hirokazu kore-eda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hirokazu kore-eda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2012 Perşembe

rüya denizinin derinliklerinde yalnızların dünyası: “ten chi”



“ten chi”nin bir sahnesinde mechthild grossmann o benzersiz femme fatale tavrıyla “bilin bakalım şampanyanın yanında ne gider?” diye sorar. biraz bekledikten sonra cevabı yapıştırır: “ben”. bütün salon kahkahaya boğulur. grossmann kısa bir esten sonra devam eder: “ben, ben, ben! hep ben, her zaman ben! sadece ben!”

bu kısacık sahnenin ipucunu verdiği gibi pina bausch’un japonya’dan esinlendiği “ten chi” yalnızlığın ve bireyselliğin ağır bastığı bir yapıt.
neredeyse her yapıtında mutlaka bir unison koreografi veya dansçıların sahnede ortaklaşa paylaştıkları bir durumun (“nefes”teki parti sahnesi ve son dans, “agua”da dansçıların bedenlerine örttükleri çıplak resimli havlularla eğlendikleri sahne, “wiesenland”da büyük masa etrafındaki şölenvari yemek sahnesi, “masurca fogo”da dansçıların hep birlikte sahnede kurdukları gecekondu sahnesi, “nur du”da bir dansçının diğerlerine bir salon dansını öğrettiği sahne, “vollmond”da fernando suels’in diğerlerine bir hareketi gösterdiği ve hep beraber o hareketi yaptıkları sahne gibi…) bulunduğu bausch “ten chi”de dansçılarını hep sololarda dans ettirmiş ve yaklaşık üç saatlik yapıta ne bir topluluk sahnesi ne de bir unison koreografi koymuş. sanırım pina bausch ve dansçıları japonya’yı yalnız ve bireysel yaşayan insanlar ülkesi olarak yorumlamışlar.

...... 


“ten chi” nin simsiyah sahnesine, yine aynı siyahlıkta üç obje yerleştirilmiş; önde sağda devasa bir balina kuyruğu, arkada solda bir balina sırtı ve en arkada sağda belli belirsiz bir balina sırtı daha.
yapıt sadece öndeki büyük balina kuyruğunun arkadan gelen ışıkla aydınlatıldığı, sahnenin geri kalanının zifiri karanlık bırakıldığı ve sadece dansçı ditta miranda jasfji’yi takip eden sıcak renkli bir spotun olduğu bir sahneyle açılıyor. jasfji, gustavo santaoalla’nın solo charangosuyla çaldığı ”zenda” eşliğinde, “vollmond”dan ve “nefes”ten aşina olduğumuz enfes güzellikte lirik bir soloda dans ediyor.
jasfji’nin solosunun hemen ardından gelen eşzamanlı iki durum derinlere dalacağımızı imler gibidir; bir sandalyeye arkadan abanarak oturma kısmında baş üstü yükselen regina advento havadaki paletli ayaklarını sanki denizin derinlerine inen bir dalgıç gibi sallar; diğer tarafta ise pascal merighi’nin bacaklarına tutunarak amuda kalkan eddie martinez havadaki ayaklarını yavaş yavaş çırpmaktadır.

“ten chi”nin geneline had safhada incelmiş, minimalleştirilmiş, “zen”leştirilmiş” bir estetik duygu hakim. müzik seçimleri, sololar, tiyatral durumlar; sanırım hiçbir bausch yapıtında bu kadar çapaksız, bu kadar “mükemmel” bir şairanelikte olmamıştı.
kırk yıla yaklaşan yaratım sürecinde her daim insan ilişkilerini ve kadınlık hallerini kah bütün çıplaklığıyla kah rahatsız edici bir şiddette kah ironiyle masaya yatıran ve deşen pina bausch’un 1990’ların ikinci yarısından itibarenki yapıtlarında '70’ler ve '80'lerdekilere nazaran çok yumuşadığı, hayata fazlasıyla neşeyle baktığı iddia edilmesinde haklılık payı olduğu kesin.
2004 yılında prömiyer yapan “ten chi” ise bausch’un herhalde en yumuşak, en sakin yapıtı. bausch, japon kültürünün fırtınalar kopan derinliğinde değil de, günlük hayatının sakin yüzeyinde dolaşmış sanki. “ten chi” japon sinemacılardan akira kurosawa veya nagisa oshima’nın filmlerinden ziyade hirokazu kore-eda’nınkilerin atmosferinde, ya da daha eskilerden, usta yasujiro ozu’nunkilerin. bu sakin yüzeyin altında ayrıksı, keskin hareketlenmeler yok değil, ancak nadir.
özellikle bir sahne bana oshima’nın “narayama türküsü” ile “duygu imparatorluğu” filmlerini anımsattı; gökten küçücük beyaz kağıt parçaları yağarken arkada bir köşede helena pikon bir yandan soyulmuş bir muzu emerken bir yandan da açık göğüslerinden birini okşar, o sırada yan tarafta baba-kız mercy’ler sırayla birbirlerini sırtlarında taşıyorlardır.

....... 


“ten chi”nin en ayrıksı, en “karanlık”, ama aynı zamanda en “zen” özelliği bütün sahnenin simsiyah olması. ancak, rüyaların hüküm sürdüğü karanlık anları andıran bu simsiyah sahne de fazla bekletmeden müthiş bir şiirsellikle değişmeye dönüşmeye başlıyor; yapıtın yaklaşık 30. dakikasında başlayan, ara verildiğinde de süren ve yapıt bittiğinde son seyirci salondan ayrılıncaya kadar devam eden küçük beyaz kağıtların yağışıyla...
“kar” veya “kiraz çiçeği yaprakları”nı andırma ihtimali kuvvetli olduğu gibi, soyut bir anlamda kaligrafik bir öğe olarak da yorumlanabilecek küçücük beyaz kağıtlar yaklaşık 2.5 saat boyunca sahnenin bütün volümünü kullanarak bazen sakin sakin, bazen şiddetlenerek, bazen seyrek bazen yoğun olarak yağdı.
dansçıların hareketleriyle birlikte zamanla yerde soyut çizgiler, kıvrımlar, öbeklenmeler ve boşluklar oluşmaya başlaması sahnede görsel bir şölen yarattı. kağıtlar dansçıların hareketlerinde belki direkt bir devinduyumsal (kinestetik) etki yaratmadılar, ancak, müziğin sakinlediği anlarda dansçıların üzerlerinde hareket etmeleriyle çıkan sessiz hışırtı yapıtın içkin atmosferine katkıda bulundu. norbert servos’un bausch’un sahne tasarımları için “hareketlerin işitildiği hareketli mekanlar” saptaması boşuna değil.
“ten chi”de kağıtların koreografiye katkıda bulunduğu en etkileyici anlardan biri; beyaz kağıtlar yağmaya başlamadan önce yapılan bir hareketin ikinci perdede yerler küçük kağıt doluyken tekrarının yarattığı müthiş farklılıktı. “iki erkeğin kolları arasında ayakları yere hafifçe sürtünerek sahne boyunca daireler ve esler çizerek koşarcasına gezdirilen beyaz kıyafetli kadın dansçı” mizanseni ikinci perdede yerler beyaz kağıt doluyken tekrarlandığında, hareketin yarattığı rüzgar yerdeki kağıtlar havalandırdı, hatta üçlünün hızla ön-sahneden geçmesi kağıtların seyircilerin üzerine doğru uçuşmasını sağladı. bir anda salon-sahne ayrımı yok oldu, üçlü seyircilerin arasında veya üzerinde kağıttan tozlar çıkararak uçan cinlere, perilere veya meleklere dönüştü. 

....... 

(fotoğraf: maarten vanden abeele)

(fotoğraf: maarten vanden abeele)

(fotoğraf: gert weigelt)


gençlerden ditta miranda jasfji'nin yapıttaki iki ayrı solosunun ikisi de müthiş estetik. thusnelda mercy’ninki de farklı hareket kalitesiyle göz dolduruyor. topluluğun genç erkek dansçılarının (jorge puerta armenta, pablo aran gimeno, eddie martinez, pascal merighi, kenji takagi) soloları ise taze, dinamik ve yaratıcıydı. “ten chi”nin en güçlü, en göz alıcı özelliklerinden biri bu sololardı.
“ten chi”nin kadrosunda gençler kadar iki olgun pina bausch sanatçısı da var: mechthild grossmann ile dominique mercy.

grossmann başta da belirttiğim gibi, o benzersiz femme fatale tavrı, sesinin boğuk tonu ve “hayati” vurgularıyla ara ara bizlere brecht’ten, büchner’den, saramago’dan, szymborska’dan alıntılar yaptı.
“telefon rehberini okusa dinlenir” denen insanlar (çoğunlukla tiyatroculardır) vardır ya, işte grossmann da onlardan biri. hele de, söyledikleri edebiyat alıntıları olunca, bir anlam ifade edince, zevkten mest olmamak elde değil. kaldı ki grossmann bir ara, telefon rehberi okur misali, japonca’nın beynelmilel kelimelerini de telaffuz etmedi değil. “suşi”, “geyşa”, “harakiri”, “bonzai”, “fujiyama” gibi kelimelerin her biriyle, anlamları ve fonetikleri üzerinden öyle bir “oynadı” ki, sanırsınız bonzai derken bir bonzai ağacına dönüştü, geyşa derken geyşa’ya, harakiri derken sanki harakiri yaptı. belki de herhangi bir yanlış anlamaya (mesela alay etme gibi) imkan vermemek için, grossmann japon kelimelerin arasında bir de almanca bir kelimenin telaffuzuyla oynadı: “staebchen”.

topluluğun zarif beyefendisi dominique mercy’nin siyah kadifeden, göğüs dekolteli bayan gece elbisesi içindeki melankolik solosunda çok etkileyiciydi.
kadın kıyafetleri içindeki erkek imajı pina bausch’un çoğu yapıtında kullandığı fetiş öğelerden biridir. “ten chi”de ise kıyafet değişimi japon toplumu bağlamında yeniden anlam kazandı kanımca. bir sahnede takım elbiseler içindeki erkek dansçılar kollarına, boyunlarına dolanmış onlarca kravatla sağa sola savrularak dolandılar. başka bir sahnede ise; dominique mercy kat kat giydiğini sonradan anladığımız üzerindeki japon gündelik ev kıyafetlerini teker teker çıkardı, bir erkek dansçı bunları her seferinde alıp katlayıp kenara koydu. mercy her kıyafet çıkarışında üzerinden yerlere mektuplar, kağıtlar, kartpostallar düştü, erkek dansçı bu arada onları da toplamayı ihmal etmedi. mercy çıplak kaldığında ona yerde hazır durmakta olan batılı tarzdaki siyah takım elbisenin pantalon ve ceketini verip giydirdi.
japon gündelik kıyafetlerinin kat kat çıkarılıp batılı takım elbisenin giyilişi ve kravatlarla sarhoş olmuş erkekler bana japon toplumunun ikinci dünya savaşı sonrasındaki amerikanlaşma/batılılaşma sancılarına bir gönderme gibi geldi. ozu’nun filmlerinde bu dönem çok etkileyici bir şekilde anlatılır...

topluluğun sarkastik yaramaz kızı helena pikon iki uzun sahnede, büyük ihtimalle topluluğun yaratım sürecinde japonya’da geçirdiği süre zarfında tanık oldukları durumlar üzerinden eleştiri ile alay arasındaki ince çizgide duran saptamalarla karşımızdaydı. ilkinde yaptıkları araştırmaları saydı: “bonzai araştırması”, “kağıttan tasarım araştırması”, “geleneksel yaşam araştırması”, “ikebana, yok hayır ikebana araştırması yapmadık”, “sake araştırması, ooo evet sake araştırması”, “ahşap tapınak tasarımı araştırması”... ikincisinde; sırtında çanta, saçları at kuyruğu yapılmış, sanki bir mihmandar gibi ve müthiş bir [japon] nezaket[iy]le sahnenin arkasından öne gelip “artık sanırım gitmemiz lazım” deyip geldiği yönden geri dönerken, arkasından gelinmediğini fark edip tekrar öne gelip “düşünüyorum ki, sanırım artık gitmeliyiz”, tekrar geri geldiğinde “hep beraber düşünelim ki artık gitmemiz gerekir” gibilerinden yaklaşık on farklı çeşitleme yaptı.

topluluğun “komik”lerinden, tabir-i caizse “soytarı”larından fernando suels mendoza ile aida vaineri kah tek başlarına kah çift olarak sahneledikleri durumlarla seyircileri güldürdüler.
 fernando sules mendoza uzun bir monologda sadece japon markalarını kullanarak evindeki elektronik eşyaları, kendisinin ve yakınlarının arabalarını sayar.
bir sahnede vaineri ile mendoza bir sepetten çıkardıkları [oyuncak] yılanları boyunları ve kolları etrafına sararak onlarla oynarlar.
aida vaineri’nin “pina” filminde de bulunan, yoğun saçları yüzünü kapatır şekilde başı öne eğik, robot sesi çıkararak bir yastıkla “savaştığı” sahne ise çok eğlenceliydi. bu sahnenin bitişi de aynı şekilde komikti. vaineri sahnede yastıkla dolaşırken bir kenarda büyük bir masanın bir ucunda bekleyen fernando suels mendoza, vaineri’nin çıkardığı seslerden korkar. vaineri yastığı mendoza’nın karşısındaki sandalyeye koyup üzerine oturduktan sonra, masanın örtüsünü kendisine çekerek, beraberinde mendoza’nın da örtüyle birlikte masanın üzerinden kendisine kadar gelmesini sağlar; meğer mendoza’yı dudağından öpecektir.

....... 

her pina yapıtında olduğu gibi rüyalar “ten chi”de de büyük bir rol oynar. helena pikon iki rüyasını anlatır... julie ann stanzak bir kaç kere sahneden verevine geçerken elleriyle saçlarını karıştırarak “akşamdan kalma” der... dominique mercy seyircilere “horlar mısınız” diye sorup enfes horlama taklidi yapar...
“gök yer” anlamına gelen “ten chi”nin balina kuyruğunun ve sırtının gözüktüğü, zamanla simsiyahtan beyaza dönen sahnesi ne yerdir, ne de gök; rüya denizinin derinliklerinde saklı bir alemdir...

“ten chi”nin en etkili anlarından biri yine mechthild grossmann’ın enfes oyunculuğuyla akılda kalır. brecht’ten haiku gibi bir şiir okuyor grossmann, mükemmel bir vurguyla:
“schwächen 
du hattest keine 
ich hatte eine: 
ich liebte” 

“zayıflıklar 
sende hiç yoktu 
bende bir tane vardı: 
ben sevmiştim.”




6 Nisan 2011 Çarşamba

1999 / 18. istanbul film festivali


.35 film

.bilet fiyatları: tam 1.500.000 tl, öğrenci 1.000.000 tl

.lars von trier'den çarpıcı bir başyapıt: "gerizekalılar"

.ilk üç filmiyle tom tykwer'le tanışma; "lola rennt" ve "die tödliche maria" çok iyi, "winterschlaefer" başka bir iyi!

.binyıl dönümü hikayeleri: kanadalı oyuncu don mckellar'ın ilk sinema filmi "last night" çok etkileyici, ispanyol filmi "hayatımın ilk gecesi" madrid'in etrafındaki otobanlardan bir türlü şehre girişi bulamayıp 2000 yılına bir minivan'de girenlerin çok komik öyküsü

.takibe aldığım sinemacılar güvenimi boş çıkarmıyorlar: hirokazu kore-eda'dan "yaşamdan sonra", tsai ming-liang'dan "delik"

.baba-kız makhmalbaf'lardan şairane filmler: "elma" ve "sokout"

.thomas vinterberg'den "şölen"

.hayal kırıklıkları: "la nube" fernando solanas, "love is the devil" john maybury, "gülüyorsun" paolo & vittorio taviani, "illuminata" john turturro

3 Nisan 2011 Pazar

1996 / 15. istanbul film festivali


.39 film

.bilet fiyatları: tam 300.000 tl, öğrenci 200.000 tl

.yarışma jürisinde eleni karaindrou da vardı. yıllar sonra istanbul'a konser vermeye de gelecekti, ama o sıralar sadece angeloupolos filmlerinin müziğiyle istanbuL'da tanınıyordu. emek'te bir yarışma filmi öncesinde yanına gidip müziklerinden çok hoşlandığımı söyledim ve yanımda getirdiğim albüme imza atmasını istedim. çok şaşırdı, sevindi; beni nereden tanıyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz diye sorarak biraz sohbet etti. mimar olduğumu söyleyince yüzünde hoş bir gülümseme belirdi.

.emek’te jim jarmush toplu gösterisi: ilk dönem siyah-beyaz’ları ve gülmekten katıldığım “dünyada bir gece”

.festivalde çok iyi ilk filmler: robert lepage’dan “günah çıkarma”, hirokazu kore-eda’dan “maborosi” ve martin sulik’ten “bahçe”

.louis malle’in son filmi: “vanya 42.cadde’de”

.bir geceyarısı sineması seansında wong kar-wai ile tanışma: “chungking ekspresi”nde ayık kalabilme ama ikinci film “fallen angels”da kuzen volkan’ın yanında uyuyakalma. bir daha da geceyarısı sineması seanslarına bulaşmama.

.yunan filmi “okyanusta bir damla”, belçika filmi “işeyen çocuk”, hollanda filmi “küçük kızkardeş”, kanada filmi “güneş tutulması” bu festivalde gözdelerim. ne yazık ki, bu kadar yıldır bu filmlerin yönetmenlerinin yeni filmlerine denk gelmedim.

.bela tarr’ın “şeytan tangosu” maratonu: kardeşimle alkazar’ın rahatsız koltuklarında 7.5 saatlik film tecrübesi. hipnotize olmuş şekilde çıktık; neyse ki değdi.

.dünya sineması'nın küflü salonunda tsai ming-liang'dan "yaşasın aşk"! salondan kaçan kaçana; filmi bitirebilen çok az kişiyiz, ama mutluyuz; film çok çok iyi.

.not defterimden:
2. gün: "emek'in kedisini bilirdik, alışmıştık da, fakat eski dünya - yeni fitaş 1 sinemasının da böyle bir evcil hayvanı olduğunu "uçan hollandalı" filminin gösterisi sırasında öğrendik, zira ikinci bölümde filmin gösterisi devam ederken sinemaskop perdede filmin üzerinde dev bir kedi silueti belirdi ve birkaç dakika kadar miyavlayarak, zaten farklı bir atmosferi olan filme renk kattı. muhtemelen makinist odasını salondan atıran küçük pencerenin önünde arz-ı endam ediyordu."
12. gün - 10 nisan: "uzun bir aradan sonra yeniden içimden yazmak geldi. fun, night on earth, fallen angels, dead man, a drop in the ocean ve nihayetinde bugünkü little sister. son ikisi festivalin en iyileri. 10 üzerinden 10. ilki yunan filmi enfes mavi görüntülerle imkansız ibr aşkın öyküsünü tarih ve tiyatro ile de yoğurarak kadın gözünden anlatıyor. ikincisi hollanda filmi ise çağımızın hastalığı -sinemanın doğasında varolan- röntgenciliğe en büyü ktabulardan ensest ilişki temasını da katarak zaman zaman komik bazen de trajik olan fakat tempoyu hiçbir zaman düşürmeyen, "bir film son jeneriği ile birlikte seyredilir" fikrini kuvvetlendiren dolu bir 90 dakika yaşatan enfes bir filmdi."

9 Nisan 2010 Cuma

film festivali 29 - izlenim 3: hafif sarsıntılar


ilk haftasını devirmesine yakın, festival benim için hafif hayalkırıklıkları ile devam ediyor.

“maborosi”, “yaşamdan sonra”, “kimse fark etmiyor” ve geçen yılki “bitmeyen yürüyüş” filmleri ile kendisine hayran olduğum genç japon yönetmen hirokazu kore-eda’nın son filmi “kuki ningyo” (şişme bebek), gerçek ile hayal/aşkın/gerçeküstü olanı belli belirsizce harmanlayan tavyanlı yönetmen kim ki duk’un altından çok iyi kalkabileceği bir hikaye anlatıyordu. filmin, kaotik şehir yaşamında insanın yalnızlığını ortaya koyan sahneleri ise tam kore-eda’lıktı. keşke bütün film o tadda olsaymış…


kuzenimin dvd’den izleyip şiddetle tavsiye ettiği, isveçli yönetmen niels arden oplev’in “man som hatar kvinnor” (ejderha dövmeli kız)’ı eli yüzü düzgün bir seri katil/cinayet filmiydi, ancak ne olağanüstüydü ne de bir başyapıt.
yine de filmin hakkını yemiyim; yıllar yıllar önce yine festival’deki bir geceyarısı seansında dünya sineması’nda wong kar-wai’nin “chungking express” ile “fallen angels”ı gösterilirken, chungking’i seyredip angels’da kafam düştüğü için kuzenimin dilinden kurtulamadığımdan beridir, uyuyup bir daha rezil olmamak için uzak durduğum geceyarısı çılgınlığına bu yıl bir cesaret dahil olduğum cumartesi gecesi, saat 24.00’de başlayan film kendini 2.5 saat boyunca esnetmeden ve göz kırptırmadan seyrettirdi. Bence anlattığı müthiş merak veya heyecan uyandırıcı bir seri katil öyküsü değildi; filmin esas artısı, iki sıradışı başkahramanı idi.


haim tabakman’ın yıliçinde arte’de haberini seyredip de merakla beklediğim filmi “einaym pkuhot” (gözleri tamamen açık) ise; inancıyla aşkı, ailesiyle hayatı, cemaatteki yeri ile günahı arasında kalan köktendinci bir müminin bıçaksırtında ilerleyen hikayesinin sıradışılığına rağmen, gerek müminin kendi cinsine duyduğu aşkın filizlenmesi aşamasında gerekse cemaat içindeki “günah” kavramı tartışmasında karşılıklı ortaya konulan argümanlar bağlamında (bu tanrının ilahi bir sınavı, inançlı insanı denemesi midir, yoksa şehvet mi?) yeterince inandırıcı/tatminedici olamıyordu.
yine de; ağır ancak sarkmadan ilerleyen, diyaloglardan çok bakışlar-duruşlar üzerinden gelişen hikayesi ve özellikle de güçlü oyunculukları ile “gözleri tamamen açık” ilk haftanın kaliteli filmlerinden biriydi.


bir hayalkırıklığı da, kanadalı usta yönetmen atom egoyan’ın filminde yaşadım; hoş, zaten onun “the sweet hereafter” (başka bir dünya)’dan beri çok beğendiğim bir filmi olmamıştı. maalesef “chloe” (büyük hata) da yönetmenin iyileri hanesine yazılmadı benim listemde.
nerede atom egoyan’ın alamet-i farikası olan zaman kaymaları, satıraraları, yavaş yavaş gelişerek her bir virajda gittikçe açılan, katmanlaşan, katmerleşen hikayeleri…
“büyük hata”; anlatımı düz bir zaman çizgisinde ilerleyen, son tahlilde aile kurumunu kutsayan/kurtaran, sağlamcı bir film gibi geldi bana. bir tek, en son sahnede egoyan bir hinlik yaptı, bizleri bir anda şaşırtıp “acaba” mı diye sordurttu; ancak o sahne de, filmin bütününün ardından, fazlaca yapıştırma geldi bana.
son jenerik boyunca çalan michael danna’nın müziğini dinlerken, egoyan’ın “the adjuster”ını, “exotica”sını, “başka bir dünya”sını özlemle andım...

13 Nisan 2009 Pazartesi

film festivali 28 - izlenimler 7: ebeveynler, çocuklar ve ölüm

konularını okumadan film seçtiğim için, aynı haftasonu içinde seyrettiğim filmlerde bu kadar örtüşen içeriklere denk geldiğimde, bu durumu dünya sinemasına dair bir genellemeye dönüştürme dürtüsü harekete geçiriyor içimde: eli-yüzü-düzgün film çeken yönetmenlerin son yıllardaki tüm derdi sanki aile kurumu.
tabii, "aile" öyle bir konu ki, uçsuz bucaksız deniz gibi, bitmez tükenmez. ancak yine de, son iki günde seyrettiğim üç filmde o kadar çok benzerlik vardı ki, bu bana hollywood'da farklı stüdyoların aynı konudan yapılmış filmleri aynı sezonda vizyona çıkartmaları gibi gelmedi değil! dünyanın farklı yerlerindeki sinemacılar aynı konuya o kadar benzer yollardan yaklaşmışlar ki, hayret verici!


1- ailelerin yapısı: üç çocuklu, ikisi erkek biri kız, çoçuklar orta yaşlı, bazıları evli ve çocuklu, bazısı bekar.
2-filmin merkezinde, her bireyinin ayrı bir yerde yaşadığı aile üyelerinin bir vesile ile (ölüm, doğumgünü...) büyüklerin evinde biraraya gelme sahnesinin olması.
3- batılı filmlerde çocuklardan birinin mutlaka uzakdoğu'da (tercihen tokyo'da) yaşıyor/çalışıyor olması.
4- istisnasız, baba figürleri çocukları ile sorunlu olması; baba'nın gençliğinde kendi işi ve dünyasında yaşamış ve çocuklarıyla ilgilenmemiş olması.
5- olayların, aile içi hesaplaşmalarının ve ilişkilerin mutlaka bir ölüm etrafında gelişmesi; bu ölüm ya film zamanından önce olmuş, ya da film sırasında gerçekleşiyor, ya da hem önce hem sonra. filmlerden birinde iki ölüm birden gerçekleşiyor.

bu çıkarımları yaptığım filmler dörrie'nin "kiraz çiçekleri", hirokazu kore-eda'nın "aruitemo, aruitemo" (bitmeyen yürüyüş)'ü ve olivier assayas'nın "l'heure d'été" (yaz saati)'ydi. ayrıca kiyoshi kurosawa'nın "tokyo sonata" (tokyo sonatı) filmini de rahatlıkla bu genellemelere dahil edebilirim. [festivalin ilk günlerinde seyrettiğim "yuva", "ziyaretçi", "kadının fendi" ve "mamut" da tam yukardaki şablona uymasalarda aileyi deşen filmlerdi. festival 2-3 yıl önce "aile kutsaldır" diye bir bölüm hazırlamıştı, bu sene neredeyse bütün festival kutsal ailelerle dolu.]



tesadüf bu ya, haftasonu filmlerimin ağırlıklı coğrafyası da japonya'ydı.
bu japonese haftasonunda filmler bahanesiyle japon insanına, japon sokağına, japon evine, japon bahçesine, japon yemeklerine dair içerden, detaylı ve yalın bilgi edinme imkanım oldu.
iki japon filmi arasında seyretiğim "yaz saati", tam da fatih özgüven'in fransız uyarısını hak eden "buldumcuk"luğa sahipti. japon hikayelerinin doğallığı, teklifsizliği, gündelikliği arasında bir fransız burjuva ailesinin dertleri pek bir yavan, mesafeli ve fazlaca hesaplı geldi.

ilginç olansa; gerek kore-eda'nın gerekse assayas'ın kendi anne-babalarını kaybetmelerinden dolayı bu filmleri çekmiş olmalarıydı.
aslında belki bu kadar genellemeye de gerek yok, hayat sadece tesadüflerle örülü...