rimini protokoll etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rimini protokoll etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2024 Perşembe

17 EKİM



1957 albert camus nobel edebiyat ödülü'ne değer görülmüş

1967 galt macdermot'un müziklerini bestelediği, james rado ile gerome ragni'nin tekstini ve şarkı sözlerini yazdıkları hair müzikalinin new york'ta off-broadway dünya prömiyeri joseph papp's public theatre'da gerçekleştirilmiş

1968 steve mcquenn ile jacqueline bisset'nin başrollerinde oynadıkları, peter yates'in yönettiği, sinema antolojilerine giren bir araba kovalama sahnesi içeren bullitt filmi gösterime girmiş

1990 internet movie database (IMDb)'in ilk versiyonu kullanıma açıldı

2010 ilk defa bir rimini protokoll gösterisi seyrettim; garajistanbul'da helgard haug & daniel wetzel'in yönettikleri dağaçar bey ve çöpün altın tektoniği'ni

2013 dusan david parizek'in düsseldorfer schauspielhaus yapımı olarak uyarlayıp yönettiği nora 3'ü seyrettim; başrolde stefanie reinsperger oynuyordu



4 Ekim 2024 Cuma

04 EKİM

1582 çoğu katolik ülkede gregoryen takvimi uygulanmaya başlamış

1883 orient express, paris'ten istanbul'a ilk resmi seferini yapmış

1987 bernardo bertolucci'nin yönettiği ve john lone, joan chen ve peter o'toole'un oynadığı son imparator tokyo film festivali'nde prömiyer yaptı 

1990 cüneyt gökçer'in rejisini yaptığı ve efsanevi yorumuyla tevye rolünde oynadığı joseph stein & jerry bock müzikali damdaki kemancı'yı istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da seyrettim; diğer rollerde handan uran, deniz gökçer ve alev sezer oynuyorlardı

1993 cemal reşit rey konser salonu'nda nathalie stutzmann konserine gittim, ona piyanoda david selig eşlik ediyordu

1994 viyolonsel sanatçı alexander rudin'i ilk defa konserde dinledim; cemal reşit rey konser salonu'nda moskova "musica viva" oda orkestrası eşliğinde çaldı

2009 krakov'da teatr groteska'dan adolf weltschek'in yönettiği hommage a chagall'ı seyrettim

2012 rimini protokoll yapımı, stefan kaegi'nin yönettiği radio muezzin'i haliç kongre merkezi - sadabad salonu'nda seyrettim

2013 ruhrtriennale kapsamında robert lepage'ın playing cards: HEARTS adlı gösterisini essen-salzlager'de seyrettim



17 Eylül 2024 Salı

Aynadaki yansımalarımız ve ayna nöronlar


Berlin Radialsystem'in salonunda, seyirci tribününde yerlerimizi alıyoruz. Işıklar sönüyor, perde açılıyor. Işıklar yavaş yavaş yandıkça hemen perdenin arkasında sahne ağzını bütünüyle kaplayan bir ayna olduğu fark ediyoruz. Işık, oditoryumu aydınlattıkça biz seyirciler de aynanın üzerinde gittikçe daha net görünür oluyoruz. Zaten 75 dakikalık bu gösteri bütünüyle bizimle ilgili; çevremizdekileri ne kadar taklit ettiğimiz, ne kadar onlarla iş birliği yaptığımız veya bir şeyi yapmayı reddedip reddetmediğimizle ve bunlardan sorumlu olan beynimizdeki sinir hücreleriyle. Bu hücrelerin adları ayna nöronlar. Rimini Protokoll ile Sasha Waltz & Guests ortak yapımı, Stefan Kaegi’nin konsepti oluşturup sahneye koyduğu gösteri de adını doğrudan onlardan alıyor: Spiegelneuronen (ayna nöronlar).
Kaegi'nin seyirciyi performansçıya dönüştüren işlerine İstanbul seyircisi yabancı değil. Beykoz Kundura sayesinde İstanbul'da da deneyimleme şansına erdiğimiz Remote İstanbul, kulaklıklarımızdan aldığımız direktiflerle bizi Kadıköy sokaklarında gezdiriyor; bedenimizin, çevremizin ve toplumsallığımızın eğlenceli bir şekilde farkına vardırıyordu. Kaegi, gösteriye bizleri katmak için bu sefer ise, sözleri değil, aramıza serpiştirdiği dansçıları kullanıyor. Ama

[Ama... 
... Bir yandan]

Bir yandan Tobias Koch’un bazen arka plan oluşturan bazen ritimleriyle yerimizde durdurmayan atmosferik müziği eşliğinde ve Martin Hauk’un gösterideki her fikrin altını sakince çizen ışığı altında eğleniyoruz. Bir anda nerden çıktıklarını anlamadığımız sarı balonları şişirip birbirimize atıyoruz, ortalık kindergarten’a yani bir çocuk yuvasına dönüyor, bir yandan da -belki daha önce bilmediğimiz veya üzerinde etraflıca düşünmeden icra ettiğimiz- gündelik davranış tercihlerimiz hakkında bilgileniyoruz. Örneğin; birinin bize yaklaşmasına ne kadar izin vereceğimiz konusunda her zaman bedenlerimizle pazarlık yapıyor olmamız. Üst ses sonraki sekansta tam da buradan yürüyor. Az önce aramızda ortak hareketlere katılmayıp öylece kollarını kavuşturmuş oturan insanların da olabilme olasılığını bile tahmin ederek dillendirmiş olmaktan çekinmeyip, çıtayı Orta Avrupa seyircisi için bir derece daha yükseltiyor ve yanımızdakinin omuzuna dokunmamızı, biraz sonra da etrafımızdakilerle el ele tutuşmamızı öneriyor. Berlin’in her şeye açık ve teşne seyircisi ikiletmiyor, bir anda seyirci tribününde koltuk sıralarını aşan bağlar oluşuyor. Sonlara doğru Sasha Waltz’in dansçıları da anonimliklerinden iyice sıyrılıp, çok da bir parıltısı olmayan bir koreografi eşliğinde bulundukları farklı noktalardan birbirleriyle bağlar kurmak üzere yavaş çekim hareketlerle bir araya gelecekler.
Yalnızlık mı, grup dinamiği mi? Kitle içinde mi olmak, birey mi kalmak? Kitle içinde aykırı olunabilir mi, eleştiri yapılabilir mi? Şüphecilik sağlıklı mıdır? “Normal” mi, yoksa “farklı” mı davranılırsa hayatta kalınır? Gösterinin dert edindiği, hakkında bu ve benzer soruları sorduğu mesele 70 dakika sonra gelip Radiohead’in eskimeyen kült şarkısı Creep’e dayanıyor. Zaten

[Zaten...]


Bu yazıyı, gösteriyi aynı seansta birlikte ama farklı koltuklarda oturarak seyrettiğim arkadaşım Ayşe Draz ile birlikte kaleme aldık. Gösterinin fikrinden esinlenerek, birimizin bitirdiği paragraftaki son kelimeyi diğerimiz aynaladı ve devam etti. Yukarıda, yazıya benim katkımın olduğu paragraflar var. Ayşe'ninkileri merak ederseniz, ya da yazıyı bütünsel haliyle ve gösterinin yayın haklı görselleriyle birlikte okumak isterseniz tıklayın.

Yukarıdaki fotoğraflar bana ait; 01 Eylül 2024'te Berlin Radialsystem'de gerçekleşen gösteri başlamadan önce ve alkış sırasında çekildiler.

21 Ağustos 2024 Çarşamba

21 AĞUSTOS

cumhuriyet, 1934

1911 vincenzo perugia mona lisa tablosu'nu louvre müzesinden çalmış

2005 six feet under'ın son bölümü yayınlandı

2015 ruhrtriennale'ye ikinci kere gittim; essen'deki zeche zweckel'de krzysztof warlikowski'nin marcel proust uyarlaması die franzosen'i seyrettim

2018 max reinhardt'ın kurduğu salzburg festivali'nin ilk defa düzenlendiği yıldan beridir festivalin en önemli gösterisi olan,  salzburg katedrali'nin önündeki meydanda oynanmasıyla da ünlü olan; hugo von hoffmannsthal'in jedermann adlı tiyatro oyununu matinede annem ve babamla seyrettik; yapımı michael sturminger yönetiyordu, başrollerde tobias moretti, stefanie reinsperger ve efsanevi oyuncu edith clever vardı

2018 aynı gün akşam salzburg'da grosses festspielhaus'ta sir simon rattle yönetimindeki londra senfoni orkestrası'nı dinledim

2021 rimini protokoll'ün remote istanbul adlı yaptını kadıköy'de deneyimledim





9 Temmuz 2021 Cuma

on soruluk sohbetler 42 : barış arman

Kundura Sahne’nin bu yıl ilki düzenlenen, performans alanında disiplinler-arası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı olan PerformLab, Türkiye’den ve Hollanda’dan sanatçıları bir araya getirerek 29 Mayıs- 6 Haziran tarihleri arasında Beykoz Kundura’da gerçekleşti. Kundura Sahne ile Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle hayata geçirilen PerformLab programı boyunca, yapılan açık çağrı sonucu seçilen, kariyerlerinin farklı aşamalarındaki Türkiye’den sanatçılar Barış Arman, Dilan Onay, Doğan Can Serinkaya, Filiz İzem Yaşın, Halil İbrahim Aygün, Nadir Sönmez, Nursev Irmak Demirbaş ve Selen Gürmen bir hafta boyunca Hollanda’dan gelen sanatçıların katılımıyla, çalışmalarını paylaşma ve geliştirme imkânı buldular. PerformLab’e ayrıca, sanatçı İlyas Odman da, sanatsal süreçlere fermantasyon kavramı üzerinden yeni bir bakış açısı kazandırarak Sanat Fermantoru olarak eşlik etti. Fermantasyonu, sanatsal süreçlere yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan bir araç olarak kullanmayı öneren bu yaklaşım, PerformLab'in omurgasını oluşturdu. Hollanda’dan katılan sanatçılar ise dansçı ve koreograf Benjamin Kahn, Amsterdam Fringe Ödüllü dansçı ve performansçı Cherish Menzo, oyuncu ve performansçı Khadija El Kharraz Alami ve Green Room ödüllü eğitimci, sanatçı, tiyatrocu ve yönetmen Samara Hersch’den oluşuyordu. On soruluk sohbetler’de PerformLab serimize yerel katılımcılarla devam ediyoruz.
Sıradaki misafirimiz Barış Arman. 2017 yılında yönettiği Hedwig ve Angry Inch oyunuyla Yeni Tiyatro Dergisi Emek ve Başarı Ödülleri Komedi / Müzikal Dalında Yılın Yönetmeni ödülünü almış olan Arman, 2020 yılında ise 24. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, katılımcılarının kendi evlerinde dolaşarak kulaklıklarıyla takip ettikleri bir performans olan Olağan-İçi bir Gezi’yi yazıp yönetmişti. Arman önümüzdeki sezon ise Lambda’da (London Academy of Music & Dramatic Art) burslu olarak yönetmenlik yüksek lisansını tamamlamak üzere Londra’da olacak.


Fotoğraf: Barış Kılınç

Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Kendi adıma şunları söyleyebilirim: Yaşamda bir çok merakım var; sanatçıyım ve performansı hem araç hem sonuç olarak kullanıyorum. Gözlemlediğim kadarıyla çoğu insan için oldukça problematik bir kelime. Herkes için başka anlamlar ifade ettiğini gördükçe şaşırıyorum. Bana göre, performans bir yapma halidir ve bir şemsiye kavramdır. Zamanı ve mekânı kapsar. Sanatçı için tükenmeyecek bir araç ve aynı zamanda malzemedir.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın yaşamımızda ne gibi bir işlevi olduğunu sorgulamayı hiç bırakmadım. Lise yıllarımda sanat tarihine dönüp bakıyordum, bugünse gündelik yaşamda bu sorunun cevabını arıyorum. Bana göre sanatın en büyük amacı dönüşümdür. Kuvvetini ise motivasyondan alır. İşin seyirci/katılımcı/izleyici ile karşılaştığı anda iyi bir soru sormasını ve gündelik yaşama sızabilecek bir motivasyon yaratmasını beklerim. Bu motivasyonun nasıl sürdürülebilir kılınabileceği hemen her işimde kafamı kurcalar. Sanırım en çok da sanatın beni değiştirmesini bekliyorum. İçinde aylar geçirdiğim sanatsal bir sürecin beni dönüştürmeden katılımcısını dönüştürebileceğine inanmıyorum.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Canlılığın gösteri sanatlarında ontolojik bir unsur olduğuna dair inancımız geçtiğimiz yıl yerini şüpheye bırakmış oldu. Her ne kadar kayıt teknolojileri ve yeni medya araçları kullanımımızda olsa da, gösteri sanatlarını diğer disiplinlerden ayıranın canlılık ve fiziksel katılım olduğuna neredeyse emindik. Pandemi döneminde zorunlulukla üretilen işlerin ardından, konvansiyonel pratiklerini sürdüren sanatçıların yeni medya kullanımları geleceğe dair bir şeyler anlatıyor sanırım. Pandemi tüm olumsuzluklarına rağmen seyirciye sanatın farklı biçimlerini deneyimleme olanağını sundu. Üstelik bu biçimlerin seyirciye ulaşabilmesi için önceden var olmayan altyapı da bir yıl içinde kurulmuş oldu. İnternetin ilk var olduğu günden bugüne sürdürdüğü herkese ulaşabilme ve demokrasi iddiası da bir şekilde doğrulandı. Seyircinin alışkanlıklarını değiştirebilecek bir başlangıç noktasında olabiliriz. Bu durumda belki de geleceğin gösteri sanatları daha ekolojik ve daha günü takip eden bir yere doğru evrilebilir.

Bir performansçı olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Yaratım sürecinde COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara uymak zorunda kalmak yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?
Uzun bir süre kısıtlamaların ve pandeminin bende yarattığı endişeyi lehime çevirmenin yollarını aradım. Önceleri herkes gibi eski alışkanlıklarımı sürdürebilme ve elbette hayatta kalma derdiyle boğuştum. Hepimiz için varoluşumuzu sorguladığımız bir süreçti. Zamanla bu çaba yerini yeni bir algı dünyasına bıraktı. Hatta pandemideki tecrit koşullarının zamanla benim için bir motivasyon kaynağına dönüştüğünü söyleyebilirim. Yaşamı bir araya getiren unsurları ve bu unsurların arasındaki ilişkileri yeniden değerlendirme zorunluluğu hissediyorum. Pandemi sırasında, “durmak”, “tecrit”, “balkonlardan ve duvarları aşan seslerden oluşan yeni kamusal alan”, “boşalarak neredeyse bir yerleştirmeye dönüşen sokaklar” bir algı değişikliğini ayağıma getirdi. Beni içinde durduğum evrene yeniden bakmaya mecbur etti.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
İlham bana ara sıra taktığımız bir gözlük gibi geliyor. Bir başlangıç noktasına, motivasyona, yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyduğumda bedenimden yaşadığım şehre, üniversite günlerinde aldığım bir nottan takip ettiğim bir sanatçıya kadar her şey bana yardımcı olabiliyor. Ama dönüp dolaşıp her işini keyifle takip ettiğim ya da çalışmalarını tekrar tekrar okuduğum idollerim de var elbette: Rimini Protokoll, Lola Arias, Augusto Boal, Italo Calvino, Georges Perec, (dersinde aldığım her nota tekrar tekrar döndüğüm) Ferhan Yürekli, Juhani Pallasma.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

 

19 Ekim 2010 Salı

"çöpçüler kralı"ndan geridönüşüm işçisi dağaçar bey ve arkadaşlarına


“dağaçar bey ve çöpün altın tektoniği” istanbul’daki yüzlerce, belki binlerce geri dönüşüm işçisinden dördü (kendilerine “çöpçü” denmesinden memnun değillermiş) ve bir tiyatrocu hakkında belgesel ağırlıklı bir çalışma; sahnede onların geçmişlerini, geleceklerini, hayallerini, hikayelerini, kabuslarını, şimdilerini ve o anlarını izliyoruz; bunları bütün samimiyetleri ve açıkyüreklilikleriyle paylaşıyorlar bizimle; -mış gibi yapmıyorlar; “neyseler olar”; heyecanlılar, acemiler…

haklarında çoktandır iyi şeyler duyduğum alman tiyatro toplululuğu rimini protokol nihayet bir çalışmasıyla istanbul’a konuk oldu; hem de İstanbul hakkında bir çalışma ile; garajistanbul’un ajans2010 desteği ile hayata geçirdiği istanpoli projesinin ayaklarından biri olarak.

rimini protokoll’un iki yönetmeni helgard haug ve daniel wetzel geçtiğimiz mart ayında tanışmışlar abdullah dağaçar ile; o zamandan beri ara ara bir araya gelip çalışmışlar; dağaçar bey ile gösteride yer alan iki akrabasının güneydoğu anadolu’daki köyüne gidilmiş, orada çekimler yapılmış; dağaçar bey ve akrabalarının istanbul’daki depoları gezilmiş, fotoğraflar çekilmiş… mersin'li bayram’ı ise kamerayla takip etmişler cihangir sokaklarında, geri dönüştürürken atıkları… “oyuncular” berlin’e de davet edilmişler; bir hafta orada kalınmış…

sahnede bütün bunları görüyoruz, izliyoruz, dinliyoruz; bir yandan kendilerini anlatıyorlar, hikayelerini, duygularını, bir yandan da bu gösterinin nasıl ortaya çıktığını, yöentmenlerle nasıl tanışıldığını, çalışmanın nasıl ilerlediğini; bu çalışma vesilesiyle hayatlarının nasıl değiştiğini.
“dağaçar bey ve çöpün altın tektoniği” hem konu edindiği kişiler hakkında hem de çalışmanın kendisi hakkında bir belgesel. “tiyatro” denen insanlık hallerini anlatan gösteri sanatının ilginç bir yorumu; ‘50’lerin İtalyan gerçekçi sineması gibi biraz; ama bunun draması eksik, sadece gerçekliği var; bütün etkisini ve gücünü bu saf gerçeklikten alıyor.

geridönüşüm işçisi dağaçar bey ve akrabaları ile profesyonel tiyatrocunun hikayeleri paralel ilerliyor; tiyatrocunun hikayesinde ise ’99 depremi baskın, ve deprem sonrası afet bölgesi çocuklarına hacivat-karagöz oynatması.

tiyatrocu sahnede birebir bir gölge oyunu sahnesi kuruyor (büyük ihtimalle 11 sene önce deprem bölgesinde kurduklarının aynısından) ve başlıyor hacivat-karagöz oynatmaya.
ilerleyen bölümlerde ise dağaçar bey ve akrabalarının anlattığı hikayeleri gölge oyunuyla canlandırıyor tiyatrocu; hayaller hayal perdesinde can buluyor. gösterinin katmanları çoğalıyor…

bir noktadan sonra ise tiyatrocu -nedense- kopuyor oyundan. bir kenarda; geçiyor tezgahının başına, yakıyor tütsüsünü, bir yandan kulağı abdullah'ın, aziz’in, mithat’ın ve bayram’ın anlattıklarında bir yandan da başlıyor bir gölge oyunu figürü yapmaya; deri parçada delikler açıyor, kesiyor, dikiyor…

sahnenin farklı yerlerine, bazen bir perdeye bazen çöp arabalarının beyaz bezlerinin üzerine yansıtılan hareketli-harektsiz görüntüler; çöp arabalarıyla kurulan sahne düzeni; farklı noktalara yerleştirilmiş hoparlörlerden gelen müzikler, canlı bağlantıyla kandilli, antalya, ankara rasathanelerinden alınan yer kabuğunun sismik sesleri…
gösterinin görsel ve işitsel tasarımı çok katmanlı ve katmanların hepsinin aynı anda, üst üste kullanımı sahne estetiğini zenginleştirdiği gibi olası biteviyeliği de kırıyor.

“dağaçar bey ve çöpün altın tektoniği”, yine istanpoli projesi kapsamında garajistanbul ekibinin işportacılarla hazırladığı “kassas”ın beceremediğini başarıyor; geridönüşüm işçileri ve tiyatrocunun dertlerini derdimiz kılıyor; hayallerimizin az çok aynı kapıya çıktığını gösteriyor bize; onları akrabamız, arkadaşımız yapıyor.
bunun en bariz kanıtı, oyun bittiğinde bazı seyircilerin oyun boyunca sahneden üzerlerine akan samimiyete aynı içtenlikle karşılık vererek bir yandan alkışlarken bir yandan da yüksek sesle teşekkür ediyor; abdullah dağaçar’ı, aziz’i, mithat’ı, bayram’ı ve tiyatrocuyu teker teker tebrik ediyor olmaları.
[ne ilginç; şimdi, bu yazıyı yazarken geri dönüşüm işçilerinin adlarını çok net hatırlıyorum da, bir türlü tiyatrocununki aklıma gelmiyor. flyer’dan bakıyorum: hasan hüseyin karabağ’mış. demek ki, işçiler tiyatrocudan basbayağı rol çalmışlar. helal olsun!]