radialsystem v etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
radialsystem v etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2024 Salı

Aynadaki yansımalarımız ve ayna nöronlar


Berlin Radialsystem'in salonunda, seyirci tribününde yerlerimizi alıyoruz. Işıklar sönüyor, perde açılıyor. Işıklar yavaş yavaş yandıkça hemen perdenin arkasında sahne ağzını bütünüyle kaplayan bir ayna olduğu fark ediyoruz. Işık, oditoryumu aydınlattıkça biz seyirciler de aynanın üzerinde gittikçe daha net görünür oluyoruz. Zaten 75 dakikalık bu gösteri bütünüyle bizimle ilgili; çevremizdekileri ne kadar taklit ettiğimiz, ne kadar onlarla iş birliği yaptığımız veya bir şeyi yapmayı reddedip reddetmediğimizle ve bunlardan sorumlu olan beynimizdeki sinir hücreleriyle. Bu hücrelerin adları ayna nöronlar. Rimini Protokoll ile Sasha Waltz & Guests ortak yapımı, Stefan Kaegi’nin konsepti oluşturup sahneye koyduğu gösteri de adını doğrudan onlardan alıyor: Spiegelneuronen (ayna nöronlar).
Kaegi'nin seyirciyi performansçıya dönüştüren işlerine İstanbul seyircisi yabancı değil. Beykoz Kundura sayesinde İstanbul'da da deneyimleme şansına erdiğimiz Remote İstanbul, kulaklıklarımızdan aldığımız direktiflerle bizi Kadıköy sokaklarında gezdiriyor; bedenimizin, çevremizin ve toplumsallığımızın eğlenceli bir şekilde farkına vardırıyordu. Kaegi, gösteriye bizleri katmak için bu sefer ise, sözleri değil, aramıza serpiştirdiği dansçıları kullanıyor. Ama

[Ama... 
... Bir yandan]

Bir yandan Tobias Koch’un bazen arka plan oluşturan bazen ritimleriyle yerimizde durdurmayan atmosferik müziği eşliğinde ve Martin Hauk’un gösterideki her fikrin altını sakince çizen ışığı altında eğleniyoruz. Bir anda nerden çıktıklarını anlamadığımız sarı balonları şişirip birbirimize atıyoruz, ortalık kindergarten’a yani bir çocuk yuvasına dönüyor, bir yandan da -belki daha önce bilmediğimiz veya üzerinde etraflıca düşünmeden icra ettiğimiz- gündelik davranış tercihlerimiz hakkında bilgileniyoruz. Örneğin; birinin bize yaklaşmasına ne kadar izin vereceğimiz konusunda her zaman bedenlerimizle pazarlık yapıyor olmamız. Üst ses sonraki sekansta tam da buradan yürüyor. Az önce aramızda ortak hareketlere katılmayıp öylece kollarını kavuşturmuş oturan insanların da olabilme olasılığını bile tahmin ederek dillendirmiş olmaktan çekinmeyip, çıtayı Orta Avrupa seyircisi için bir derece daha yükseltiyor ve yanımızdakinin omuzuna dokunmamızı, biraz sonra da etrafımızdakilerle el ele tutuşmamızı öneriyor. Berlin’in her şeye açık ve teşne seyircisi ikiletmiyor, bir anda seyirci tribününde koltuk sıralarını aşan bağlar oluşuyor. Sonlara doğru Sasha Waltz’in dansçıları da anonimliklerinden iyice sıyrılıp, çok da bir parıltısı olmayan bir koreografi eşliğinde bulundukları farklı noktalardan birbirleriyle bağlar kurmak üzere yavaş çekim hareketlerle bir araya gelecekler.
Yalnızlık mı, grup dinamiği mi? Kitle içinde mi olmak, birey mi kalmak? Kitle içinde aykırı olunabilir mi, eleştiri yapılabilir mi? Şüphecilik sağlıklı mıdır? “Normal” mi, yoksa “farklı” mı davranılırsa hayatta kalınır? Gösterinin dert edindiği, hakkında bu ve benzer soruları sorduğu mesele 70 dakika sonra gelip Radiohead’in eskimeyen kült şarkısı Creep’e dayanıyor. Zaten

[Zaten...]


Bu yazıyı, gösteriyi aynı seansta birlikte ama farklı koltuklarda oturarak seyrettiğim arkadaşım Ayşe Draz ile birlikte kaleme aldık. Gösterinin fikrinden esinlenerek, birimizin bitirdiği paragraftaki son kelimeyi diğerimiz aynaladı ve devam etti. Yukarıda, yazıya benim katkımın olduğu paragraflar var. Ayşe'ninkileri merak ederseniz, ya da yazıyı bütünsel haliyle ve gösterinin yayın haklı görselleriyle birlikte okumak isterseniz tıklayın.

Yukarıdaki fotoğraflar bana ait; 01 Eylül 2024'te Berlin Radialsystem'de gerçekleşen gösteri başlamadan önce ve alkış sırasında çekildiler.

28 Ekim 2019 Pazartesi

Ağustos Sıcağında Berlin’de Dans - III - Günümüze Dair Bir İş

Begüm Erciyas - Pillow Talk
Fotoğraf: Bea Borgers

Günümüze dair bir performans işi 
1982 Ankara doğumlu Begüm Erciyas’ın 2019 tarihli “Pillow Talk” (Yastık Sohbeti) adlı performans işi, Radialsystem’de bu yılın haziran ayında başlayan “New Empathies” (Yeni Empatiler) serisine 29-31 ağustos 2019 tarihinde konuk oldu. Dünyada toplumsal ayrışmaların zirve yaptığı içinde yaşadığımız dönemde iki yıl boyunca konserler, enstalasyonlar, koreografik işler, atölye çalışmaları ve sohbetlerle “halden anlama” duygusunun çeşitli ihtimallerine eğilerek sanatsal, teknolojik, politik ve ekolojik soruları tartışmayı amaçlayan seriye katkı açısından Erciyas’ın işi bence biçilmiş kaftandı.

Eski bir elektrik üretim fabrikasından dönüştürülmüş Radialsystem’in duvarları ve boyutları olduğu gibi korunmuş büyük salonuna 20’şer dakikalık aralarla teker teker alınıyorsunuz. İçeriye girdiğinizde uymanız gereken bir-iki direktif girmeden önce size yazılı olarak veriliyor. Ayakkabınızı çıkarıp, çantanızı girişe bırakıyorsunuz. İlerlediğinizde sizi, üzerinde hafif tepecikleri olan simsiyah bir peyzaj karşılıyor. Gece hissinin güçlü olduğu loş mekan sadece üç büyük küre lamba ve noktasal ışık kaynakları aydınlatıyor. Noktasal ışıkların aydınlattığı siyah yastıklardan birine yerleşip, yastığın üzerindeki siyah noktaya doğru “Burdayım” dediğinizde, sizi ve yastığı aydınlatan ışık sönerek yukarı çekiliyor. Siyah noktadan bir ses size “Merhaba” diyor. Bundan sonraki yaklaşık 50 dakikayı; bilgisayardan mı geldiği yoksa canlı mı olduğu müphem bırakılmış bir sesle, o siyah peyzajın bir parçasına dönüşerek rüya ile gerçek arasında salınan garip bir sohbeti paylaşarak geçiriyorsunuz. Sohbet sırasında; birbirinizin söylediği cümlelerin son kelimesinden yeni cümle türetme oyunu oynuyorsunuz, birlikte beş dakika uyuyorsunuz, bir ara o ses size yukarıdaki ışık kaynağını, adını söyleyerek tanıştırıyor, siz o sese en gizli dileğinizi fısıldıyorsunuz.

Stanley Kubrick’in Arthur C. Clarke’ın bir kısa öyküsünden uyarladığı 1968 yapımı filmi “2001 Uzay Macerası”nda uzay gemisinin kontrolünü ele geçiren Hal isimli bilgisayarın insan ile robot arası belirsiz ruh/akıl hali ve tekinsiz sesi, 21. yüzyılın dijital dünyasında başımıza gelecekleri çok zaman önceden haber veriyordu. Erciyas’ın işinde benimle iletişime geçen “Rubin”in sesi bende başta, aynı Kubrick’in filmini seyrederken Hal’inkinin uyandırdığı gibi bir tekinsizlik hissi uyandırdı, çünkü sesin kaynağı o anda o mekanda beni görebilecek bir yerde bir mikrofonun başında oturan gerçek bir insan mı yoksa önceden programlanmış bir bilgisayar mı emin olamadım, aslında hala da hangisi, emin değilim. Rubin neyse ki Hal’in saldırgan ruh haline sahip değildi, kaynağının belirsizliği tüylerimi ürpetse de, sesin kendisi yumuşak ve rahatlatıcı, sohbeti açış ve geliştirme şekli dostaneydi. Bu sayede, ne tesadüf tam da o günün sabahında Alte Nationalgalerie (Eski Ulusal Galeri)’nin salonlarından birinde gördüğüm Edgar Degas’nın “Le Conversation” (Muhabbet) tablosundaki şapkalı iki kadının dipdibe sırlarını, dertlerini, arzularını paylaştığı samimi sohbetin bir benzerini ben de Rubin ile ettim. Sohbet esnasında tanıştırdığı ışık kaynağı Nicole ile de kısaca söyleştik, hatta o bana ışığıyla göz bile kırptı. Sıradışı ve acayip bir deneyimden keyif içinde çıktım.

Edgar Degas - Sohbet (1882/83)

Begüm Erciyas - Pillow Talk
Fotoğraf: Elodie Dauguet 

Yıllar önce iDANS’ta “Ballroom” adlı işini seyrettiğim Erciyas, şimdiye kadar Marsilya’dan Berlin’e, Oslo’dan Basel’e 14 ayrı kentte sunduğu ve geçen yılki Het Theaterfestival (Flaman Tiyatro Buluşması)’na seçilen 2016 tarihli “Voicing Pieces” (Seslenen Parçalar) isimli çalışmasıyla kasım ayındaki 23. Istanbul Tiyatro Festivali’ne konuk olacak.
Yine tek kişilik deneyime dayalı olan bu işini merakla bekliyor, o tarihlerde İstanbul’da olacaklara hararetle öneriyorum.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

jochen sandig'den "insanlık ağıtı"



bir klasik müzik yapıtının icracılarının yapıtı icra ederken mekanın içinde hareket ettiklerini hayal edin. sonra da o hayale seyirci olarak sizin de yapıtı dinlerken hareket ettiğinizi ekleyin. hele de bu yapıt en sevdiğiniz, sadece canlı değil kayıttan her dinlediğinizde sizi huşu içinde bırakan bir yapıtsa, cennetesiniz demektir.
bir seyirci olarak; bir müzik konserinin ne kadar içinde olabilirsiniz? uçuşarak boşlukta ilerleyen notalar sizi ne kadar sarabilirler? havaya karışan müziğin bir parçası ne kadar olabilirsiniz?
işte jochen sandig’in hayalgücünün ürünü “human requiem” bu soruların “ne kadar”ını sonuna kadar karşılayan müthiş etkileyici bir gösteriydi.

sandig, johannes brahms’ın duygusu yoğun yapıtı “ein deutsches requiem” (bir alman ağıtı)'nın, koro ve solistlere orkestra yerine iki el piyanonun eşlik ettiği versiyonunu kullanmak suretiyle, icracıların mekanda hareketli olmalarının yolunu açmış. mekanda serbestçe hareket edebilsinler diye seyircilerin de altlarından koltuklarını çekmiş. ikisi de sabit konumlarda bulunarak, birilerinin çaldığı/söylediği diğerlerinin dinlediği, bildik bir konser düzenine sahip bir gösteri değil bu; iki tarafın birbirinin içine geçtiği, sınırların/çizgilerin ortadan kalktığı bir biraraya geliş!

brahms'ın, adına dili diğer requiem'lerden alışıldık şekilde latince değil de almanca olduğu için "alman"ı eklediği ancak onun yerine rahatlıkla "insan"ı koyabilirdim dediği ağıtı, sandig'in sahnelenmiş yorumunda bu niteliği kazanıyor, hem de sonuna kadar; icracı ve dinleyici, bütün insanları kapsayarak. icracılar (koro üyeleri) gündelik kıyafetlerinin içinde seyircilerden ayırt edilmiyorlar. mekana girişte ayakkabılarının çıkarılması istenen seyircilerin de yalınayak icracılardan farkları kalmıyor.

şimdiye kadar immersive (kapsayan/çevreleyen/yutan) tiyatro örneği deneyimleme şansım olmadı ama "human requiem" sayesinde immersive konser deneyimledim; arkanızdan, önünüzden, solunuzdan, çaprazınızdan, sağınızdan, hemen dibinizden, biraz uzağınızdan, çok ötelerden gelen çepeçevre seslerle müziğin bir parçası kılınıyorsunuz, müzik gözeneklerinizden sızıp içinize işliyor. ben böyle bir deneyim hiç yaşamadım.
müzik, sanatlar arasında bana göre en ilahi ve ulvi olanıdır, evde kayıttan müzik dinlerken bazen sesi olabildiğince açarım, müziğin mekanı ve içimi doldurmasını, onun içinde olmayı isterim. işte hayatımda ilk defa bu hissi "human requiem"de yaşadım, deneyimledim.

jochen sandig bu gösteriyi koreograf eşi sasha waltz'in danışmanlığında gerçekleştirmiş. waltz sahne alanını olduğu kadar mevcut mekanları kullanmada, yani yere özgü (site specific) işler üretmekte oldukça deneyimli ve usta bir koreograf. onun bu projedeki danışmanlığı sayesinde, 64 kişilik oldukça kalabalık rundfunkchor berlin (berlin radyo korosu) üyeleri mekanın içinde müthiş akıcı ve rahat bir şekilde hareket ediyorlar, ve bazı sahnelerdeki yalın koreografilerin altından başarıyla kalkıyorlar.

brahms'ın yapıtı yedi bölümden oluşuyor. sandig her bölüm için, o bölümün müzikal formundan ve içeriğinden esinlenerek farklı bir mekansal mizansen tasarlanmış;
ilk bölümde  mekanın geneline dağılan, adeta dağınık bir konumlanma,
müzikal tempo olarak cenaze töreni alayının geçisini betimleyen ikinci bölümde mekanı çaprazlarla kesen bir hareket düzeni,
üçüncü bölümde döngüsel bir hareket,
ruhun tanrıda bulduğu barınaktan bahseden dördüncü bölümde yukardan inen iki büyük salıncak grubunun tanımladığı iki merkezi mekan/barınak yaratıldı,
soprano solosunu içeren beşinci bölümde sopranonun mekanı çapraz kesen tek bir hatta hareketi,
altıncı bölümde mekanı ikiye yarayan koridor sahne düzeni
ve adeta hepimizin karanlıkla/ölümle bütünleştiği son bölümde seyircilerin icracılar tarafından devasa bir halkanın içine alınması.
bu mükemmel düzenlemelere dair tek eleştirim; salıncaklı kısımda keşke salıncakta sallananlar içeri, yani merkeze doğru değil, dışarı yani bizlere doğru sallansalardı; hareketin bu hali icracıların içlerine kapanmasına neden oldu, diğer haliyle ise bizlere açılıyor, bizleri kapsıyor olacaklardı ve bu hali gösterinin genel ruhuna daha uygun olurdu kanımca.

phillip moll'ün dört el piyano uyarlaması yapıtın orkestra ve orglu özgün halinden daha sakindi ancak zayıf değildi.
gerek gijs leenaars yönetimindeki koronun üyeleri, gerek bariton john brancy ile soprano iwona sobotka, gerekse de dört el piyanoda angela gassenhuber ile philip mayers müthiş nüanslı, duygusal ve yumuşak bir yorum çıkardılar.
dolayısıyla hem müzikal uyarlama hem de icracıların yorumları, sandig'in insanları biraraya getiren ve tek bir bütünde birleştiren konseptinin hümanist özünü vurgular nitelikteydi. bu hümanist öz zaten brahms'ın yapıtına da içkindi. yani bütün öğeler birbirleriyle uyumlu bir şekilde bir aradaydılar.

gösteri bittiğinde huşu içinde zeminden bir kaç karış havalanmıştım sanırım.
iksv müzik festivali düzenleyicilerine, bizleri bu olağanüstü gösterinin bir parçası yaptıkları, bizlere bu müzikal ve mekansal deneyimi yaşattıkları için yürekten teşekkürler.

25 Kasım 2012 Pazar

borusan müzik evi'nde radikal gece

(bu fotoğraf radialsystem v'te yapılan benzer bir etkinlikten)

bu akşam istanbul'da sıradışı bir müzik etkinliği, sıradışı bir deneyim yaşama imkanı vardı. üç saat boyunca mekanlar ve dönemler arasında mekik dokuduk.
borusan müzik evi'ne bu akşam berlin'den radialsystem v'in müzisyenleri konuktu. "new sounds of berlin" başlığındaki etkinlik 20:00'den 23:00'e borusan müzik evi'nin iki ayrı katında aynı anda verilen 25-30 dakikalık küçük dinletilerden oluşuyordu. 15-20 dakikalık aralarda yiyecek-içecek almak, kat ve yer değiştirmek serbestti.

iki kat icracı-dinleyici ilişkisi açısından farklı mekansal düzenlemelere dönüştürülmüştü. 2.-3. kat klasik denilebilecek masa-sandalye-podyum olarak, 5. kat ise minder-hemzemin olarak düzenlenmişti.
2.-3. kattaki düzenin katılığı, icracıların bazı eserlerde podyum dışında, mekanın farklı noktalarına yerleştirilmeleriyle kırıldı. özellikle yaylı çalgılardan oluşan üçlü ve beşli yapıtlarda ilginç düzenlemeler yapılmıştı. yaylı çalgılar üçlüsü bir yapıtta 3. kat balkonunda, diğer bir yapıtta ise 2. katta asimetrik olarak hemen seyircilerin önüne konumlandırıldı.
akşamın son icrası olan schubert'in yaylı çalgılar beşlisi'nde ise müzisyenlerin yüzleri birbirlerine dönük olarak mekanın tam ortasına, yani merkezi bir noktayı tanımlayan ve o noktadan radyal şekilde açılan şekilde yerleştirilmişlerdi; müzik mekanın kalbinden/içinden çıkıp her yere/dışa doğru yayıldı. müzisyenleri çevreleyen ilk çeperdeki dinleyicilerden biri olarak, canlı olarak çalınan müziğe ve tabii ki o müziği icra edenlere bu kadar yakın olmanın muhteşem bir deneyim olduğunu söylemeliyim.

toplamda 180 dakikalık bir programı, sadece sekiz müzisyen, farklı kombinasyonlarla biraraya gelerek bizlerle paylaştılar.
dinleyiciler mekanlar arasında serbestçe mekik dokudukları gibi, icracılar da müzik dönemleri arasında serbestçe gidip geldiler; modern ve çağdaş bestecilerin arasına mozart'ı, schubert'i, bach'ı yerleştirdiler.
2.-3. kattaki salonda her bir dinleti ellen fellmann'dan kısa birer görsel-işitsel beste ile başladı. schönberg ve ravel gibi daha bilinenlerin yanısıra 20. yüzyılın ilk yarısından erwin schulhoff, gideon klein ve çağdaşımız sofia gubaidulina'nın notaları üst düzey bir yorumla çalındı.

radialsystem v, berlin'de bir elektrik santralinden dönüştürülen ve müziğin yanısıra, ünlü koreograf sasha waltz'in dans topluluğunun da kullandığı bir çağdaş sanatlar mekanı.
radialsystem v'in müzisyenleri, o yapıda sık sık yaptıkları bir etkinliği istanbul'a, borusan müzik evi'ne taşıyarak; istanbullu sanatseverlere müzik ve mekanın/mimarinin nasıl kaynaşabileceğinin, dinleyici-icracı ilişkisinin hangi noktalara taşınabileceğinin, bunun sonuçlarının ne kadar etkileyici ve heyecanverici olabileceğinin muhteşem bir örneğini vermiş oldular.