ingmar bergman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ingmar bergman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2024 Cuma

18 EKİM


1851 herman melville'in moby dick romanı yayınlanmış

1887 johannes brahms'ın ikili konçertosu'nun dünya prömiyeri köln gurzerich'te gerçekleştirilmiş

1904 gustav mahler'in 5. senfonisi'nin dünya prömiyeri köln'de bestecinin yönetiminde gerçekleştirilmiş 

1910 e.m. forster'ın howard end romanı yayınlanmış

1922 bbc kurulmuş

1961 west side story'nin, robert wise ve jerome robbins yönettikleri ve natalie wood, rita moreno ile richard beymer'in başrolleri paylaştıkları film versiyonu gösterime girmiş

1961 new york modern sanat müzesi henri matisse'in le bateau resmini baş aşağı sergilemiş; yanlışın fark edilmesi 47 gün almış, bu sırada tabloyu ve 116.000 kişi görmüş

1966 ingmar bergman'ın yönettiği ve başrollerini bibi andersson ile liv ullmann'ın paylaştıkları persona gösterime girmiş

1986 seyrettiğim ilk medea: istanbul şehirtiyatroları yapımı oyunu arthur housman yönetiyordu, medea'yı çiğdem selışık oynuyordu, diğer rollerde burçin oraloğlu, ani ipekkaya ve arif akkaya vardı

1991 gus van sant'ın yazıp yönettiği, başrollerini river phoenix ve keanu reeves'in paylaştıkları my own private idaho gösterime girdi

1997 bilbao'da frank gehry'nin tasarladığı guggenheim müzesi açıldı

2009 ilk defa yurtdışında seyretmek üzere bilet aldığım bir gösteri iptal oldu; iptal olduğunu oraya gittiğim sabah biletimi almak için uğradığım fnac'te öğrendim, inanamadım, fnac'ten çıkıp hemen tiyatronun kapısına kadar gidip teyit ettim, çünkü iptale inanmamış ve çok üzülmüştüm: juliette binoche'un ilk ve son defa dans ettiği, akram khan'ın koreografisi yaptığı ve partneri olduğu in-i

2013 dusan david parizek'in düsseldorfer schauspielhaus yapımı olarak yönettiği heinrich von kleist'ın der zerbrochene krug adlı oyununu düsseldorf'da seyrettim; başrollerde frank seppeler ile stefanie reinsperger oynuyorlardı



21 Haziran 2023 Çarşamba

on soruluk sohbetler 89 : taldans (filiz sızanlı & mustafa kaplan)

© Tiago Moura

Dansın özü sizce nedir?
Filiz Sızanlı: Bedenin aracı olduğu imgeler dizgesi, yalnızlığın ötekinin dünyasında yankısı, eylemin algının belleğiyle ilişkisidir, kültürel ve toplumsal kodların metaforlarını taşır ve geçicidir.
Mustafa Kaplan: Bedenini keşfetmektir, kendini iyi hissetmektir, hayata katılmak ve bir ritüelin parçası olmaktır. Bugünün dans üretiminde, bedenin politik ifadesidir, bedenin özgürlüğüdür, matematiktir, fiziktir, dansla yeniyi yaratmaktır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
F.S.: Sanat dönüşme potansiyelini taşıdığı ölçüde, zamansız olma riskini alabildiği kadar dönüştürme gücü taşır. Bunu ne zaman ve nasıl yapacağı kestirilemez. Sanat bir araya getirdiği farklı dinamikler ve karşıtlıklar yoluyla iyileştirici olabilir.
M. K.: Sanat içinden çıktığı hayatı dönüştürmek ister, aynı zamanda sanat üreticisi olarak sizi de dönüştürür. Sanatın, tıpkı bilim gibi yaratırken hayatı anlamlandırma ve yeniden inşa etme sorumluluğu vardır ama bu her zaman istenilen yönde olmaz.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu? 
F.S.: Şehir, şehrin bedeni, doğada kendi başıma yaptığım uzun yürüyüşler, bir arkadaşıma aklımdakileri aktarmak, yazmak, kızım Dea’ya yapmak istediğim şeyi tarif etmek. Rüyalar yaratım sürecinin sıkıntılı zamanlarında zihinsel kalıplardan özgürleşmeye açılan bir kapı olabiliyor. 
M. K.: Yaşadığım sokaktan, aldığım eğitimlerden, izlediğim, okuduğum farklı sanat eserlerinden, yeni bitirmiş olduğum bir projenin ardından ortaya çıkan sorulardan iş üretirken besleniyorum. Rüyaların iyileştirici gücü, zihni tazeleyici etkisi, meditasyon yapmak, bilinç akışı egzersizleri, kurduğum hayaller elbette proje üretimine katkı sağlıyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
F.S.: Üzerinde çalıştığımız bir projeye isim bulmak genellikle doğmamış bir çocuğa isim bulmaya benziyor. Üretim sürecinin başlarında geçici isimler kullanıyoruz, çünkü çalışırken ne olduğunu tarif etmek için de yararlı oluyor. Bazen yaklaşık on isim yazıp hangisi olabilir diye bakıyoruz. İş çıktığında zaten ismi ile geliyor.
M. K.: İlk yıllarda yaptığımız kısa koreografilerde, proje bittikten sonra bir isim ortaya çıkıyordu. Ortaklık yaptığımız Festivaller ya da tiyatrolar programlarında yazmak için, proje bitmeden bir isim istiyorlar, bu durumlarda çalışmanın ortalarında birkaç isim ortaya çıkmış oluyor. Projeyi Taldans ikilisi olarak yapıyorsak biraz daha zaman alıyor, projenin bitimine yakın bir isim ortaya çıkıyor. 

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
F.S.: Maguy Marin, Pina Bausch, Mathilde Monnier, Steve Reich, Ayla ve Beklan Algan, Pier Paolo Pasolini, Ingmar Bergman, Gilles Deleuze, Yılmaz Güney…
M. K.: Bir sürü isim söyleyebilirim, biraz eksilterek söylersem, Beklan Algan, Ayla Algan, Aydın Teker, John Cage, Pina Bausch, Maguy Marin...

Söyleşinin geri kalan beş sorusunun cevabını merak ediyorsanız tıklayın.

15 Eylül 2020 Salı

"Ingrid Bergman: In Her Own Words" adlı belgeselden..



Ingmar Bergman hakkında:

“Onun gibi bir sanatçı tarafından yönetilmek ve küçük bir aile birlikte çalışıyormuş gibiydi. Oyuncularına çok yakın çalışır ve ne istediğini bilmesine rağmen önerilere açıktır ve oyuncularının içgüdüsel tepkilerinin peşine düşmeye de çok isteklidir. Buna dayandırarak geliştirir. Asla şöyle demez: “Benimle tartışmak senin işin değil.” Hayır, sizden daha fazlasını alacak ve siz de ona istediğini geliştirmede yardım edeceksinizdir. Dolayısıyla, onunla olan ilişkiniz çok yakın bir ilişkidir.
Herkesin yaptığı gibi ben de tartışırım başlangıçta. Zorumdur. Sahnelerden, diyaloglardan ve kurgudan tartışırım. Hatırım için tartışmam. Kendi kısmımı geliştirmeye çalışmak için değil; filmi, olayı, herkes için geliştirmeye çalışırım. Olabilecek olanın en iyisinin olmasını isterim. Bazen çok sakar olurum ve bir şeyi söylemenin ince yolunu falan da kullanmam. Çok açık ve dürüstümdür, patavatsızlık yaparım."

Yönetmen: Stig Björkman, (2015)

5 Temmuz 2016 Salı

two works by peeping tom for ndt I: "the missing door” and “the lost room”

photo: danzon

atmosphere and inspirations
you come to the theater to see a dance or a dance theater piece, but it is impossible to define what goes on the stage as dance or dance theatre. yes, these two works contain parts with dance and also certain characteristics of dance theatre too. however, similar to other works or their creators which i had seen, it seems that, for them, rather than dance choreographies, it is more important to design a choreography to create a certain atmosphere on the stage. an atmosphere having the qualities which no one ever thought to create on stage before.

their inspiration is not a secret of course, especially the cinema of david lynch and all the things that those movies evoke: a mysterious, weird, surreal and nightmare-like atmosphere…
as for the content, i can associate it with ingmar bergman cinema: digging the relationships/problems in human relations, especially those in the family (between woman-man, parent-child, mother-son, mother-daughter, father-son) in such a way to hurt the parties…
in terms of stage aesthetics, firstly pina bausch and alain patel come to my mind…

in fact even only the names of the works give themselves away: "the missing door" and "the lost room".



beginning
a décor built in the emptiness of the stage: a room defined by its floor and two perpendicular walls. there are numerous doors and windows on the walls. one or two people sitting on the chairs in the empty spaces in two sides of the décor on the stage. some of the spotlights are placed in these areas and made a part of the atmosphere that was created on the stage: the ones that watch the scene on the stage and we, the audience, who watch both.

when we first encounter this stage under a darkish light when the curtain is raised, a light coming on and off from the pee hole of the door facing us is visibly seen; as if there is someone behind the door and looking at us from the hole. as one moves the light coming behind him/her goes off and reappears, just like when you look at the neighbor’s door when you are outside in the stair landing and think that there is no one home if there is light from the hole, but if there is a movement in the light you feel you are watched… this is the same situation, the same awkward feeling…
just like the name of the company who created these two works is “peeping tom” which means “watching/peeking” in slang, this work starts with a mise en scene that fully fits into their name.



illusions 
the doors open and close by themselves; a woman comes out of the man sitting on the couch; a man and pieces of paper scatter into the door which is opened by the wind; a built-in cabinet appears behind when the door, which had just opened to other space, is reopened; people who are lost in the bed; people who who come out of the bed; people who get lost in the side table; cabinets that keep lots of people who were stuck in them and fall out when the cabinet doors are opened; appliques that move along the walls on their own; wiping cloths escaping from the hands of their users and many more…

some protagonists only use décor doors when they go backstage (or maybe we should call this behind the décor) and come back to the stage (décor), while some of them freely pass from the side of the décor to go behind and to come afore. there should be a logic in stage traffic explaining when some of them use the décor and when some of them never use the décor. although i have watched the play for two times, i couldn’t figure this out because despite the small number of cast, the simultaneous movements of dancers on the stage are very intensive and intricate. numerous illusions take place simultaneously on the stage too…

mise en scene that distracts us, the audience, was especially designed to achieve these illusions. thus, it is quite difficult to follow, understand and interpret what’s going on the stage. even so, one thing is clear that they create such an atmosphere that it is impossible to remain unimpressed.




credits
what and whom am i talking about?
i am talking about the dance evening consisting of one work of two choreographer-dancers gabriela carrizo and franck chartier, the founders of belgian dance theater company “peeping tom”, whom i admire very much, prepared for netherlands dance theater (ndt1), one of the most prestigious dance groups of holland- and even of- the world.

first gabriela carrizo produces a 20-minute work for ndt in 2013 called “the missing door”, which had been staged in a triple program during 2013-14 season.
this time, ndt agrees with franck chartier for 2015-16 season. a program titled “start up” was prepared by matching chartier’s “the lost room” and carrizo’s work with “stop motion” of paul lightfoot and sol leon, general directors of ndt, which made a premier in 2014.
“start again” made a premiere on 1st october 2015 in den haag and had been on tour in several theaters of holland and belgium. i have caught it in amsterdam stadschouwburg performances in mid-november.



transition
in recent years, ndt organizes programs consisting of three short-term works; the rule of thumb is to give a break between each work. occasionally, if one of the works in the program is very short and stage-change isn’t complicated, they don’t give a break. by dimming the lights, they allow the audience to take a breath. carrizo and chartier’s works were subjected to a different procedure; they were connected to each other without giving a break with the most creative transition stage i have ever watched.

both works are set in a room, which, although look like each other in terms of their dimensions, differ in terms of wall and flooring materials and furniture. after carrizo’s work was completed the curtain falls, however it quickly opens again…
when it is open, we see that the dancers begin to change the stage. as a spotlight which sweeps the stage like a loose cannon falls on dancers, that dancer stops and salutes the audience and gets applauded. after the salutation of seven dancers which overlap with the light, the procedure of changing the scene continues.
stage-change in front of the audience, without concealment and technicians appearing during the performance are especially ordinary in pina bausch. this, in one sense, is one of her trademarks. however, the difference in carrizo and chartier’s mise en scene was that the décor was changed by the dancers in their costumes rather than the stage personnel. those who roll the carpet that complement the floor of the previous work and unravel the carpet of the next work, who remove the walls of the previous work and carry them backstage and install the walls for the next one, those who carry stage accessories and furniture to the stage are the dancers.

another oddity is that chartier’s work doesn’t start immediately after the décor is installed. in the new décor which looks like a hotel room, a housekeeper and a woman who is dressed up as a personnel manager checks the stage design. when the manager leaves the stage, the housekeeper takes out a drink from the fridge, picks a magazine from the table, sits on the bed and starts to enjoy herself. when the manager suddenly comes back to the room, the housekeeper hastily pulls herself together, checks the rooms once more, neatens the bed on which she sat and leaves the stage. just at that time the lights are dimmed, we hear the music which started the first work (that of carrizo’s) again. light percolates from the peeping hole of one of the doors like blinking. when stage lights are turned on again we understand that the new work actually starts when the door is opened and one of the protagonists enter inside.

by using the dancers as the protagonists, supporting individuals and stage technicians, by dividing the stage into two: the part with the décor and the part outside of it and by designing this transition mise en scene with a perfectly prepared choreography, carrizo and chartier astound, as the phrase goes, they perplex the audience in this indecisive world where they invite the audience.



challenge
the cast of the works that gabriela carrizo and franck chartier stage with their group “peeping tom” involves approximately six or seven people and not all of these artists are dancers. there are actors/actresses and singers among them.
another characteristic of this group is that there is no age limit for the performers, which include the ones at the age of 80 and the ones who are very young.
the dancers of peeping tom hold a very special place among dance groups in terms of the use of human body. the movements developed by carrizo and chartier, who are dancers as well, through their personal capabilities has no boundaries in terms of the shapes the body takes like complete convulsion, inversion of the body; twisting the arms and bewildering angles of feet especially through the tricks with wrists…

on the other hand, netherlands dance theater which is composed of young dancers thoroughly concentrated on neoclassical dance within the framework of the vision of paul lightfoot who has been the in-house choreographer of the group since 2002 and the general arts director of the group since 2011.
i believe that, for peeping tom, performing the eccentric body choreography which is specific to them with the dancers who mainly dance with neoclassical choreographies and, working with a more crowded and younger cast contrary to what they are accustomed to; and for ndt, offering works of a very different quality to their dancers and -more importantly- to the audience who are used to neoclassical works is a reciprocal defiance, of which, i think they come out smelling of roses.

while watching “the missing door” and “the lost room”, a world which even though i did not easily encounter on stage absorbed me for 70 minutes; i spent time there, i got lost, i got shivers and i was astounded.
when the work was over, i didn’t even want to get out of the seat feeling awestruck. madly applauses and reaction of the audience who sunk in their seats showed that i wasn’t the only one feeling that way…
 “start again” has completed its performances in 2015-2016 season. we’ll see if it will get invitations for international tours in coming seasons; i hope it does.

19 Temmuz 2013 Cuma

"do the people in this town know how to love?" / kabaret warszawki, krzysztof warlikowski

sahneye bir adam gelir, bir çocukluk anısını anlatır: "kız gibi dans etme" demiştir bir kız arkadaşı, o ise "kız gibi değil kendim gibi dans ediyorum, olduğum gibi" diye cevap vermiştir. dedesi ise ona ginger’ın nerede diye sormuştur bir keresinde. çok sonraları, büyüyünce dedesinin ne demek istediğini anlamıştır adam; nihayet ginger'ını bulmuştur. 
o ana kadar sol profilinden gördüğümüz bıyıklı adam 180 derece döner bize sağ profilini gösterir: yüzünün sağ tarafı bir kadın gibi makyajlıdır.
adamın bir yanı fred bir yanı ginger’dır..



avignon festivali'nde bu akşam kryzsztof warlikowski'nin "kabaret warszawski" adlı son yapımı sahnelenmeye başlıyor. oyun, festivalin son 10 yıldır artistik direktörleri olan hortense archambault ile vincent baudriller bu görevden ayrılmadan önce festivale kazandırdıkları 600 kişilik çağdaş gösteri sanatları merkezi La FabricA'da gerçekleşecek. binanın mimari maria gdlewska da, warlikowski gibi leh.

"kabaret warszawski" beş saatlik bir oyun. iki bölümden oluşuyor. ilk bölüm iki saat, daha sonra yarım saat ara veriliyor ve ikinci bölüm 2.5 saat sürüyor.
ilk bölüm mayıs ayında varşova'da topluluğun mekanı nowy teatr'da sahnelendi. iki bölüm birlikte ilk defa gdynia'daki açıkhava müzik festivali open'er kapsamında gösterildi. topluluk bu gösterileri garip bir şekilde "polonya prömiyeri" olarak adlandırdı, ama aslında "dünya prömiyeri" idi, çünkü oyun ilk defa bütün haliyle open'er'de seyirci karşısına çıkmış oldu.

"kabaret warszawski" varşova kabaresi demek, ancak oyunun geçtiği yerlerin varşova ile direkt bir alakası yok. ilk bölüm berlin'de, ikinci bölüm new york'ta geçiyor. iki bölüm zaman olarak da farklılar: ilk bölüm ikinci dünya savaşı'nın hemen öncesinde, ikinci bölüm dünya ticaret merkezi saldırısının öncesi ve sonrasında.
warlikowski zaman ve mekanı aşarak; cinsellik, tabular, ırkçılık, özgürlük ve sanat üzerinden yeni çağın varşovası'ndaki -ve bence dünyanın herhangi bir metropolündeki- atmosferi, ortamı resmediyor sahnede.






ilk bölüm john van druten'in "i am a camera" adlı oyunundan uyarlanmış. çoğumuzun bildiği ünlü "cabaret" müzikalinin de teksti olan oyun, yine çoğumuzun bildiği gibi aslında christopher isherwood'un "goodbye to berlin" adlı romanından uyarlama.
warlikowski'nin druten'in oyununu kullanmasının nedeni, "cabaret"nin yayın hakkı sahiplerinin müzikalin hiç bir şekilde değiştirilmesine izin vermiyor oluşuymuş. tahmin edileceği üzere warlikowski "kabare"yi oldukça sivridilli, keskin gözlem içeren ve lafını sakınmayan bir hale çevirmiş.
"cabaret"nin müzikleri yerineyse, örneğin başka bir amerikan müzikalinden, "sweet charity"den ünlü "hey big spender" şarkısı gibi, "my funny valentine" gibi standartlar, ve ayrıca gainsbourg'dan cohen'e arıza şarkılar kullanılmış.

başroldeki clifford karakterinin -isherwood'un romanının otobiyografik öğeler taşıması dolayısıyla meraklısının zaten bildiği, ancak "cabaret" müzikalinde üstü örtülmüş olan- biseksüelliği; cliff ile sally'nin -"cabaret"de de bir nazi'ye dönüşen ernst karakterinin serbest bir yorumu olan- zengin aristokrat alman ernst'in "kapatma"ları olma girişimleri; ernst'in annesinin wagner hayranlığıyla belirginleşen faşizm; sally'nin cliff'i terk ettikten sonra kelli felli kabare müdürü ile birlikte olmaya başlaması ve müdürün zaman içinde görsel olarak hitler'e dönüşmesi; ve en sonunda sally'nin oscar ödülleri benzeri bir törenle kadın oyuncu ödülü alması gibi sahneler warlikowski'nin "kabare"sinin faşizmin izini neredeyse günümüze ve amerika'ya kadar sürdüğü benzersiz ve sıkı bir dramaturjinin nefeskesici ipuçları..

"kabaret warszawski"nin ikinci bölümü bu sefer bambaşka bir ortama götürüyor bizi; ilk bölümde faşizmin izlerini sürerken, ikinci bölümde cinsellik ve tabular üzerinden günümüz metropol insanının tatminsiz, iktidarsız ve sevgisiz ilişkilerine odaklanıyoruz. tabii ki iki bölüm de özgürlük ve bütün bu temaların sanat ile olan ilişkisini sorgulamaktan geri kalmıyor. örneğin, ilk bölümde karakterlerin tartıştığı wagner ve müziği, ikinci bölümde 9/11 saldırılarının radiohead müziği eşliğinde sergilenmesi.
sahne tasarımı iki bölümde de aynı, çünkü aslında uyarlanan iki yapıtın da kalbinde kabare-kulüp mekanları var: ilk bölümde bütün olaylar sally'nin çalıştığı kabarenin etrafında dönerken, ikinci bölümün uyarlandığı filme adını veren mekan, cinsel özgürlüğün keşfedildiği ve kazanıldığı gizli yeraltı kulübü "shortbus".
"kabare" zaten bütünüyle gizli saklı duyguların, yasak fikirlerin özgürce ortaya döküldüğü, tabuların özgürce yaşandığı, sıkı bir refah toplumu, burjuvazi, konformizm eleştirisi yapılan bir gösteri mekanı değil midir..






ikinci bölüm john cameron mitchell'in 2006 tarihli "shortbus" adlı filminden uyarlanmış. mitchell'i en iyi, transeksüel bir punk rock şarkıcısının hikayesi anlattığı muhteşem, hiperaktif, zıpır ilk filmi "hedwig and the angry inch"ten ve çocuğunu kaybeden ailenin ağırbaşlı psikolojik draması nicole kidman'lı "rabbit hole"den hatırlıyordum, ama "shortbus" hiç bir şey ifade etmiyordu benim için. youtube'da filmi bulunca nedenini anladım; pornoya yaklaşan cesur ve cüretkar sahneleri ve bütün rahatlığıyla eşcinselliği konu alan bu film sadece bizim buralarda değil, dünyanın genelinde öyle pek bir genel dağıtım şansı bulamadı herhalde. tavsiye ederim youtube'dan bütününü sansürsüz izleyebilirsiniz.

ve tabii oyundan sonra, filmi merakla arayıp bulup izleyince, bir kere daha warlikowski'nin ne kadar inanılmaz ve büyük bir tiyatro adamı, sahne büyücüsü, duygu yaratıcısı olduğuna kanaat getirdim.
mitchell'in filmi her ne kadar merkezine aldığı cesur eşcinsellik teması ve görüntülerin cüretkarlığıyla prim toplasa da, film son tahlilde hiç inandırıcı olmayan, herkesin sonunda mutlu mesut olduğu bir amerikan filmi havasından farklı bir seviyeye ulaşamıyordu. belki, "cinsel özgürlüğü kazanma" uğruna böylesine abartılı bir heyecanla umut pompalayan bir son kabul edilebilir, bilemiyorum.






warlikowski'nin "shortbus"ı ise had safhada şiirsel ama sapına kadar da gerçekçi; büyülü olduğu kadar melankolik; parıltısıyla göz aldığından daha fazla yürek burkan; cilveli ve haşin bir uyarlama.

örneğin; warlikowski hikayenin akışını radikal bir şekilde kesintiye uğratıp, yaklaşık yarım saat süren bir sekansta, kasttan sadece iki dansçının koreografisi, arka arkaya radiohead'in "kid a" albümünden müzikler ve sahneyi kaplayan yoğun duman eşliğinde ikiz kulelere yapılan terorist saldırının duygusunu yaşattı bize.
ardından dansçılardan biri sahnenin ortasındaki kırmızı kadife kaplı tabuta girdi ve tepeden durmamacasına parıltılı kağıtlar yağmaya başladı; sanki, o 9/11 görsellerinden hatırladığımız havada uçuşan kağıt parçalarının başkalaşmış halleriydiler o parıltılar.
o sırada yan taraftaki upuzun koltukta oturan oyunun diğer karakterlerinin hepsi -gerçek- joint tüttürmekte başlamışlardı bile (oyuncular sahnede birbirlerine "ister misin" diye seslenerek joint'ı elden ele uzatırlarken seyircilerden birinin elini kaldırıp "buraya da" demesi oyuna ayrı bir katman eklemedi değil).
ardından hep beraber, tabutta üstü bütünüyle parıltı kaplanmış bedenin cenazesini düzenlediler. tabutu hep birlikte kaldırıp sahnenin en gerisine gidip, hızlanarak biz seyircilere doğru taşıdılar defalarca; nihilizm ile çoşku arasında bir yerlerde asılıydık o anda hepimiz!




ve herhalde beş saatlik bir oyun bu kadar şiirsel, dingin, içli ve melankolik bir sekansla; seyirciyi "düşürmeden", umutsuzluğa sevk etmeden, seyircinin içine oturtmadan; ancak yine de, iyice kabarmış yoğun duygularla ağlatmaktan da geri kalmayan bir sahne ile bitirilebilirdi; ancak warlikowski gibi bir usta bu bıçak sırtı dengeyi, ince dozu ayarlayabilirdi.
ikinci bölüm sırasında tanıdığımız karakterler geniş ve derin sahnenin her bir noktasına dağılmışlari hepsi kendi mekanlarını yaratmışlardır bulundukları noktalarda. hiç biri özgürleşememiş, bazıları ölmüş, bazıları yitmiştir. ve sahneyi çevreleyen duvarlardan ikisine yansıtılan rüyamsı bir deniz içi (belki de göl içi, durgun bir su altı, herşeyin gömülü olduğu, akıntısı olmayan) görüntüsü bütün bu karakterleri başka bir dünyada bir araya getirdi, birleştirdi. o dünya maalesef yaşadığımız bu dünya değildi.. 

sadece van duren'in oyunundan ve mitchell'in filminden değil ingmar bergman, tony kushner, nietzsche, patti smith, justin vivian bond, jonathan littell ve john maxwell coetzee'nin metinlerinden de yararlanan ve bunlarla zenginleştirilerek katmanları çoğaltılan (ve burada ancak çok azını aktarabildiğim) "kabaret warszawki" hakkındaki izlenimlerimi burada noktalarken sizleri oyunun fragmanı ile başbaşa bırakıyorum:




15 Ekim 2011 Cumartesi

geçkin filmlerim


tôkyô monogatari, yasujirô ozu (1953)


strangers in good company, cythia scott (1990)


drivimg miss daisy, bruce beresford (1989)


what ever happened to baby jane?, robert aldrich (1962)


smultronstället, ingmar bergman (1957)


the mother, roger michell (2003)


wolke 9, andreas dresen (2008)


on golden pond, mark rydell (1981)


hachi-gatsu no kyôshikyoku, akira kurosawa (1991)


narayama bushiko, shôhei imamura (1983)

30 Ağustos 2011 Salı

savaş filmlerim


hair, milos forman (1979)


coming home, hal ashby (1978)


born on the 4th of july, oliver stone (1989)


thin red line, terrence malick (1998)


apocalypse now, francis ford coppola (1979)


the deer hunter, michael cimino (1978)


kavkazskiy plennik, sergey bodrov (1996)


gallipoli, peter weir (1981)


no man's land, danis tanovic (2001)


skammen, ingmar bergman (1968)


la battaglia di algeri, gillo pontecorvo (1966)


idi i smotri, elem klimov 81985)


la notte di san korenzo, paolo & vittorio taviani (1982)


all quiet on the western front, lewis milestone (1930)


paths of glory, stanley kubrick (1957)


dr. strangelove or: how i learned to stop worrying and love the bomb, stanley kubrick (1964)


full metal jacket, stanley kubrick (1987)