steve reich etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
steve reich etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2025 Salı

on soruluk sohbetler 119: christos papadopoulos

mycelium'u alkışlarken
tanz im august, berliner festspiele, 29.08.2024 
(fotoğraf: mehmet kerem özel)

Yunanistan çağdaş dans alanında son 20 yılda önemli yaratıcılar çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor. 80’lerin ikinci yarısından itibaren Atina’da bir squad’da sergilediği işlerle tanınıp, 2004 Atina Olimpiyat Oyunları açılış ve kapanış törenlerindeki olağanüstü tasarımcılığıyla zirve yapan, ardından gelen sahne yapıtlarıyla da niteliğini düşürmeden seyircileri büyülemeye devam eden Dimitris Papaioannou bu isimlerin başında geliyor. Papaionanou’nun yanısıra, dans eğitimi alan ve 2004 yılından itibaren koreografiler yapmaya başlayan Ioannis Mandafounis geçtiğimiz sezondan beridir, William Forysthe’ın olgunlaştırdığı Dresden Frankfurt Dans Topluluğu’nun başında; iki yıl önce İstanbul’da da bir yapıtını seyretme şansına erdiğimiz Euripides Laskaridis grotesk ile pop olanı kendine has üslubuyla harmanladığı, ses ve malzeme kullanımının öne çıktığı işleriyle Şili’den Finlandinya’ya, Uzakdoğu’dan Londra’ya dünyayı dolaşmakta; yine dansçı-koreograf Andonis Foniadakis bir yandan 2003 yılında Lyon’da kurduğu kendi topluluğu Apotosoma ile gösteriler sahnelerken, bir yandan da Ballett Theater Basel’den MaggioDanza’ya, Hannover Ballet’ten Sydney Dance Company’ye, Bale da Cidade of Sao Paulo Brazil’den Cedar Lake Contemporary Ballet’e birçok uluslararası topluluğun kendisine ısmarladığı yapıtları üretmekte.

Christos Papadopoulos da son on yıldır yaptığı üretimlerle, adından söz ettiren Yunan koreograflar arasına girdi. Amsterdam'da SNDO'da (School for New Dance Development) dans ve koreografi, Yunanistan Ulusal Tiyatrosu Drama Okulu'nda tiyatro ve Atina'da Siyasal Bilimler eğitimi alan Papadopoulos, kendi dans topluluğu LEON KAI LYKOS (ASLAN VE KURT) bünyesinde ürettiği ve Yunanistan'da büyük beğeni toplayan ilk çalışmaları Opus ve Elvedon ile Aerowaves 2016 ve 2018 seçkilerinde yer aldı. Onassis Stegi tarafından sipariş edilen ve Théâtre de la Ville, Paris ve Le Lieu Unique, Nantes tarafından ortak yapımcılığı üstlenilen ION (2018) ve yine uluslararası bir ortak yapım olan Larsen C (2021) ile şimdiden Avrupa çapında 25'ten fazla mekân ve festivale çağrılan Papadopoulos, 2023 yılında başka dans toplulukları için de yapıtlar üretmeye başladı. 2023’te Dance On Ensemble için Mellowing ve Lyon Opera Balesi için Mycelium bunların ilk ikisiydi. 2024 Eylül sonunda dünya prömiyerini yapan Ties Unseen ise Papadopoulos’un, dünyanın en prestijli çağdaş dans topluluklarından biri sayılan NDT 1 için hazırladığı bir yapıt.

Papadopoulos’un Mayıs 2025'te Onassis Stegi’nin ortak yapımcılığında sahneleyeceği yeni yapıtının dünya prömiyeri heyecanla beklenirken, müjdeli bir haber geldi; 9 Şubat 2025’te Londra’da Sadler's Wells’te gerçekleşen gala akşamında Rose Uluslararası Dans Ödülü’nün ilkini almaya hak kazandığı açıklandı. Herhangi bir tarzdaki yeni dans yapıtları için iki yılda bir verilmeye başlanan ve adı için Rose ismini seçen anonim bir kişinin, dünyada dansın Kabe’lerinden biri sayılan Sadler's Wells'e yaptığı cömert bir bağışla mümkün olan bu ödülün verilme süreci oldukça uzun: Dünyanın yedi kıtasından direktör, sanatçı, yapımcı ve yazarlardan oluşan 14 aday göstericinin Ekim 2021 ile Şubat 2023 tarihleri arasında prömiyer yapan dans yapıtları arasından değerlendirmeye alınmak üzere belirlediği uzun liste, altı seçiciden oluşan uluslararası bir jüri tarafından elendi ve bu yapıtlar Şubat 2025’in ilk günlerinde Sadler’s Wells’te canlı olarak icra edildi. An Untitled Love (Kyle Abraham), Carcaça (Marco da Silva Ferreira), Larsen C (Christos Papadopoulos) ve Encantado (Lia Rodrigues) adlı yapıtların finalist olduğu süreçte, kazananı Birleşik Krallık merkezli beş jüri üyesi belirledi.

Papadopoulos’un yapıtlarına geri dönersek; Mycelium’u geçtiğimiz yaz sonunda Berlin’de, uluslararası dans festivali Tanz im August kapsamında, Ties Unseen’i ise, NDT 1’in Jiri Kylian ve Hofesh Schechter’in birer yapıtını da içeren Architecture of the Invisible başlıklı 2024-2025 sezonunun ilk programının Lahey’deki gösteriminin çevrimiçi naklen yayınında seyrettim. Papadopoulos ile söyleşimize geçmeden önce bu yapıtlar hakkındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Papadopoulos gerek Mycelium’da gerekse de Ties Unseen’de, birlikte çalıştığı dans topluluklarının geniş kadrolarından yararlanmış; ilkini 20, ikincisini 16 dansçı için tasarlamış. İki yapıt da karanlık sahnede müziğin ritmik vuruşlarının derinden gelişiyle başlıyor. Mycelium’da önce bir dansçıyı fark ediyoruz; dansçı bize bakarak ve bedenini ve kollarını yavaşça hareket ettirerek ilerliyor, geriye, yana gidiyor; ama çok yavaş bir şekilde. Bir zaman sonra ona yandan bir dansçı ekleniyor, sonra diğer yandan ikinci bir dansçı, derken ikisi üçü aynı anda yanlardan arka arkaya sahneye giriyorlar ve sahnede bir kalabalık oluşuyor. Ties Unseen’de ise sahne yavaş yavaş aydınlandıkça 16 dansçının hepsini dağınık bir şekilde karşımızda görüyoruz.
İki yapıtın kostümleri (ilkininkinin tasarımı Angelos Mentis’e, ikincisininki Marie Gerstenberger’e ait) aynı mantığa göre tasarlanmışlar; bütün dansçılar çok küçük farklılıklarla bir örnek giydirilmişler, kıyafetler koyu renkte, üst kısımları boyun seviyesine kadar geliyor ve sadece kolları açıkta bırakıyor. Dolayısıyla bedenlerde yüzler/başlar, kollar ve eller ön plana çıkartılmış. Papadopoulos’un koreografilerinde de zaten bu üç öğe; başlar, kollar ve eller ön planda.
Dansçıların bedenleri, sanki içlerinde küçük bir top bedenin sınırlarına çarpıp yön değiştirerek ilerliyormuşcasına, kırılarak hareket ediyorlar ama esas vurgu baş ve kollarda. Kollar suyun altında sakin bir akıntıya kapılmış uzun yosunlar gibi veya rüzgara, sakin bir melteme maruz kalmış sazlar gibi kıvrılıyor, sallanıyorlar. Sahnede bu şekilde; yani benzer kıyafetler içinde, benzer hareketleri, benzer vurgu ve hızda, ama unison olarak yapmayan 16-20 figür özellikle kollara odaklanmış bir koreografiyle hareket edince müthiş bir etki ortaya çıkarıyor. Bu figürler bazen toplanıp bir araya geliyorlar, sıkışıp geriye doğru açılan bir üçgen oluşturan bir küme olarak hareket ediyorlar; aralarından çoğu, fark edilmesi çok zor manevralarla teker teker üçgenin en önüne geçiyor, bazen dörtlü beşli alt gruplar bütünden ayrılıyor, bazen bütün alt gruplar bir anda başka yönlere savruluyorlar, aralarından bazıları birleşiyor, bazıları iyice uzaklaşıyor, sonra tekrar bir araya geliyorlar. Karşımızda büzülen, genişleyen, sıkılaşan, şekil değiştiren, dağılan, parçalara ayrılan, yeniden birleşen bir organizma var.
Mycelium’da Eliza Alexandropoulou imzalı ışık tasarımının özellikle dansçıların ayaklarını karanlıkta bırakması, hafifçe havada süzülüyorlarmış gibi olma efekti yaratıyor. Bu halleriyle, güneş batarken şehir semalarında dans eden sığırcık sürülerini ya da okyanusun karanlık derinliğinde ilerleyen denizanalarını andırıyorlar. Alexandropoulou Ties Unseen’de ise sahne boyu kadar uzun, farklı canlılıkta ışık çizgilerini sahne derinliğince ileri geri hareket ettirerek bu çizgilerin dansçıların bedenlerini yalamasını sağlamış, bu sayede yine farklı, garip, oryantasyonu belirsizleştiren bir etki yaratmış.
Papadopoulos’un koreografilerinin seyirciyi büyüleyen, giderek de hipnotize eden bir etkileri var. Yalın, minimal hareket dizilerine sahipler, ama bunlar az farklılıklarla büyük bir kalabalık tarafından icra edildiğinde seyredeni huşu içinde bırakıyorlar; en azından ben böyle bir hissi deneyimledim.

Şimdi sözü, hem kendisini daha yakından tanımak için hem de NDT ve Lyon Opera Balesi ile yaptığı çalışmalar hakkında bilgi almak için Papadopoulos’a bırakıyoruz.

Sizce performansın özü nedir?
Benim için performans tamamen hayali bir peyzaj yaratmakla ilgili. Bir performansta en önemli şey onu kişiselleştirebilmek. Benim için güzellik, sahne tasarımı, estetik, gerilim vb. gibi şeyler hiç önemli değil. Performansta önemli olan, onu, derinlemesine kişisel bir şeyi ortaya çıkarmak için kullanmak. Dolayısıyla bana göre kişisel sanat en değerli ve iletişimsel olan. Hâlâ bazen performanslarımı seyreden biri bana kendi düşündüğüm bir şeyi söylediğinde şaşırıyor ve mutlu oluyorum. Bu, kişisel bir şeyi aktarmayı başardığım anlamına geliyor. Yani benim için performans bir pencere. Birinin ruhunun ve hayal gücünün içini görmenin bir yolu.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? İnanıyorsanız, nasıl olduğunu düşünüyorsunuz? 
Sanatın uzun vadede bir şeyleri dönüştürme, eğitme ve değiştirme gücüne sahip olduğuna inanıyorum. Ve şu anda oldukça ciddi siyasi ve küresel zorluklarla karşı karşıyayız. Bazen sanatın daha fazlasını yapabileceğini düşünüyorum. Örneğin Filistin ve Rusya'daki savaşı ele alalım. Şu anda dünyada devam eden pek çok zor durum var. Ve bazen sanatın üzerine düşeni yaptığını söyleyebiliriz, ancak bazen elinizde daha fazlası varken bunun yeterli olmadığını hissediyorum. Bence bu duruma daha sert ve daha fazla müdahil olmamız gerekiyor. Genel olarak sanatın en etkili silahımız olduğuna inanıyorum. Ancak, politik olarak daha fazlasını yapmamız gerektiğini hissediyorum.

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Yapıtlarınızda rüyalar rol oynuyor mu?
Yaratmaya başladığımda, genellikle çok belirsiz bir fikrim, geçici bir hissim veya anlaşılması zor bir konseptim oluyor, ancak henüz tam olarak şekillenmemiş oluyor. İlham kaynağımın genellikle doğadan geldiğini görüyorum. Küçük bir köyde büyüdüm, bu yüzden çocukluğumun çoğunu dağlarda, bitkileri, ormanı ve kuşların gökyüzünde nasıl uçtuğunu izleyerek geçirdim. Doğanın benim için önemli bir ilham kaynağı olduğuna inanıyorum. Ama asıl ilginç bulduğum şey aslında kuşların hareketleri değil, bu sistemler içinde birbirleriyle nasıl iletişim kurdukları ve etkileşime girdikleri. Devasa kuş sürülerinin nasıl bu kadar hassas bir şekilde iletişim kurabildiğine hayret ediyorum. Benim daha çok ilgilendiğim; bireylerin sosyal bir yapıya nasıl uyum sağlayabildiği ve bu yapı içinde nasıl iletişim kurabildiği, anlaşabildiği ve işlev görebildiği. Yani bireylerin bir yandan sosyal bir grubun parçası olurken bir yandan da kimliklerini nasıl koruyabildikleri. Bu, genel olarak çalışmalarımın kilit parçası; her zaman üzerinde çalıştığım bir şey. Uyum içinde olmak ne anlama geliyor? Senkronize olmak ne anlama geliyor? Senkronize olmak bir ordunun parçası olduğumuz anlamına mı gelir yoksa kişiliğimizi ve itiraz etme ya da evet veya hayır deme hakkımızı koruyabileceğimiz anlamına mı gelir? Rüyaların ilham kaynağımda gerçekten büyük bir rol oynayıp oynamadığını bilmiyorum. Rüyalar evrimin bir parçası ve çocukluk yıllarımız pek çok rüyayı tetikliyor. Yani bir bağlantı olduğunu düşünüyorum ama doğrudan bir bağlantı olup olmadığından emin değilim. Hiçbir zaman bir rüya görüp, o rüyadan bir performans için fikir edinmedim.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz sanatçı ya da kişi var mı? Ve eğer böyle bir sanatçı ya da kişi varsa, kim?
Müzikte Steve Reich ve Philip Glass gibi bestecilerin yer aldığı minimalizm akımına ilgi duyuyorum ve bu akımdan etkilendim. Sinema açısından Tarkovsky, zamanın geçişine duyduğu güven ve seyircinin filme gerçekten bakmasına, gözlemlemesine ve onunla etkileşime geçmesine izin verme yeteneği nedeniyle benim için büyük bir etki ve ilham kaynağı. Béla Tarr'ın sinema alanındaki çalışmalarından da bahsetmek isterim. Béla Tarr'ın The Turin Horse (Torino Atı) filminden gerçekten ilham aldım çünkü anlatıyı geliştirmek için zamanı kullanması çok ilginç. Bir başka örnek de Virginia Woolf'un Dalgalar romanı. Neredeyse hiç bölüm ya da paragraf içermeyecek şekilde yapılandırılmış. Büyük bir beyin fırtınası. Dolayısıyla, zaman kavramıyla oynayan sanatçılardan ve bir fikrin tekrar ve yineleme yoluyla nasıl geliştirilip evrimleştirilebileceğinden ilham alıyorum. Bu tür yapıtları gerçekten faydalı ve ilham verici buluyorum. Ayrıca klasik halk müziğinin işleyiş şekillerini de gerçekten ilham verici buluyorum.

Söyleşinin tamamını okumak için tıklayın.

12 Aralık 2023 Salı

on soruluk sohbetler 104: abhishek tapar


Bu yıl 5. yaşını kutlayan ve 16-23 Eylül 2023 tarihleri arasında gerçekleşmiş olan İstanbul Fringe Festival’de seyircilerle buluşan gösterilerden biri de, Amsterdam'da yaşayan tiyatro yapımcısı, oyuncu, kuklacı ve sanatçı Abhishek Thapar’ın My Home at the Intersection (Kavşaktaki Evim) adlı yapıtıydı. Doğu Pencap'ta doğan Thapar Londra'daki LISPA'dan Fiziksel Tiyatro alanında yüksek lisans diplomasını ve Amsterdam'daki DAS Theatre'dan Tiyatro alanında yüksek lisans derecesini almıştır. Post-kolonyal epistemolojiler, tarihyazımsal meta-kurmaca ve hikâye anlatımı üzerine sanatsal bir araştırma ve pratik geliştirmekte ilgilenen Thapar festivalde sahnelediği My Home at the Intersection adlı yapıtını “Şiddet içeren bir çatışma ve kolektif travma mirasıyla yolumuza nasıl devam edeceğiz ve hafızanın ortaya çıkan ikilemleri konusunda ne yapacağız?” sorusu üzerine kurmuş. Abhishek Thapar On Soruluk Sohbetler kapsamında sorularımızı cevaplandırdı.

Performansın özü sizce nedir?
Benim performansım, sanatsal müdahaleler kullanarak travma hatıralarında bir kapanış bulmaya yönelik varoluşsal bir önerme getiriyor. "Unutmaya geri dönme" ritüeli girişimi.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Evet. Bir tiyatro mekanının dağları yerinden oynatacak, o mekandaki izleyiciye dokunacak güce sahip olduğuna inanıyorum. Ama aynı zamanda mikro düzeyde düşünceleri değiştirme, o andaki deneyimi kolay akıl ermez bir şeyle doldurma gücüne de sahip.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Şu ana kadar işlerimde ve ilhamlarımda rüyaların hiçbir rolü olmadı. Eserlerim belirli bir konu üzerinde uzun araştırmalara, belirli bir insan topluluğu ve onların becerileriyle çalışmaya dayanıyor. Belgesel tiyatro ve toplumsal pratik kavramlarıyla ilgilenen bir performans-maker olarak ilham, fikir ve biçimler, birlikte çalıştığım insanlardan ve onların söylemek ya da ifade etmek istedikleri şeylerden ortaya çıkıyor. Pek çok teorik araştırma da çalışmalarımın arka planını ve çerçevesini oluşturuyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? 
Başlıklar çoğunlukla malzemeden ve araştırmadan ortaya çıkıyorlar. Her zaman işlevsel olmalarına çabalıyor ve işin özünü yakalamayı hedeflemelerini istiyorum. Örneğin, My Home at the Intersection başlığı performansın ana sorusundan ortaya çıktı; yani bir hane, toplumsal politik değişimleri onaylamaya ve bunlara katılmaya nasıl başlar? Aksine, Cow is a Cow (İnek İnektir) başlığı önden geldi ve kutsal inek kavramını ve onun Hindu köktenciliği ve onunla bağlantılı şiddet ile ilişkisini yeniden tanımlamaya çalışan performans onu takip etti.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim? 
 Sanatsal yolculuğumda bugüne kadar beni derinden etkileyen farklı sanatçılar, yazarlar, düşünürler, şairler, müzisyenler ve sinema eserleri oldu. O halde, 1980'lerde beni tiyatro, komedi ve Bombay ile tanıştıran Jaane bhi do yaaron filmiyle başlayabiliriz. Philip Glass, Steve Reich ve Terry Riley'nin müzikleri üzerimde derin bir etki yarattı. Salman Rushdie, Jalal Toufic, Amandeep Sandhu, Amitav Ghosh, Urvashi Butalia, Frantz Fanon, homi k bhabha'nın yazdıkları; Walid Raad, Complicite, Flinnworks, Rabih Mroué’nin sanat eserleri… J. Krishnamurthi, Walid Shah, Bulleh Shah, Kabir gibi düşünür ve filozofların güçlü bir yankısı oldu.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

21 Haziran 2023 Çarşamba

on soruluk sohbetler 89 : taldans (filiz sızanlı & mustafa kaplan)

© Tiago Moura

Dansın özü sizce nedir?
Filiz Sızanlı: Bedenin aracı olduğu imgeler dizgesi, yalnızlığın ötekinin dünyasında yankısı, eylemin algının belleğiyle ilişkisidir, kültürel ve toplumsal kodların metaforlarını taşır ve geçicidir.
Mustafa Kaplan: Bedenini keşfetmektir, kendini iyi hissetmektir, hayata katılmak ve bir ritüelin parçası olmaktır. Bugünün dans üretiminde, bedenin politik ifadesidir, bedenin özgürlüğüdür, matematiktir, fiziktir, dansla yeniyi yaratmaktır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
F.S.: Sanat dönüşme potansiyelini taşıdığı ölçüde, zamansız olma riskini alabildiği kadar dönüştürme gücü taşır. Bunu ne zaman ve nasıl yapacağı kestirilemez. Sanat bir araya getirdiği farklı dinamikler ve karşıtlıklar yoluyla iyileştirici olabilir.
M. K.: Sanat içinden çıktığı hayatı dönüştürmek ister, aynı zamanda sanat üreticisi olarak sizi de dönüştürür. Sanatın, tıpkı bilim gibi yaratırken hayatı anlamlandırma ve yeniden inşa etme sorumluluğu vardır ama bu her zaman istenilen yönde olmaz.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu? 
F.S.: Şehir, şehrin bedeni, doğada kendi başıma yaptığım uzun yürüyüşler, bir arkadaşıma aklımdakileri aktarmak, yazmak, kızım Dea’ya yapmak istediğim şeyi tarif etmek. Rüyalar yaratım sürecinin sıkıntılı zamanlarında zihinsel kalıplardan özgürleşmeye açılan bir kapı olabiliyor. 
M. K.: Yaşadığım sokaktan, aldığım eğitimlerden, izlediğim, okuduğum farklı sanat eserlerinden, yeni bitirmiş olduğum bir projenin ardından ortaya çıkan sorulardan iş üretirken besleniyorum. Rüyaların iyileştirici gücü, zihni tazeleyici etkisi, meditasyon yapmak, bilinç akışı egzersizleri, kurduğum hayaller elbette proje üretimine katkı sağlıyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
F.S.: Üzerinde çalıştığımız bir projeye isim bulmak genellikle doğmamış bir çocuğa isim bulmaya benziyor. Üretim sürecinin başlarında geçici isimler kullanıyoruz, çünkü çalışırken ne olduğunu tarif etmek için de yararlı oluyor. Bazen yaklaşık on isim yazıp hangisi olabilir diye bakıyoruz. İş çıktığında zaten ismi ile geliyor.
M. K.: İlk yıllarda yaptığımız kısa koreografilerde, proje bittikten sonra bir isim ortaya çıkıyordu. Ortaklık yaptığımız Festivaller ya da tiyatrolar programlarında yazmak için, proje bitmeden bir isim istiyorlar, bu durumlarda çalışmanın ortalarında birkaç isim ortaya çıkmış oluyor. Projeyi Taldans ikilisi olarak yapıyorsak biraz daha zaman alıyor, projenin bitimine yakın bir isim ortaya çıkıyor. 

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
F.S.: Maguy Marin, Pina Bausch, Mathilde Monnier, Steve Reich, Ayla ve Beklan Algan, Pier Paolo Pasolini, Ingmar Bergman, Gilles Deleuze, Yılmaz Güney…
M. K.: Bir sürü isim söyleyebilirim, biraz eksilterek söylersem, Beklan Algan, Ayla Algan, Aydın Teker, John Cage, Pina Bausch, Maguy Marin...

Söyleşinin geri kalan beş sorusunun cevabını merak ediyorsanız tıklayın.

5 Ekim 2011 Çarşamba

fase / keersmaeker



anne teresa de keersmaeker istanbul’a ilk geldiğinde, tiyatro festivali kapsamındaki "raga for the rainy season" gösterisi sırasında akm’nin sıcak ve bunaltıcı büyük salonunu akın akın terk etmişti seyircimiz. hatta ilk akşam alkışın sönüklüğünden ve hemencecik bitivermesinden, keersmaeker selama bile çıkamaya fırsat bulamamıştı. yanlış hatırlamıyorsam ancak ikinci akşamki selamda keersmaeker’i sahnede görebilmiştik.
30 eylül cuma akşamı fulya sanat’ta idans05’in açılışını yapan “fase”de bizzat dans eden 51 yaşındaki keersmaeker’i bu sefer çığlıklarla ve kuvvetli bir alkışla selamladık. umarım yıllar önceki değerbilmezliğimizi affettirebilmişizdir.
gerçi “fase”de de salonu, özellikle ilk bölüm sonrasında terk edenler yok değildi, ama salonun çoğunluğu bu çağdaş başyapıtı sonuna kadar izledi.

gittikçe süreleri kısalan dört bölümden oluşan “fase”de; keersmaeker’in koreografisine amerikalı minimal besteci steve reich’in farklı tarihlerde bestelediği dört müzik parçası eşlik ediyordu. aslında koreografi müziğe eşlik ediyordu demek daha doğru çünkü “fase”in çıkış noktası ve koreografik kurgusu bütünüyle reich’in müziğinin yapısına dayanıyordu: basit bir müzik “kelimesi”nin (cümle bile değil, bazı parçalarda sadece “kelime”nin) durmadan tekrarlanması, tekrarlanırken kaydırılarak icra edilmesi veya her bir tekrarda eklenen yeni “harflerle” (notalarla) kelimenin değişmesi, dönüşmesi, evrilmesi.

koreografi her ne kadar, çıkış noktası olan müzik gibi soyut da olsa; kullanılan kıyafetler, objeler (lamba, sandalye) ve ışık tasarımı yapıta dramaturjik bir altyapı sağlıyordu. “fase”den kendi çıkardığım hikayeyi anlatsam, yapıtı seyretmiş olanları bayağı bir eğlendirmiş olurum sanırım; “bu yapıtta bunları mı gördün!” diye. o yüzden kendime saklıyorum. tek iddiam, “fase”in, soyut bir yapıt gibi görünmesine karşın, betimleyici bir tarafının da olduğu.

dört bölüm içinde; dansçılar için teknik olarak, seyirciler için de seyretmesi (sabretmesi) en zor olan ilkinde (“piano phase”de) keersmaeker birkaç bariz hata yaptı. koreografinin had safhada mekanik ve hareketlerdeki değişimlerin fark edilmesi imkansızcasına belirsiz olduğu bu bölüm ancak hatasız ve mükemmel şekilde dans edildiğinde, amaçlanan etkiyi seyredende yaratabilirdi. dansçıdan bu kadar üst seviyede bir konsantrasyon, partneriyle aynı nefesi alırcasına bir birliktelik ve makinavari bir dakiklik talep eden böyle bir “üstün insan” koreografisini tasarlamanın cüretkarlığı bir yana; bunun kendi tasarımcısı tarafından bile sahnede hatasız, hakkıyla gerçekleştirilemeyeceğine tanık olmak rahatlatıcıydı. acaba keersmaaeker’in daha gençkenki “fase” performansları nasıldı diye düşünmekten kendimi alamadım. bir yandan da, keersmaaeker keşke şans’ı, rastlantı’yı ve hata’yı da “fase”in bir parçası yapsaymış diye geçirdim içimden. belki de böyle bir yapıtı vardır ve benim haberim yoktur…

“raga for the rainy season" hezimetinden sonra bir daha kolay kolay yolunu istanbul’a düşürmez herhalde diye hayıflandığım keersmaeker’i, hem de bizzat dans ederken sahnede seyretmek büyük bir keyif ve şanstı biz istanbullu dansseverler için.
reich’in 1995 tarihli “proverb” bestesinde kullandığı wittgenstein’ın “welch ein kleiner gedanke doch ein ganzes leben füllen kann!” (ne kadar küçük bir düşünce bütün bir hayatı kaplayabilir) sözü gibi; hem reich’ın “phase” müzikleri hem de keersmaeker’in “fase” koreografisi küçük ve basit fikirlerden nasıl büyük bir yapıt, bir başyapıt yaratılabileceğinin en güzel örnekleri.

idansçılara teşekkürler…