tango etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tango etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Aralık 2025 Cuma
6 Eylül 2024 Cuma
06 EYLÜL
-3114 maya/mezoamerikan uzun hesap takvimi başlamış
1780 johann wolfgang von goethe, thüringen'de ilmenau yakınlarındaki kickelhahn'da bulunan bir av köşkünün ahşap duvarına kurşun kalemle wandrers nachtlied – ein gleiches adlı şiirini yazmış
1791 wolfgang amadeus mozart'ın la clemenza di tito adlı operasının dünys prömiyeri prag'da gerçekleştirilmiş
1951 berlin'de yeniden inşa edilen schiller tiyatrosu, friedrich schiller'in oyunu wilhelm tell ile açılmış
1954 federico fellini'nin, başrolünde anthony quinn'in yer aldığı la strada filmi venedik film festivali'nde dünya prömiyerini yapmış
1984 peter shaffer'ın oyunundan uyarlanan, milos forman'ın yönettiği ve tom hulce ile f. murray abraham'ın başrollerinde oynadıkları amadeus filmi gösterime girdi
1986 köln'de ludwig müzesi, filarmoni ve sinematek'in içinde bulunduğu kompleks açıldı
1994 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosunda tango passion'u seyrettim
8 Nisan 2024 Pazartesi
08 NİSAN
1820 çiftçi georgios kentrotas, ege'nin milos adasında inşaat malzemeleri ararken milo venüs'ünü bulmuş
1990 david lynch'in twin peaks televizyon dizisi yayınlanmaya başladı
2008 astor piazzola ile bir çok kayıt yapmış ve konser vermiş olan pablo ziegler, üçlüsüyle istanbul'da işsanat'ta konser verdi
5 Nisan 2024 Cuma
05 NİSAN
1874 johann strauss jr.'ın die fledermaus operetinin dünya prömiyeri viyana'da theater an der wien'de gerçekleştirilmiş
2008 astor piazzolla ile çalışmış amelia batar istanbul'da cemal reşit rey konser salonu'nda konser verdi
2063 star trek evreninde dünya'nın dünya dışı vulkan türü ile ilk teması
7 Mart 2024 Perşembe
07 MART
neues museum, berlin - fotoğraf: mehmet kerem özel
1876 alexander graham bell telefon'un patentini almış
1897 doktor john harvey kellogg michigan'daki sanatoryumda hastalara ilk defa, kardeşi will keith kellogg ile birlikte yaptıkları cornflakes'i yedirmiş
1905 arthur conan doyle, ünlü dedektifi sherlock holmes'u yeniden canlandırma yönündeki kamuoyu baskısının ardından sherlock holmes'un dönüşü'nü yayınlamış
1923 toulouse-fransa doğumlu carlos gardel arjantin vatandaşlığına başvurmuş
1914 james joyce'un dublinliler'i yayınlanmış
1934 cumhuriyet gazetesi
2005 çıplak ayaklar kumpanyası'ndan ilk defa bir gösteri seyrettim; taksim sahnesi'nde elshout-handeler'in sahneye koyduğu kalon kakon
2010 kathryn bigelow yönetmen dalında oscar alan ilk kadın oldu
2014 jose limon dance company istanbul'a ilk defa sahneye çıktı; işsanat'taydı
2023 david chipperfield pritzker mimarlık ödülü'nü aldı
Etiketler:
arthur conen doyle,
carlos gardel,
david chipperfield,
edebiyat,
james joyce,
kathryn bigelow,
mimarlık,
müzik,
oscar,
sherlock holmes,
sinema,
tango,
tarihte bugün,
yemek
1 Mayıs 2014 Perşembe
pina bausch'tan "garipler"in dünyası: "bandoneon"
fotoğraf: ulli weiss
yüksek duvarlarında, eski zamanlardan devasa boyutlarda siyah beyaz fotoğrafların asılı olduğu, tek bir büyük kapısı olan, hiç penceresi olmayan, içi masa ve sandalye dolu bir mekan; bir bar veya kafe olabilir.. mekanın içinde takım elbiseli adamlar çok yavaş hareketlerle dolaşıyorlar, bir yandan da ceketlerini çıkarıp, katlayıp, bir kollarına alıyorlar; sandalyelerden birine oturuyorlar; kısa bir zaman sonra, tekrar kalkıp, törensi bir edayla bu sefer ceketlerini giyiyorlar ve masa-sandalyelerin arasında yavaş çekim filmlerdeki gibi sakin sakin dolaşmaya devam ediyorlar.. bu ceket çıkarma-kola asma-giyme hareketi hem bir ritüel gibi hem de eril bir gestus..
bu büyük tablonun içinde bir erkek; takım elbisesini çıkarıyor ve tütülü beyaz bir balerin kostümü giyiyor; tam da giyemiyor aslında, arkasındaki fermuarı kapatamadığı için, askılarından biri omuzundan sarkıyor; basit bale hareketleri (tendu ve plies) yapmaya çalışıyor; bir iki tekrardan sonra bir tarafa doğru yere düşüyor, ve artık her seferinde, her deneyişinde yere düşmeye başlıyor..
o tütülü adam, bu had safhada eril mekana bütünüyle yabancı; -bizim toprakların tabiriyle- "bir garip"!
fotoğraf: ulli weiss
pina bausch'un 1980 tarihli "bandoneon" adlı yapıtı, bu türden "gariplerle" dolu. hatta "bandoneon", sadece bu "garipler"in halet-i ruhiyesini sahneden salona geçirmeye çalışan bir yapıt olarak bile tanımlanabilir:
tekrar tekrar sahnenin önüne gelip, elindeki kağıtta yazılı olan (ve büyük ihtimalle çocukluğundaki bir okul müsameresinden kalma) şiiri (sonradan öğrendim: bir heinrich heine şiiriymiş) okumaya çalışan; ancak her seferinde ya müzikle, ya ışıkların bütünüyle sönmesiyle, ya da başka birinin araya girmesiyle emeline ulaşamayan kadın gibi..
diğerleri tarafından kendisine gösterilen ilgi ve alkıştan utanan, bu taltifi üzerine alacak cesareti ve özgüveni olmayan kadınlar ve erkekler gibi..
müthiş bir iştahla ve kendinden geçerek limon kabuğu yaladığı için alkış toplayan kadın gibi..
faresiyle konuşan, ona arya söyleyen kadın gibi..
erkeklere ensesini, burnunun üstünü, kulağının kenarını olmayacak şekillerde okşatmaya, ısırttırmaya çalışan, ama bir türlü de tatmin olmayan kadınlar gibi..
tango müzikleri eşliğinde hiç olmayacak pozisyonlarda dans eden çiftler gibi; erkeklerin kadınları, bacak aralarına soktukları yumruklaştırılmış kollarıyla havaya kaldırarak ettikleri dans; kadınların karınlarının erkeklerin yüzlerine gelecek şekilde erkeklerin omuzlarının üzerine ters oturtularak ettikleri ve kadınların korkularını bağrış çığrışla dile getirmeleriyle çiftlerin poziyonlarını değiştirmeden ama bir anda kabaetlerinin üzerine oturarak yerde devamını getirdikleri dans; kadınların elleriyle erkeklerin gömleklerinden sıyrılmış çıplak sırtlarını okşayarak ettikleri dans..
bedenlerinin aynı uzuvlarını (yanaklarını, alınlarını, bacak içlerini, karınlarını...) eşzamanlı olarak birbirlerine sürten kadın-erkek çiftler..
"bandoneon" başladıktan bir zaman sonra, sahne mekanı da bu "garipler"in ruh haline ayak uyduruyor:
yapıt başlayalı 45 dakika olmuşken, bir anda sahnenin ışıkları tamamıyla söner, salonun bütün ışıkları yanar ve sahneye onlarca teknik görevli girer; sahnedeki dansçılar bir yandan gösterilerini sürdürürken, görevliler yavaş yavaş etrafı toplamaya başlarlar; sahnenin en ucunda yere sıralanmış kıyafetler ve torbalar (sanki bir prova sırasında dansçıların eşyalarıdır bunlar), masalar ve sandalyeler, önsahnede bulunan portatif ışık spotları yavaş yavaş sökülüp toplanır; sahneye kocaman bir merdiven getirilir, yan duvarlara monte edilmiş spotlar, duvarlara asılı devasa fotoğraflar indirilir, zemine serili dans halısı rulolara sarılıp kaldırılmaya başlanır..
anlamlı olan; dansçıların sahneye giriş çıkışlarında dekordaki tek büyük kapı dışında sağ ve soldaki sahne-kulis bağlantılarını/açıklıklarını kullanırken, sahne görevlilerinin bütün bu söküm işi sırasında sadece sahne tasarımının bir parçası olan kapıdan girip çıkmalarıdır. bütün bunlar olurken dansçılar ile teknik görevliler bir kere bile çarpışmaz, birbirlerinin işlerini engellemezler; sanki birbirlerini görmüyor gibilerdir; belki de öyledir: sahnedeki "garipler" teknik görevlilere görünmüyorlardır..
bu noktada bu enfes brechtyen yabancılaştırma efekti sahnesinin nasıl oluştuğundan da kısaca bahsetmek yerinde olur:
"bandoneon" provası sırasında akşam aynı sahnede bir wagner operası oynanacağı için sahne amiri bausch'tan provayı vaktinde bitirmesini ister, ancak prova uzar da uzar ve bausch bir türlü salondan çıkmaz. bunun üzerine sahne amiri çareyi sahnede prova devam ederken dekorları yavaş yavaş toplamakta bulur. seyirci tarafında oturan bausch bu görüntüyü o kadar sever ki, yapıtın içine entegre eder. bunu yaparken de, o zamana kadar ilk bölüm olarak düşünülen malzeme ile ikinci bölümünün yerini bütünüyle tersyüz eder. böylece "bandeneon" dekorlu başlar ve birinci bölümün ilerleyen dakikalarında dekorlar sökülür..
ancak; dekor bütünüyle kaldırılmaz; çıplaklaştırılmış da olsa duvarlar kalır, zeminde ise orta alanda dans halısı soyulmuş, altındaki sahne zemini ortaya çıkmıştır ama yan ve arka kısımlarda dans halısı kalmıştır. sahne artık ne donanımıyla tam bir gösteri mekanıdır ne de değildir; "arada"dır; kolaycı bir tanımlamanın ötesindedir; "garip"tir; aynı, dansçıların hali gibi..
fotoğraflar: danzon
bu "ara" mekanda devinmeye çalışan, kaybolmuş "garipler"in zamanı da esner, uzar; bir şey bekleniyorsa dakikalarca öylece durulup beklenir; seyirciler de beklerler.
bu dünyaya yabancı kalmış, kendilerini bulamamış yalnızların melankolisi ve bu melankolinin katmerlendirdiği sıkıntı salonu istila eder.
çoşku ve yaşama sevinci dansçıların arasıra çocuk gibi "la mer, la mer" (deniz, deniz) diye bağırırken kollarını iki yana açarak zıplamalarıyla alevlense de, sahneye hakim olan melankoliyi seyreltmeye yetmez.
"bandoneon" 1980 yılının aralık ayında prömiyer yapmış. aynı yılın ocak ayında pina bausch'un hayat ve iş arkadaşı rolf borzik vefat eder, bausch cenaze töreninin ardından "şimdi çalışmaya başlamazsam bir daha hiç çalışamam" diyerek stüdyoda girer; mechthild grossmann'ın dediği gibi, bütün dansçılar yapıtın yaratım aşamasında pina'yı ferah tutmak için uğraştıklarından olsa gerek 1980'in mayıs'ında çıkan "1980" bausch'un biyografisindeki en eğlenceli ve neşeli yapıtlardan biridir; ve sanırım borzik'in ani kaybının esas etkisi, aynı yılın ikinci yarısında çalıştıkları "bandeneon"da pina bausch'un ve topluluğun üzerine bütün ağırlığıyla çöker.
fotoğraf: danzon
fotoğraf: bettina stöss
yapıtın bu kadar ağır ve melankolik olmasının nedenlerinden biri belki budur; bir diğer ipucu da jean-laurent sasportes'in anlattıklarında gizlidir. 26 ocak 2014'deki gösterim sonrasında seyirciye açık yapılan söyleşide sasportes "bandoneon"a dair şunları anlatır:
"prömiyer zamanında da seyirci için zor bir yapıttı; bayağı şiddetli tepkilere neden olmuştu! 30 sene sonra da hala insanları irrite ediyor.. zamanın kullanılması; bütün oyuncuların kendi zamanlarını yaşamaları.. özlemin/sevginin sahnede ne karşılığının bulunması ne de toptan reddedilmesi; sadece olduğu gibi ortaya konması..
ilk zamanlardaki hali bugünkünden daha da uzundu [son yıllardaki süresi yaklaşık 3 saat], ancak; "bandoneon" gerçekliği tam olarak temsil ediyor aslında; arjantin'de turnedeydik ve pina tango ile ilgili ilk izlenimlerini o zaman edindi ve tam da oradayken ziyaret ettiğimiz ünlü tango barı union bar sahnedekine çok benzeyen ama daha da büyük boyutlu bir mekandı ve bomboştu.. koca salonda sadece 4-5 erkek ve 3 kadın vardı.. bizlerse malou, dominique ve topluluktan 4-5 kişiydik.. bir kadın piyanodaydı ve bir adam bandeneon çalıyordu.. tam da bu duyguydu: nostalji, artık var olmayan bir şeyden dolayı yaşanan derin üzüntü ve bekliyor olmanın duygusu; ne için beklediğini bilmeden bekliyor olmak.. hayatın devam etmediğini zannettiğiniz bir hali yaşıyordunuz orada ve pina bu duyguları çok başarılı bir şekilde sahneye taşıdı.. böyle duyguları seyretmek belki güzel bir şey değil ama gerçeği de böyle bir şeydi.. dans ediyoruz çünkü üzüntülüyüz; tango dünyasında, üzüntülü oldukları için mi dans ediyorlar yoksa dans ettikleri için mi üzüntülüler, bilemiyorum.."
melankolik ve kasvetli atmosferinin yanısıra; "bandoneon" şimdiye kadar izlediğim 29 yapıtı arasında bence pina bausch'un en erotik yapıtı; ve aynı zamanda şefkat üzerine de en çok söz söyleyen yapıtı. sadece yukarıda betimlemeye çalıştığım üç dans sahnesinde bile iki karşıt ucu, erotizm ve şefkati bu gariplerin dünyasında aynı anda varolurken bulmak mümkün; herhalde, bu yapıtı bu kadar "garip" yapan niteliklerden biri de bu olsa gerek!
fotoğraf: ulli weiss
"bandoneon"un 2014 kadrosunda 1980'deki özgün kadrodan dört dansçı hala sahnedeler: dominique mercy, lutz förster, jean-paul sasportes ve nazareth panadero.
en son 2007'de paris'e turneye giden "bandoneon", topluluğa geçen yıl girmiş iki erkek dansçının da katılımıyla yenilenmiş kadrosuyla 24-25-26 ocak 2014'de wuppertal'de yeniden seyirci karşısına çıktı; muhtemelen 2014-15 sezonunda dünyanın belli başlı sahnelerine turneye çıkacaktır. takip etmenizi tavsiye ederim..
fotoğraf: danzon
30 Ocak 2014 Perşembe
4 Mayıs 2009 Pazartesi
tango üstadlarıyla açık havada yıldızlar altında bir gece ne muhteşem olurdu!
film festivali'nde "cafe de los maestros"u seyredenler filmdeki efsanevi tango üstadlarına hayran olmuş olmalı."cafe de los maestros" bir belgeseldi; benzersiz müzisyen gustavo santaolalla'nın buenos aires'te halen yaşamakta olan yaşını başını almış ama müzik yapmaktan vazgeçmemiş tango üstadlarını biraraya toplayıp onlara buenos aires'in eşsiz salonu teatro colon'da konser verdirmesinin hikayesiydi film. üstadları teker teker tanıdık, gündelik hayatlarına tanık olduk, ardından da konserden görütülerle tango müziğinin tadına vardık. (dans bekleyenler biraz hayal kırıklığına uğramadı değil)
miguel kohan'ın belgeseli kalite olarak wim wenders'ın "buenos vista social club"ının seviyesinde değilse de, tango üstadlarımız en az kübalı latin üstadlar kadar alçakgönüllü, en az onlar kadar mükemmel ve ustaydılar.
filmden sonra, belgeseli olduğuna göre o konserin kaydı da vardır fikriyle internette yaptığım araştırmadan hüsranla çıkmıştım. "cafe de los maestros"un ya cd kayıtları vardı ya da belgesel filmin dvd'si.
hüsranım yakın zamanda sevince dönüştü; meğerse "cafe de los maestros" ekibi dünya turnesindeymiş! hatta 21 haziran'da atina'da hellenic festival kapsamında konser vereceklermiş.
acaba bizim caz'a da uğrarlar mı diye heveslendim; iksv hazır filmini göstermiş, kaldı ki tangonun istanbul'da azımsanmayacak bir hayran kitlesi de var, caz festivali'ne de canlısını getirir diye umdum. nafile!
caz'ın açıklanan programında yok [bu arada: festivalin bu seneki programı çok zayıf, hatta sönük!], umarım ileriki bir tarihte özel bir etkinlik olarak düşünürler.
bizleri bu üstadlardan mahrum bırakmamalılar!
4 Nisan 2009 Cumartesi
film festivali 28 - izlenimler 1: vampir, tango ve lima
bir vampir hikayesinden ziyade bir büyüme hikayesi, bir dostluk hikayesi olarak algıladım ben "let the right one in" (gir kanıma)'yı.kuzenimin methettiği kadar varmış; iyi ki onu dinleyip kaçak dvd'den merakımı gidermemişim, festival sayesinde emek'in büyük perdesinde sinemaskop ve yarı bulanık olarak seyretme şansım oldu "gir kanıma"yı.
film, dar bir yere sıkışıp kalmış yavru kedi miyavlamaları da eşlik etti ki, filmin atmosferine pek de yabancı kaçmadı, hatta desteklediği bile iddia edilebilir.
tabi; filmin yaklaşık 15 dakika kadar geç başlaması, bu arada nedense koltuğunda oturamayıp da fuaye çıkan hiperaktif [anneannem olsa "kıçı dikenli" derdi] seyircilerin film başladıktan sonra peyderpey salona girerek fuayenin ışığıyla filmin karanlığını zedelemeleri ve filmin tam ortasında 1-2 dakika da olsa ara verilip ışıkların yakılması pek hoş olmadı!
daha ilk günden festivalin en iyileri listeme yazıldı "gir kanıma". atmosfer olarak tarjee verssas'ın "buz sarayı" kitabını okuyormuş gibi oluyorsunuz (film de bir kitaptan uyarlanmış; hatta kitapta karakterlerin geçmişlerine dair daha kapsamlı bilgi varmış; mesela eli 12 yaşında hadım edilmişmiş ve aslında 220 yaşındaymış gibi...). bir yandan da; bir erkek çocuğun ergenleşme, arkadaş edinme, kendine güvenme, kendini keşfetme hikayesini izliyorsunuz. ve tabii vampir edebiyatına dair de taze, yeni bir yorum sunuyor film; örneğin, vampirlerin davet edilmeden özel/kişisel mekana girememeleri gibi...
ilk günün diğer filmleri güney amerika'dan komşu iki ülkeden geliyordu: arjantin'den "cafe de los maestros" (üstatlar kahvesi) ve peru'dan "la teta asustada" (acı süt).
"bueno vista social club"ın tango versiyonu "üstatlar kahvesi"nden çıkışta keşke eve gidiyor olsam da günün geri kalanında sadece tango dinlesem diye geçti içimden. beraber seyrettiğimiz arkadaşıma da bu yönde tavsiyede bulundum; meğerse onda hiç tango albümü yokmuş!
buenos aires ve tango'ya dair filmin tek eksiği -ki eksik olsun diye değil, bilinçli bir tercihti sanırım- astor piazzolla'ydı; malum zamanında tango'yu dejenere ediyor diye az eleştiri almamıştı usta. tango'nun bu kadar sevilmesinde azımsanmayacak bir payının/etkisinin olduğunu söylemek te yanlış olmaz aslında; piazzolla'nın tango'ya borçlu olduğu kadar tango da piazzolla'ya borçludur kanımca!
filme dönersek; 50'li yıllardan günümüze kalan ustaları günlük hayatlarında, kayıt stüdyosunda ve sonunda da buıenos aires'in muhteşem konser salonu teatro colon'un sahnesinde konser esnasında seyretmek büyük bir zevkti; keşke bueno vista'cılar gibi onlar da turne yapsa da yolları istanbul'a düşse!
"acı süt" ise, tam da "üç büyük festival arasında ancak berlinale'de büyük ödül alabilecek bir film"di; farklı, az bilinen bir kültürden/ülkeden/sinemadan, batılı gözlere "ilginç" gelecek yerel öyküler anlatan, hafif gerçeküstü öğeler de barındıran eli yüzü düzgün, estetik bir film.
maalesef daha fazlası değil. belki; bahaneyle lima'nın varoşlarını görmüş olmamız artı hanesine yazılabilir!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















