gösteriler arasından heyecanla beklediğim iki tanesi vardı. heyecan nedenim gösterilerin yaratıcılarından çok yerleri dolayısıylaydı. 

onlara geçmeden önce, bu yılki festivalle ilgili ilk heyecanlandığım şey konusunda bir çift laf ediyim: afişi. soyut haline, mavisine, boşluklarına bayıldım. tasarımcısını merak ettim, arkadaşım benim için basın bürosundaki görevliden bir afiş rica ederken, tasarımcısının kim olduğunu da sordu, basın görevlisi maalesef bilmiyordu! biraz araştırınca öğrendim: perméable atölyesinden célia vitali imiş. vitali desenleri, fırça olarak lavanta ve mandalina dallarını kullanarak oluşturmuş.

gelelim, festivalde en heyecanla beklediğim gösteri mekanına: carrière de boulbon.
terk edilmiş bir taş ocağı sahası olan boulbon taş ocağı ilk defa 1985 yılında peter brook'un efsanevi mahabharata'sı için kullanılmış ve gösteri sanatları tarihine geçmişti. sanırım en son 2012 yılında sidi larbi cherkaoui puz/zle yapıtını yaratırken oradan esinlenmiş, ve tabii ki yapıt avignon festivali kapsamında burada dünya prömiyerini yapmış. hatta, puz/zle'ın carrière de boulbon'dan yapılan naklen yayınını ailecek arte'den izlemiştik, o zamanlar iflah olmaz bir cherkaoui hayranıydım. sonraki bir zamanda puz/zle'ı münih'te canlı da seyretmiştim. neyse..




otoparktan gösteri alanına giden yol üzerinde...

altı avroya gidiş-dönüş bileti alınan servis otobüsü bizi otopark olarak kullanılan yerde bıraktı. sonra yarım daire çizen bir güzergah boyunca beş dakika kadar yürüyüp, fuaye olarak kullanılan alana vardık. yürüdüğümüz güzergah bir tepenin yamacında ve sağ tarafı ova olduğu için çevredeki kırsal peyzaj ayaklar altındaydı, güneş batmaya yakın olduğu için renkler de yumuşamıştı, biz de yumuşadık. 



 
gösteri öncesindeki fauye alanından...

carrière de boulbon yüksek ve sarp bir yar tarafından çevrelenmiş bir alan. yar doğal değil tabii ki, ocak kazıları sonucunda oluşmuş. duvar etkisi yapan yarın çevrelediği alan aşırı geniş olmadığı için alanda insan ölçeği yakalanıyor; yani yar insanı sarmalıyor ve yoğunlaştırılmış bir uzam yaratıyor. 

şehir merkezinden 20:00'de kalkan son servis otobüsüne nefes nefese yetişmiştik, gösteriden bir saat önce alana varmış olduk. zaten herkes o saatte gelmiş, fuaye niyetine kullanılan ön alanda masalara banklara yayılmış yiyor, içiyor, sohbet ediyordu. biz de topluluğa dahil olduk. arkadaşım, tanıdığı uluslararası sanat insanlarıyla selamlaştı, ayaküstü sohbet etti. gösteri başlayıncaya kadar keyifli bir ara-zamandı orada geçirdiğimiz. 
sonra anonslarla herkes tribündeki yerlerine doğru hareketlendi. gösterinin başlangıç saatinde hepimiz koltuğumuzdaydık, ama dünya prömiyerini o akşam yapacak olan gösteri 15-20 dakika kadar geç başladı çünkü festivalin direktörü tiago rodrigues eşliğindeki fransa kültür bakanı ve ekibinin teşrifi beklendi. az çok dünyada her toplum aynı! sabırsızlıktan alkışlayan olmadı ama...

gösterinin festivalde kullanılan afişi

gösteri başlamadan önceki gökyüzünün rengi 
(arkadaşımın dikkat çekmesiyle fark ettim)

gösterinin başlamasını beklerken


kısaca gösteriden bahsedersem; philippe quesne, hieronymus bosch'un ünlü zevkler bahçesi tablosundan esinlendiği ve aynı adı taşıyan yapıtında tablonun içeriğini kendine has saçma ve absürd dünyaya tercüme etmiş. quesne taş ocağının seyirciyi üç bir yandan saran görkemli ve gelişigüzel yüzeyini sakin ama etkili bir şekilde kullanmış (aynı etki bu gösteri sezon boyunca kapalı tiyatro mekanlarını turlarken olacak mı, emin değilim), bazı yere ve mevsime özgü öğeleri (örneğin ağustos böceklerinin vızıltısını) gösteriye entegre etmiş, bir kaç yaratıcı espri katmış (örneğin bir performansçının altyazı tabelasıyla kaprisli ilişkisi), ancak son kertede bana göre iki saatlik süresinin hakkını vermeyen, gevşek örülmüş, sarkan, ve hatta gittikçe sıkıcılaşan bir yapıt ortaya çıkarmış. 
dönüşü olmayan noktaya kadar hep "şimdi ilginç bir şey olacak ve şimdiye kadarkileri temize çekecek, beni cezbedecek" diye bekledim, nafile. dört yıl önce amsterdam'da holland festival'de "crash park"ını seyretmiş olduğum quesne maalesef beni şaşırtmadı; kendisine ne kadar sempati beslesem de, gösteri hakkında ikide iki olumsuzum. quesne'e bir şans daha verir miyim, şüpheliyim...

gösteriden bir an

gösteriyi alkışlarken 
(en sağdaki: philippe quesne)

festivalde heyecanla deneyimlemeyi beklediğim diğer gösteri hangisi miydi, o da sonraki yazımın konusu olsun, zira bu beklediğimden uzadı.

hamiş:
"crash park" hakkındaki görüşlerimi merak ederseniz tıklayın, "le jardin des delices"i arte.tv'nin kaydından izlemek isterseniz de buraya tıklayın

[bütün fotoğraflar: mehmet kerem özel, carrière de boulbon, 06.07.2023]