atom egoyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atom egoyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2011 Cumartesi

kategorisiz* filmlerim


la chasse aux papillons, otar iosseliani (1992)


kaos, paolo & vittoria taviani (1984)


mystery train, jim jarmush (1989)


les deux anglais et le continent, françois truffaut (1971)


rashômon, akira kurosawa (1950)


la nuit de varennes, ettore scola (1982)


yer demir gök bakır, zülfü livaneli (1988)


muhsin bey, yavuz turgul (1987)


eternal sunshine of the spotless mind, michel gondry (2004)


chungking express, wong kar-wai (1994)


fallen angels, wong kar-wai (1995)


exotica, atom egoyan (1994)


distant voices still lives, terence davies (1988)


tess, roman polanski (1979)


the dead, john huston (1987)


kafka, steven soderbergh (1991)


last night, don mckellar (1998)


mon oncle, jacques tati (1958)


playtime, jacques tati (1967)


being there, hal ashby (1979)


lost in translation, sofia coppola (2003)


gizli yüz, ömer kavur (1991)


annie hall, woody allen (1977)


lenny, bob fosse (1974)


naked, mike leigh (1993)


la reine margot, patrice chereau (1994)


short cuts, robert altman (1993)


paradise now, hany abu-assad (2005)


pulp fiction, quentin tarantino (1994)


lola rennt, tom tykwer (1998)


trainspotting, danny boyle (1996)


25th hour, spike lee (2002)

*2011 süresince yayınladığım "filmlerim" serisi sinema'nın doğumgünü 28 aralık'ta "sinema filmlerim" ile sonlanacak. ondan önce son bir defa, herhangi bir kategoriye sokamadığım, belki de kategorileştirmeye kıyamadığım filmlerden oluşan bir liste yapıyorum.
"filmlerim" listeleri yaşadığım ve bu blogu devam ettirdiğim sürece beni etkileyen filmlerle gelişmeye devam edecekler...

23 Nisan 2011 Cumartesi

çocuk filmlerim


das weisse band, michael haneke (2009)




the sound of music, robert wise (1965)

lord of the flies, peter brook (1963)


amarcord, federico fellini (1973)


king of the hill, steven soderbergh (1993)


au revoir les enfants, louis malle (1987)


salaam bombay!, mira nair (1988)


beş vakit, reha erdem (2006)


uçurtmayı vurmasınlar, tunç başaran (1989)


the sweet herafter, atom egoyan (1997)


war zone, tim roth (1999)


empire of the sun, steven spielberg (1987)


e.t., steven spielberg (1982)


fanny and alexandre, ingmar bergman (1982)


ivanovo detstvo, andrey tarkovski (1962)


leolo, jean-claude lauzon (1992)

5 Nisan 2011 Salı

1998 / 17. istanbul film festivali


.36 film

.tam 750.000 tl, öğrenci 500.000 tl

.lars von trier’in ilk gezici filmler festivali’nde istanbul’da gösterilmiş olan ve burcu ile nuray’la fitaş’ta hayran hayran seyrettiğimiz “krallık” dizisinin ikinci sezonu bu sefer festivalde. annemleri ve onnik amcaları dört saatlik ilk sezona yolluyorum, ben de ikincisini seyrediyorum.

.fellini toplu gösterimi; şimdiye kadar olmadığı kadar geniş bir toplam. fellini’nin ilk döneminden siyah-beyazları dahil sekiz filmini izliyorum. “benim yönetmenim” olmasa da, fellini’leri beyazperde izlemek büyük şans. hala beyazperdede izleyememiş olduğum ve içimde kalan tek fellini filmi “amarcord”

.bertrand blier’in 70-80’lerde çektiği gerard depardieu’lü “soğuk büfe”, “gece kıyafeti” çok çok iyiler.

.bir yenilik: haftasonu sabah 10.00’a seanslar konuyor; fırsatı kaçırmıyorum.

.yo-yo ma’nın bach’ın süitlerini yorumladığı kanada yapımı orta metraj filmlerden bazılarını gözüme kestiriyorum; özellikle atom egoyan’ın "saraband"ı çok iyi.

.haftaiçi gündüz seansında son anda “marius ve jeannette”e bilet alıp giriyorum; o yılın en beğendiğim filmi çıkıyor; bütün salon gülmekten kırılıyoruz. yönetmen: robert guédiguian

.aleksander sokurov ile ilk tanışma: alkazar’da festivalin son cumartesisi 21.30 seansında “ana ve oğlu”nda uyuyorum. bu filmi festival yıllar sonra tekrar gösterdiğinde tekrar seyredeceğim ve sokurov’a hayran kalacağım.

9 Nisan 2010 Cuma

film festivali 29 - izlenim 3: hafif sarsıntılar


ilk haftasını devirmesine yakın, festival benim için hafif hayalkırıklıkları ile devam ediyor.

“maborosi”, “yaşamdan sonra”, “kimse fark etmiyor” ve geçen yılki “bitmeyen yürüyüş” filmleri ile kendisine hayran olduğum genç japon yönetmen hirokazu kore-eda’nın son filmi “kuki ningyo” (şişme bebek), gerçek ile hayal/aşkın/gerçeküstü olanı belli belirsizce harmanlayan tavyanlı yönetmen kim ki duk’un altından çok iyi kalkabileceği bir hikaye anlatıyordu. filmin, kaotik şehir yaşamında insanın yalnızlığını ortaya koyan sahneleri ise tam kore-eda’lıktı. keşke bütün film o tadda olsaymış…


kuzenimin dvd’den izleyip şiddetle tavsiye ettiği, isveçli yönetmen niels arden oplev’in “man som hatar kvinnor” (ejderha dövmeli kız)’ı eli yüzü düzgün bir seri katil/cinayet filmiydi, ancak ne olağanüstüydü ne de bir başyapıt.
yine de filmin hakkını yemiyim; yıllar yıllar önce yine festival’deki bir geceyarısı seansında dünya sineması’nda wong kar-wai’nin “chungking express” ile “fallen angels”ı gösterilirken, chungking’i seyredip angels’da kafam düştüğü için kuzenimin dilinden kurtulamadığımdan beridir, uyuyup bir daha rezil olmamak için uzak durduğum geceyarısı çılgınlığına bu yıl bir cesaret dahil olduğum cumartesi gecesi, saat 24.00’de başlayan film kendini 2.5 saat boyunca esnetmeden ve göz kırptırmadan seyrettirdi. Bence anlattığı müthiş merak veya heyecan uyandırıcı bir seri katil öyküsü değildi; filmin esas artısı, iki sıradışı başkahramanı idi.


haim tabakman’ın yıliçinde arte’de haberini seyredip de merakla beklediğim filmi “einaym pkuhot” (gözleri tamamen açık) ise; inancıyla aşkı, ailesiyle hayatı, cemaatteki yeri ile günahı arasında kalan köktendinci bir müminin bıçaksırtında ilerleyen hikayesinin sıradışılığına rağmen, gerek müminin kendi cinsine duyduğu aşkın filizlenmesi aşamasında gerekse cemaat içindeki “günah” kavramı tartışmasında karşılıklı ortaya konulan argümanlar bağlamında (bu tanrının ilahi bir sınavı, inançlı insanı denemesi midir, yoksa şehvet mi?) yeterince inandırıcı/tatminedici olamıyordu.
yine de; ağır ancak sarkmadan ilerleyen, diyaloglardan çok bakışlar-duruşlar üzerinden gelişen hikayesi ve özellikle de güçlü oyunculukları ile “gözleri tamamen açık” ilk haftanın kaliteli filmlerinden biriydi.


bir hayalkırıklığı da, kanadalı usta yönetmen atom egoyan’ın filminde yaşadım; hoş, zaten onun “the sweet hereafter” (başka bir dünya)’dan beri çok beğendiğim bir filmi olmamıştı. maalesef “chloe” (büyük hata) da yönetmenin iyileri hanesine yazılmadı benim listemde.
nerede atom egoyan’ın alamet-i farikası olan zaman kaymaları, satıraraları, yavaş yavaş gelişerek her bir virajda gittikçe açılan, katmanlaşan, katmerleşen hikayeleri…
“büyük hata”; anlatımı düz bir zaman çizgisinde ilerleyen, son tahlilde aile kurumunu kutsayan/kurtaran, sağlamcı bir film gibi geldi bana. bir tek, en son sahnede egoyan bir hinlik yaptı, bizleri bir anda şaşırtıp “acaba” mı diye sordurttu; ancak o sahne de, filmin bütününün ardından, fazlaca yapıştırma geldi bana.
son jenerik boyunca çalan michael danna’nın müziğini dinlerken, egoyan’ın “the adjuster”ını, “exotica”sını, “başka bir dünya”sını özlemle andım...