david lynch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
david lynch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2024 Salı

on soruluk sohbetler 117: simone de jong

© kamerich & budwilowitz - eyes 2

2016 yılından beri Dünya Çocuk Hakları Günü olan 20 Kasım’ın etrafında İstanbul’da düzenlenen, Türkiye’nin bebekler ve çocuklar için ilk ve tek uluslararası sanat festivali Atta’nın bu yıl altıncı edisyonu gerçekleşiyor. Bugüne kadar yurt dışından birçok topluluğu ağırlamış olan festival, 0-3 yaş arası bebekleri, 3-18 yaş arası çocukları, gençleri ve onların beraberindeki yetişkinleri ile 3-18 yaş arası engelli çocukları ve gençleri tiyatro, dans, müzik, film ve sergilerin yanı sıra interaktif içeriklerle buluşturuyor. Bu yıl da festivalin programında bebekler için operadan, 7 yaş ve üzeri seyirciler için dansa, tiyatrodan pop-up performansa birçok gösteri yer alıyor.

On Soruluk Sohbetler dizimizde festival topluluklarından Simone de Jong’u ağırlıyoruz. 2015 yılında Amsterdam’da “hareket, müzik ve hayal gücüne dayalı yapıtlar üretmek” üzere kurulan Simone de Jong Company’nin sanat yönetmeni Jong, modern mim/fiziksel tiyatro ve müzik tiyatrosu alanlarında eğitim almış. Profesyonellere (Mısır, Belfast, Münih, Arnhem ve Amsterdam'da) ve çocuklara dersler veren sanatçı, çocuklar için iki romanın da yazarı. Öğretme, sahneye koyma ve yazma arasındaki etkileşime güçlü bir şekilde inanan Jong, çocuklarla buluşmanın yaratıcılığın yakıtı olduğunu düşünüyor. 

Alan Kadıköy, Kadıköy Belediyesi ve Das Das’ın iş birliğiyle, Hollanda Kraliyeti’nin katkılarıyla İstanbul gösterimleri gerçekleşen Simone de Jong’un 2016 tarihli gösterisi Hermit (Münzevi), 7 Aralık Cumartesi günü Alan Kadıköy’de, 8 Aralık Pazar günü Das Das’da ikişer seans olarak sahnelenecek.

Sizce performansın özü nedir?
Enerji. Bağlantı. Dikkat. Bir gerçeği paylaşmak.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz, ne şekilde?
Yaratıcı olursanız ve hayal gücünüzü kullanmayı öğrenirseniz daha iyi bir insan olacağınızı düşünüyorum. Çünkü bu şekilde diğer insanların gördüklerini ve hissettiklerini hissetmeyi ve görmeyi öğrenirsiniz. Ve bu durum ara sıra hayal dünyasında kaybolmanızı sağlar. Sanat beni yükseltiyor, bana umut veriyor, dünyayı başka birinin bakışından görmemi sağlıyor. Avutuyor...

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Çalışmalarınızda rüyalar rol oynuyor mu?
Bir çocuğun bakış açısından günlük yaşamdan sahneler. Kitaplar, çocuklara tiyatro öğretirken deneyimlediğim şeyler. Anılar. Kendi rüyalarımı uyanır uyanmaz unutmaya meyilliyim. Gösterilerde rüya sahneleri yapmayı seviyorum, çünkü o sahnelerin kendilerine has garip bir mantıkları var. Biz yetişkinler genellikle her şeyi bilinçli zihnimizle yapmak isteriz, oysa bilinçaltı da çok önemlidir.

Üzerinde çalıştığınız bir yapıta, eğer halihazırda bir ismi yoksa, ne zaman bir isim vermeye karar veriyorsunuz?
Mümkün olduğunca geç karar veriyorum.

Sanatınızı en çok etkilediğini düşündüğünüz sanatçı ya da kişi var mı? Eğer varsa, kim?
Bir kişi deği. Laurie Anderson, David Lynch, Federico Fellini, Josephine Baker, Janelle Monáe, De Jeugd van tegenwoordig, Rosalía, bir sürü harika koreografi ve tiyatro, flamenko, Roald Dahl, Studio Drift, yeni müzikler, sevdiğim insanlar...

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

12 Eylül 2024 Perşembe

12 EYLÜL


1910 gustav mahler 8. senfoni (binler senfonisi)'sinin dünya prömiyerini münih'te 1028 müzisyeni yöneterek gerçekleştirmiş

1959 bonanza televizyonda yayınlanmaya başlamış

1964 spaghetti western türünü başlatan, sergio leone'nin yönettiği bir avuç dolar filmi gösterime girmiş 

1981 hanna-barbera'nın şirinler çizgi filmi yayınlanmaya başladı

1986 david lynch'in blue velvet filmi gösterime girdi

2010 varşova'da teatr wielki'de daisuke yashimoto'nun ruins of the body adlı butoh gösterisini seyrettim 

2017 opera garnier'de şimdiye kadar seyrettiğim en etkileyici cosi fan tutte sahnelemelerinden birini seyrettim; sahneye koyan koreograf anne teresa de keersmaeker idi



8 Nisan 2024 Pazartesi

08 NİSAN

1820 çiftçi georgios kentrotas, ege'nin milos adasında inşaat malzemeleri ararken milo venüs'ünü bulmuş

1990 david lynch'in twin peaks televizyon dizisi yayınlanmaya başladı

2008 astor piazzola ile bir çok kayıt yapmış ve konser vermiş olan pablo ziegler, üçlüsüyle istanbul'da işsanat'ta konser verdi





3 Şubat 2024 Cumartesi

on soruluk sohbetler 109: malin axelsson


Oyun yazarlığının özü sizce nedir?
Anlatmaya değer bir hikâyeye sahip olmak.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın hayatımızdaki belirli temalara ve sorulara dikkatimizi ve bakışımızı yönlendirebileceğine inanıyorum. İyi sanat anlaşılmaz olanı çerçeveleyebilir. Varoluşun en gizli kısımlarını vurgulayabilir. Sanat hayatımızdaki gizemlerin yakalandığı bir alan. Sanat gerçekten güçlüyse ve iyi yapılmışsa kendimizi bireysel ve kolektif olarak görmemizi sağlar.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Hayattan, meslektaşlarımdan, komşularımdan, anılarımdan, pop şarkılarından, şiirden, edebiyattan, filmlerden ilham alıyorum. Ben bilinçli/bilinçsiz ayrımını yapmayan bir tür olan gerçeküstücülüğün hayranıyım. Gerçeküstücüler gibi gerçeklik ile rüya arasında net bir çizgi çizmemekle ilgileniyorum.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Başlığa çoğunlukla yazma sürecinin başında karar veriyorum. 

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Etkilendiğim ve ilham aldığım pek çok kişi var: Kathy Acker, Emily Dickinson, Simone de Beauvoir, Rachilde, Britney Spears, Roberto Bolaño, The Brontë Sisters, David Lynch, Virginie Despentes, Charlie Kaufman, Ann Radcliffe, Virginia Woolf, Alejandra Pizarnik, Christine ve Kraliçeler, Giorgos Lanthimos, masallar.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

21 Aralık 2021 Salı

on soruluk sohbetler 56 : magne van den berg

GalataPerform’un düzenlediği ve Türkiye’nin ilk oyun yazarlığı festivali olma özelliğini taşıyan Yeni Metin Festivali bu yıl onuncu kez 1- 28 Kasım 2021 tarihleri arasında, “nefes” teması odağında, hibrit bir yapıyla hem fiziksel alanda hem de dijitalde gerçekleşti. Festivalde, oyunları Türkçeye çevrilerek sahnelenmiş okumaları gerçekleştirilen uluslararası oyun yazarları ile yaptığımız sohbetlerin sıradaki konuğu Magne van den Berg. 

© Caroline Bijlhi

İyi bir oyunun/oyun yazarlığının özü sizce nedir?
Benim için esas olan bir oyunun içine yerleştiği doğru tonu bulmak… Neredeyse müzik yapmak gibi… İyi bir oyunu benim için iyi yapan, doğru içeriğin doğru formda bulunması … Bunun yanı sıra iyi bir oyunun bana gizlenmiş bir şeyler göstermesi önemli, benim farkında olmadığım şeyler, bir tabu, bir acı ya da konuşulması kolay olmayan rahatsız edici bir hakikat ve de bir oyunda gülüp ağlayacak bir şey olduğunda hoşuma gidiyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanat, kendimizi ifade edebileceğimiz, en derin korkularımızı ve öfkelerimizi paylaşabileceğimiz güvenli bir sığınak… Öfkenin bir sanatçı için çok güçlü bir itici güç olduğunu düşünüyorum. Bir sanatçı olarak cesur olmalı ve en derin iç görülerinizi paylaşmalısınız. Seyirciye gelince, sanat iyileştirici olabilir, bu anlamda sanat her zaman insanlar tarafından insanlar için yapılır, yani yalnız kalmazsınız… Bu büyük bir teselli… Sanat dünyayı değiştirebilir mi bilmiyorum ama hakkındaki fikrimizi değiştirebilir ve bu başlı başına iyi bir başlangıçtır.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Bu zor, henüz bilmiyorum, belki daha küçük bir ölçeğe geri döneriz… Daha az seyirciyle, tiyatroya gittiğimiz saatleri değiştirebiliriz… Daha fazla canlı yayın kullanabiliriz, savunmasızlığımızın daha çok farkına varabiliriz. … Pandemi sanata da saldırabilir… Şu anda Hollanda'da tüm tiyatrolar ve müzeler kapalı, her şey iptal… Çok üzücü… Bu yüzden pandemi sanatın büyük bir düşmanı haline gelebilir…

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Tiyatro okulunda benim için çok önemli olan Kas en de Wolf ve Nieuw West/Marien Jongewaard gibi öğretmenlerim vardı, ama Beckett hayatımı güvence altına aldı, bana içsel mücadeleyi kelimelere ve cümlelere nasıl dönüştüreceğimi gösterdi, Thomas Bernhard bana öfkeyi mizaha nasıl dönüştürebileceğimi gösterdi, Pinter bana aynısını ve müzikalitesini gösterdi. David Lynch, A'dan B'ye bir hikâye anlatmakla ilgili kuralları çiğnemek açısından önemliydi. Marguerite Duras, kendi acınızı ve cinselliğinizi kullanmak için önemliydi ve bunun gibi…

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

28 Haziran 2017 Çarşamba

papaioannou'yla yetişkinler için kindergarten, çıplaklık, fantaziler, istanbul ve daha pek çok şey üzerine..



yunan sanatçı/tiyatro yönetmeni dimitris papaioannou ilk defa bu yıl, gösteri sanatlarının everest'i kabul edilen avignon tiyatro festivali'ne davet edildi. resim eğitimi alan, çizgi roman çizen ve 1987 yılından beridir sahneyle haşır neşir olan papaioannou'nun ancak bu yıl avignon'a davet edilmesi ciddi bir gecikme aslında.

[kısa bir parantez: papaioannou'nun, en ünlü yapıtlarından "medea"sının ilk versiyonuyla (parantez-içi-kısa-parantez: 2008 yılındaki "medea 2" isimli ikinci versiyon, papaioannou'nun sahne serüvenini başından itibaren takip etmiş olan yunan arkadaşıma göre ilki kadar iyi değilmiş) 2000 yılında istanbul tiyatro festivali'ni açtığını hatırlarsak; cesaretli, isabetli ve zamanlı seçimlerinden dolayı dikmen gürün hoca'nın istanbullu tiyatroseverler ve tiyatrocular üzerindeki hakkını bir kez daha teslim ederiz herhalde.]








("the great tamer"dan fotoğraflar: julien mommert)

2004 yılındaki atina olimpiyatı'nın açılış ve kapanış gösterilerini tasarlamış ve bunlarla büyük sükse yapmış olmasına rağmen, papaioannou esas "primal matter" (2013) ve "still life" (2014) adlı işleriyle son dört yıldır yunanistan'ın dışında çok daha görünür/bilinir oldu, 2017 mayıs sonunda atina'da prömiyerini yaptığı son işi "the great tamer" ile ise tanınırlığını iyice arttırdı.
"the great tamer" daha prömiyer yapmadan ispanya'dan tavyan'a, portekiz'den paris'e, amsterdam'dan isveç'e turne tarihleri açıklandı. ama tabii duraklar arasında en prestijlisi, başta da yazdığım gibi, temmuz'daki avignon tiyatro festivali.

[bir kısa parantez daha: papaioannou'yla ilgili dans camiasını heyecanlandıran başka bir haber haziran başında geldi. papaioannou, hayranı ve temel esin kaynaklarından biri olduğunu belirttiği pina bausch'un topluluğuyla, yani tanztheater wuppertal ile 2018 mayıs'ında bütün bir akşamı kaplayan bir iş yapacak.]

"the great tamer" atina'daki 10 gösterimden sonra, ayağının tozuyla amsterdam'daki 70. hollanda festivali'ne katıldı; oradan da napoli'ye geçti. temmuz'daki avignon öncesinde, ispanya'da barselona ve madrid durakları var.

.

(fotoğraf: danzon)

(fotoğraf: @stevendelva)


amsterdam'daki ikinci gösterim sonrasında papaioannou ile bir söyleşi gerçekleştirildi. işte o söyleşiden notlar:

.yetişkinler için kindergarten (çocuk yuvası)
papaioannou çalışma tarzını tarif ederken; performansçıların oynamaları için odaya malzemeler ve fikirler attığını; bu oyunlardan başka fikirlerin, kendisinin verdiğinden daha iyilerinin, doğduğunu; ve onun bunlar arasından seçtiklerini kullandığını söyledi.
malzemelere, fikirlere çocuklar gibi, ya da deli insanlar gibi yaklaştıklarını, örneğin bir kağıtla nasıl sesler çıkarabiliriz, su damlaları mikrofona düşerse ne olur, kağıttan kostüm yaparsak nasıl bir sonuç alırız, herhangi bir malzemenin kırılma noktası nedir, onu bükmekte ne kadar ileri gidebiliriz, arkasına ne kadar gizlenebiliriz gibi bir çocuk yuvasında karşılaşabileceğiniz temel sorular üzerine merakla doğaçlamalar yaparak ilerlediklerini, doğaçlama sürecinde hiç bir şekilde psikolojik ya da duygusal sorularla/durumlarla ilgilenmediğini belirtti.
"bazen prova sırasında performansçılar stüdyoda malzemeyi üretirken, yeterince şanslıysam, bilinçli olarak o malzemeden seçebilirim; bazense evde, stüdyoda geçirilen zamanı üretkenleştirmenin getirdiği büyük stresten ve etrafımdaki insanlardan uzak ve sakin bir şekilde kayıtları izlediğimde gözden kaçırdığım bazı detayları yakalarım ve bunları tekrar stüdyoda denerim"
papaioanou bu şekilde bir çok parçayı, sesi, durumu biriktirdiğini ve bir noktadan sonra, bir son tarihin olduğunu da hatırlayarak, bu parçaları kompoze etmeye başladığını söyledi; ve bu noktada, çok sevdiği sinema yönetmenlerinden david lynch'in söylediği bir sözü hatırlattı: "bir odada tasarlarken, yan odada o filmin bitmiş halini yapmış olan birinin olduğu hissine kapılırım. ve o bana bazı kareler verir ve ben o karelerin bende filmin bütünü hakkında bir his yarattığından şüphelenirim ama bütünü bilemem."
papaioannaou şöyle devam etti: "elimdeki mevcut şeyleri kompoze ederken eğer şanslıysam, bütüne dair bir parça olma ihtimali olan bir şey ortaya çıkar; bu şey bu sefer beni bütünü aramaya iter, bütünün ne olduğunu keşfetmeye çalışırım, öyle sahneler icat ederim ki beni o parçaya götürsün; zorlamamaya çalışırım, ama bazen de zorlamak zorunda kalırım."

.sözlerin ulaşamadığı sessizlik
papaioannou bazı öğelerin kompozisyonlarının ona bazen sanata ait öyle bir boyut ve alan açtığını, ki bu sanat yoluyla şeyler hakkında sözlerin ifade edemeyeceği şekilde konuşabildiğini söyledi; "sözler" derken şiirde kullanılan "sözler"i hariç tuttuğunu özellikle vurgulayarak, ve nedenini de, şiirde kullanılan sözlerin, sözlerin kendi anlamlarından ziyade bir araya gelmelerindeki kompozisyonların yarattığı anlamlarla ve bunların kapısını araladığı diğer anlamlarla alakalı olduğunu belirterek.

.sesin yokluğu
"ses sanatını bilmiyorum. koreograf ve hareket danışmanı olarak bir çok mükemmel yunan yönetmenle çalışma şansım oldu; ülkemde gizli kalmış muhteşem bir tiyatro dünyasının olduğuna inanıyorum, dünyanın küratörlerinden gizlenmiş olan, belki dil sorunundan dolayı; ve bu büyük tiyatro ustalarının sesi ve sözcükleri nasıl kullandıklarına tanıklık ettim. ayrıca bir çok muhteşem müzisyenle de ortak çalışmam oldu, hatta ses ve müzikle ilgili atölye çalışmalarına katıldım. ancak müzikal yeteneğim yok, bu konuda oldukça acizim; ve bu yüzden de kendimi, bildiğim ve idare edebileceğim alanda tutuyorum; ressamım ben."

.bizler çok uzaktan geliyoruz ama sonunda toza dönüşüyoruz
papaioannou insan türünün, sonunda toza dönüşücek, ölecek olduğunu bilmesi, başka bir deyişle ölüm bilgisine sahip olması, sayesinde şu anda yaşamakta olduğu uygarlığı yarattığına; ve "eninde sonunda öleceksek burada ne yapıyoruz?" sorusundaki gizemin felsefe, bilim ve sanatı tetiklediğine inandığını belirtti.

.çıplaklık
"yunanlar olarak bizlerin genç, parçalı ve çıplak bedenler içinde/arasında büyüdüğümüzün/yaşadığımızın farkında olmalısınız. bunu anlamalısınız. bu yunan olmakla ilgili bir şey. sadece bu değil tabii; strüktürel, cinsel, erotik ve her şeyi yaratan kanunların kanıtı olarak da insan bedenine hayranım, aynı sizlerin (hollandalıların) çiçeklere hayran olduğunuz gibi; yaşamın yaratılış kurallarınnı ve güzellik dediğimiz olgunun kanıtı olarak..."

.fantazinin cerrahisi
daha ne olacağını, nasıl bir şey çıkacağını bilemediği bir yapıt üzerinde çalışma ve, performansçılara içlerine dalarak yapıta hizmet edecek yaklaşımlar çıkarmaları için fikirler verme sürecini bir tür uyuşturulma hali olarak tarif ediyor papaioannou; tıpkı hastaneye ameliyat için yatan ve uyuşturulan bir hastanın odasından ameliyathaneye giderken koridorlarda gördüğü yeni doğmuş bir bebek, ölen bir adam, aşırı seksi bir hemşire, engelli bir çocuk gibi görüntüleri, yavaş yavaş uyuşmakta olan zihnindeki ansiklopedi ile birleştirerek ona, kendi yaşamı ile ilgili apokaliptik bir rüya gördürmesi gibi..

.

(fotoğraf: gizem bilgen)



"the great tamer"ı seyrettiğim ve ardındaki söyleşiyi takip ettiğim arkadaşlarımla söyleşi sonrasında dimitris papaioannou'nun yanına gittik.
2000 yılındaki istanbul tiyatro festivali anılarını unutamadığından; pina bausch'la şahsen istanbul'daki festival sırasında tanıştığından, bu yüzden istanbul'un onda ayrı bir anlamının olduğundan; ve yapıtlarıyla tekrar istanbul'a gelmeyi çok istediğinden bahsetti.
papaioannou'yu istanbul seyircisi ile tekrar buluşturmak isteyenlere buradan duyurulur..

5 Temmuz 2016 Salı

two works by peeping tom for ndt I: "the missing door” and “the lost room”

photo: danzon

atmosphere and inspirations
you come to the theater to see a dance or a dance theater piece, but it is impossible to define what goes on the stage as dance or dance theatre. yes, these two works contain parts with dance and also certain characteristics of dance theatre too. however, similar to other works or their creators which i had seen, it seems that, for them, rather than dance choreographies, it is more important to design a choreography to create a certain atmosphere on the stage. an atmosphere having the qualities which no one ever thought to create on stage before.

their inspiration is not a secret of course, especially the cinema of david lynch and all the things that those movies evoke: a mysterious, weird, surreal and nightmare-like atmosphere…
as for the content, i can associate it with ingmar bergman cinema: digging the relationships/problems in human relations, especially those in the family (between woman-man, parent-child, mother-son, mother-daughter, father-son) in such a way to hurt the parties…
in terms of stage aesthetics, firstly pina bausch and alain patel come to my mind…

in fact even only the names of the works give themselves away: "the missing door" and "the lost room".



beginning
a décor built in the emptiness of the stage: a room defined by its floor and two perpendicular walls. there are numerous doors and windows on the walls. one or two people sitting on the chairs in the empty spaces in two sides of the décor on the stage. some of the spotlights are placed in these areas and made a part of the atmosphere that was created on the stage: the ones that watch the scene on the stage and we, the audience, who watch both.

when we first encounter this stage under a darkish light when the curtain is raised, a light coming on and off from the pee hole of the door facing us is visibly seen; as if there is someone behind the door and looking at us from the hole. as one moves the light coming behind him/her goes off and reappears, just like when you look at the neighbor’s door when you are outside in the stair landing and think that there is no one home if there is light from the hole, but if there is a movement in the light you feel you are watched… this is the same situation, the same awkward feeling…
just like the name of the company who created these two works is “peeping tom” which means “watching/peeking” in slang, this work starts with a mise en scene that fully fits into their name.



illusions 
the doors open and close by themselves; a woman comes out of the man sitting on the couch; a man and pieces of paper scatter into the door which is opened by the wind; a built-in cabinet appears behind when the door, which had just opened to other space, is reopened; people who are lost in the bed; people who who come out of the bed; people who get lost in the side table; cabinets that keep lots of people who were stuck in them and fall out when the cabinet doors are opened; appliques that move along the walls on their own; wiping cloths escaping from the hands of their users and many more…

some protagonists only use décor doors when they go backstage (or maybe we should call this behind the décor) and come back to the stage (décor), while some of them freely pass from the side of the décor to go behind and to come afore. there should be a logic in stage traffic explaining when some of them use the décor and when some of them never use the décor. although i have watched the play for two times, i couldn’t figure this out because despite the small number of cast, the simultaneous movements of dancers on the stage are very intensive and intricate. numerous illusions take place simultaneously on the stage too…

mise en scene that distracts us, the audience, was especially designed to achieve these illusions. thus, it is quite difficult to follow, understand and interpret what’s going on the stage. even so, one thing is clear that they create such an atmosphere that it is impossible to remain unimpressed.




credits
what and whom am i talking about?
i am talking about the dance evening consisting of one work of two choreographer-dancers gabriela carrizo and franck chartier, the founders of belgian dance theater company “peeping tom”, whom i admire very much, prepared for netherlands dance theater (ndt1), one of the most prestigious dance groups of holland- and even of- the world.

first gabriela carrizo produces a 20-minute work for ndt in 2013 called “the missing door”, which had been staged in a triple program during 2013-14 season.
this time, ndt agrees with franck chartier for 2015-16 season. a program titled “start up” was prepared by matching chartier’s “the lost room” and carrizo’s work with “stop motion” of paul lightfoot and sol leon, general directors of ndt, which made a premier in 2014.
“start again” made a premiere on 1st october 2015 in den haag and had been on tour in several theaters of holland and belgium. i have caught it in amsterdam stadschouwburg performances in mid-november.



transition
in recent years, ndt organizes programs consisting of three short-term works; the rule of thumb is to give a break between each work. occasionally, if one of the works in the program is very short and stage-change isn’t complicated, they don’t give a break. by dimming the lights, they allow the audience to take a breath. carrizo and chartier’s works were subjected to a different procedure; they were connected to each other without giving a break with the most creative transition stage i have ever watched.

both works are set in a room, which, although look like each other in terms of their dimensions, differ in terms of wall and flooring materials and furniture. after carrizo’s work was completed the curtain falls, however it quickly opens again…
when it is open, we see that the dancers begin to change the stage. as a spotlight which sweeps the stage like a loose cannon falls on dancers, that dancer stops and salutes the audience and gets applauded. after the salutation of seven dancers which overlap with the light, the procedure of changing the scene continues.
stage-change in front of the audience, without concealment and technicians appearing during the performance are especially ordinary in pina bausch. this, in one sense, is one of her trademarks. however, the difference in carrizo and chartier’s mise en scene was that the décor was changed by the dancers in their costumes rather than the stage personnel. those who roll the carpet that complement the floor of the previous work and unravel the carpet of the next work, who remove the walls of the previous work and carry them backstage and install the walls for the next one, those who carry stage accessories and furniture to the stage are the dancers.

another oddity is that chartier’s work doesn’t start immediately after the décor is installed. in the new décor which looks like a hotel room, a housekeeper and a woman who is dressed up as a personnel manager checks the stage design. when the manager leaves the stage, the housekeeper takes out a drink from the fridge, picks a magazine from the table, sits on the bed and starts to enjoy herself. when the manager suddenly comes back to the room, the housekeeper hastily pulls herself together, checks the rooms once more, neatens the bed on which she sat and leaves the stage. just at that time the lights are dimmed, we hear the music which started the first work (that of carrizo’s) again. light percolates from the peeping hole of one of the doors like blinking. when stage lights are turned on again we understand that the new work actually starts when the door is opened and one of the protagonists enter inside.

by using the dancers as the protagonists, supporting individuals and stage technicians, by dividing the stage into two: the part with the décor and the part outside of it and by designing this transition mise en scene with a perfectly prepared choreography, carrizo and chartier astound, as the phrase goes, they perplex the audience in this indecisive world where they invite the audience.



challenge
the cast of the works that gabriela carrizo and franck chartier stage with their group “peeping tom” involves approximately six or seven people and not all of these artists are dancers. there are actors/actresses and singers among them.
another characteristic of this group is that there is no age limit for the performers, which include the ones at the age of 80 and the ones who are very young.
the dancers of peeping tom hold a very special place among dance groups in terms of the use of human body. the movements developed by carrizo and chartier, who are dancers as well, through their personal capabilities has no boundaries in terms of the shapes the body takes like complete convulsion, inversion of the body; twisting the arms and bewildering angles of feet especially through the tricks with wrists…

on the other hand, netherlands dance theater which is composed of young dancers thoroughly concentrated on neoclassical dance within the framework of the vision of paul lightfoot who has been the in-house choreographer of the group since 2002 and the general arts director of the group since 2011.
i believe that, for peeping tom, performing the eccentric body choreography which is specific to them with the dancers who mainly dance with neoclassical choreographies and, working with a more crowded and younger cast contrary to what they are accustomed to; and for ndt, offering works of a very different quality to their dancers and -more importantly- to the audience who are used to neoclassical works is a reciprocal defiance, of which, i think they come out smelling of roses.

while watching “the missing door” and “the lost room”, a world which even though i did not easily encounter on stage absorbed me for 70 minutes; i spent time there, i got lost, i got shivers and i was astounded.
when the work was over, i didn’t even want to get out of the seat feeling awestruck. madly applauses and reaction of the audience who sunk in their seats showed that i wasn’t the only one feeling that way…
 “start again” has completed its performances in 2015-2016 season. we’ll see if it will get invitations for international tours in coming seasons; i hope it does.

25 Haziran 2015 Perşembe

peeping tom'dan "32 rue vandenbranden"



"peeping tom" arjantinli ve fransız iki koreografın, gabriela carrizo ile franck chartier'nin belçika'da yerleşik olarak ortaklaşa işler ürettikleri bir topluluk.
carrizo ile chartier; ünlü belçikalı koreograf -ve ortopedik terapist- alain platel'le çalışırken tanışmışlar; özellikle le jardin (2001) – le salon (2004) – le sous sol (2007)'den oluşan üçlemeyle avrupa çapında tanındılar.

üçlemeyle aldıklarının yanısıra, daha sonraki yıllarda da arka arkaya ödül almaya devam ediyorlar ve ayrıca, ilginç işbirliklerine gidiyorlar.
son işleri "vader" barselona'da 2014'ün en iyi uluslararası dans yapıtı ödülünü, bir önceki işleri "32 rue vandenbranden" 2015 olivier ödüllerinde en iyi yeni dans yapıtı ödülünü aldı.
mayıs 2015'te almanya'nın prestijli tiyatro topluluklarından münih residenztheater'ın oyuncularıyla "the land" adlı bir iş çıkardılar; carrizo'nun 2013'te hollanda'nın -ve hatta dünyanın- en önemli çağdaş dans topluluklarından NDT 1 bünyesinde yaptığı "the missing door" ile chartier'in aynı dansçılarla yapacağı yeni iş, birlikte aynı akşamda arka arkaya sahnelenmek üzere NDT 1'in 2015-16 sezon programına girdi.

"peeping tom" adını michael powell'ın 1960 yapımı aynı adlı ünlü kült filmden alıyor olsa gerek. gerilim, cinayet ama en çok dikizlemek üzerine bir film olan "peeping tom" carrizo ile chartier'e tekinsiz ortamlar yaratmak konusunda ilham vermiş olmalı. tabii; seyirciler tarafından -bir manada- "dikizleniyor" olma durumu da ikilinin mizansenlerine etki eden en önemli araçlardan biri.
sinemadan konuşulacaksa; "peeping tom"un işlerinde powell'ın filmi bir yana, esas david lynch etkisi çok bariz.

onlara ün getiren üçlemelerini izleyememiş olsam da, ondan sonra ürettikleri işlerini yakalamaya çalışıyorum. 2013 kasım'ında almanya-ludwigshafen'da "a louer" (kiralık)'ı izlemiş ve burada yazmıştım. bu yılın şubat ayında da belçika-leuven'de "32 rue vandenbranden"ı izleme şansım oldu.

carrizo ile chartier "32 rue vandenbranden"de de tekinsiz atmosferlerde hayat bulan arızalı karakterler yaratmaya; gerçekçiymiş gibi duran mekanlarda saklı gariplikleri, olağanüstülükleri bazen üzerine basarak bazen derinden derinden işlemeye; yanyana gelmesi düşünülmeyecek durumlarla, duygularla ve malzemelerle seyircilerini şaşırtmaya ve eğlendirmeye devam ediyorlar.

yapıtın adından başlıyor şaşırtmaca; bir yerleşmedeki bir adres gibi duruyor; "32 rue vandenbranden": sokak adı ve ev numarası.
salona girmeden önce yapıtın bir şehir, köy, kasabada geçebileceğini düşünüyor insan; ama salona girip de perdesi açık olan sahnedeki tasarımı gördüğünüzde ilk şaşkınlığınızı yaşıyorsunuz:
seyirci koltuklarının ilk sırasına kadar karlarla kaplı bir dış mekan; göz alabildiğine açık, çok uzakta belli belirsiz dağ zirveleri, ağaç yok; iki yanda birer karavan; yerde ortada geride iki kırmızı adak mumu.. sanki bir dağ tepesindeyiz; ıssız, kervan geçmez bir yer; e peki bu adres neyin nesi o zaman?..



ışıklar karardığında önce rüzgar uğultusu gelmeye başlıyor, ardından çan sesleri; demek ki yakınlarda bir yerde bir kasaba olmalı..
karavanların içlerinde ışıklar yanıyor, hareketlenme başlıyor; birinde uzun saçlı yaşlı bir kadın oturmakta..
karavanların birinden çıkan hamile geçkin kadın, karavanın altında -evet altında- ağlamakta olan büyük insan başlı bebeği önce avutuyor sonra karların arasına, karavanın altına geri itiyor..
diğer karavandan genç bir çift çıkıyor; kadın adamı terk etmek istiyor sanki, ama ayrılamıyor bir türlü; birbirlerine dolanıyorlar, çarpıyorlar, sarılıyorlar; bir parçanın iki yarısı gibiler, ama bir türlü de uyuşamıyorlar..
bir zaman sonra karavanların birinin arkasından yandan, biri diğerinin sırtında ve elleri bavullarla dolu iki adam geliyorlar; belli ki uzun zaman yürümüşler, soğuktan donmuşlar.. çekik gözlüler; vardıkları yerin yabancısı oldukları kesin; peki yollarını bu dondurucu soğukta bu dağ başına düşüren neydi; tesadüf mü, şanssızlık mı, yoksa bu adres onların varmak istedikleri yer mi aslında?..

genç karı-koca; hamile geçkin kadın ile annesi (mi?; belki ablası); iki uzak doğulu; iki karavan; iki adak mumu..





kim ölü, kim canlı, kim cin... kim iyi, kim kötü.. olaylar düz bir çizgide mi, yoksa zikzaklı mı anlatılıyor.. gerçek mi, rüya mı, kabus mu.. protagonistlerin aralarında nasıl ilişkiler var; kim kimin nesi oluyor.. bu dünyada mıyız, yoksa öbür dünyada mı..  protagonistler neden bu kadar garip ve arızalı..
kapı arkalarında bir kaybolup bir ortaya çıkanlar.. çizgi filmlerden fırlamış elastik bir hayalet misali vücutlarını kıvrım kıvrım kıvratanlar; kollarını, ellerini, ayaklarını, uyuzlarını bükenler.. insanüstü bir şekilde "sanki" havada süzülenler..  bir anda bir orda bir burda olabilenler; bir anda kuş olup saldırganlaşan, bir anda insana geri dönenler..





bellini’nin "casta diva"sını da pink floyd'un "shine on you crazy diamond"ını da aynı yetkinlikte canlı icra eden bir kadının; uzakdoğu halk şarkısının da, uzakdoğu pop şarkısının da yerini bulduğu ve yadırganmadığı bir müzik seçimi..

broşürde ünlü "narayama türküsü" filminden esinlenildiği yazan, ancak seyrettiğimi düşününce ancak bir çıkış noktası olabilecek kadar o filmle ilişkili olan; kendini kolaylıkla ele vermeyen, seyrek dokunmuş ve bol boşluklu bir hikaye..
öyle net bir hikaye de yok belki; her seyircinin kendi hikayesini oluşturmasına imkan verecek parçalar var; ve tabii ki mükemmel bir atmosfer.. espirisi ve ironisi eksik olmayan, ancak kesif bir tekinsizliğin, huzursuzluğun, yalnızlığın ve hüznün hüküm sürdüğü kapkara bir atmosfer..

peeping tom takibi hak ediyor..

9 Aralık 2013 Pazartesi

NRW060 peeping tom / a louer


photo: herman sorgeloos

yıllardır peşlerinde koşuyordum, ama bir türlü turnelerinin ne zamanını ne mekanını denk getirebilmiştim. bu sefer, koşulları zorladım; köln’e kuş uçuşu 200 km, karayoluyla 250km, hızlı tren ICE ile 1.5 saat uzaklıktaki ludwigshafen’daki gösterilerini yakaladım.
topluluğun adı: peeping tom, oyunlarının adı: a louer (kiralık). 

peeping tom, alain platel’in bir projesi sırasında tanışan arjantinli koreograf gabriela carrizo ile franck chartier’in ortaklaşa kurdukları, belçika bazlı bir kolektif. son yıllarda özellikle le jardin (2001) – le salon (2004) – le sous sol (2007) üçlemesiyle adlarından çokta söz ettirdiler.
üçlemeyi seyredememiş olsam da, onları bu projeleri vesilesiyle tanımıştım; arte’deki haber ve internetteki oyun görüntüleri çok etkileyiciydi. yıllar önce, bu üçleme ile yunanistan’daki … festivali’ne konuk olmuşlardı; keşke o zaman bir cesaret, gitseymişim..
peeping tom’un bir sonraki başarı hikayesi 32 rue vandenbranden (2009) oldu. şimdi de son prodüksiyonları a louer’in turnesinin sonundalar. 2014’ün mayısında yeni projeleri vater prömiyer yapacak.

photo: herman sorgeloos

photo: herman sorgeloos


photo: herman sorgeloos

a louer bana; tiyatral durumlarıyla ve parçalı yapısıyla pina bausch’u, koreografik hareket dilinin akışkanlığıyla alain platel ve sidi larbi cherkaoui’yi, atmosferiyle visconti’nin, david lynch’in filmlerini ve b-tipi korku filmlerini, mekanı kullanış şekliyle ise escher’in çizimlerini çağrıştırdı.

garip, absürd, tam olarak anlaşılmayan bir mekan: üç bir tarafı iki kat yüksekliğinde kırmızı kadife perdelerle örtülmüş; yer siyah-beyaz karolarla döşenmiş, solda bir piyano ve mekana dağılmış üçlü-tekli koltuklar; koltuklar gibi perdeler de bazen kendiliklerinden hareket edecekler; açılıp kapanacaklar; bazen arkalarında şişlikler olacak, birilerinin hareket ettiklerini fark edeceğiz; bazen de köşkün hizmetkarı perdeleri açıp kapayacak; perdelerin arkasında belli belirsiz mekanlar açılacak önümüze; mekana yukardan bakan localar, sonsuza kadar sürüyormuş hissi uyandıran kemerler, kapılar.. kapıların arkasıdan ışık gelecek; insan silüetleri kapıların üzerine düşecek, kapıları tırmalayacaklar, açmaya çalışacaklar; duvardaki tablo canlanacak; dört ayaklı, siyah takım elbiseli adamlar koltukların arkasında karafatmalar gibi kaçışacaklar; yaşı geçkin bir mezzo-soprano (mesleği gerçekten de şancılık olan euridike de beul) aryalar söyleyecek; kocası (simon versnel) onun takip edecek, durdurmaya çalışacak, “yeter artık! ihmal ettiğin oğlunla biraz ilgilen!” diyecek; genç oğlu (jos baker) sahnede aynı anda, yıllar sonraki haliyle de göreceğiz, yaşlanmış olarak (oğulun yaşlılık halini şancı euridike de beul’ün gerçek babası, 74 yaşındaki leo de beul canlandırıyor), piyano çalacak, o da bir şarkı söyleyecek, ama opera aryası olmayacak bu; evi gezmeye gelenler olacak, euridike onları bir kapıdan diğerine sürükleyecek; evin erkek hizmetçisi sanki bedeninin uzuvları birbiriyle ilişkili değilmiş gibi kırılarak, kıvrılarak, dağılarak, müthiş bir akışkanlıkla hareket edecek; insanlarla koltukların içinde kaybolup gidecekler, kaybolmazlarsa küçülecekler..
sahnede seyrettiğimiz hiç bir şey gerçek olmayacak ama sahnedeki herkes birbirine gerçek hayattaki ismiyle hitap edecek..

photo: herman sorgeloos

a louer 75 dakikalık kısa bir yapıt. konuşmaların/durumların çoğunlukta, dans sekanslarının azınlıkta olduğu; gerçeküstü ve absürd öğeleri korku ve çok kendilerine has bir ironiyle harmanlandığı bir atmosfere sahip.
sahnede olanlara bir anlam vermeye, anlamaya çalışmaktan ziyade kendinizi teslim etmenizi, kaptırmanızı, sahnedeki atmosferi, duyguyu hissetmenizi talep eden bir yapısı var kanımca; yakalayabilirseniz çok sevebilir eğlenebilirsiniz, yakalayamazsanız da, çoğu orta yaş üzeri ludwigshafen seyircisi gibi 75 dakikaya bile dayanamayıp salonu terk edersiniz.
a louer belki peeping tom’un en iyi işi değil ama, kendi adıma seyretmiş olmaktan çok memnunum.


A Louer / For Rent, the trailer from peeping tom on Vimeo.


peeping tom'un ayaklarından biri olan gabriela carrizo’nun nederlands dans theater için hazırladığı yeni işi the missing door aralık başında amsterdam’da prömiyer yaptı. teaser’ı mükemmel; bir yerlerde yakalamak lazım!

29 Ağustos 2011 Pazartesi

tekinsiz filmlerim


le charme discret de la bourgeoisie, luis bunuel (1972)


der winterschlaefer, tom tykwer (1997)


caché, michael haneke (2005)


a history of violence, david cronenberg (2005)


crash, david cronenberg (1996)


lost highway, david lynch (1997)


mulholland drive, david lynch


match point, woody allen (2005)


mr. arkadin, orson welles (1955)


europa, lars von trier


rear window, alfred hitchcook (1954)


spellbound, alfred hitchcook (1945)


un chien andalou, luis bunuel (1929)