25 Mayıs 2026 Pazartesi

Gidiyor Gitti Gitmiş'ten


    Ölüleri Anma Günü'nde Halil, Richard'a, Ölüleri Anma Günü nedir? diye soruyor.
    Bu nereden aklına geldi ki, diyor Richard. Bir gün önce anne ve babasının yattıkları Berlin-Pankow Mezarlığına ziyarete gitmişti.
    Her zaman gittiğimiz kulüp dün gece kapalıydı.
    Nasıl bir kulüp bu?
    Dans etmeye gidiyoruz, para vermeden girebiliyoruz. Dün girişte üstünde Ölüleri Anma Günü yazılı bir tabela vardı.
    Ölüleri Anma Günü'nde dans etmek yasaktır, sinemalar da kapalıdır.
    Niçin?
    İnsanlar ölülerini, kaybettiklerini anarlar.
    Ah, öyle demek.
    Ve daha dün gece dansa gitmek istemiş olan bir genç adamın yüzü, bir anda kaçarken bir denizi asmış olan ve geride bıraktığı ailesinin hayatta olup olmadığını bilmeyen bir genç adamın yüzüne dönüşüyor. 
    Raşid geçenlerde, zorla teknelere bindirildikleri gün Halil'in onlardan ayrı düştüğünü anlatmıştı. Halil onların hâlâ orada olup olmadıklarını, vurulup vurulmadıklarını veya onların da bir tekneye mi bindirildiğini veya eğer bir yere vardılarsa hangi ülkeye çıkmış olabileceklerini bilmiyormuş.
    Richard son zamanlarda sık sık Akdeniz'de batan sığınmacı tekneleriyle ilgili haberler okuyor. İtalya sahillerine neredeyse her gün Afrikalı sığınmacıların cesetleri vuruyor. Onları nereye gömüyorlar? İsimlerini bilen var mı? Avrupa'ya varmayı başaramadıklarını -ve hiçbir zaman geri dönemeyeceklerini- ailelerine kim haber veriyor? Kendine Benimiçinfarketmez ismini takan biri internette şunları yazıyor: Haline gerçekten üzüldüğüm birileri varsa onlar da kurtarma ekiplerinde çalışanlar! Onca ölüyü sudan çıkartmak zorundalar mı? Savaştanrısı rumuzlu bir diğeri: Gezegen hıncahınç dolu zaten. Eskiden doğa böyle şeyleri kendi ayarlardı (grip, veba, vb.). Tam da Almanya'nın, yirmi beş yıl öncesine kadar söylemi proleter enternasyonalizminin belirlemiş olduğu kesiminde, şimdi giderek taraftar kazanan bir partinin seçim afislerinde şu slogan görülüyor: "Paralar Çingenelere Gideceğine Yaşlılara Gitsin!" Bu türden bir fikir beyanıyla karşılaştığında, Richard'ın aklına her seferinde, savaş sonrası Berlin'inde insanların yolda yığılıp kalmış bir atın etlerini kemiklerinden sıyırdıklarını betimleyen bir Brecht şiiri geliyor: Yaşıyordu hâlâ ve bitmemişti işi ölümle daha. Oysa at canlı canlı parçalanırken katilleri için kaygılanmaktadır: Nasıl bir soğuk / çarpmış olmalı bu insanları! / Kim vuruyor onlara böylesine / ki bu kadar buz kesmişler? /Yardım edin artık onlara! Çabuk olun ama! İyi de insanlar şimdi hangi savaşı geride bıraktılar?
    Kısa bir süre önce Osarobo, insanların nasıl boğulduklarını gördüm, demişti. Piyanonun başında oturuyordu, elleri hâlâ kucağındaydı ve sanki buna inanmak istemiyormuş ya da inanamıyormuş gibi başını sallıyordu. Kendi kaçışı sırasında ölmüş olan arkadaşlarından mı söz ediyordu, hatırladıklarının azabını mı duyuyordu? Hayır, yakın zamanda televizyonda bir deniz kazasıyla ilgili haberi izlemişti sadece. Hepsi bu. Boğulanları görmüştü, boğulanlarda kendini görmüştü, arkadaşlarını ve yan yana oturmuş olduğu insanları görmüştü.
    Yaklaşık yüz yıl kadar önce genç devrimci Eugen Leviné, kurşuna dizilmeden az önce mahkeme karşısında yaptıgı konuşmada kendisini ve komünist yoldaşlarını tatile gelmiş ölüler olarak tanımlamıştı. Günümüzde Afrika'yla Avrupa arasında herhangi bir noktada denizde boğulan sığınmacılarla boğulmayanlar arasındaki fark sadece rastlantılara bağlı. Bu anlamda buradaki Afrikalı sığınmacıların her biri, diye düşünüyor Richard, ayn zamanda hem ölü hem canlı.

Spandau'ya gitmeden bir gün önce Richard, anne babasının mezarının üstünü, her sene ilk Advent'ten önce yaptığı gibi çam dallarıyla örtüyor. Daha küçük bir çocukken de mezarlık ziyaretleri, annesi ve Richard için gündelik olaylardandı; fakat babası hiçbir zaman onlarla gelmezdi. Richard, büyükannesiyle büyükbabasının mezarlarının önündeki kumlu yolu güzelce tırmıklamak için çocukken annesine yardım ederdi, sonraları daha güçlendiğinde, mezarlık çeşmesinden dolu su güğümlerini veya oradaki çiçekçiden aldıkları gübreli toprak çuvallarını A XIV/0058 numaralı mezara taşımaya başlardı. Annesi ilkbaharlarda hercai menekşe, yazları begonya eker, sonbaharda kuruyan çiçekleri keserdi, Ölüleri Anma Günü'nde de mezarın üstü dona karşı dallarla örtülürdü. Günün birinde Richard'ın babası da orada, toprağın altında son uykusuna yattı, birkaç yıl sonra annesi de kocasının yanına gitti. Şimdi Richard tümseğin etrafındaki şimşir çiti, bir zamanlar annesinin de kullanmış olduğu aynı makasla kendisi buduyor, çocukken de elinin değdiği aynı küçük demir tırmıkla mezarın önündeki aynı kumlu yolu tırmıklıyor, kış yaklaşırken kurumuş çiçekleri kökleriyle birlikte topraktan çıkarıyor ve Ölüleri Anma Günü'nde de anne babasının yattığı toprağın üstünü dallarla örtüyor. Annesinin bu güne Sonsuzluk Günü, bazen de Kıyamet Günü demeyi yeğlediğini biliyor. Bu yüzden çocukken bu günden hep korkmuştu, çünkü ileriki yıllarda kasım ayında bir gün sonsuz sınav için sıranın kendisine de geleceğini düşünüyordu. Çanlar çalarken annesiyle kilisede oturup papazın ölmüş cemaat üyelerinin isimlerini okuyuşunu dinlerlerdi, kendi adı da her an bunların arasında yer alabilirdi, çan sesleri silinene kadar diğerleriyle birlikte orada sessizce otururdu: Günün birinde bizim etimizin de toz olacağını hepimize hatırlatan çan seslerine kulak verelim.
Advent'ten önceki son pazar günü toprağın üstüne çam dalları koymak ve mezarın üstünde bir süre sonra rüzgârla sönecek bir mum yakmak, sonraki kış dinginliği, birkaç hafta sonra da karın altında sadece şimşirin yeşilliği kalacak - neredeyse altmış yıldan beri bütün bunlar hiç değişmedi. Üç kuşağın bir arada yattığı bir mezar yerine sahip olmak da bir lüks öyle bakarsanız, fakat bu fikir Richard'ın aklına ancak son haftalarda geldi. Hayatının en uzun dönemi boyunca, ruhunun en kuytu köşesinde, Afrikalıların ölüleri için daha kısa yas tuttuklarını umdu, çünkü orada çok uzun zamanlardan beri ölüm kitlesel olarak yaşanıyordu. Şimdiyse ruhunun bu en kuytu köşesinde bunun yerine, hayatının en uzun kısmında kolaya kaçmış olduğu için utanç hissediyor sadece.

- Jenny Erpenbeck
(Çeviri: İlknur İgan)
Can Yayınları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder