federico fellini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
federico fellini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2024 Salı

on soruluk sohbetler 117: simone de jong

© kamerich & budwilowitz - eyes 2

2016 yılından beri Dünya Çocuk Hakları Günü olan 20 Kasım’ın etrafında İstanbul’da düzenlenen, Türkiye’nin bebekler ve çocuklar için ilk ve tek uluslararası sanat festivali Atta’nın bu yıl altıncı edisyonu gerçekleşiyor. Bugüne kadar yurt dışından birçok topluluğu ağırlamış olan festival, 0-3 yaş arası bebekleri, 3-18 yaş arası çocukları, gençleri ve onların beraberindeki yetişkinleri ile 3-18 yaş arası engelli çocukları ve gençleri tiyatro, dans, müzik, film ve sergilerin yanı sıra interaktif içeriklerle buluşturuyor. Bu yıl da festivalin programında bebekler için operadan, 7 yaş ve üzeri seyirciler için dansa, tiyatrodan pop-up performansa birçok gösteri yer alıyor.

On Soruluk Sohbetler dizimizde festival topluluklarından Simone de Jong’u ağırlıyoruz. 2015 yılında Amsterdam’da “hareket, müzik ve hayal gücüne dayalı yapıtlar üretmek” üzere kurulan Simone de Jong Company’nin sanat yönetmeni Jong, modern mim/fiziksel tiyatro ve müzik tiyatrosu alanlarında eğitim almış. Profesyonellere (Mısır, Belfast, Münih, Arnhem ve Amsterdam'da) ve çocuklara dersler veren sanatçı, çocuklar için iki romanın da yazarı. Öğretme, sahneye koyma ve yazma arasındaki etkileşime güçlü bir şekilde inanan Jong, çocuklarla buluşmanın yaratıcılığın yakıtı olduğunu düşünüyor. 

Alan Kadıköy, Kadıköy Belediyesi ve Das Das’ın iş birliğiyle, Hollanda Kraliyeti’nin katkılarıyla İstanbul gösterimleri gerçekleşen Simone de Jong’un 2016 tarihli gösterisi Hermit (Münzevi), 7 Aralık Cumartesi günü Alan Kadıköy’de, 8 Aralık Pazar günü Das Das’da ikişer seans olarak sahnelenecek.

Sizce performansın özü nedir?
Enerji. Bağlantı. Dikkat. Bir gerçeği paylaşmak.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz, ne şekilde?
Yaratıcı olursanız ve hayal gücünüzü kullanmayı öğrenirseniz daha iyi bir insan olacağınızı düşünüyorum. Çünkü bu şekilde diğer insanların gördüklerini ve hissettiklerini hissetmeyi ve görmeyi öğrenirsiniz. Ve bu durum ara sıra hayal dünyasında kaybolmanızı sağlar. Sanat beni yükseltiyor, bana umut veriyor, dünyayı başka birinin bakışından görmemi sağlıyor. Avutuyor...

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Çalışmalarınızda rüyalar rol oynuyor mu?
Bir çocuğun bakış açısından günlük yaşamdan sahneler. Kitaplar, çocuklara tiyatro öğretirken deneyimlediğim şeyler. Anılar. Kendi rüyalarımı uyanır uyanmaz unutmaya meyilliyim. Gösterilerde rüya sahneleri yapmayı seviyorum, çünkü o sahnelerin kendilerine has garip bir mantıkları var. Biz yetişkinler genellikle her şeyi bilinçli zihnimizle yapmak isteriz, oysa bilinçaltı da çok önemlidir.

Üzerinde çalıştığınız bir yapıta, eğer halihazırda bir ismi yoksa, ne zaman bir isim vermeye karar veriyorsunuz?
Mümkün olduğunca geç karar veriyorum.

Sanatınızı en çok etkilediğini düşündüğünüz sanatçı ya da kişi var mı? Eğer varsa, kim?
Bir kişi deği. Laurie Anderson, David Lynch, Federico Fellini, Josephine Baker, Janelle Monáe, De Jeugd van tegenwoordig, Rosalía, bir sürü harika koreografi ve tiyatro, flamenko, Roald Dahl, Studio Drift, yeni müzikler, sevdiğim insanlar...

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

6 Eylül 2024 Cuma

06 EYLÜL




-3114 maya/mezoamerikan uzun hesap takvimi başlamış 

1780 johann wolfgang von goethe, thüringen'de ilmenau yakınlarındaki kickelhahn'da bulunan bir av köşkünün ahşap duvarına kurşun kalemle wandrers nachtlied – ein gleiches adlı şiirini yazmış

1791 wolfgang amadeus mozart'ın la clemenza di tito adlı operasının dünys prömiyeri prag'da gerçekleştirilmiş 

1951 berlin'de yeniden inşa edilen schiller tiyatrosu, friedrich schiller'in oyunu wilhelm tell ile açılmış 

1954 federico fellini'nin, başrolünde anthony quinn'in yer aldığı la strada filmi venedik film festivali'nde dünya prömiyerini yapmış

1984 peter shaffer'ın oyunundan uyarlanan, milos forman'ın yönettiği ve tom hulce ile f. murray abraham'ın başrollerinde oynadıkları amadeus filmi gösterime girdi

1986 köln'de ludwig müzesi, filarmoni ve sinematek'in içinde bulunduğu kompleks açıldı

1994 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosunda tango passion'u seyrettim





13 Şubat 2024 Salı

13 ŞUBAT



1881 feminist gazete la citoyenne paris'te hubertine auclert tarafından yayınlanmış

1895 lumière kardeşler paris'te cinématographe'ın patentini almışlar 

1914 new york'ta american society of composers, authors and publishers derneği, üyelerinin haklarını korumak için yayın hakkı sistemini geliştirmiş

1963 federico fellini'nin yönettiği, başrollerinde marcello mastroianni, anouk aimée ve claudia cardinale'nin başrollerinde yer aldıkları 8½ filmi italya'da gösterime girmiş

1972 bob fosse'nin yönettiği, john kander ile fred ebb'in aynı isimli müzikalinden uyarlanan, başrollerinde liza minnelli, michael york ve joel gray'in yer aldığı cabaret'nin film uyarlaması gösterime girdi

1985 özgün haline sadık kalınarak yeniden inşa edilen, dresden'deki semperoper, 1944'te bombalanma sonucu kapatılmadan önce sahnelenen son yapıt olan carl maria von weber'in der freischütz operasıyla yeniden açıldı



3 Şubat 2024 Cumartesi

03 ŞUBAT




1844 hector berlioz'un carnaval romain adlı uvertürünün dünya prömiyeri paris'te gerçekleştirilmiş

1960 federico fellini'nin yönettiği, marcello mastroianni ve anita ekberg'in başrollerini paylaştığı la dolce vita'nın galası italya'da yapılmış

1966 sovyet luna 9 uzay sondajı ilk defa aya inen insan yapımı alet olmuş

1994 astronot eileen collins NASA space shuttle programı kapsamındaki ilk kadın kaptan oldu

2015 ilk defa peeping tom ekibinin bir gösterisini canlı seyrettim; leuven'deki stuk'ta 32 rue vandenbranden'i 

15 Ekim 2019 Salı

on. soruluk sohbetler 01: wim vandekeybus

Bu söyleşi dizisinde; evimize gelen çoktandır görmediğimiz bir misafir ile sohbet eder gibi, 23. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında şehrimize bir sahne yapıtıyla konuk olacak uluslararası yönetmen ve koreograflarla konuşarak, onları ve yapıtlarını yakından tanımak istedik.  Dizinin ilk konuğu Wim Vandekeybus.

Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel



Belçikalı koreograf, dansçı, sinema yönetmeni ve 33 yıllık Ultima Vez dans topluluğunun kurucusu Wim Vandekeybus İstanbul’a 15 yıllık aradan sonra tekrar konuk oluyor. 2004’te Atatürk Kültür Merkezi’nde sahnelenen BLUSH ile hâlâ belleğimizde ve gönlümüzde yeri olan Vandekeybus’u ve topluluğunu, BLUSH'ın devamı niteliğinde bizlere “mitlerin egemenliğinin henüz alaşağı edilmediği, zaman ve mekândan bağımsız, paralel bir gerçekliğe doğru bir yolculuk” vaat eden TrapTown vesilesiyle heyecanla beklerken…

Sizce dansın özü/ruhu nedir? Çağdaş dansı bugün nasıl tanımlarsınız? 
Dans olarak görülen her şey içsel duyguları, stratejileri, dilekleri ve heyecanları dışa yansıtan bir iletişim ortamı, bir bedensel ifadedir.Çağdaş dans, teknik olarak daha az tanımlanmış dans tekniklerine alan açtı. Dünyadaki bütün dans biçimlerine dijital olarak ulaşılabilirlik çağdaş dansı, özgünlüğe saygı duyulmayan ve özgünlüğün orijinal gibi kopyalanıp yapıştırılabildiği eklektik bir ortam olarak etkiledi. 80’lerde dans teatral, karma, uzmanlaşmamış bir hale dönüştü ve bu saf olmama hali birkaç nesle ilham veren bir tazelik yarattı. Hâlâ değiştirebilir/icat edebilir/teklif edebilir/bozabiliriz. Günümüzde her şeye ulaşılabilir ve bu durum özgün olmayı kolaylaştırmıyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Eğer insanlar seyrettikleri bir gösteri hakkındaki deneyimlerini birbirleriyle paylaşıyorlarsa ne güzel. Bazen gösterinin bir birey olarak kendileri hakkında olduğunu düşünürler, bazıları ise bir gösteri seyrettikten sonra dansa merak duyar ve dans etmeye başlar. Tabii bu her zaman böyle olmaz; seyirciler farklı gösteriler seyretmeye daha fazla alıştılar ve daha önce dediğim gibi alışkanlıkları kırmak ya da biçimleri değiştirmek artık o kadar kolay değil. Sanat dünyayı kurtarmasa da bize yaşadıklarımızla ile ilgili mükemmel bir duygu verebilir. 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)?
Gençken, birilerine atıfta bulunmayı ret ederdim ve her şeyi kendim icat etmek isterdim. Sonraları başka türlü bakmaya başlıyorsun. Etkilendiğim sanatçılar daha çok; Koudelka gibi fotoğrafçılar, Cassavetes, Fellini gibi sinema yönetmenleri, Ursula Le Guin ya da Paul Bowles gibi yazarlar. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

28 Ekim 2013 Pazartesi

NRW023 roberto ciulli'nin palyaçoları



duisburg ile mülheim’ın tam ortasında, ruhr kıyısında, akasya ormanının içinde, masal diyarlarından çıkma bir tiyatro var: theater a.d. ruhr mülheim.
bu tiyatronun roberto ciulli adında bir genel sanat yönetmeni var; ciulli aynı zamanda neredeyse bütün yapımların yönetmeni; tam bir büyücü.

ciulli istanbul’a yabancı değil; 2005’te topluluğuyla birlikte muhsin ertuğrul sahnesi’nde bir hafta konuk etmiştik onu. her akşam repertuarlarından başka bir oyun oynamışlardı; “antigone”den “tanrı”ya, “üç kuruşluk opera”dan “venedik taciri”ne, tam altı farklı prodüksiyon izlemiştik; muhteşem bir haftaydı. O organizsyonu kim akıl etti, kim ayarladı, kim yaptıysa hala kendisine duacıyım.
ertesi yıl ciulli imzasıyla şehir tiyatrolarında büchner’in “danton’un ölümü” ramp ışıklarına çıktı. şimdilerde de sanırım “küçük prens”i bitiyatro yapımı olarak sahneleniyor istanbul’da.

…



roberto ciulli ile tiyatro müzikleri konusunda uzman matthias flake “clowns 2 ½” adlı yeni bir oyun hazırlamışlar. “clowns 2 ½” ekim başında prömiyer yaptı. ben de yollara düştüm (köln’den theater-an-der-ruhr’a varması tam iki saat sürüyor, tabii dönmesi de); palyaçoluk sanatı konusunda sayılı ustalardan biri olan ciulli’nin bu oyununu seyretmeye gittim.
yollarda geçirdiğim zamana değdi; “clowns 2 ½” palyaçoluk sanatı üzerine 90 dakikalık bir “hommage”dı. çok güldüm, kahkahalarla; ama palyaçoluğun şanındadır, çok da hüzünlendirdiler beni.
 
ciulli usta şöyle bir şey yapmış; sadece emekli palyaçoların yaşadığı bir huzurevi olsaydı nasıl olurdu diye hayal etmiş. sekiz karakter; üçü hanım. her birinin bir adı olduğunu, oyun sonrası broşüre bakınca gördüm; çünkü oyunda hiç konuşma yok. sesler var, ama söz yok; her şey tam da palyaçoların yaptığı gibi pandomimle anlatılıyor.
sekiz karakteri kolaçan eden bir hastabakıcı/gardiyan var, “il gigante buono”; yoksa aslında aralarında kolgezen  “ölüm” mü demeli.
ve bir de pierrot kılığında piyanist, “il maestro”; bizzat matthias flake tarafından canlandırılıyordu.



ciulli usta oyun öncesi fuayede gerçekleştirdiği söyleşide; ilk olarak beyaz kostümlü, beyaz maskeli palyaçonun ortaya çıktığını; onun düzenin, aklın simgesi olduğunu; daha sonra, şans eseri beyaz palyaçoya yardım eden bir görevli tökezleyip düşünce seyircinin daha da gülmesi beyaz palyaçonun yardımcısını, kırmızı burunlu palyaçoyu ortaya çıkardığın söyledi; yani anarşinin, başkaldırının, yüreğin simgesini.
bunlar uzun süre efendi-uşak yaşamışlar, ancak zamanla kırmızı palyaço idareyi ele almış; kırmızı palyaço kurallara her daim başkaldıran, kuralları sorgulayan yaklaşımıyla seyircilerin gönlünü ve kahkahasını fethetmiş.
ciulli’nin de oyununda beyaz palyaçolar gardiyan ile müzisyendi; diğer sekizi ise, huzurevinin her kuralına her daim karşı çıkan sevimli “kırmızı burunlu” palyaçolardı.






toplam 10 oyuncu, boş bir sahne, en arkada bir piyano, sekizinin her birinin küçük beyaz sandalyeleri; ve bir kaç küçük aksesuar daha.
episodlar halinde sekiz emekli palyaçonun huzurevi rutinleri: ilk önce teker teker kendilerini tanıttılar, hep birlikte gazete okudular/hışırdattılar; hayali ziyaretçileriyle görüştüler; hep beraber konser verdiler; ilaçlarını içtiler; gece oldu yattılar, bazılarını uyku tutmadı; altına kaçıran oldu, yerde oluşan gölcükte kağıttan kayak yapıp gezdirdi; ancak iki büklüm yürüyebilirken ona dans teklif eden kavalyenin kollarında kanatlanan oldu..
gardiyan onları bir rüzgar makinasıyla teker teker sahneden mi sürpürmedi; ikinci keresinde hep birlik olup, delacroix’nın ünlü özgürlük tablosu benzeri bir barikat mı oluşturmadılar; maori yerlileri gibi düşmanı korkutarak kaçıracak danslardan mı etmediler; gazete yapraklarından, öksürüklerinden veya ilaç kutularından çıkardıkları seslerle enfes ritimler mi yakalamadılar;

her bir anı bir sürü küçük detayla zenginleştirilmiş, sekiz oyuncudan/palyaçodan hangisine bakacağınızı şaşırdığınız, şiirsel ve melankolik bir gösteri.

son sekansında; sekiz palyaço sahnede yere dağılmış ahşap kapak parçalarını birleştirerek büyük bir beyaz bir dolap inşa edip içine sığıştılar; sahneye gardiyan gelip de, nerede bunlar diye şüphelenip dolabın kapağını açınca yok olmuşlardı.
ardından günlük kıyagetiyle roberto ciulli girdi sahneye, dolabın önünden geçti, döndü, açtı kapakları ve sekiz emekli palyaço içinde dışarı, özgürlüğe fırladı; ciulli’nin hayalgücünün ürünleri…



palyaçoluk sanatını filmlerinde konu eden fellini’ye adanmış gösteri, onun “8 ½”undan esinle “2 ½” adını almış. ciulli daha önce palyaçolarla ilgili bir oyun yapmışmış, “küçük prens”te de bizzat kendisi bir palyaçoyu canlandırıyormuş, etti “1 ½”, bu da sonuncusu, oldu mu “2 ½”.

ciulli usta oyun öncesinde, almanya’da gelenek olduğu üzere, kısa bilgilendirme/giriş konuşması yaptı. genellikle bu konuşmaları oyunun dramaturgu veya kurumun dramaturji bölümünden birileri yapıyor; ciulli usta kendisi konuştu; palyaçoluk sanatıyla ilgili, yukarıda bazılarını paylaştığım müthiş hoş bilgiler verdi.
salona girişte kapıda biletleri kesen ve herkese teker teker “hoş geldiniz, iyi seyirler” diyen de 80’lik ustadan başkası değildi.
herhalde tiyatro aşkı böyle bir şey olsa gerek..


23 Nisan 2011 Cumartesi

çocuk filmlerim


das weisse band, michael haneke (2009)




the sound of music, robert wise (1965)

lord of the flies, peter brook (1963)


amarcord, federico fellini (1973)


king of the hill, steven soderbergh (1993)


au revoir les enfants, louis malle (1987)


salaam bombay!, mira nair (1988)


beş vakit, reha erdem (2006)


uçurtmayı vurmasınlar, tunç başaran (1989)


the sweet herafter, atom egoyan (1997)


war zone, tim roth (1999)


empire of the sun, steven spielberg (1987)


e.t., steven spielberg (1982)


fanny and alexandre, ingmar bergman (1982)


ivanovo detstvo, andrey tarkovski (1962)


leolo, jean-claude lauzon (1992)

5 Nisan 2011 Salı

1998 / 17. istanbul film festivali


.36 film

.tam 750.000 tl, öğrenci 500.000 tl

.lars von trier’in ilk gezici filmler festivali’nde istanbul’da gösterilmiş olan ve burcu ile nuray’la fitaş’ta hayran hayran seyrettiğimiz “krallık” dizisinin ikinci sezonu bu sefer festivalde. annemleri ve onnik amcaları dört saatlik ilk sezona yolluyorum, ben de ikincisini seyrediyorum.

.fellini toplu gösterimi; şimdiye kadar olmadığı kadar geniş bir toplam. fellini’nin ilk döneminden siyah-beyazları dahil sekiz filmini izliyorum. “benim yönetmenim” olmasa da, fellini’leri beyazperde izlemek büyük şans. hala beyazperdede izleyememiş olduğum ve içimde kalan tek fellini filmi “amarcord”

.bertrand blier’in 70-80’lerde çektiği gerard depardieu’lü “soğuk büfe”, “gece kıyafeti” çok çok iyiler.

.bir yenilik: haftasonu sabah 10.00’a seanslar konuyor; fırsatı kaçırmıyorum.

.yo-yo ma’nın bach’ın süitlerini yorumladığı kanada yapımı orta metraj filmlerden bazılarını gözüme kestiriyorum; özellikle atom egoyan’ın "saraband"ı çok iyi.

.haftaiçi gündüz seansında son anda “marius ve jeannette”e bilet alıp giriyorum; o yılın en beğendiğim filmi çıkıyor; bütün salon gülmekten kırılıyoruz. yönetmen: robert guédiguian

.aleksander sokurov ile ilk tanışma: alkazar’da festivalin son cumartesisi 21.30 seansında “ana ve oğlu”nda uyuyorum. bu filmi festival yıllar sonra tekrar gösterdiğinde tekrar seyredeceğim ve sokurov’a hayran kalacağım.