tom tykwer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tom tykwer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2013 Pazar

NRW067 jan klata'nın "pop" hamlet'i

 

daha ilk dakikada sahneye havadan tonlarca kitap düşünce, farklı bir “hamlet” izleyeceğimi anladım.

jerzy grzegorzewski ve kristian lupa’nın asistanlığını yapmış, 1973 doğumlu jan klata polonya tiyatrosunun son yıllarda çıkardığı ve avrupa’da isim yapmış genç yönetmenlerden biri. klata 2013-14 sezonunda polonya’nın önemli tiyatrolarından krakow stray teatr’ın başına getirilmiş.

“hamlet” klata’nın bochum schauspielhaus’taki üçüncü produksiyonu; geçtiğimiz sezon sonunda prömiyer yapmış.
aslında bu klata’nın ilk “hamlet”i değil; 2004’den beri klata “hamlet” ile uğraşıyor. nitekim, şimdiki bochum prodüksiyonunda, klata’nın ilk “hamlet”inde hamlet’i oynayan marcin czarnik de fortinbras rolünde sahnede.
klata “hamlet”inin bochum versiyonunda heiner müller’in “hamletmachine” eserinden bölümler kullanmış ve oyunu leh yazar sbigniew herbert’in “fortinbras’ın klage”si isimli şiiriyle bitiriyor, czarnik bu şiiri lehçe seslendiriyor; almanca çevirisi oyun broşürüne konmuş.

tek kelime ile söylersem klata’nın hamlet’i pop bir hamlet; bir çizgi roman gibi hatları kalın, stilize edilmiş. 


 





ophelia bale dersi alıyor ve saçları sanki bir çizgi roman kahramanı gibi turuncu (tom tykwer'in "run lola run" (koş lola koş)'un protagonisti gibi); ophelia'nın babası polonius gizli entrikalarını bir dedektif gibi elindeki ses kayıt cihazına not alıyor, ayrıca ağzında düdük elinde kronometre kızıyla oğluna spor hocalığı yapıyor; hamlet amcası ve annesine bir tiyatro oyunu değil, yves klein vari boyalarla çılgın bir happening sunuyor; kraliçe gertrud uzun turuncu saçları ve kısa siyah elbisesiyle tam bir top model; rosencrantz ile guildenstern mor taytlar içinde tam anlamıyla günümüz eğlence dünyasının sakar, beceriksiz, aptal palyaçoları olmuşlar, hamlet tarafından öldürüldükleri halde, ilerleyen sahnede mezar kazıcıları olarak geri dönüyorlar ve aynı komedi yüklü yoruma devam ediyorlar; mezar kazıcıların kürekleri birer kocaman haç olmuşlar; bir sahne sanki televizyonda zamanla yarışılan bilgi yarışma programları formatında oynanıyor; sondaki hamlet ile laertes arasındaki kılıç düellosu ise ikisinin bangır bangır müzik eşliğinde üstleri çıplak olarak sert hareketlerle karşılıklı dans ettikleri ve sonunda pandomimvari hareketlerle elleriyle birbirlerinin kalplerini çıkardıkları bir sekansa dönüştürülmüş, aynı sahnede amcanın, annenin ölümleri de yine kalplerinin çıkarılmasıyla gerçekleşiyor; arka plana bolca seksenlerin pop müzik parçaları döşenmiş; hamlet’in ünlü monologunu söylediği kurukafa objesi olarak damien hirst’ün ünlü pırlantalı kurukafası kullanılmış; hamlet ile annesi kraliçe gertrud arasındaki cinsel çekimin üzerine gidilmiş, ana-oğul seviştirilmiş; ophelia da adının anlamı gibi masum değil klata’nın rejisinde, tam bir seks delisi, hamlet ile olan tek yakınlaşma sahnesi klata’nın yorumunda tam bir bondaje sekansına dönüşmüş..

oyuncuların hepsi iyi, ama tabii ki “hamlet” rolünde oyunu sırtlayan dimitrij schaad öfke ile melankoli, sarkazm ile ciddiyet, normallik ile delilik arasında gidip gelen hamlet’i çok iyi canlandırıyor.



jan klata’nın “hamlet”i, şimdiye kadar seyretmediğim kadar eğlenceli ve güncel bir yorumdu. “hamlet” mahallede rastlayacağınız, televizyonda gördüğünüz tiplerin hikayesi olmuş. bochum schauspielhaus’un büyük salonu gençlerle tıklım tıklımdı ve oyundan büyük keyif aldılar. 3 saat 15 dakika süren oyunda arada gidenler olur mu diye baktım, bütün gençler ikinci yarıda salondaydı.
çabuk ve kolay olana alışmış, anında sıkılan, az düşünen ve etrafına görmekten çok bakan gözlerle bakan günümüz gençlerine bir tiyatro klasiğini üç saati aşan bir sürede ve özünden hiç bir şey kaybettirmeden seyrettebilmek büyük bir başarı ve beceri bence.

17 Aralık 2011 Cumartesi

kategorisiz* filmlerim


la chasse aux papillons, otar iosseliani (1992)


kaos, paolo & vittoria taviani (1984)


mystery train, jim jarmush (1989)


les deux anglais et le continent, françois truffaut (1971)


rashômon, akira kurosawa (1950)


la nuit de varennes, ettore scola (1982)


yer demir gök bakır, zülfü livaneli (1988)


muhsin bey, yavuz turgul (1987)


eternal sunshine of the spotless mind, michel gondry (2004)


chungking express, wong kar-wai (1994)


fallen angels, wong kar-wai (1995)


exotica, atom egoyan (1994)


distant voices still lives, terence davies (1988)


tess, roman polanski (1979)


the dead, john huston (1987)


kafka, steven soderbergh (1991)


last night, don mckellar (1998)


mon oncle, jacques tati (1958)


playtime, jacques tati (1967)


being there, hal ashby (1979)


lost in translation, sofia coppola (2003)


gizli yüz, ömer kavur (1991)


annie hall, woody allen (1977)


lenny, bob fosse (1974)


naked, mike leigh (1993)


la reine margot, patrice chereau (1994)


short cuts, robert altman (1993)


paradise now, hany abu-assad (2005)


pulp fiction, quentin tarantino (1994)


lola rennt, tom tykwer (1998)


trainspotting, danny boyle (1996)


25th hour, spike lee (2002)

*2011 süresince yayınladığım "filmlerim" serisi sinema'nın doğumgünü 28 aralık'ta "sinema filmlerim" ile sonlanacak. ondan önce son bir defa, herhangi bir kategoriye sokamadığım, belki de kategorileştirmeye kıyamadığım filmlerden oluşan bir liste yapıyorum.
"filmlerim" listeleri yaşadığım ve bu blogu devam ettirdiğim sürece beni etkileyen filmlerle gelişmeye devam edecekler...

8 Nisan 2011 Cuma

2001 / 20. istanbul film festivali


.43 film

.çoktandır düşündüğüm bir şeyi festival nihayet gerçekleştirdi: film çizelgesi yıllardır 3'er saat aralıklı 4 seanstı. [ki bu durum film aralarını geçirmekte bayağı yaratıcı olmayı gerektiriyordu. o zamanların istiklal'iyle bugünler arasında bayağı fark olduğu için, yapılabilecek en iyi şey balık pazarının içinden girilen sahaflar çarşısında vakit geçirmekti. ayrıca, yakın zamana kadar cafe crepen, şimdilerde kozmetik ürünler satan dükkanın bulunduğu beyoğlu pasajı girişini uzun süre mesken tutan bir müzik mağazasının üst katında bayağı geniş bir cd koleksiyonu vardı ve orada da saatlerim geçmiştir...]
nihayet festival ekibi de akıl etti ve yılların 4 seans geleneği, ilki 10.30'da başlayan 5 seans olarak değiştirildi. bu sayede hem festival daha fazla film gösterebilir oldu hem de biz seyirciler daha fazla film seyredebilir olduk. film araları da kısaldı!
10.30 uygulaması üç yıl sürecek, türk insanının doğası ve istanbul şartları gözönüne alındığında fazla erken bulunduğu için, 23. festivalden itibaren bu seans 11.00'e çekilecektir...

.inanılmaz iyi bir yıl, ard arda birbirinden etkileyici filmler!

.wong-kar wai'nin başyapıtı: "in the mood for love"

.michael haneke toplu gösterisi: üçlemesi mükemmel-ötesi, "şato"su idare eder

.roy andersson diye çılgın, garip bir iskandinav: "ikinci kattan şarkılar" hipnotize edici!

.fatih akın çıkartması: "temmuz'da", "kısa ve acısız"

.françois ozon ile ilk tanışma: iki duyarlı film: "kumun altında" ve son jeneriğindeki şarkının ne ve kimin tarafından söylendiğini aylarca aradıktan sonra bulduğum (françoise hardy: "traeume) "kızgın taşlara düşen su damlaları"

.christopher nolan'ın "akıl defteri"ni seyrebilmek için kıta değiştirme

.ölümsüz italyan sinemacılardan eskimeyen örnekler: antonioni'den "gece", bertolucci'den "örümceğin stratejisi"

.kieslowski'nin oyuncusu jerzy stuhr'un yönetmenlik denemesi "büüyk hayvan"

.katalan sineması ventura pons: hayal kırıklığı

.takibe alınanlar memnun etmeye devam ediyor: "şehir sakin" robert guediguian, "prenses ve şövalye" tom tykwer, "düğün" pavel lounguine, "meleklerin yolu" pupi avati, "intikam" tony gatlif

6 Nisan 2011 Çarşamba

1999 / 18. istanbul film festivali


.35 film

.bilet fiyatları: tam 1.500.000 tl, öğrenci 1.000.000 tl

.lars von trier'den çarpıcı bir başyapıt: "gerizekalılar"

.ilk üç filmiyle tom tykwer'le tanışma; "lola rennt" ve "die tödliche maria" çok iyi, "winterschlaefer" başka bir iyi!

.binyıl dönümü hikayeleri: kanadalı oyuncu don mckellar'ın ilk sinema filmi "last night" çok etkileyici, ispanyol filmi "hayatımın ilk gecesi" madrid'in etrafındaki otobanlardan bir türlü şehre girişi bulamayıp 2000 yılına bir minivan'de girenlerin çok komik öyküsü

.takibe aldığım sinemacılar güvenimi boş çıkarmıyorlar: hirokazu kore-eda'dan "yaşamdan sonra", tsai ming-liang'dan "delik"

.baba-kız makhmalbaf'lardan şairane filmler: "elma" ve "sokout"

.thomas vinterberg'den "şölen"

.hayal kırıklıkları: "la nube" fernando solanas, "love is the devil" john maybury, "gülüyorsun" paolo & vittorio taviani, "illuminata" john turturro

22 Şubat 2011 Salı

!f 10, izlenim 3: "ahlaksız" nasihatler



öyle bir sahne topluluğu düşünün ki, josephin baker 70’lerde paris sahnelerine dönüş yaptığında “öldüğümde, benim yerime bu tiyatroya dzi croquettes’i çıkarın” diyerek onları adres gösteriyor. ve kaderin cilvesi bakın ki; baker, şovunun birinci haftasında kalp krizi geçirip sahnede vefat ediyor ve tiyatronun sahibi baker'in vasiyetini yerine getirip dzi croquettes'i sahneye çıkartıyor.

“geyler ölmez, pırıltıya dönüşürler”, “aşk herkesi fetheder”, “ne erkek ne kadın. insan!”

!f’te gösterilen aynı adlı belgesel filme konu olan “dzi croquettes” adlı kadın kılığında sahneye çıkan erkek sanatçılardan kurulu kabare topluluğunun sloganları saymakla bitmeyecek kadar çok ve etkileyici. özgür ve fütursuzlar!
70’lerin başında brezilya’da başlayıp, dikta rejimi tarafından yasaklanınca Portekiz üzerinden fransa’ya göç eden topluluğun serüvenini anlatıyor film. günümüz brezilyası’nın oyuncusuyla, yapımcısıyla, yönetmeniyle, şarkıcısıyla, kostümcüsüyle en önemli sahne ve müzik insanları anlatıyorlar dzi croquettes'in hikayesini; hepsi aynı heyecanla, aynı hayranlıkla, aynı duygusallıkla, aynı inanmışlıkla; belli ki “dzi croquettes” cinsellik ve hayat konusunda olduğu kadar yaratıcılık konusunda da avangarde, devrimci, özgürlükçü yaklaşımıyla bir dönemin brezilya sahne sanatlarına damgasını vurmuş. ve hatta dünya sahne sanatlarına bile dense iddia olmaz.

her zamanki çoşkulu haliyle liza minelli de anlatıyor dzi croquettes ilgili anılarını; zira paris’e sığındıklarında sanat çevresinden bütün tanıdıklarını toplayıp “dzi croquettes”in şovunu seyrettirerek onları ünlü yapan liza minelli.
rivayet o ki, maurice bejart daha brezilya’dalarken defalarca en ön sıradan izlemiş onları. yalan değildir; belgeseldeki sahne şovu görüntülerinde koreografiler o kadar benzersiz ve topluluğun bütün üyelerinin dans teknikleri o kadar yüksek ki, büyülenmemek imkansız. zaten topluluğun “baba”sı (koreografik beyni) brezilya’dan önce broadway’i kasıp kavurmuş new york doğumlu bir sanatçı: lenni dale.

zamanında bir aile gibi bir arada, aynı evde yaşayan 13 erkekten kurulu topluluktan günümüzde yaşayan beşi de hala için için yanan heyecanlarıyla aktarıyorlar o günleri. “bir aile gibi” tabiri yaşantılarını anlatmak için kullanılan bir alegori değil, gerçekten bir aile gibiymişler; toplulukta hepsinin bir aile ferdi pozisyonu varmış; anne “wagner”, baba “lennie”, kızlar, kuzenler, teyzeler… tabii, tahmin edilmesi güç değil; ensest bir aile. kendileri de saklamıyorlar zaten; zira hayat felsefeleri bunun üzerine kurulu: tabuları yıkmak ve özgürleşmek!

benzersiz dzi croquettes’i perdeye taşıyan yönetmen tatiana issa, yetmişlerin sonunda topluluğun teknik ekibinde çalışan bir elemanın o zamanlar yedi yaşında olan kızıymış. 2009 yapımı belgesel iki yıl zarfında dünya üzerinde sayısız ödül almış; geç de olsa, iyi ki bize de uğradı. bu insancıl ve eğlenceli belgeselle bizleri buluşturdukları için !f’çilere yürek dolusu teşekkürler…



“ne kadın ne erkek, insan!” diyen bir filmle hiçbir şey yarışamaz diye düşünürken, hemen sonraki “biyolojik şartlanmalarını terk et” demez mi! böyle asi, sıra dışı ve “gayriahlaki” sloganları olan iki filmi arka arkaya seyretmek ancak planlayarak olur, ama ben planlamış da değildim; “üç”e (drei) konusunu okumadan, sırf tom tykwer’in son filmi olduğu için bilet almıştım.

hoş, çözümü üçlü ilişkide gören veya üçlü ilişkiyi konu edinen filmler yapılmadı değil daha önce; tom tkywer’inkinin farkı, kahramanlarının [almanların sevdiği tabirle “protagonistlerinin”] 40 yaş üzeri ve çocuklu olmaları.
“üç” enfes bir çağdaş dans sekansı ile açılıyor; zaten koreografi her şeyi anlatıyor. gerisi ise tkywer’in ustalığı. iyi ki eski huylarından da vazgeçmemiş; biçimsel denemeler filme tazelik katıyorlar.

“üç”ün altyazısı üzerinde, ancak kırpılmadan vizyona girebilir mi emin değilim. aslında ülkemdeki çoğunluğun kafa yapısına kalsa, filmi toptan sansürlemeleri gerekir, zira anafikri “sakıncalı”.

belki “winterschlaefer” (kış uykusundakiler) kadar hipnotik, “koş lola koş” kadar dinamik, “heaven” (cennet) kadar ulvi değil ama tykwer’in eski formunu kazandığını muştulaması açısından kaydadeğer bir film “üç”.
kaçırmamalı.

14 Şubat 2011 Pazartesi

aşk filmlerim


in the mood for love, wong kar-wai









krótki film o miłości, krzysztof kieślowski







passione d'amore, ettore scola




heaven, tom tykwer






i want you, michael winterbottom





hable con ella, pedro almodovar







happy together, wong kar-wai





damage, louis malle




kader, zeki demirkubuz




masumiyet, zeki demirkubuz












breaking the waves, lars von trier







white palace, luis mandoki




being at home with claude, jean beaudin







the age of innocence, martin scorsese







lea, ivan fila







maurice, james ivory







un coeur en hiver, claude sautet







besieged - bernardo bertolucci







the bridges of madison county, clint eastwood




the way we were, sdyney pollack




una giornata particolare, ettore scola





brokeback mountain, ang lee (2005)




cztery noce z anna, jerzy skolimowski




trois couleurs: blanc, krzysztof kieślowski (1994)




atlantic city, louis malle (1980)


great expectations, alfonso cuarón (1998)


eyes wide shut, stanley kubrick (1999)


the end of the affair, neil jordan (1999)










ae fond kiss, ken loach


los amantes del círculo polar, julio medem (1998)


the apartment, billy wilder (1960)


lady and the tramp, clyde geronimi - wilfred jackson - hamilton luske (1955)