stanley kubrick etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stanley kubrick etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2024 Salı

02 NİSAN


1877 ilk insan güllesi gösterisi, zazel olarak bilinen 14 yaşındaki rossa matilda richter tarafından londra'daki kraliyet akvaryumu'nda gerçekleştirilmiş

1902 amerika birleşik devletleri'ndeki ilk tam zamanlı sinema salonu olan electric theatre los angeles, kaliforniya'da açılmış


1968 stanley kubrick'in yönettiği 2001 a space odyssey adlı film gösterime girmiş 


1993 cemal reşit rey konser salonu'nda opera tarihinin benzersiz sopranolarından teresa berganza'yı dinledim





29 Ocak 2024 Pazartesi

29 OCAK





1595 william shakespeare'in romeo ve juliet oyununun ilk defa oynanmış olduğu düşünülüyor 

1728 yüzyıllar sonra bertold brecht ile kurt weill'ın üç kuruşluk opera müzikli oyunu için ilham kaynağı olacak john gay'in the beggars opera adlı müzikli oyununun dünya prömiyeri londra'da lincoln's inn fields tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş

1929 erich maria remarque'ın batı cephesinde yeni bir şey yok adlı romanı yayınlanmış

1955 henri georges-clouzot'nun les diaboliques adlı filmi gösterime girmiş

1956 friedrich dürrenmatt'ın der besuch der alten dame (yaşlı hanımın ziyareti) adlı oyununun dünya prömiyeri zürich schauspielhaus'ta gerçekleştirilmiş

1958 louis malle'in l'ascenceur pour l’échafaud adlı filmi gösterime girmiş

1964 stanley kubrick'in dr. strangelove or: how i learned to stop worrying and love the bomb adlı filmi gösterime girmiş

1966 neil simon ile cy coleman'ın sweet charity adlı müzikal oyununun dünya prömiyeri new york'ta palace theatre'da gerçekleştirilmiş

1971 istanbul'da süleymaniye külliyesi'nin bir parçası olan doğum evinde doğmuşum

1989 marc almond 2 ocak'ta ilk yayınlandığında solo söylediği, hemen ardından 1967'de aynı şarkıyla hit olan gene pitney'in önerisiyle düet versiyonunu yayınladıkları something's gotten hold of my heart şarkısıyla birleşik krallık single listesine 1 numaradan girdi ve orada dört hafta kaldı

1992 atatürk kültür merkezi büyük salon'da fındıkkıran balesi'ni seyrettim; hülya aksular ile oktay keresteci başrollerdeydiler

2005 trenle günübirliğine, o sırada bir kongre için bulunduğum bern'den wuppertal'e pina bausch'un palermo palermo adlı yapıtını schauspielhaus'ta seyretmeye gidip döndüm (yapıtın tamamı bu bağlantıdan izlenebilir: https://www.pinabausch.org/post/palermo-film)

2006 ilk defa bir semaver kumpanya oyunu seyrettim; ayşenil şamlıoğlu'nun max frisch'in yapıtından uyarladığı süleyman ve öbürsüleri o kadar çok beğendim ki, o günden bugüne bir semaver kumpanya hayranı olarak hiç bir oyunlarını kaçırmadım

2009 yakın aile üyelerime ve yakın aile komşularımıza aldığım hediye biletlerle nevra serezli ile cihan ünal'ın oynadıkları altı haftada altı dans dersi oyununu seyrettik

2010 annemle wuppertal'de opernhaus barmen'de pina bausch'un christoph willibald gluck'tan uyarladığı iphigenie auf tauris adlı operayı seyrettik

2022 wuppertal'de opernhaus barmen'de pina bausch'un ein stück mit dem schiff adlı yapıtını, gündüz yaptırdığım covid-19 testinin negatif çıkması sayesinde seyrettim









28 Ekim 2019 Pazartesi

Ağustos Sıcağında Berlin’de Dans - III - Günümüze Dair Bir İş

Begüm Erciyas - Pillow Talk
Fotoğraf: Bea Borgers

Günümüze dair bir performans işi 
1982 Ankara doğumlu Begüm Erciyas’ın 2019 tarihli “Pillow Talk” (Yastık Sohbeti) adlı performans işi, Radialsystem’de bu yılın haziran ayında başlayan “New Empathies” (Yeni Empatiler) serisine 29-31 ağustos 2019 tarihinde konuk oldu. Dünyada toplumsal ayrışmaların zirve yaptığı içinde yaşadığımız dönemde iki yıl boyunca konserler, enstalasyonlar, koreografik işler, atölye çalışmaları ve sohbetlerle “halden anlama” duygusunun çeşitli ihtimallerine eğilerek sanatsal, teknolojik, politik ve ekolojik soruları tartışmayı amaçlayan seriye katkı açısından Erciyas’ın işi bence biçilmiş kaftandı.

Eski bir elektrik üretim fabrikasından dönüştürülmüş Radialsystem’in duvarları ve boyutları olduğu gibi korunmuş büyük salonuna 20’şer dakikalık aralarla teker teker alınıyorsunuz. İçeriye girdiğinizde uymanız gereken bir-iki direktif girmeden önce size yazılı olarak veriliyor. Ayakkabınızı çıkarıp, çantanızı girişe bırakıyorsunuz. İlerlediğinizde sizi, üzerinde hafif tepecikleri olan simsiyah bir peyzaj karşılıyor. Gece hissinin güçlü olduğu loş mekan sadece üç büyük küre lamba ve noktasal ışık kaynakları aydınlatıyor. Noktasal ışıkların aydınlattığı siyah yastıklardan birine yerleşip, yastığın üzerindeki siyah noktaya doğru “Burdayım” dediğinizde, sizi ve yastığı aydınlatan ışık sönerek yukarı çekiliyor. Siyah noktadan bir ses size “Merhaba” diyor. Bundan sonraki yaklaşık 50 dakikayı; bilgisayardan mı geldiği yoksa canlı mı olduğu müphem bırakılmış bir sesle, o siyah peyzajın bir parçasına dönüşerek rüya ile gerçek arasında salınan garip bir sohbeti paylaşarak geçiriyorsunuz. Sohbet sırasında; birbirinizin söylediği cümlelerin son kelimesinden yeni cümle türetme oyunu oynuyorsunuz, birlikte beş dakika uyuyorsunuz, bir ara o ses size yukarıdaki ışık kaynağını, adını söyleyerek tanıştırıyor, siz o sese en gizli dileğinizi fısıldıyorsunuz.

Stanley Kubrick’in Arthur C. Clarke’ın bir kısa öyküsünden uyarladığı 1968 yapımı filmi “2001 Uzay Macerası”nda uzay gemisinin kontrolünü ele geçiren Hal isimli bilgisayarın insan ile robot arası belirsiz ruh/akıl hali ve tekinsiz sesi, 21. yüzyılın dijital dünyasında başımıza gelecekleri çok zaman önceden haber veriyordu. Erciyas’ın işinde benimle iletişime geçen “Rubin”in sesi bende başta, aynı Kubrick’in filmini seyrederken Hal’inkinin uyandırdığı gibi bir tekinsizlik hissi uyandırdı, çünkü sesin kaynağı o anda o mekanda beni görebilecek bir yerde bir mikrofonun başında oturan gerçek bir insan mı yoksa önceden programlanmış bir bilgisayar mı emin olamadım, aslında hala da hangisi, emin değilim. Rubin neyse ki Hal’in saldırgan ruh haline sahip değildi, kaynağının belirsizliği tüylerimi ürpetse de, sesin kendisi yumuşak ve rahatlatıcı, sohbeti açış ve geliştirme şekli dostaneydi. Bu sayede, ne tesadüf tam da o günün sabahında Alte Nationalgalerie (Eski Ulusal Galeri)’nin salonlarından birinde gördüğüm Edgar Degas’nın “Le Conversation” (Muhabbet) tablosundaki şapkalı iki kadının dipdibe sırlarını, dertlerini, arzularını paylaştığı samimi sohbetin bir benzerini ben de Rubin ile ettim. Sohbet esnasında tanıştırdığı ışık kaynağı Nicole ile de kısaca söyleştik, hatta o bana ışığıyla göz bile kırptı. Sıradışı ve acayip bir deneyimden keyif içinde çıktım.

Edgar Degas - Sohbet (1882/83)

Begüm Erciyas - Pillow Talk
Fotoğraf: Elodie Dauguet 

Yıllar önce iDANS’ta “Ballroom” adlı işini seyrettiğim Erciyas, şimdiye kadar Marsilya’dan Berlin’e, Oslo’dan Basel’e 14 ayrı kentte sunduğu ve geçen yılki Het Theaterfestival (Flaman Tiyatro Buluşması)’na seçilen 2016 tarihli “Voicing Pieces” (Seslenen Parçalar) isimli çalışmasıyla kasım ayındaki 23. Istanbul Tiyatro Festivali’ne konuk olacak.
Yine tek kişilik deneyime dayalı olan bu işini merakla bekliyor, o tarihlerde İstanbul’da olacaklara hararetle öneriyorum.

25 Haziran 2017 Pazar

sınırsız tahayyül için tabula rasa: "the great tamer"



salona girdiğimizde sahnede bizleri karşılayan görüntü şöyle: alçak tepeleri olan simsiyah bir peyzaj; ön tarafta yere uzanmış bir adam, simsiyah bir takım elbise içinde ama ayakları çıplak; hemen önünde bir çift simsiyah bot.
koltuklarımıza yerleşmeye çalışırken adam önce belli belirsizce gözlerini açıyor, sonra kollarını başının arkasına koyuyor; sanki göğü seyretmeye başlıyor.
salonun ışıkları sönerken adam yerinden kalkıyor, önündeki botları giyiyor; sahnenin sağında yukardaki tek bacaklı yuvarlak siyah taburenin yanına gidiyor; önce ayakkabılarını çıkarıyor, sonra teker teker üzerindeki herşeyi; çırılçıplak kalıyor. bir yandan bizleri süzerken sahnenin ortasına geliyor, zemindeki siyah panolardan birini ters çeviriyor, panonun diğer yüzü krem renginde, ve üzerine uzanıyor.
kısa bir an sonra sağ üstten bir adam yaklaşıyor ona, elinde beyaz bir çarşafla; iki sert ve kararlı kol hareketiyle onun üzerini bütünüyle örtüyor. adam geldiği noktadan çıkıp gittikten kısa bir süre sonra bu sefer sağ alttan başka bir adam giriyor sahneye; üstü çarşafla örtülmüş olanın yan tarafına gidiyor, yerden bir panoyu kaldırıp onun tarafına doğru bırakıyor. panonun kendi ağırlığıyla yere düşme hareketinin çıkardığı rüzgar çıplak adamın üzerindeki çarşafı bu sefer bütünüyle yana uçuruyor. bu gitgel bir kaç kere tekrarlanıyor...

dimitris papaioannou'nun son yapıtı "the great tamer" (büyük terbiyeci)'nin peyzajını oluşturan bu simsiyah yer bir yanardağın yamacı da olabilir, santorini'nin siyah taşlı kumsalı da, "küçük prens"in gezegeni de, ay da.
yapıt devam ettikçe aslında anlıyoruz ki, bu dikdörtgen alan yukarıda saydığım gibi kendinden daha büyük bir yere referans veren, oradan kesip alınmış bir parça değil; bu alan kendi başına bir bütün, bir "yer". çünkü bu yer'den sahne arkasına düşülüyor, bazı nesneler bu yer'in önünde kalan sahne alanına atılıyor, konuyor. bu yer aslında hayali bir "hiçbiryer".

bu hiçbiryer yapıt boyunca insanın köklerinden bağımsızlaşıp özgürleşmesi için bir tabula rasa olarak kullanılıyor. ama diğer yandan, o köklerden kurtulmak da imkansız aslında; özgürleşmek ancak, o kökleri red etmek, kesmek koparmakla değil, kabullenmek ve dönüştürmekle, bakış açısını değiştirmek ve genişletmekle, hayal etmekle mümkün. o yüzden ilerleyen bir sahnede o botları giyen diğer genç adam önce hareket edemiyor, çünkü zemine kök salmış botlar onu engelliyor, ama genç adam ayağındaki botları kökleriyle birlikte zeminden çekip kurtardıktan sonra yoluna devam etmeyi ancak amuda kalkarak başarıyor; daha ileriki bir sahnede ise o kök salmış botlar ayağında olduğu halde havada uçarak hayatta kalıyor.

bu hiçbiryer'in toprak altı sayısız cevher barındırıyor, çok bereketli, çok köklü. 
bu hiçbiryer bir çok şeye gebe: ilk insana, ilk tohuma, ilk döle, ilk hasata, ilk kaynağa; törenlere,  şölenlere ve sürprizlere..
bu hiçbiryer kazıldıkça altından insanoğlu çıkıyor, insankızı çıkıyor, bedenlerden bağımsız uzuvlar çıkıyor. hepsi de canlı bunların; bütünlenmeyi, bir olmayı, tamamlanmayı bekliyorlar; bütünlenmeye, birleşmeye, hayata tutunmaya çalışıyorlar..
ve bu hiçbiryer kaçınılmaz olarak iskelet de barındırıyor bağrında; ölüyü, ölümü ve geçmiş zamanı..
bu hiçbiryer'de sadece mitolojik yaratıklar yok, astronotlar da var; insan görünümlü tanrılar, kırılgan insancıklar, gölgelerde kaybolup beliren figürler, su birikintisinde vakit geçiren eşorfmanlı ölümlüler de.

papaioannou son yıllardaki yapıtlarında kullandığı malzemeleri, durumları, teknikleri tekrar tekrar ele alarak onları yeni anlamlar üretmek için dönüştürüyor;
.2013 tarihli "primal matter"daki tek panoyu burada çoğaltıyor, ama sadece arka-ön, alt-üst koordinatları yoluyla illüzyon yaratmak için değil, yeri geldiğinde panoların sürtünmesinden çıkan sesi kullanmak için. bir sahnede okyanusun kumsala vuran dalga seslerine dönüşüyor panoların zeminle yaptıkları sürtünmeden çıkan sesler; okyanus, suyun sadece kuyu benzeri bir delikte varolduğu kupkuru sahnede sesle yaratılan bir tahayyül sanki;
.2014 tarihli "still life"da kalın sünger pano yüzeylerini katman katman kaplayan ve her darbe aldığında unufak olan alçı malzeme burada insan bedeninin kırılan kemiklerini onaran kabuğa dönüşüyor. bir önceki sahnede arkadaki boşluğa düşen adam bütün bedeni alçıya alınmış şekilde dönüyor, bir diğeri kendi bedenini kullanarak kırıyor onun alçılarını, özgürleştiriyor onu;
.2015'te bakü'deki birinci avrupa olimpiyatı'nın "origins" başlıklı açılış gösterisinde tek bir sahnede altından toz saçan dansçılar çıkarttığı zemini burada bütünüyle geçirgenleştirerek bütüne yayıyor. papaioannou "the great tamer"da zeminin altını, neredeyse üstüyle yarışan ikinci bir mekana dönüştürüyor; oradan çıkanlar ve çıkarılanlarla, oraya tıkılanlar ve gömülenlerle anlamları çoğaltıyor...

"the great tamer" insanın hayal gücü yoluyla elini uzattığı uzaklıkta, ulaşmaya çalıştığı uzaklarda kendini bulmasını anlatıyor. "the great tamer" insanın, uzay denen kara ve geniş boşluğu keşfetmek için katettiği büyük mesafeler sonucunda vardığı yerin, yine kendi hayal dünyası, kendi zihni, kendi tahayyülü olduğunu söylüyor sanki bizlere. o yüzden, astronotlar bu simsiyah yere vardıklarında goya'nın, cranach'ın, rembrandt'ın, hollandalı rönesans ustalarının, bosch'un, el greco'nun tablolarından fırlamış nesneler, figürler ve yaratıklar çıkıyor karşılarına; o yüzden chaplin'in, kubrick'in filmlerine referans veren durumlarla; vanitas'larla, mitolojik yaratıklarla, buğday tarlalarıyla, bereket tanrılarıyla karşılaşıyorlar. insan kendi tahayyülünde yaratıyor, tasarlıyor etrafındaki dünyayı; ve gidebildiği en uzak mesafe aslında kendi hayal gücüyle sınırlı.

"the great tamer" doğmak ile ölmek, yaşam ile ölüm arasında; bir yandan bedenin içinde saklı cevheri ve nefesi her an canlı ve uyanık tutmaya gayret edip, diğer yandan ölümü bilerek ve bekleyerek; ölüme karşı durarak, ama zamanı gelince ölüme yatarak da geçen nefeskesici bir yolculuk.

dimitris papaioannou, belki de onun alter egosunu temsil eden, ilk sahnede yere uzanmış elleri başının arkasında göğü seyreden adamın tahayyül ve terbiye etmeye çalıştığı dünyayı resmediyor bizlere; bir simyacı edasıyla elinin altındaki malzemeyi, yani objeleri, bedenleri ve mekanı, dönüştürerek; her anına, az çok ama mutlaka belirli bir ironi dozu zerk ederek; ve insanın düşüyor, zamanın geçiyor ama mirasın kaybolmuyor olmasına dikkat çekmeyi ihmal etmeden...




-
hamiş:
"the great tamer"a dair genel bilgiler, fotoğraflar ve amsterdam'daki 70. hollanda festivali kapsamında 18 haziran 2017 tarihinde gerçekleşen dimitris papaioannou söyleşisinden izlenimlerim bir sonraki yazıya..

19 Haziran 2013 Çarşamba

penderecki molası



arvo paert ve giya kancheli’den sonra, bir başka büyük besteciye daha, bu sefer leh usta krzysztof penderecki’ye pazartesi akşamı aya irini’de istanbul müzik festivali kapsamında iksv yaşam boyu başarı ödülü verildi. ödül töreni ve konser öncesinde aya irini’nin osmanlı dönemi eki medresenin avlusunda pencerecki ile bir söyleşi gerçekleştirildi.


penderecki söyleşisi ve münih oda orkestrası’nın konserinin, gezi direnişinde sinirlerin fena halde gerildiği dehşetengiz haftasonunun ardından, ortamın görece sakinlediği bir güne rastlaması, 20 gündür durdurakbilmeden süren “koşuşturma”da soluklanmak için iyi bir fırsattı.

penderecki ile yapılan yarım saatlik söyleşi, konserden daha mutlu etti beni. penderecki, mizahi dozu yüksek anlatımıyla bizleri gülmekten kırdı geçirdi. her an suratında bıyıkaltı, muzip bir gülümseme ile anlatığı her anektodta 80 yıllık bir hayatın damıtılmış tecrübesi vardı.

“etkilendiğiniz, size esin veren besteci?” sorusuna “benden önceki hepsi” anlamına gelen yuvarlak bir cevap verirken, “peki 20.yy’dan hangi bestecileri beğeniyorsunuz?” sorusuna stravinski’den schönberg’e kendinden önceki kuşağı teker teker sayarak cevap verdi. yani, kendisiyle aynı dönemde veya 1950 sonrasında beste yapan hiç bir müzik adamının adını anmadı. “ıssız bir adaya yanınızda, kendi besteleriniz dışında, hangi bestecinin hangi eserini alırdınız?” sorusuna ise, önce yine muzipçe “kendi bestelerimi ayırmanız iyi oldu” dedikten sonra “kesinlikle bach! yapıt olarak da herhalde ya bi minor mass’ı ya da aziz matya pasyonu’nu alırdım” diye devam etti.

moderatör hanım “stanley kubrick’in “shining” filminde kullandığı bestenizden bahseder misiniz?” diye sorarken, tam da shining kelimesi sonrasında mikrofonun eko yapması üzerine penderecki “benimki böyle bir beste değil ama” diyerek herkesi güldürdü. çalgıları bozacağını iddia ederek yapıtlarını çalmayı rededen orkestralar olduğunu, tepki almaktan çok memnun olduğunu ve bunu doğal karşıladığını belirtti.

1960’larda müzikte devrim yaratan elektronik müzik bestelerinin o zaman için sıradışı olduğunu, ancak o alanda yapmak istediği her şeyi denediğini ve ardından daha klasik anlamda beste yapmaya geri döndüğünü, değişimin insanın doğasında olduğunu ve bunu yadırgamamak gerektiğini söyledi. bilgisayarla müzik bestelemek konusunda tutucu olduğunu, bilgisayar öğrenmediğini ve bu yaştan sonra da öğrenmeyeceğini, bestelerini eski usulde kalemle yazarak kayda geçirdiğini ve bundan memnun olduğunu söyledi. piyanoda çalarak veya deneyerek değil, ilk önce aklında tasarlayarak beste yaptığını, diğer türlü deneme-yanılma-arama yöntemiyle beste yapanları gerçek besteci olarak görmediğini de ekledi.

sinema için hiç müzik bestelemediğini, ancak 1960’larda tiyatro için bir çok bestesinin olduğunu söyledi. yale üniversitesi’nde ders verdiği dönemde film müziği bestelemesi için teklif geldiğini, ancak yüksek ücret teklifine ragmen geri çevirdiğini yoksa kendini para kazanmaya kaptırmasının an meselesi olduğunu ekledi.

her gün sabah erkenden itibaren beste yapma işine kendini verdiğini, düzenli olarak çalışmadığı takdirde üretemediğini, şu sıralar bir sürü oda müziği yapıtı bestelemekte olduğunu, viyana operası siparişi üzerine 2015’e “phedre” adlı bir opera yazdığını belirtti. moderatör hanımın “hiç besteleme krizi yaşadığınız oluyor mu?” sorusuna “her sabah” demesi yine hepimizi gülümsetti.

hiç bir yapıtını politik amaçlarla/dürtülerle bestelemediğini, örneğin o akşam dinleyeceğimiz “52 yaylı için hiroşima kurbanlarına ağıt” adlı yapıtında da olduğu gibi, önce besteyi yazdığını, ardından adını veya ithafını koyduğunu söyledi. akşamın ilerleyen saatlerinde münih oda orkestrası ve 30 kadar türk müzisyen tarafından seslendirilen yapıtı dinlediğimde tam da atom bombası ve ardından gelen acıları anlatıyormuş gibi geldi bana. sanki yapıtın adını bilmesem de aynı izlenimi edinirdim diye düşünüyorum; bence en azından apokaliptik, karanlık, keskin, tekinsiz bir atmosferi vardı yapıtın. ben “hiroşima kurbanların ağıt”ı, barışcıl gezi parkı protestolarında acımasızca şiddet gören herkesi düşünerek, hepimizi anarak dinledim.

demir perde döneminde o ülkeler arasında polonya’nın en özgür ülke olduğunu, sadece müzik alanında değil, tiyatro ve sinema alanlarında önemli sanatçıların yetiştiğini, bu nedenle duvar yıkılıp sscb’nin dağılmasından sonra polonya’da sanatsal özgürlük açısından değişen pek bir şey olmadığını vurguladı. demir perde dönemindeki en büyük sorunun pasaport alma olduğunu, konservatuarı bitirdikten sonra en büyük istediğinin yurtdışına çıkmak olduğunu, bu nedenle 1959’da birincilik ödülü yurtdışı seyahati olan bir beste yarışmasına birincilik ödülünü garantilemek için üç ayrı eserle katıldığını anlattı. iki eliyle de yazabildiği için bir besteyi sağ eliyle, ikinci besteyi sol eliyle, üçüncü besteyi de bir arkadaşına yazdırmış, el yazısından üçünün de aynı kişiye ait olduğu anlaşılmasın diye. neticede üç bestesi ile yarışmanın üç ödülünü birden kazanmış. yurtdışı seyahatini ise, o güne kadar görmeyi çok istediği italya’ya yapmış.

Şehrimizde giderek doğru düzgün parklar bahçeler kalmazken, park yapılabilecek yerlerden birer birer gökdelenler, toki konutları yükselirken 80 yaşındaki bu bilge kişiden 40 yıl önce 3 hektarla başladığı arberatumunu günümüzde 30 hektara çıkarttığını; doğayı, kendi diktiği ağaçlar arasında, altında, gölgesinde yürümenin onu çok mutlu ettiğini öğrenmek onun adına beni ne kadar mutlu ettiyse, şehrim adına da o kadar hüzünlendirdi.



penderecki’yi istanbul’da yıllar yıllar önce festival’de, başyapıtlarında biri olan “leh requiem”iyle de, üç yıl önce crr’de sinfonietta cracovia’yı yönetirken de izleme imkanımız olmuştu. meğer eşiyle stanbul’u çok seviyorlar ve şehrimize arada turistik ziyaretler de yapıyorlarmış.

önümüzdeki yıl polonya-türkiye ilişkilerinin 600. yılı kutlanacak; bu vesileyle sanat etkinlikleri gerçekleştirilecek. umalım büyük usta penderecki 2014’te de konuğumuz olsun; hatta kendisine bir yapıt sipariş edilse ne güzel oldurdu..



30 Ağustos 2011 Salı

savaş filmlerim


hair, milos forman (1979)


coming home, hal ashby (1978)


born on the 4th of july, oliver stone (1989)


thin red line, terrence malick (1998)


apocalypse now, francis ford coppola (1979)


the deer hunter, michael cimino (1978)


kavkazskiy plennik, sergey bodrov (1996)


gallipoli, peter weir (1981)


no man's land, danis tanovic (2001)


skammen, ingmar bergman (1968)


la battaglia di algeri, gillo pontecorvo (1966)


idi i smotri, elem klimov 81985)


la notte di san korenzo, paolo & vittorio taviani (1982)


all quiet on the western front, lewis milestone (1930)


paths of glory, stanley kubrick (1957)


dr. strangelove or: how i learned to stop worrying and love the bomb, stanley kubrick (1964)


full metal jacket, stanley kubrick (1987)

13 Ağustos 2011 Cumartesi

galaksi filmlerim*


close encounters of the third kind, steven spielberg (1977)


la voyage dans la lune, georges melies (1902)


destination moonbase alfa, tom clegg (1978)


mission to mars, brian de palma (2000)


star trek the motion picture, robert wise (1979)


battlestar galactica, glen a. larson (1978-1979)


buck rogers in the twenty fifth century (1979)


flash gordon, mike hodges (1980)


star wars, george lucas (1977)


the empire strikes back, irvin keshner (1980)


return of the jedi, richard marquand (1983)


alien, ridley scott (1979)


alien 3, david fincher (1992)


event horizon, paul w.s. anderson (1997)


dark city, alex proyas (1998)


strange days, kathryn bigelow (1995)


gattaca, andrew niccol (1997)


blade runner, ridley scott (1982)


the fifth element, luc besson (1997)


dune, david lynch (1984)


2001 a space odyssey, stanley kubrick (1968)

*perseid göktaşı yağmurlarının en yoğun gecesi.