katie mitchell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
katie mitchell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2026 Cuma

Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 2 : Orlando

 


Katie Mitchell’in 2019’daki dünya prömiyerinden beridir Schaubühne’nin repertuvarında olan ve başyapıtlarından biri kabul edilen “Orlando” adlı çalışması, Virginia Woolf'un aynı adlı eşcinsel kahramanının dört yüzyıllık hayatını kapsayan, biyografi türündeki aynı adlı romanından Alice Birch tarafından uyarlanmış.

Mitchell sahnede bir film stüdyosu kurmuş. Bu stüdyoda seyirci tribününe paralel konumda ve uzunlamasına bir dekor kurulu. Dekorun bazı bölümleri sabit değil, örneğin birkaç parçadan oluşan uzun arka duvarları kendi içlerinde birkaç katmandan oluşuyor. Biri pencereli bir duvar, diğeri sağır bir yüzey olan bu katmanlar kalkıp inerek farklı mekanların yaratılmasını sağlıyor. Dekoru enlemesine üçe bölen ortadaki iki kısa duvarsa bütünüyle hareket ederek mekanı farklı şekillerde bölmeye yarıyor.
En önde yerde uzunlamasına bir ray döşeli, üzerine kamera monte edilerek pan (uzun kaydırmalı) çekimler yapılıyor. Sahnenin üst kısmında, dekorun yukarısında bir beyazperde asılı. Buraya, sahneden yapılan canlı çekimler ile daha önceden kaydedilmiş hazır çekimler anlık olarak kurgulanarak film formatında yansıtılıyorlar. Yukarıda perdenin bir yanında küçük bir oda var, bir kayıt stüdyosu. Bir oyuncu metnin anlatıcı bölümlerini orada okuyor. Sahnede, dekorun iki yanında kalan bölgeler o sırada görevi olmayan oyuncu veya sahne görevlilerinin bekledikleri, makyaj veya kostüm değiştirdikleri alanlar olarak kullanılıyor.
Sahnede hiç bir şey gizli değil. Seyirci olarak, hem canlı çekilmekte ve kurgulanmakta olan bir filmin nasıl gerçekleştirildiğine, üretildiğine tanık oluyorsunuz, hem de çıkan sonuç ürünü eşzamanlı olarak perdeden izliyorsunuz.

Yaklaşık 100 dakikalık gösteride; dokuz oyuncu, beş kameraman, bir boom operatörü* ve kostüm-makyaj-prop düzenine/değişimine yardım eden üç sahne görevlisi olmak üzere, toplam 19 kişinin sahnedeki trafiği tıkır tıkır işleyen bir matematiğin ürünü ve müthiş bir titizlik ve hakimiyetle icra ediliyor. Muhteşem performanslarıyla Orlando’yu canlandıran Jenny König ile metni seslendiren Cathlen Gawlich’i özellikle belirtmeden geçmeden, bu kalabalık ekibin diğer üyelerinin adlarını teker teker buraya yazmak imkansız, ama sırf onların bu performansına tanık olmanın bile insanı oldukça heyecanlandırdığını belirtmek ve hepsini kutlamak şart.

“Orlando”, sadece bu tür bir “tour de force” gösterisi de değil. Bu nefes kesici performansların üstüne bir de sahnede yapılan canlı çekimlerin görsel kalitesi ekleniyor. Yani, beyazperdede seyrettikleriniz öyle sahnede o anda çekildiğinden dolayı kolaylıkla maruz görülebileceği gibi çapaklı, falsolu ya da sıradan görüntüler değil, aksine kadrajı, ışığı, rengi ve kurgusuyla adeta post prodüksiyonu profesyonelce ve ustalıkla yapılmış bir sinema filmi tadında. Başka bir deyişle, sahneye asılı beyazperdedeki “Orlando”yu seyrederken, örneğin Derek Jarman’ın “Edward II”sini ya da “Caravaggio”sunu seyrederken aldığınız estetik hazzı alıyorsunuz.

Mitchell’ın “Orlando”sunun bana göre en vurucu özelliği ise, bu sahneleme biçiminin, yani filmin canlı çekilme şeklini seyirciye gösteriyor olmanın, Orlando karakteri ile kurduğu, etle tırnak gibi örtüşen ilişkisi. Şimdi kısaca bu ilişkinin nasıl kurulduğundan bahsedeceğim. Önce tek cümle ile Orlando karakterinin en belirgin özelliğini söylersem; yaygın olarak bilindiğini düşündüğüm üzere, Orlando 400 yıllık maceralarının bir aşamasında erkekten kadına dönüşen bir karakter. Bir cümle ile de bir film sahnesinin nasıl oluştuğuna dair temel bir bilgiyi hatırlatırsam; ender olarak kesintisiz tek bir çekimle gerçekleştirilenleri bir kenara koyarsak, herhangi bir sıradan filmdeki herhangi bir sahne, bir karakterin ya da bir durumun birkaç açıdan yapılan çekimlerinin bir araya getirilerek kurgulanmasıyla oluşturuluyor. 
 Mitchell’ın sahnede oyunculara ve teknisyenlere canlı olarak ürettirdiği ve üstündeki beyazperdede bize seyrettirdiği filmin Orlando karakterinin bulunduğu sahneleri, yukarıda açıkladığım gibi, onun o sıradaki eylemine bağlı olarak farklı beden parçalarının çekimleri arka arkaya getirilerek oluşturuluyor. Ancak Mitchell’ın projesindeki can alıcı nüans, gösteri boyunca baştan sona bir kadın oyuncu tarafından canlandırılan Orlando’nun eylemlerini gösteren çekimlerin, Orlando’nun yüzünün göründükleri dışındakilerde; Orlando’yu, Orlando kadın iken Orlando’yu canlandıran kadın oyuncudan farklı bir kadın oyuncunun, erkek iken ise bir erkek oyuncunun canlandırması. Bu “Orlando enflasyonu içeren bilmecemsi cümlemi” bir örnekle sarih hale getirmeye çalışırsam; Orlando’nun mektup yazdığı bir sahnenin beyazperdedeki halinde önce elinde tüyle mektup yazmasının yakın plan çekimini, ardından o sıradaki yüzünün yakın plan çekimini seyrediyoruz, ama aşağıdaki sette, ikinci çekim Orlando’yu oynayan oyuncunun yüzüyle yapılırken, ilk çekim bir erkek oyuncunun eliyle yapılıyor.
Böylece Mitchell’in “Orlando”su, romanın bir noktasında birdenbire cinsiyeti değişen, erkekten kadına dönüşen Orlando’nun içinde aslında, baştan beri ve hayatı boyunca her an diğer bir cinsiyetin, diğer bir kişiliğin hep var olduğunu, ancak tiyatro ile sinemanın yöntemlerini bir arada kullandığı takdirde gösterebileceği şekilde imlemiş oluyor. Bu da Mitchell’in “Orlando”sunu, film tekniğini ve canlı video çekimini kullanan bir sürü diğer tiyatro gösterisinden ayırarak, benzersizleştiriyor. 

------------------------------------------------
*Boom operatörü, film çekimi sırasında uzun bir sopa ucundaki mikrofonla oyuncuların konuşma seslerini kaydeden ses teknisyenine verilen addır.    



Bu yazıdaki bütün görseller ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir. (26.04.2026, Berlin)

Bu yazının, gösterilerden görseller içeren özgün hali Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.

13 Mayıs 2026 Çarşamba

Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 1: Cow | Deer

 


Berlin’in dünyaca tanınan ödenekli tiyatro kurumlarından Schaubühne, 26 yıldır her nisan ayında 10 günlük bir uluslararası festival düzenliyor: Festival Internationale Neue Dramatik (Uluslararası Yeni Drama Festivali), kısa adıyla FIND. Festival, Almanya dışından davet edilen tiyatro insanları ve toplulukları ile Schaubühne’nin karşılaşması, birlikteliği, bir araya gelmesi niteliğinde, çünkü programda Almanya içinden Schaubühne yapımları dışında herhangi bir topluluğun oyunları yer almıyor. Bu karşılaşma ve tanışma, festivale davet edilen yabancı tiyatro insanlarının ileriki yıllarda Schaubühne’de oyun sahnelemelerini de beraberinde getiriyor. Katie Mitchell, Robert Lepage, Simon McBurney, Caroline Guiela Nguyen bu isimlerden ilk aklıma gelenler. FIND’ın 2026 edisyonunda bu sanatçılardan biri, tekrar festivalin odağına kondu: Katie Mitchell. 

 Dünyada birçok prestijli opera ve tiyatro kurumunda gösteriler sahneleyen Mitchell kendi ülkesi Birleşik Kralık’ta uzun yıllar boyunca Royal Shakespeare Company ile Royal Court Theatre’ın yerleşik yönetmeniydi. Çalışmalarının biçimsel karakteristiğini oyunculuk, sahne tasarımı ve canlı video çekimini yenilikçi bir şekilde bir araya getirerek oluşturan Mitchell, tematik olaraksa kanonik metinleri feminist bir bakış açısıyla ele alarak, bu metinlere özgün yorumlar geliştirmesiyle tanınıyor. FIND 2026’da üç Mitchell gösterisi programdaydı. Bunlardan biri Yunanistan Ulusal Tiyatrosu & Royal Court Theatre ortak yapımı “Cow | Deer” (2025), diğer ikisi Schaubühne yapımı “Orlando” (2019) ve “Bluets” (2026) idi. “Bluets”in festival kapsamındaki gösterimi aynı zamanda oyunun Almanca versiyonunun prömiyeriydi. Festivali takip ettiğim tek gün zarfında bunlardan ilk ikisini seyretme imkanım oldu.



"Cow | Deer" (İnek | Geyik), Katie Mitchell'in yazar Nina Segal ve ses tasarımcısı Melanie Wilson ile birlikte ortaya çıkardığı bir gösteri. 2025-2026 sezonundan itibaren üç yıllığına Yunanistan Ulusal Tiyatrosu artistik direktörlüğüne getirilen Argyro Chioti’nin, “yurtdışındaki tiyatro insanları ve kurumlarla ortak yapımlar ve iş birlikleri gerçekleştirerek, sürdürülebilir ve sistematik bir şekilde tiyatronun küresel varlığını güçlendirme” vizyonu çerçevesinde Pina Bausch’un “Kontakthof” (1978) adlı ikonik başyapıtıyla birlikte, içinde bulunduğumuz sezonda programa aldığı Mitchell’in "Cow | Deer" adlı gösterisinin dünya prömiyeri 2025 yılında Royal Court Theatre’da gerçekleştirilmiş. 

"Cow | Deer", konuşma metni olmayan bir gösteri. Dört performansçı foley* stüdyosuna dönüştürülmüş sahnede, bir inek ile bir geyiğin bir gün boyunca yaşadıkları olayları sadece sesleri kullanarak anlatıyorlar. Sahne bir foley stüdyosuna dönüştürülmüş ancak gösteri bir foley gösterisi değil. Burada sahneye yansıtılan bir görüntü yok, yani performansçılar hareketli bir görüntüye, bir filme eşlik eden efektler ve sesler üretmiyor, doğrudan sadece efekt ve ses üretiyorlar. Gösteri sırasında eğer bir görüntü, bir film oluşuyorsa, biz seyircilerin zihninde oluşuyor. Gözlerinizi kapatsanız, sadece seslerin rehberliğinde inek ile geyiğin başlarından geçenleri zihninizde canlandırabilirsiniz. Ama bu gösteride gözlerinizi kapatmayı da tercih etmiyorsunuz, çünkü sahnede canlı olarak üretilen efekt ve seslerin üretiliş şekilleri bir tasarıma, bir koreografiye sahip ve bu da başlı başına bir performans; dolayısıyla o performansı seyretmek, takip etmek istiyorsunuz. 
Ayrıca, seslerin kendileri ile üretiliş şekilleri arasındaki karşıtlık (hafif rüzgarda ağaçlardaki yaprakların hışırdama sesinin performansçıların ellerini portatif bir vestiyere asılmış -aslında parti süslemeleri olarak kullanılan- ince uzun metalize simli şeritlerin arasında gezdirmesiyle üretilmesi gibi örneğin), hem seyirci açısından ilginç, hem de yabancılaştırma efekti gibi işleyerek seyircinin pastoral ve cennetsi bir manzarada hayale dalmasını engelliyor. Bu da seyirciye, insan bakış açısının ve algısının ötesindeki bir dünyaya hayvanların algısı üzerinden bakmanın, o dünyayı hayvanların algısıyla duyumsamasının kapısını aralıyor.

Gösteri ilk yarısında gerek biçimiyle, gerekse de yaratılan ses dünyasıyla beni içine çekmiş olsa da, ilerleyen zamanla tekrara düşüşü ve hangi seslerin kayıttan verileceği hangilerinin sahnede canlı üretileceği konusunda verilmiş kararların karışıklığı ve keyfiliği (başlardan sadece insan yapımı sesler, örneğin uzaktan geçen bir arabanın veya yukarıdan geçen bir helikopterin sesi, ve hayvanların, hareketleri dışında çıkardıkları sesler, örneğin kuşların cıvıltıları, banttan verilirken, ilerleyen sahnelerde hikayenin bizzat protagonistleri olan inek ve geyiğin nefes seslerinin de banttan verilmesi) konsantrasyonumu dağıttı ve giderek gösteriden kopmama neden oldu. Bu sefer de Korina Kokkali, Christos Thanos, Joanna Toumpakari ve Alexandros Zotaj’dan oluşan ekibin müthiş bir adanmışlık ve titizlikle icra ettikleri performansa odaklanarak dikkatimi diri tutmaya gayret ettim.

-----------------------------------
*Foley, sinema ve televizyon dünyasında bir filmin post-prodüksiyon aşamasında ayak sesleri, kıyafet hışırtıları, kapı gıcırtısı gibi günlük ses efektlerinin stüdyo ortamında görüntüyle eş zamanlı olarak yeniden üretilerek ses bandına eklenmesi tekniğidir.


Bu yazıdaki bütün görseller Mehmet Kerem Özel'e aittir. (26.04.2026, Berlin)

Bu yazının, gösterilerden görseller içeren özgün hali Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.

20 Aralık 2024 Cuma

Çağdaş Zamanlara Taşınmış Bir Händel Oratoryosu: Teatro Real’de “Theodora”

beklerken

Oditoryumun ışıkları sönüp, sahne perdesi yukarı kalktığında günümüzdeki bir endüstriyel mutfak mekanıyla karşı karşıyayız; burası ya bir otelin, ya bir lokantanın ya da bir yemekhanenin mutfağı olmalı. Yüksek tavanlı bu mekandaki çelik tezgahlar ve dolaplar arasında, önlüklü mutfak işçileri harıl harıl hazırlık yapmaktalar. Halbuki seyretmeye başladığımız yapıt, yani George Frederich Händel'in Theodora adlı dramatik oratoryosu, dördüncü yüzyıl Antakya'sında geçmektedir ve Hıristiyanlığı seçmiş olan Prenses Theodora ile ilgilidir.

Händel’in 1749’da yazdığı, 1750’de Londra’da prömiyeri yapılan oratoryonun librettosunu kaleme alan Thomas Morell, hikayeyi Robert Boyle'un 1687’de yazdığı “The Martyrdom of Theodora and of Didymus” adlı kısa romana dayandırmış, Corneille'in aynı konu üzerine yazdığı oyundan da öğeler kullanmış. Tarihsel bir gerçeklik olarak, İmparator Diocletian döneminde yaşamış Antakyalı bir soylu kadın olan Theodora, Hristiyanlığa geçmiş ve 304 yılında şehit edilmiştir. Oratoryoda ise, imparatorun onuruna düzenlenen bir pagan ritüeline katılmayı reddeden Prenses Theodora hapse atılır ve tapınak fahişesi olarak hizmet etmeye mahkum edilir. Ona olan aşkından dolayı gizlice Hristiyanlığa geçen Roma askeri Didimus, Theodora’yı kurtarmak için hapishaneye sızar. Kıyafetlerini değiştirirler, böylece Theodora hapishaneden kaçar ama sevgilisini geride bırakmaya gönlü elvermeyince geri döner ve ikisi de yakalanırlar. Oratoryo, Theodora ile Didimus'un şehit olmayı beklemeleriyle sona erer.

İngiliz tiyatrosunun “yaramaz çocuk”larından Katie Mitchell hikayeyi, başta belirttiğim gibi, günümüz zamanına taşımış. Kitapçıktaki bir cümlelik sinopsise göre Roma Büyükelçisi Valens'in elçilik konutunda çalışan köktendinci Hıristiyanlar gizlice elçiliği yok etmek için planlar yapmaktadırlar. Direnişçilerin başını çeken de, Händel’in aslında metanetli ve pasif olarak tasvir ettiği Theodora’dır. Dolayısıyla, Mitchell’in feminist anlatısında Theodora bir din şehidinden çok köktendinci bir devrimcidir; Theodora, ikinci perdede diğer direnişçilerle birlikte mutfak tezgahında bir bomba hazırlar, yakalanınca gösterişli bir peruk ve göz alıcı dar bir kıyafet giydirilerek, meğer elçiliğin içinde kadınların kilit altında tutulduğu bir genelev vardır, oraya, yanında pol dansı yapan kızlarla birlikte, fahişe olarak çalıştırılmak üzere kapatılır. Mitchell’in yorumunda Theodora ile Didimus, oratoryonun özgün hikayesinin sonunda olduğu gibi şehit de edilmezler, Septimus tarafından donsunlar diye kondukları buzhaneden İrene tarafından kurtarılırlar ve ardından Theodora tabancayla Valens’i öldürür.
Kitapçıktaki sinopsiste mekan açıklaması olmasa, bir elçilik konutundan çok, mafyanın işlettiği bir otelde geçmesi daha muhtemel ve tutarlı olacak Mitchell’in anlatısı, müzik tarihçileri tarafından; dini bağlılığı ve insani asaleti samimi ve kişisel bir düzeyde konu edindiği, müzikal olarak ise bestecinin önceki oratoryolarından farklı olarak dinginlik ve huzur duygusu barındırdığı ve aryaların güzelliğinin yanı sıra tefekkür niteliğine sahip koro partileri de içerdiği belirtilen bu yapıtı, heyecan ve merakla izlenen bir aksiyon-gerilim filmi atmosferine büründürmüş. O kadar ki Mitchell, aynı gerilim filmlerindeki can alıcı sahnelerin yavaş çekimle gösterilmesi gibi, bazı kilit sahneleri, oyuncuları yavaş hareket ettirerek oynatıyor.

Anlatının geçtiği binadan yatay bir kesit alınmış gibi, bazılarının aralarındaki koridor ve holler ile birlikte, beş ana mekanın yan yana dizilmiş olduklarını, yapımın ilerleyen dakikalarında fark ettiğimiz Chloe Lamford imzalı ilginç ve işlevsel sahne tasarımı; sahne ağzından oditoryuma o sırada olayın geçtiği mekanı gösteriyor, eğer aksiyon yan mekana geçiyorsa dekor da o yöne yavaş yavaş kayarak yan mekanı görünür kılıyor, bazen birbirleriyle bağlantılı olaylar yan yana iki mekanda ve aralarındaki koridor veya holde gerçekleşiyorsa, onların hepsini birden görünür kılarak eş zamanlı sahnelemelere de imkan sağlıyor, dolayısıyla bu yan yana dizilmiş mekan serisinin sağa veya sola kaydırılması anlatının kesintisiz bir akıcılıkla ilerlemesini sağlıyor. Anlatı bu anlamda, yani sadece içerik olarak değil biçimsel olarak da sinemasallaşıyor, çünkü yapım sahne tasarımı olarak, bir filmde kameranın pan (kesintisiz yatay harekette çekim) yapmasına benzer şekilde, sinemanın biçimsel estetiğini kullanıyor.

alkışlarken

2022’de, oratoryonun 1750’daki prömiyerinden sonra Londra’daki Kraliyet Operası’nda (Royal Opera House) ilk seslendirilişi olarak sahnelenen bu yapım, ortak yapımcısı olduğu Madrid’deki Teatro Real (Kraliyet Operası)’nda ise 2024 yılının Kasım ayı boyunca seyirci karşısına çıktı. Bu, oratoryonun İspanya’da ilk sahnelenmiş versiyonu olmasının yanı sıra, Katie Mitchell’ın da Teatro Real’de sahnelediği ilk yapımdı. Madrid’deki kadro Londra’dakinden dört şan sanatçısını içeriyordu: Theodora rolünde soprano Julia Bullock, Theodora’nın yakın arkadaşı İrene rolünde mezzo-soprano Joyce DiDonato, zalim Romalı komutan Septimus rolünde tenor Ed Lyon ve haberci rolünde tenor Thando Mjandana. Madrid kadrosunda ayrıca, Didimus rolünde kontrtenor İestyn Devies ve Valens rolünde bas Callum Thorpe sahneye çıktılar. Kraliyet Operası Orkestrası ve Korosu’nu, kurumun aynı zamanda müzikal direktörü olan İvor Bolton yönetiyordu.

İki ara dahil yaklaşık 3.5 saat süren yapımda şef Ivor Bolton orkestradan abartıya gerek duymadan, hassas ve sıcak renkli, ölçülü ama ağırbaşlı olmayan, tempolu ve titiz bir icra çıkarmayı başardı. José Luis Basso yönetimindeki koro, seyirciyi parlak bir sonla memnun etmekten uzak; sakin ve ince bir ninni gibi olan ikinci ve üçüncü perdeyi sonlandıran koro partilerinin yanı sıra yapımın genelinde sıcak tonda, yumuşak ve dengeli bir icra sundu. Julia Bullock, aslında oldukça yabancılaştırıcı, dikkat dağıtıcı ve şancı için hareketli bir mizansene sahip bu yapımda, Theodora’yı kırılganlık ile içsel güç arasında huzursuz ama ideal bir dengeyi tutturmaya çalışarak yorumlamasına rağmen, vokal açıdan genel olarak yorgun, donuktu ve özellikle tiz seslerde sorunluydu. Yine de Bullock’un Didimus’u canlandıran kontrtenor İestyn Devies ile olan ses uyumu sayesinde, onunla olan düetlerindeki performansı doyurucuydu. İkilinin elektriği özellikle oratoryonun sonundaki “Streams of Pleasure Ever Flowing, Thither Let Our Hearts Aspire!” düetinde doruğa ulaştı. Ayrıca Devies, güçlü sesi ve partilerine yaptığı zarif süslemelerle yapımın başarılı icracılarındandı. Tenor Ed Lyon ve bas Callum Thorpe da güçlü ve dolgun sesleriyle kulaklarımıza hitap ettikleri gibi, fiziki görünüşleri ve oyunculuklarıyla canlandırdıkları komutan ve vali karakterlerinin acımasız iktidarı temsil eden taraflarını başarıyla yorumladılar. Joyce DiDonato ise berrak ve canlı sesi, nüanslar içeren ses rengi ve diksiyonunun saflığıyla, sadece “As with rosy steps” ve “New scenes of joy” gibi çokça bilinen değil, icra ettiği her aryada dinleyicileri mest etti ve her partisinin sonrasında seyircilerden alkış aldı.

alkışlarken

1750’deki prömiyeri, gerek konusunu Eski Ahit’ten almaması ve sonu trajik bir şekilde biten bir Hristiyan erdemi hikayesi anlatması, gerekse de hemen öncesinde Londra’da gerçekleşen hafif depremler nedenleriyle az seyirci gelmesinden dolayı ilgi görmeyerek halk nezdinde başarısızlığa uğrayan, ancak uzmanlar ve müzisyenlerin yanı sıra Händel’in kendisinin de en önemli oratoryosu olarak gördüğü, hatta yazdığı en iyi koro partisinin “Messiah”sındaki ünlü “Hallelujah” değil, bu yapıtında ikinci perdeyi kapatan “He saw the lovely Youth” olduğunu bile iddia ettiği “Theodora”, çağdaş zamanlarda 1996’da yönetmen Peter Sellars ile orkestra şefi William Christie ikilisinin Glyndebourne Festivali için bir araya geldikleri, başrolünde Dawn Upshaw’ın olduğu yapım ile tekrar seyircinin ve opera evlerinin radarına girmişti. Katie Mitchell’in yönettiği ve Joyce DiDonato’nun yıldızlaştığı, Londra ve Madrid’in Kraliyet Operaları’nın bu ortak yapımı ise, “Theodora”ya güncel bir soluk vererek, onu yeni seyircilere ve ileriki nesillere taşıyor.

[Bu yazıdaki fotoğraflar ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir; 15 Kasım 2024 tarihinde çekilmişlerdir]

 [Bu yazı Andante dergisinin Aralık 2024 tarihinde yayınlanan 218. sayısında, gösteriden fotoğraflar ile yayınlanmıştır.]

14 Mart 2020 Cumartesi

dünyanın sahneleri evimizde!


korona virüsü nedeniyle bizlerin -şimdilik- nisan başına, çoğu avrupa ülkesinin ve a.b.d.'nin nisan ortasına ve sonuna kadar, kuzey yarımküredeki diğer bir çok ülkenin ise yine önümüzdeki en az bir-iki ay boyunca evlerde oturacağı bir dönemde, normal zamanda web siteleri üzerinden canlı konserlerini, operalarını, dans gösterilerini ve arşivlerini -çoğunlukla- ücret karşılığı yayınlayan kurumlar ve platformlar dünden beridir arka arkaya açıkladıkları üzere müthiş bir kültür-sanat projesine imza atıyorlar.

konser
dünyanın en iyi üç orkestrasından biri olan berlin filarmoni'nin sayısız konser kaydının bulunduğu platform 30 gün boyunca ücretsiz!
link için tıklayın.

dünyanın en iyi üç orkestrasından bir diğeri olan kraliyet concertgebouw orkestrası da arşivini ücretsiz açmış durumda. link için tıklayın.
bu arşivin zenginleştirilmiş bir tarafı da var: bazı kayıtları o kayıttaki orkestra şefinin veya solistin yorumlarıyla birlikte izleyebiliyorsunuz. inanılmaz bir şey! ayrıca yapıtlar hakkında detaylı makaleler, küçük belgeseller, eğer konseri yorumla izlemek istemiyorsanız orkestra şefi veya solist ile yapılmış söyleşiler var.
ben bu arşivden ilk olarak, en sevdiğim şeflerden herbert blomstedt'in yorumlarıyla brahms'ın 3. senfonisini izledim. rachmaninof'un 3. piyano konçertosunu solist alexander gavrylyuk'un yorumlarıyla izlemek için de sabırsızlanıyorum :)

opera
belki de dünyanın bir numaralı opera kurumu met (metropolitan operası) her sezon met hd-live programıyla o sezon sahnelenen yapımlarını, canlı olarak sinemalara göstererek, new york'ta yaşamayan opera severlerin ayağına getiriyor. 19 nisan'a kadar kapalı olacak opera kurumu bu sefer de; 16 mart pazartesi akşamında başlayarak, her akşam eski bir yapımının kaydını web'den ücretsiz yayınlayacak, yayınlanan yapım 20 saat boyunca izlenebilir olacak.
met'in programının ilk haftasına buradan ulaşılabilir. açıklanan prodüksiyonlar genel olarak konvansiyonel, yönetmenler de genellikle klasik sahnelemeleriyle ünlenen kişiler. sahnelemeler konvansiyonel olsa da kadrolar olağanüstü: anna netrebko, elīna garanča, roberto alagna, diana damrau, juan diego flórez, natalie dessay, renée fleming, ramón vargas ve iki ayrı yapımda izlenebilecek, erken yaşta aramızdan ayrılan benzersiz bas dmitri hvorostovsky.
hepsini izlemeye çalışacağım, ama şimdiden kaçırmamak için gözüme kestirdiğim bir yapım var: mizansen tercihlerini çok sevdiğim robert carsen'in sahnelediği, efsanevi rus şef valery gergiev'in yönettiği çaykovski'nin "eugene onegin" operası. başrollerde yıllar önce aya irini'de bizleri kendisine hayran bırakmış olan renée fleming, ramón vargas ve yine şehrimizde bir kaç kez canlı dinlenme şansına erdiğimiz dmitri hvorostovsky. yayın tarihi: 22 mart.

dünyanın önde gelen opera kurumlarından viyana devlet operası ise 15 mart pazar gününden itibaren her akşam bir yapımının eski kaydını ücretsiz yayınlayacak ve her yayın 24 saat boyunca izlenebilecek.
2 nisan'a kadarki programa buradan ulaşabilirsiniz, yayınlara ise bu linkten.
viyana devlet operası'nın video programı, met gibi yine sahneleme/mizansen olarak konvansiyonel diyebileceğimiz yapımlardan oluşuyor. aralarında beni şimdiden en çok heyecanlandıran ve meraklandıran; "tosca" operasının aynı prodüksiyonunu üç ayrı akşamda üç farklı şancı kadrosuyla izlemek olacak.

dünyanın başka bir prestijli opera kurumu münih devlet operası da 19 nisan'a kadar eski yapımlarından bazılarını web sitesinde ücretsiz yayınlayacak. hemen de başlamışlar, hem de iki heyecan verici yapımla. bunlardan ilki: oliver py imzalı, jonas kaufmann'lı "il trovatore". ikinci ise; "judith" başlıklı, henüz geçtiğimiz şubat'ta sahnelenen bela bartok akşamı.
"judith" bartok'un bir orkestra eserinden ve "mavi sakal'ın şatosu" operasından oluşuyor. sahneye koyan katie mitchell, orkestra şefi oksana lyniv. bartok'un mavi sakal masalını kadın protagonistin bakış açısıyla anlattığı operanın bütünüyle kadın sanatçıların elinden çıkması ne kadar incelikli bir yaklaşım.
şubat başında bu operanın başka bir kadın sanatçının, pina bausch'un elinden çıkma, 43 yıllık bir versiyonunu seyretmiştim. bakalım katie mitchell 2020'de neler yapmış :)

dans
ve çağdaş dans severler için nisan sonuna kadar yayınlarını ücretsiz hale getirmiş bir platform var: ontheboards.tv
listesindeki dans yapımlarına şöyle bir göz attım, tanımadığım bir çok isim var, dolayısıyla keşiflere gebe günler bekliyor beni. bence sizleri de :)
listede tanıdığım az sayıdaki koreograftan önereceklerim ise: crystal pite'ın "dark matters"ı ve christian rizzo'nun "b.c, janvier 1545, fontainebleau"sü.


ücretsiz erişim açan diğer siteler için:
dünyanın sahneleri evimizde! - 2
dünyanın sahneleri evimizde! - 3

kaçırmayalım, evde oturalım.
#stageathome

6 Aralık 2013 Cuma

NRW057 xaver kasırgası, trenler ve tene yazılan opera


dün buralarda xaver kasırgası esti. o kadar ki, bonn operası’nda temsil devam ederken bir anda bütün ışıklar söndü, acil lambaları yandı. müzik durdu. meğer, bütün şehirde elektrik gitmiş; ara verildi. fuayeden görünen şehir zifiri karanlıktı. demek ki almanya’da da oluyormuş böyle şeyler!
neyse ki, beş dakika sonra elektrik geldi, seyirciler yerini aldı, sahne spotları ısındı; bir türlü opera kaldığı yerden başlayamıyor; salonda mütemadi bir ses duyuluyor; en sonunda sahne amiri tekrar çıktı açıklama yapmak için: başlarına daha önce böyle bir şey gelmemiş, sesin nereden geldiğini kimse bilmiyormuş, bulmaya çalışıyorlarmış. bir beş dakika da o sesin kaynağını bulup susturmakla geçti. 85 dakikalıki tek perdelik opera kaldığ yerden başladı ve bitti.

bonn merkez tren istasyonuna geldiğimde, kalabalıktan bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım; göstergelerde bütün trenlerin karşısında gecikmeler yazıyordu ve 60 dak., 70 dak., belirsiz süreli gecikme gibi ciddi ertelemelerdi. bununla da kalsa iyi, bir anda bütün trenlerin iptal olduğu haberi geldi. bonn’da mahsur kalacağımı zannettim bir ara. neyse ki saat daha erkendi ve bonn-köln arası u-bahn çalışıyordu. bayağı bir gecikmeli de olsa eninde sonunda köln’e, odama vardım.

dün akşam xaver’den dolayı ekstra bir durum yaşandı, ancak normal durumlarda da, bir zamanlar dakikliğiyle övünen deutsch bahn trenleri çoğunlukla rötarlı çalışıyor.
bir kaç yıl önce, almanların gurur kaynağı hızlı tren ICE’ye binen bir arkadaşım, bilet kontrolüne gelen görevliye aktarması olduğunu, yetişip yetişemeyeceğini sormuş, görevli ukala bir edayla “bir ICE’de seyahat ediyorsunuz” demiş sadece. belki o zamanlar dakiktiler ama şimdilerde ICE’lerin rötarı 30-40 dakikaya kadar bile vardığı oluyor!
bu durumun nedeni, işletmenin %50 özelleştirilmiş olmasına bağlanıyor. özelleştirme dünyanın hiç bir yerinde hayır getirmiyor!

opera?


martin crimp’in librettosunu yazdığı, george benjamin’in müziklerini bestelediği “written on skin” ilk defa 2012 yazında aix-en-provence festivali’nde katie mitchell rejisiyle sahnelenmiş; internetten naklen yayınlanmıştı.

operanın konusu oldukça ilginç, müzikleri ise tipik bir çağdaş müzik bestesi olarak öyle kolay kolay kulağa hoş gelen melodiler içermiyor. ancak mitchell’inki gibi matematiği iyi ayarlanmış, sade bir rejiyle, internetten bile olsa ilgiyle izlemiştim.


theater bonn’daki prodüksiyonu, ortak çalışan macar hanım yönetmenler alexandra szemeredy ile magdolna parditka sahneye koymuşlar.
sembolik öğeleri biraz fazla abartılmıştı; sahnenin bütünü değil seyirciye yakın olan yarısı kullanılmış olmasına rağmen her bir metrekaresinde bir obje, hareket eden bir şey, bir özellik vardı. koronun ve solistlerin hareket düzeni de oldukça fazlaydı; sahnede her an bir şey olmaktaydı. sanki seyirci çağdaş müzikten sıkılmasın, gözü oyalansın diye yapılmayan atraksiyon kalmamıştı. keşke macar hanım rejisörler tercihlerini daha sade ve dingin bir reji yönünde kullansalarmış.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

bu sıcaklarda avignon'a, aix-en-provence'a, münih'e gidemem diyen tiyatroseverlere müjde!




bu akşam (cumartesi) türkiye saatiyle 18:00'de katie mitchell'in, 23:10'de sidi larbi cherkaoui'nin, yarın (pazar) 18:00'de andreas kriegenburg'un en son yapıtları internetten canlı yayınla, hem de ücretsiz, izlenebilecek.
işte ağız sulandırıcı detaylar:

son yıllarda, müziğin önemli bir rol oynadığı deneysel sahnelemeleriyle adından çokça söz ettiren ingiliz tiyatro kadını katie mitchell, aix-en-provence opera festivali'nin özel projesi olarak dünya prömiyeri yapan george benjamin'in "written on skin" adlı operasını sahneliyor.
amsterdam nederlandse opera, londra royal opera house covent garden, théâtre du capitole de toulouse ve floransa teatro del maggio musicale fiorentino ortak yapımı olan operada orkestra olarak mahler oda orkestrası görev yapacak, bestecinin kendisi operayı yönetecek.
librettosunu ingiliz oyun yazarı martin crimp'in yazdığı opera arasız 100 dakika sürüyor.
arteliveweb bu akşam canlı yayınlacağı operayı altı ay boyunca arşivinde tutacak. kayıt bu zaman zarfında yine ücretsiz olarak izlenebilecek.

arteliveweb'in bu akşamki ikinci canlı yayını, çağdaş dans dünyasının -ve dans tiyatrosunun- en özgün temsilcilerinden sidi larbi cherkaoui'nin "puz/zle"ı olacak.
geçtiğimiz hafta içinde avignon tiyatro festivali'nde prömiyer yapan ve önümüzdeki aylarda londra'dan, münih'e, nice'den düsseldorf'a, köln'den lüksemburg'a turneye çıkacak olan "puz/zle", cherkaoui'nin eastman topluluğu ile, daha önce birlikte çalıştığı müzisyenler, korsikalı a capella topluluk a filetta ve lübnanlı şarkıcı fadia el-hage'nin ortaklaşa gerçekleştirdikleri bir proje.
cherkaoui'yi tanıtmaya gerek yok; istanbullular çok geç de olsa, 2010 tiyatro festivali'nde "sutra" ile kendisini tanıma şansına ermişlerdi.

aynı festivalde istanbullu -bazı- tiyatroseverlerin kalbini çalan başka bir "büyücü", müncher kammerspiele yapımı kafka uyarlaması "der prozess" (dava) ile yönetmen andreas kriegenburg'du.
kriegenburg şubat ayından beri bayerische staatsoper'de arka arkaya sahneye koyduğu wagner'in ring dörtlemesinin son halkası "götterdämmerung"un prömiyerini 30 haziran akşamı gerçekleştirmişti.
"götterdämmerung" münih opera festivali'nin "oper für alle" (herkes için opera) sloganı kapsamında 15 temmuz pazar akşamı 18:00'de hem münih'deki max-joseph meydanında hem de internet sitesi üzerinden canlı ve ücretsiz olarak yayınlanacak.

herkese iyi seyirler...