japonais etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
japonais etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2025 Pazartesi

bir özgün baskı ustası: tanaka ryōhei


haftasonu için gittiğim köln'de, daha önce gezmediğim uzakdoğu müzesi'ni ziyaret ettim. müze; mimarisi ve kalıcı koleksiyonuyla gönlümü fethetti. üzerine bonus olarak enfes de bir geçici sergiye denk geldim:
oyma baskı tekniğinde yapıtlar üreten grafik sanatçısı tanaka ryōhei'nin "çizgiden manzaraya" başlıklı sergisi. sergide, 1933–2019 yılları arasında yaşamış olan ryōhei'nin 170 baskısı yer alıyor. ben buraya 35'ini aldım...

ryōhei, çoğunlukla tek renkli olan ve şiirsel bir güzelliğe sahip baskılarında japonya'dan kırsal manzaraları betimlemiş. baskıların, kadrajlarındaki sakinliğin yanı sıra en hayran olduğum ve seyretmeye doyamadığım özelliği; ryōhei'nin malzemelerin, yani sazın, ahşabın, taşın dokularını olağanüstü bir hassasiyetle kağıda geçirmiş olmasıydı. yapraksız ağaç dallarını resmettiği baskılarda ise bu sefer dallar adeta bir doku oluşturuyorlar. ryōhei, seyretmesi büyük keyif veren ve dakikalarca sıkılmadan seyredebileceğiniz işlere imza atmış.

sergi, ryōhei'nin almanya'da açılmış ilk sergisiymiş. aşağıdaki fotoğraflar haliyle baskıların gerçek hallerindeki etkiyi tam yansıtmıyorlar. 13 nisan'a kadar köln'e yolunuz düşerse, bu olağanüstü sergiyi, keyfini çıplak gözle çıkarmak için, gezi programınıza almanızı öneririm...


ryōhei bu baskıyı 75 yaşındayken yapmış.
daldaki turuncu leke, son kalmış olgun trabzon hurmasıymış; baskıya sonradan elle boyanarak eklenmiş. ryōhei yapraksız, çıplak ağaç dallarını sevdiği gibi, onlara karga kondurmayı da seviyor. karga hurmaya yakın bir dala konmuş olduğuna göre, belki bir sonraki aşama, yağan yoğun kar altında onu yemesi olacak. 

ebeveynimin evindeki odam, yandaki apartmanla yaklaşık üç metrelik bir aralığa bakar. aralığın iki dar ucu açıktır; ikisi de geniş otoparklara açılır. aralıktan ciddi bir hava akımı geçer; mahalle zaten rüzgarlıdır, ama bu aralık her daim bir kanyon gibi esintilidir. 
zamanla karşı binanın bahçesinde kendiliğinden bir cennet ağacı yetişti; öyle bir boylandı ki, iki binanın da çatı hizasını geçti. mahallenin kargaları geceleri mutlaka bu ağacın dallarında geçirirler; kışın, ağaç yapraklarını döktüğünde bile. kargaların her biri ağacın başka bir dalına tüner, uyurlar. acaba, istanbul geneline göre yeşili, ağacı bol mahallenin havası en temiz, ve aynı zamanda korunaklı yeri burası mıdır ki kargalar geceleri burayı tercih ederler.
ryōhei'nin, ileride başka örneklerini de koyduğum, kargaların konduğu yapraksız dallardan oluşan görselleri bana hiç yabancı değil. belki bu yüzden de onun baskılarına duyduğum hayranlık bende katlandı. 


önceki ve bu yapıt, genel olarak zannedilebileceği üzere iki ayrı renk baskının arka arkaya yapılmasıyla yaratılmamış; tek baskıda siyah ve indigo renk sağlanmış. ryōhei siyah ve indigo'yu karıştırarak sürmüş, derin kazınmış çizgiler siyahı emmiş, özellikle gökyüzünün sığ kısımlarında ince bir katman olarak indigo kalmış bu açıdan oldukça ender rastlanan bir özgün baskı örneği. 



japon geleneksel mimarisinin ayrılmaz öğelerinden olan kōshi'den (ahşaptan ızgara kafes) dışarı bakışı gösteren bu baskıdaki yer, büyük ihtimalle kyoto'nun geleneksel şehir konutları machiya'larla ünlü nishijin semtindeymiş.

 

ryōhei bu baskıda da kyoto'nun nishijin ve gion semtlerinden machiya'larla dolu sokak silüetleri resmetmiş. şehir vergisi evin caddeye bakan cephesinin uzunluğuna göre belirlendiği için, bu semtlerdeki konutların sokak cepheleri dar, derinlikleri uzunmuş. bu nedenle bu dar ve derin evlere eskiler unagi no nedoko (yılan balığının uyuduğu yer) derlermiş.


bu baskıda çatıların üzerindeki boyut olarak benzer lekelerden koyu olanları pencerelerken, açık olanlarının ipe asılı çamaşırlar olması çok hoşuma gitti ve ryōhei'de sanki gizli bir mizah da olduğunu düşündürttü bana.


ryōhei'nin paylaştığım bu yapıtlarındaki grafik etkiyi çok sevdim. evet, figüratif yapıtlar, ve konuları geleneksel öğeler, ama ele alınış biçimleri modern. insan bunlarda çatıları, evleri görüyor, ama soyut lekeler, katmanlar, ritimler de görüyor.
buradaki çatılar japonya'nın pasifik okyanusu'na bakan, kyoto'nun güneyindeki yamato bölgesindeki asuka köyündenmiş..



yine aynı bölgeden, bu sefer sazdan çatıların ağırlıklı olduğu bir çalışma. burası kuvvetli tayfunlara maruz kaldığı için çatılar oldukça dik inşa ediliyorlarmış.
günümüzde nara ili olarak geçen yamato bölgesi japon kültürünün beşiği olarak kabul edilen bir yermiş. arkadaşımla birlikte hayal ettiğimiz japonya seyahatinde kesinlikle buraya da uğrayacağız demektir...


bu sefer kyoto'nun kuzeyindeki hatago mezrasından bir görüntü. dar bir vadide konumlandığından ulaşımı zor olduğu için 1970'lere kadar olduğu gibi korunmuş. ryōhei'nin baskısı 1977 tarihli ve yaptığı ilk panoramik manzara resmiymiş. çatıların lekeleri ile tarlaların çizgileri çok etkileyici bir denge oluşturmuşlar. 


bu bir tapınak girişiymiş. içerik olarak; bahçe kapısının açık olması bizi içeri davet ediyor herhalde. biçim olaraksa bahçe kapısı koyu bir çerçeve oluşturuyor, içerideki tapınağın çatısı ise açık renk bir leke. bir yandan böyle bir karşıtlık varken, ağaç dallarının hem dışarda hem içerde olması deneyimin akıcılığını da göstermesi açısından karşıtlığı dengeliyor...


bir tapınağa çıkan taş basamaklara odaklanan bu baskıda taş dizilerinin yataylığı ile tapınağının çatısındaki kiremit dizilerinin dikeyliği etkileyici bir karşıtlık oluşturmuş. iki yandaki yapraklar da bu karşıtlığı yumuşatmış ve dengelemişler...



boyutları minik bir baskı, ama saatlerce bakılabilir. katmanları var, binbir detayı var; sanki bir anda renklenip canlanacakmış gibi de canlı detaylar...


bu da yine boyutlarıyla küçük, ama etkisiyle büyük bir baskı. sanki önceki bahçe duvarını bu sefer yandan görüyoruz. onda frontallik, bunda perspektif güçlü. onda belki duvarın arkasını merak ediyoruz, bunda ise duvarın bizi yönlendirdiği patikanın içinde kaybolduğu çalılığı/ormanı.


yine katman katman bir görsel. öndeki sazlar ile suya yansıyan karşıdaki yapraksız ağaçlar iç içe geçmişler. karmaşanın içine dalıp meditasyon yapmak için birebir.


ryōhei'nin 1974'te ürettiği ağaçlar no.3 adlı baskı o kadar sevilmiş ki, bir yıl içinde 100 baskısı tükenmiş. ryōhei bunu yeniden basmayı düşünmemiş, ama 27 yıl sonra benzer bir konu bulmuş, kışın üzüm bağları adlı aşağıdakini üretmiş. 
ilki bana moussorgsky'nin çıplak dağda bir gece yapıtını hatırlattı; tekinsiz bir atmosfer hissettim. ağaçların formları az sonra canlanacak hayaletler, canavarlar gibiler.
ikincisi ise, her ne kadar en öndeki ağaç, dallarıyla göğü bütünüyle kaplamış olsa da, sanki diğerinden daha güvenli bir ortam sunmakta...



soldaki baskıda sol altta konumlandırılmış kuş sürüsü çok hoşuma gitti; büyütünce ya da dikaktli bakınca gözüküyor. 
sağdaki baskıda birbirine bağlanmış ağaç gövdelerini ryōhei hayatları boyunca ayrılmayacak şekilde birbirlerine bağlı evli çiftlere benzetiyormuş.


sağda aşk söğüdünün arkasında bir evin çatısı gözükmekte. 
aşk söğüdü için kullanılan japonca terim shidare yanagi imiş; uzak doğu'nun kadim resim geleneğinde doğmuş, tipik bir japon sanatsal teknik olan ve sarkık yaprakları betimleyen shidare, shidareru ('sarkma' veya 'aşağı sarkma') fiilinden türemiş. japonya'da, özellikle ukiyo-e sanatçıları tarafından sıklıkla kullanılan bu teknik mimaride de oldukça yaygın: bambu perdeler ve paravanlar yoluyla. bunlar bakan ile çevresi arasında yumuşak bir fiziksel bariyer oluşturarak mahremiyet hissi sağlıyorlar. 
bu baskıda ryōhei shidare'yi ilk kez kullanmış.

 

soldaki baskı, sonbaharda bir tapınağın saçağının ardındaki muhteşem gingko ağacını resmediyor. ağaçtan kopmuş iki yaprak ise saçağın koyu derinliğinin önünden düşmekteler. sağdakinde ise görseli bütünüyle akçaağaç yaprakları domine diyorlar; arkada tapınak, dağ ve ağaçlar zor seçiliyor. yapraklar gerçekçi değil, dekoratif şekilde resmedilmişler. bu tarz dekoratif çalışmalara rimpa adı veriliyormuş, kyoto'dan çıkmaymış ve rimpa'yı en rafine hale getiren tasarımcı 17. yüzyılda yaşamış olan ogata kōrin'miş.
aşağıdaki özgün baskıdaki akçaağaç yaprakları ise gerçekçi betimlenmişler. kapısı görülen tapınak ise japonya'da eski ve ünlü bir budist tapınağı olan daimon-ji'miş. osaka ilindeki ibaraki şehrinin shingon mahallesinde bulunan bu tapınak,  ryōhei'nin de evine çok yakınmış. ryōhei bu özgün baskıyı 74 yaşında üretmiş.



 


bu özgün baskılarda, üzerlerinde olgun trabzon hurması bırakılmış ağaçlar betimlenmiş; soldaki frontal bir bakışla, sağdaki perspektife giren bir bakışla. kiremitli veya saz çatılarıyla kura isimli depo binaları arasında siyah lekeleriyle kendilerini görünür kılan trabzon hurmaları etkileyici.
bir kaç olgun trabzon hurmasının toplanmayıp ağaç üzerinde bırakılması ryōhei'nin sanatsal bir tercihi değil, japonya'da bir gelenekmiş; ertesi yılki hasatın verimliliğini sağlamak amacıyla yapılan bu uygulamaya kimamori adı veriliyormuş.
aşağıdaki baskıda ise hurmalar bu sefer renkleriyle belirginleştirilmişler. ryōhei burada hurmaları daha önceki bir örnekte olduğu gibi sonradan boyamamış, onları da baskı tekniğiyle üretmiş; dolayısıyla sırf o yedi portakal rengi yuvarlak için ikinci bir levha hazırlamış ve ikisini ard arda müthiş ince bir titizlikle aynı kağıda uygulamış. 



yukarıdaki iki özgün baskı ryōhei'nin erken döneminden iki ikonik yapıt. soldakinde yukarıya doğru bakışta görünen yapraksız dallar ryōhei'nin tipik bakış açılarından biriymiş. resmin altında bahçe giriş kapısı gözüken sanzen-in ise, yosun sarmış ağaçlı bahçesiyle ünlü 12. yüzyıl ōjōgokuraku-in yapısını da içeren ünlü bir tapınak yerleşkesiymiş. yerleşke kyoto'nun kuzeydoğusundaki ōhara dağ köyündeymiş.


bir resim bu kadar incelikle geleneksel bir yapı tekniğini ortaya serebilir ve aynı zamanda o kadar soyut olabilir. bu özgün baskıda japon kırsal mimarisinin sazlı çatı tekniğinin bütün detayları var. ve kafası gözüken bir karga. bu da görseli sıradışı yapmaya yetiyor.


bu da enfes detaylarla dolu, minicik baskılardan biri. bir japon çiftlik evinde bir bahçeden diğerine bakıyor. evin ön ve arka bahçelerini bağlayan mekanının iki tarafındaki shōji kapılar da yana sürülmüşler, bu sayede ışık içindeki arka bahçeyi görüyoruz. baskıdaki şeffaflığın ötesinde, gerçek hayatta mekan da sıcak yaz günlerinde böyle havalanıyormuş. baskının adı da zaten yazlık oda no.2. 


başka bir yazlık oda betimlemesi daha. çatı detayını resmettiği baskıdaki karga gibi burada da kıvrılmış yatan kedi olmasa, baskının kompozisyonu mondrianvari. kayan kapılar, kafesler, asılı perdeler ve tatamiler soyut bir kompozisyonla biraraya getirilmişler.
sanırım tanaka ryōhei'nin işlerinde beni en çok etkileyen, figüratif ile soyut arasındaki bu ikilik. 

 

resmin merkezindeki çiçek, yaz sonunda açan bir higanbana (kırmızı örümcek zambağı veya lycoris radiata) imiş. bu çiçek japonya'da son vedalarla ilişkilendirilirmiş; budist inancına göre geçiş ve yeniden doğuş çiçeğiymiş ve bu nedenle sıklıkla cenazelerde kullanılırmış. 
baskıdaki mavi rengin akşam alacakaranlığı çağrışımı, çiçekle de birleşen melankolik atmosfere katkıda bulunuyor.

6 Kasım 2024 Çarşamba

istanbul'dan bir butoh gösterisi geçti

beklerken

ekim ayı sonunda istanbul’a olağandışı bir gösteri uğradı: ushio amagatsu’nun “utsushi”si. gösteriyi bence istanbul’a uğraması açısından olağandışı kılan, butoh dansı örneği olmasıydı. istanbul’a yurtdışından; alışık olunmayan, genelin dışında, pek bilinmeyen, kolay tüketilmeyen, zor anlaşılan ve zor ilişki kurulan dans gösterileri pek gelmiyor. varsa yoksa flamenko, arada sırada modern dans/bale icra eden tanınmamış topluluklar, çok ender de olsa NDT. 
istanbul’da en son ne zaman bir butoh gösterisi seyrettik mesela, hatırlayan var mı? neyse ki, bize hatırlamadığımız kadar uzun zaman geçiren boşluk, etkileyici bir temsille telafi edildi. bunda; japonya ile türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 100. yılını kutlama vesilesiyle gösteriyi istanbul’a getiren japan foundation ile istanbul japonya başkonsolosluğu’nun büyük payı olsa gerek, yoksa türkiye’den hiçbir kurum bu kadar sıradışı bir gösteriyi istanbul’a getirmeye cesaret edemezdi. nitekim istanbul’da bundan önceki son butoh gösterisini, yani 2010 yılında garajistanbul’a konuk olan ko murobushi‘nin “dead 1” ve “quicksilver” yapıtlarını seyretmemizi sağlayan da, o yılın türkiye’de japonya yılı olmasıydı ve tabii ki yine japan foundation’ın işbirliği söz konusuydu. 
[ha sahi, garajistanbul’u hatırlayan var mı? hani kurulsun, açılabilsin, inşa edilebilsin diye bir sürü insan cebinden bağış yapmıştı, hani o bağışçıların adları giriş duvarına yazılmıştı. ne oldu garajistanbul’a? bağış miktarlarının geçerliliği 10 yıllık mıydı da, garajistanbul 2007-2017 arasında açıktı! neyse, konuyu dağıt mıyım, “utsushi”ye geri döneyim...]  

içinde bulunduğumuz yılın başlarında aramızdan ayrılan ushio amagatsu butoh’un ikinci kuşağının önemli iki isimden biri. diğeri de murobushi zaten. 
“utsushi”, amagatsu’nun 1978 ile 2000 yılları arasında ürettiği yapıtlarından parçalarla oluşturulmuş, retrospektif karakteri olan derleme bir gösteri. neyse ki amagatsu’nun bizzat kendisi bu derlemeyi tasarlamış. yani "utsushi" maurice béjart’ın ölümünden sonra gil roman’ın onun yapıtlarından parçaları bir araya getirdiği “béjart fete maurice” gibisinden “best of” bir gösteri değil.

adı japonca’da “kendine mal etme, öykünme, ilham alma, atıfta bulunma” anlamlarına gelen “utsushi”, adının imlediği bütün anlamları taşıyacak şekilde bir derleme gösteri de olsa, yapısı oldukça tanımlı ve güçlü. amagatsu dört, üç ve sonunda altı dansçının icra ettikleri hareketli ve görece hızlı bölümlerin aralarına iki kişilik, daha çok sakin ve yavaş icra edilen hareketlerden oluşan bölümleri yerleştirmiş. kalabalık ve hızlı bölümler genel olarak dinamik karakterleriyle görsel olarak göz alıcılar ve seyirciyi hemen etkiliyorlar. ara bölümler ise adeta birer haiku gibiler; kısa ve yalın.

ara bölümleri seyrederken, sakin ve yalın hareketlerin aynalanmasından oluşan koreografiyi icra eden iki dansçının seçiminin bilinçli olduğunu hissine kapıldım: biri genç diğeri yaşlıydı, birbirlerinin hareketlerini aynalıyorlardı; yani tek ve aynı figürün gençliliği ve yaşlılığı gibiydiler. aynalama mantığının getirdiği güçlü anlamlardan ve bende uyandırdığı etkili hislerden biri; bu bölümlerin ilkinde, genç olanın hareketleri icra ederken sırtını seyirciye, yüzünü yaşlı dansçıya dönüyor olması, yaşlı dansçının da yüzünü genç olana dönmesiydi; sanki genç olan geleceğe, kendi yaşlılığına bakıyordu, yaşlı olan da geriye, gençliğine… amagatsu’nun, yaklaşık beş dakikalık bu haiku-vari koreografisinde bize “zaman”ı anlattığı hissine kapıldım.
gösteri bitiminde broşürde yazan bölüm adlarına bakınca şaşırdım: tam da o bölümün adı “toki (zaman) - zamanın örgüsünde bir anı: izlemek, bakmak” imiş. iki dansçılı kısa bölümlerden bir diğeri de “hibiki (ses) – uzaklardan bir tını: paralel hareket” imiş. ilkinin adınnda “zaman”a, ikincisininkinde de “hareketlerin paralellikleri”ne işaret ediliyormuş zaten. gösterideki diğer bölümlerden ikisinin adları ise “kagemi (gölge-görüş) – ayna metaforlarının ötesinde”den “iki ayna” ve “yankılar” imiş. meğer benim seyrederken dikkatimi çeken ayna metaforu da bu bölümlerin içeriğinde, başlıklarına girecek kadar varmış. bölümlerin adları ile biçimleri arasındaki bu doğrudan ilişki; butoh dansının -hareketleri her ne kadar genel kanıda sıra dışı sayılsalar ve kolay iletişim kurulamıyormuş gibi gözükseler de, aslında insana dair çok temel temaları yalın bir estetikle sunmaları açısından- anlaşılır olduğunu fark etmemi sağladı. 

kalabalık kadrolu bölümler hem daha hızlı, kıvrımlı, artikule hem de daha figüratif hareketlerden oluşuyordu, dolayısıyla seyirci olarak bu bölümlerle ilişki kurmak; gerek gündelik bilgimizle gerekse de entelektüel birikimimizle bu bölümlerdeki hareketleri yorumlamak, daha kolaydı. belki bir çok seyirci gibi ben de bu bölümlerde; açan çiçekler, doğadaki seslerin kulaklara ulaşması, coşku, dehşet, ferahlık, sıkışma, karanlık ve kötücül ruhlar/enerjiler, popüler kültürde antik mısır danslarının el-kol figürleri, çanaklara düşen su damlaları, antik yunan heykellerinin postürleri gördüm…

tipik bir butoh imgesi olan bedeni bütünüyle beyaza boyalı saçsız erkek dansçılar bazı bölümlerde (özellikle gösterinin ilk ve son bölümünde) cennetsi yaratıklar gibiydiler, bazı bölümlerde ise -ki örneğin üçüncü bölümde- bu sefer cehennemvari bir ortamda var olmaya çalışan yaratıklara dönüşmüşlerdi. bu yorumlarımda bu bölümlerde kullanılan müziklerin etkisi olduğu gibi (örneğin üçüncü bölümde gürültülü endüstriyel müziğin içinde çığlıklar, haykırışlar duyuluyordu), kostümlerin ve dansçıların yüz ifadelerinin de büyük rolü var: ilk bölümdeki düz krem renkli, havalanan, hacimli eteklerin yerini üçüncü bölümde, pollock tablolarına benzeyen desenleri olan ve bedenin üst kısmını çıplak bırakan etekler aldı. ilk bölümde dansçıların coşkulu, mutlu, masum hallerini destekleyen kulaklarından sarkan sevimli beyaz toplar yerini üçüncü bölümde yüzlerini bütünüyle kaplayan açık kırmızı renkli, şekilsiz (deri kalkmış altından gelişigüzel damarlar gözüküyormuş gibi duran) maskelere bıraktı.
bu üçüncü bölümde özel olarak kullanılmış maskeler bir yana, diğer bölümlerde yüzlerin kendileri bütünüyle beyaza boyanarak adeta birer maske gibi kullanılıyordu; her bir mimik, ağızların açılış şekilleri, gözlerin kısılışı veya açılışı seyredende bir etki yaratmaya, bir his uyandırmaya yönelikti. her bir dansçının yüz halleri de birbirlerinden farklıydı, birisi daha mutlu, diğeri daha ciddi, başka biri ifadesizdi; dolayısıyla dansçılar tek bir ruh halinin veya hareketin aynısını unison şekilde yapmaktan çok, hallere ve hareketlere kendi yorumlarını, bireyselliklerini katıyorlardı.

alkışlarken

mimiklerin ve hareketlerin dansçılar tarafından bireyselleştirildiklerini gösteriyi birinci balkonun orta sırasından seyrettiğim ilk akşamda değil, parterin üçüncü sırasından seyrettiğim ikinci akşamda fark ettim. bu da bana “acaba o mekan bu gösteri için doğru seçim miydi?” diye sordurdu. oditoryumun kapasitesi ve boyutları, ve sahne-seyirci mesafesi aslında ağırlıklı olarak ticari gösteriler ve özellikle de müzikaller gözetilerek belirlenmiş olan o mekanda seyircinin bu kadar incelikli ve detaylara odaklanan bir yapıtla ilişki kurması ne kadar mümkün olabildi. iki akşamda da alkışların cılızlığı bu endişeme dair kaba bir fikir verdi bana.

“utsushi” izlenimlerimi yazarken biraz araştırma yaptım ve gösterinin üçüncü bölümünün son sekansında dansçıların seyircilere arkaları dönük, sahnenin sağ ön tarafından sol arka tarafına çaprazlama olarak ve bedenlerini kıvırarak ilerlerken, eteklerini popolarını açık bırakacak şekilde aşağıya indirdikleri video görüntüsüne ve örneğin iowa city’deki bir temsil sonrasındaki eleştiri yazısının içinde bu sahneyi betimleyen kısma denk geldim. halbuki dansçılar istanbul’daki temsilde o bölümde eteklerini indirmemişlerdi. aklıma; “utsushi” temsilinden bir hafta önce, yapı kredi kültür sanat’ın loca’sında “butoh’un gizemli dünyasına yolculuk” başlıklı sunumu yapan butoh dansçısı kae ishimoto’nun butoh örneklerinden gerek fotoğraf, gerek video klip gösterirken, gerekse de sunum sonunda bütün gösteri kaydı izletirken, bizim kültürümüze hassasiyet göstererek çıplaklık içeren sahneleri çıkardığını (veya özellikle çıplaklık içermeyen sahneler seçtiğini) belirttiği geldi. belli ki aynı hassasiyetle “utsushi”nin temsilinde de o sahne sansürlenmişti. 
bir zamanlar istanbul’da sasha waltz’in “körper”ini, ismael ivo’nun “othello”sunu, wim vandekeybus’un “blush”ını, dimitris papaioannou’nun “medea”sını seyredebilmiştik, istanbul devlet opera ve balesi yapımı richard strauss’un “salome” operasının her temsilinde ünlü yedi tül dansı bölümünün sonunda soprano zehra yıldız’ın atatürk kültür merkezi büyük salonu'nun sahnesinde anlık da olsa çırılçıplak kaldığına tanık olmuştuk; ama artık bir sanat yapıtının içinde bulunan çıplaklık, a.b.d.’nin muhafazakar bir eyaletinde bile sorun teşkil etmezken, ülkemizde, ülkemizin en çağdaş şehrinde, ülkemizin en çağdaş şehrinin en güncel sanat etkinlikleri düzenleyen kurumunun festivalinde saklanılan bir şeye dönüştü. dimitris papaioannou’nun yıllar önce amsterdam’da, istanbul’dan geldiğimizi söylediğimizde bana ve arkadaşlarıma “yapıtlarımın içerdiği çıplaklıktan dolayı istanbul’da bir kere daha gösteri sahneleyemem” demesinden hal-i pür melalimiz çoktandır ortada ve belli zaten ya, niye şaşırıyorum ki...

sahneden

amagatsu’nun yapıtlarının görsellerine veya video parçalarına baktığınızda fark ettiğim bir şey, mekan ve obje tasarımının onun işlerinde önemli bir yeri olduğuydu. örneğin “utsushi”de bölümlerini kullandığı “kagemi”deki havaya asılı beyaz çiçekler, “kinkan shonen”deki rölyefli arka duvar, “toki”deki monolitler yapıtların atmosferlerinin ayrılmaz parçalarıydı sanki. 
“utsushi” derleme bir gösteri olduğu için, sadece sahnenin üç köşesinde havadan asılı tartılar vardı; ağırlıklar kum (belki un, belki kül) dolu torbalarla dengelenmişti. dansçılar bunlarla çok anlamlı etkileşime geçmediler; ya da geçtikleri kadarını ben alımlayamadım.
sahnenin sağ arka köşesindeki hafif kaldırılmış sahne zemini ise bana göre sahne üzerinde gerçekleştirilen her şeyin aslında yapay olduğunu imliyordu; sakince, çok kalın bir şekilde altını çizmeden...

alkışlarken

son kertede; “utsushi” estetik seviyesi yüksek, minimal tarzıyla, şiirselliğin ön plana çıktığı, meditasyon seansı gibi bir gösteriydi. yine de ushio amagatsu’dan seyrettiğim ilk yapıtın, başta yazdığım gibi bizzat kendisi tarafından bir araya getirilmiş olsa da, böyle parçalardan oluşan bir derlemeden çok, kendi içinde bütünlüklü bir yapısı/anlatısı olan, baştan sona tek bir yapıt olmasını isterdim. 

[bütün fotoğraflar ve videolar: © mehmet kerem özel, 24-25 ekim 2024, istanbul]

8 Ağustos 2024 Perşembe

on soruluk sohbetler 114: katsumi sakakura


HOKUSAI’nin Yaşamı (The Life of HOKUSAI) Japonya ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin tesisinin 100. yıldönümü dolayısıyla ENKA Sanat ile İstanbul Fringe Festival 2024 iş birliğiyle 17 Eylül 2024 tarihinde ENKA Oditoryumu’nda sahnelenecek. Gösterinin bütünsel olarak yaratıcısı; yani bestecisi, yönetmeni, koreografı ve bizzat oyuncusu Katsumi Sakakura (1963), tahmin edileceği üzere, çok yönlü bir sanatçı. Beş yaşında karateye, üniversitede okurken boksa başlayan Sakakura, Japon geleneksel dövüş sanatı Budo'nun özgün “hareket, ritim ve maneviyatı”ndan yola çıkarak Geibu ismini verdiği bir performans sanatı ortaya çıkarmış. Ayrıca, karate ile birlikte öğrendiği bir savunma sanatı olan Nunchaku ile yirmili yaşlarında icra etmeye başladığı hip hop dans hareketlerini birleştirerek Street Nunchaku'yu yaratmış. Daha sonra da, canlı dans ve yansıtılan görüntüleri senkronize ederek yeni bir performans tarzı olarak tarif ettiği Projection Live'ı geliştirmiş. Sakakura, dünya çapında büyük beğeni toplayan bu tarzı kullandığı gösterilerini 43 ülkede sahnelemiş ve 22 ülkede televizyona çıkmış. Hem sahne, hem de günlük kullanım için kendi kıyafetlerini, kostümlerini ve aksesuarlarını tasarlayan Sakakura, ünlü bir Amerikalı koreografın ona yönelttiği “Japon sanatı ve kültüründe bu kadar çok cool unsur varken neden yabancı stilleri kopyalıyorsun?” sorusundan ilham alarak kendini Japanese cool kavramının peşinden gitmeye adamış. Sakakura bu amaçla yıllardan beridir Japonya içinde ve dışında (Bologna Üniversitesi, Tokyo Üniversitesi, Moskova Devlet Üniversitesi ve Londra SOAS Üniversitesi, vb) Dünya ile paylaşmaya değer Cool Japonya başlıklı konferanslar vermekte. Şimdi sıra, olağandışı özgeçmişiyle ilgi ve merakımızı cezbeden Katsumi Sakakura’yı daha yakından tanımak için, ona yönelttiğimiz sorulara verdiği cevaplarda...

Sizce performansın özü nedir?
Benim için performans, sadece o anda, kendi gerçek duygularımla orada olmak anlamına geliyor. Dans etmek değil, rol yapmak değil, sadece “şimdiki zaman ”ın farkına varmak. Ne zaman bir sanat performansı sergilesem ya da yaratsam, her zaman tek bir düşüncem var. O anda benim için en önemli şey “sadece yapmak istediğimi yapıyor” olmak. Bir performansı sergilemeden önce, onun sonucunu düşünebilirim, ancak düşündüğüm gibi sonuçlanması gerekmez. Kendi kurallarıma inanırım ve sadece o anda yapmak istediğim şeyi seçerim. Benim için işin özü bu.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Ne şekilde?
Evet, sanatın günümüz sorunlarını daha iyiye doğru değiştirme gücüne sahip olduğuna inanıyorum. Nedeni basit: Ben de sanatla kurtuldum. Sanatın gücü sayesinde büyük bir dönüşüm geçirdim. Çocukken kendimi tamamen işe yaramaz hissederdim. Sanat beni büyük ölçüde değiştirdi ve şimdi hayatın tadını sonuna kadar çıkarıyorum. İfadelerimi, performanslarımı ve yaşam tarzımı seyrettikten sonra hayatları iyileşen insanlar var. Ancak bence ben sadece, onların oldukları gibi mutlu olduklarını fark etmelerine yardımcı olmak için bir katalizör görevi gördüm. Ben sadece bir fırsat yaratıyorum. Bu fırsatı değerlendirenler kendi içlerinde derinlere inmeli ve keşif yapmalı. Kendini keşfetmenin bir sanat biçimi olduğunu düşünüyorum. Benim düşüncem şu: “Gerçekten değişimi arzulayanlar, aslında kendilerini dönüştürme yeteneğine sahip olduklarını fark edebilirler.”

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Çalışmalarınızda rüyalar rol oynuyor mu? 
Bir performans yaratmak için, kendim dışında herhangi bir şeyden ilham almıyorum. Gençken, yirmili yaşlarımda, hip-hop kültürünün büyük bir hayranıydım. Tek yaptığım her hafta MTV izlemek ve o zamanki en yeni dans hareketlerini ve adımlarını kopyalamaktı. Başkalarının yaratıcı çalışmalarını kopyalayıp yapıştırarak bir şey yarattığımda gururla şöyle derdim: “Bakın, bu benim yarattığım sanat eseri!” Şimdi geriye dönüp baktığımda bunu oldukça utanç verici buluyorum. Bunun doğru yol olmadığını fark ettiğimde, başkalarının performanslarını taklit etmeyi bırakmaya karar verdim ve kendi derinliklerime inmeye başladım. Çalışmalarıma ilham veren şey, orada bulduklarım. Bu yöntemle ilgili en iyi şey, yarattığım iş iyi çıkarsa, gururla bunun tamamen içimden geldiğini ve başkasının kopyası olmadığını söyleyebilmem. Birçok insan bana tavsiyelerde bulunuyor. Bana “Klasikten çağdaş stile kadar seyredebildiğin kadar çok performans seyret” diyorlar. Ancak bunu yapmak, çorbama başka çorbalar katmakla aynı şey. Her çorba kesinlikle lezzetlidir, ancak bunları azar azar birbirine karıştırmak benim için iki kötü şeye neden olur. Birincisi, bir çorba tek başına lezzetli olsa bile, başka bir tanesiyle karıştırıldığında daha az lezzetli hale gelir. Diğeri de, kendi lezzetimin yavaş yavaş kaybolacak olması. Her bir çorbayı seçerek ve atarak dengeli bir şekilde üst üste ekleyebilen kişi, daha da lezzetli bir çorba yaratabilir, ancak ben diğer çorbalardan alacağım öğeleri dengeli bir şekilde birleştirecek kadar yetenekli biri değilim. Bu durumda, kendime özgü lezzetli bir çorba yaratmak için, kendi çorbama diğer çorbaları baştan eklememenin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ancak bu yöntem zaman alıyor. Bu yüzden, 50 yaşımı geçtikten sonra dünya tarafından tanınabildim.

Üzerinde çalıştığınız bir yapıta, eğer hâlihazırda bir ismi yoksa, ne zaman bir isim vermeye karar veriyorsunuz? 
 Ben bir performans sanatçısıyım, ama aynı zamanda üç boyutlu nesneler de yaratıyorum. Bunlar arasında süs eşyaları, giyilebilir parçalar ve resimler yer alıyor. Aslında, yarattığım eserlerin çoğunun başlığı yok. Belki de başlıkların benim için o kadar önemli olduğunu düşünmediğim için. Onlara genellikle ihtiyaçtan dolayı isim veriyorum. Örneğin, çalışmamı dış dünyaya duyuracaksam, ona bir başlık veriyorum, çünkü çalışmanın adını kullanmak zorundayım. Sorunuza doğru cevap vermek gerekirse; çalışmalarıma, onları sadece dış dünyayla paylaşma ihtiyacı hissettiğimde başlık veriyorum. 

Sanatınızı en çok etkilediğini düşündüğünüz bir sanatçı ya da kişi var mı? Eğer varsa, kim? 
 Ne yazık ki hiç kimse yok. Sanat okuluna gitmedim ve kimsenin asistanı olarak çalışmadım. Dahası, kendi içimde derinlere dalıyorum, bu yüzden kimseden etkilenemedim. Elbette, kendi kalbimin derinliklerinde beni etkileyen, zihnime kazınmış şeyler var. Bunlar eski Japon filmi Zatoichi (Shintaro Katsu tarafından canlandırılan) ve Japon animesi Ghost in the Shell. Bunlar henüz kim olduğumu bilmeden önce bedenime tohum gibi ekildiler. Yaratıcı çalışmalarıma başladığımda bu tohumlar filizlendi ve çiçek açtı. Şimdi ise meyve vermek üzere olduklarına inanıyorum.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

11 Şubat 2024 Pazar

11 ŞUBAT



-660 japonya imparator jimmu tarafından kurulmuş

1903 anton bruckner'in tamamlanmamış re minör 9. senfoni'sinin dünya prömiyeri ferdinand löwe tarafından revize edilmiş versiyonuyla viyana'da gerçekleştirilmiş

1916 emma goldman doğum kontrolü hakkında bilgi verdiği için tutuklanmış

1963 the beatles grubu ilk albümleri please please me'nin tamamını 10:30 ile 23:00 saatleri arasında kaydetmiş

1990 nelson mandela 27 yıllık tutukluluğunun ardından hapisten çıktı



17 Haziran 2009 Çarşamba

davulların ayini: kodo - one earth

toprağın sesi; tok ve derinden... suyun sesi; narin ve cilveli...

doğanın ve doğanın yarattığı en olağanüstü varlıklardan biri olan insanın kutsanması;
gücü, mükemmeliyeti, hassasiyeti, dakikliği, uyumu ve bedenine hakimiyetiyle.

davulların ruhlarıyla edilen bir sohbet; samimi, gürültülü ve vahşi!

15 Mayıs 2009 Cuma

"aşkın üç yüzü"nden:

" ...Bütün öğrenciler dikkatle ve düşünerek ve kaleminin ucunu emerek soruları incelediğinden, içlerinden biri, kötü niyetle, bir kağıt parçasını el altından dolaştırmaya başladı ve arkamda oturan kız, kağıdı bana uzattı. Gözümün önünde şu iki soru duruyordu: Sevmek mi istersin? Sevilmek mi istersin? Ve "Sevilmek mi istersin" sözcüklerinin altına mavi ve kırmızı mürekkeple bir sürü daire çizilmişti. "Sevmek mi istersin" sözcüklerinin altındaysa, tersine hiçbir şekil yoktu. Kuralı bozmadım ve "sevilmek mi istersin"in altına bir daire de ben ekledim.
Biz kadınlar henüz on altı-on yedi yaşında, "sevmenin" ya da "sevilmenin" ne olduğunu tam anlamıyla bilmesek de, içgüdüsel olarak sevilmenin mutluluğunu biliyor gibiyiz.
Ama bu yazılı sırasında, yanımda oturan öğrenci, kağıt parçasını aldı, bir göz attı, sonra, hiç duraksamadan kalemi bastıra bastıra hiçbir şeklin bulunmadığı yere koca bir daire çizdi.
O kız, o, sevmek istiyordu....
"

yasushi inoue
( telos yayıncılık, çeviren: ayşe teksoy)

19 Nisan 2009 Pazar

film festivali 28 - izlenimler 10: ölüm ile yüzleşebilmek



bu seneki festivalde farketmeden kendime küçük bir japonya seyahati hazırlamışım. son durağım; sürpriz film kategorisinde festivale sonradan eklenen kapanış filmi "okuribito" (gidişler) oldu.

"gidişler", 2009 akademi ödülleri'nde son 10'da "üç maymun"u, son 5'te de "entre les murs" (sınıf), "der baader meinhof komplex" (bir terör filmi: der baader meinhof), "revanche" (rövanş) gibi esaslı filmleri alt ederek en iyi yabancı film oscar'ını almıştı. ne demeli; "gidişler" sinema sanatı açısından tam da akademi üyelerinin muhafazakarlığına uyan tarzda çekilmiş, çoğu amerikan filminin çok iyi başardığı seyirciye katharsis yaşatma kabiliyetine sahip bir film.
"gidişler", geleneksel biçimini sineye çekmemizi sağlayacak öyle tabu yıkan bir konuyu da ele almıyor [hele de "six feet under" gibi kült bir tv dizisi varken]; bu seneki festivalde çokça karşımıza çıkan aile, ebeveyn-çoçuk ilişkileri, kayıp ile başa çıkma gibi temaları konu ediniyor. tek cümle ile özetlersek; büyük şehirde viyolonsel çalarak hayatını kazanan bir müzisyenin mesleğini bırakıp doğduğu kasabaya dönerek orada cenaze levazımatçı olarak çalışmaya başlaması.

aslında, film çok zor bir konuyu ele alıyor; babanın küçük yaşta terk ettiği bir oğul, çevre ve eş tarafından kolay kabul edilmesi zor bir işte çalışıyor olmak ve ölüm ile yüzleşmek!
hakkıyla damardan anlatılsasa ağlamaktan helak olmuş bir şekilde filmden çıkmanız içten bile değil.
yönetmen yojiro takita konuyu daha katlanılır hale getirmek için biraz sulandırılmış; bırakın durum komedisini [ona razıydım] slapstick komedi [hani şu laurel-hardy tarzı olan] bile kullanılmış. başarılı da olunmuş; filmin son yarım saatine kadar emek'teki seyircimiz pek bir güldü, eğlendi.

halbuki filmde o kadar ince, o kadar hoş detaylar var ki; müzisyenin çalgıların en hüzünlü seslisi viyolonseli çalıyor olması, doğanın döngüsünü anlatan kuğular (eminim japon kültüründe kuğu'nun ölüm ile ilgili bir anlamı vardır), arınmaya (her iki anlamda; ruhsal ve fiziksel) dair hoş bir detay olarak japon hamamı, birbirine mektup vermenin/mesaj yollamanın bir yolu olarak mesajın içeriğini şekliyle anlatan taşların verilmesi, ölmek için doğduğu yere dönen somon balıkları...
benim için filmin başka bir ilginç tarafı ise; gündelik hayatı oluşturan hiç bir eylemin/parçanın nedensiz, öylesine, gelişigüzel olmadığı ve, her bir gündelik eylemi bütün ayrıntılarıyla incelikle ve zarifçe düşünülmüş bir seremoniye dönüştüren japon kültürünün başka bir geleneğini öğrenmek ve hatta en ince detayına kadar seyretmek oldu; tabutçuluk'u.

13 Nisan 2009 Pazartesi

film festivali 28 - izlenimler 7: ebeveynler, çocuklar ve ölüm

konularını okumadan film seçtiğim için, aynı haftasonu içinde seyrettiğim filmlerde bu kadar örtüşen içeriklere denk geldiğimde, bu durumu dünya sinemasına dair bir genellemeye dönüştürme dürtüsü harekete geçiriyor içimde: eli-yüzü-düzgün film çeken yönetmenlerin son yıllardaki tüm derdi sanki aile kurumu.
tabii, "aile" öyle bir konu ki, uçsuz bucaksız deniz gibi, bitmez tükenmez. ancak yine de, son iki günde seyrettiğim üç filmde o kadar çok benzerlik vardı ki, bu bana hollywood'da farklı stüdyoların aynı konudan yapılmış filmleri aynı sezonda vizyona çıkartmaları gibi gelmedi değil! dünyanın farklı yerlerindeki sinemacılar aynı konuya o kadar benzer yollardan yaklaşmışlar ki, hayret verici!


1- ailelerin yapısı: üç çocuklu, ikisi erkek biri kız, çoçuklar orta yaşlı, bazıları evli ve çocuklu, bazısı bekar.
2-filmin merkezinde, her bireyinin ayrı bir yerde yaşadığı aile üyelerinin bir vesile ile (ölüm, doğumgünü...) büyüklerin evinde biraraya gelme sahnesinin olması.
3- batılı filmlerde çocuklardan birinin mutlaka uzakdoğu'da (tercihen tokyo'da) yaşıyor/çalışıyor olması.
4- istisnasız, baba figürleri çocukları ile sorunlu olması; baba'nın gençliğinde kendi işi ve dünyasında yaşamış ve çocuklarıyla ilgilenmemiş olması.
5- olayların, aile içi hesaplaşmalarının ve ilişkilerin mutlaka bir ölüm etrafında gelişmesi; bu ölüm ya film zamanından önce olmuş, ya da film sırasında gerçekleşiyor, ya da hem önce hem sonra. filmlerden birinde iki ölüm birden gerçekleşiyor.

bu çıkarımları yaptığım filmler dörrie'nin "kiraz çiçekleri", hirokazu kore-eda'nın "aruitemo, aruitemo" (bitmeyen yürüyüş)'ü ve olivier assayas'nın "l'heure d'été" (yaz saati)'ydi. ayrıca kiyoshi kurosawa'nın "tokyo sonata" (tokyo sonatı) filmini de rahatlıkla bu genellemelere dahil edebilirim. [festivalin ilk günlerinde seyrettiğim "yuva", "ziyaretçi", "kadının fendi" ve "mamut" da tam yukardaki şablona uymasalarda aileyi deşen filmlerdi. festival 2-3 yıl önce "aile kutsaldır" diye bir bölüm hazırlamıştı, bu sene neredeyse bütün festival kutsal ailelerle dolu.]



tesadüf bu ya, haftasonu filmlerimin ağırlıklı coğrafyası da japonya'ydı.
bu japonese haftasonunda filmler bahanesiyle japon insanına, japon sokağına, japon evine, japon bahçesine, japon yemeklerine dair içerden, detaylı ve yalın bilgi edinme imkanım oldu.
iki japon filmi arasında seyretiğim "yaz saati", tam da fatih özgüven'in fransız uyarısını hak eden "buldumcuk"luğa sahipti. japon hikayelerinin doğallığı, teklifsizliği, gündelikliği arasında bir fransız burjuva ailesinin dertleri pek bir yavan, mesafeli ve fazlaca hesaplı geldi.

ilginç olansa; gerek kore-eda'nın gerekse assayas'ın kendi anne-babalarını kaybetmelerinden dolayı bu filmleri çekmiş olmalarıydı.
aslında belki bu kadar genellemeye de gerek yok, hayat sadece tesadüflerle örülü...