paolo - vittorio taviani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paolo - vittorio taviani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2013 Salı

NRW069 ciulli'den pirandello güzellemesi: "kaos"

 

oyun başladı: sandalyede yan oturan beyazlar içinde bir kadın ve az biraz uzağında yerde bir kitap. kadın kitaba uzanmak için hamle yapar, geri çekilir, bacağını olabildiğince uzatır ve ayağıyla kitabı kendine çeker, uzanır alır, okumaya başlar, parmaklarını sayfalarının içilerine doğru sokar, düz dursun diye cildini tersten sertçe katlar, okumaya devam eder, belli ki giderek okuduğunun içine daha çok girmektedir, ağzıyla yalar gibi sayfaları çevirir, elinde kitap yavaş yavaş sandalyeden yere iner ve sonraki 10 dakikada çapraz bir çizgi üzerinde iletrleyerek bir insanın bir kitapla yerde yapabileceği her şeyi yapar, akla bile gelmeyecek pozisyonlarda kitabı okur, çapraz ışığın kaynağına ulaştığında kitap cinsel organının üzerine, bacakları açık ve havaya doğru kalkmış, bedeni ve yüzü yere yapışıktır; beyaz don-atlet içinde üç adam gelir, kadına bakarlar ve ışık söner.






daha bu ilk sahneden, içimde bir his, sanki bir pina bausch yapıtı izliyorum. ilerleyen sahneler aynı atmosfer devam ediyor; müthiş alımlı ve canlı bir şekilde sahnedeki sandalyelere oturup insanın göründüğü gibi olmadığını, görüntüsünün arkasına saklandığını söyledikten sonra peruklarını, yapma kaşlarını, rujlarını ve fondotenlerini silen ve tekrar sandalyeden kalktıklarında yüzleri çarpılan, ayakta zor duran, zor yürüyen kadınlar; dekor olmayan boş sahnede sandalyenin kullanımı; sahnenin orta çizgisinde duran sandalyelerden kalkıp sahnenin önüne doğru, podyumda yürür gibi gelip, seyircilerin gözlerinin içine bakarak ceketlerini omuzlarından sıyıran takım elbise içindeki erkekler; hele çiftlerin çok yavaş hareketlerle dans ettikleri, zamanla kadınların erkeklerin kollarından kurtulup yere düştükleri ve arkasından gelen tango sekansında “kontakthof” ve “arien”i düşünmeden edemiyorum.

ama olamaz; tanztheater wuppertal’de değilim, seyrettiğim oyunun yönetmeni de öyle fütursuzca “arakçı” olabilecek toy birisi değil; en az bausch kadar tiyatroya kendi imzasını atmış ender yönetmenlerden, ayrıca benim de tiyatrosunu çok sevdiğim birisi: roberto ciulli.

acaba, sahneye biraz fazlaca pina bausch’un penceresinden mi bakıyorum, seyrettiğim her iki şeyin birinde bausch’un etkilerini görüyorum diye endişelenirken, oyun sonrası, gazetelerde çıkmış eleştirilere göz gezdirirken bir de ne göriyim: birisi pina bausch referansı vermiş, diğer birisi “kontaktof”un adını anmış. eh, en azından, kendimi rahatlatıyorum.

kişisel hezeyanlarımı bir kenara bırakıp oyuna gelirsem; adı: “kaos”.
ciulli ile yıllardır ortaklaşa çalıştığı dramaturgu helmut schäfer’in luigi pirandello’nun 10 oyunundan, 7 hikayesinden ve bir makalesinden esinlenerek, pirandello’nun dert edindiği temalar hakkında serbestçe sahneye koydukları bir kolaj.

oyun 19 ekim 2011’de prömiyer yapmış; bausch’un ölümünden iki yıl sonra.
hiç bir yerde buna dair bir açıklamaları yok ama bence ciulli ile schäfer “kaos”u bausch’a ithaf edebilirlerdi.
aynı şekilde; ciulli ile schäfer yine hiç bir yerde, italyan sinema ustası taviani kardeşler’in pirandello’nun öykülerinden yola çıkarak çektikleri ve oyunla aynı adı taşıyan muhteşem “kaos” filmine de göndermede bulunmuyorlar.
halbuki, yanılmıyorsam üç hikayeli filmin bir parçasında gökgürültüsü ve ardından gelen yağmur önemli bir rol oynar; ciulli ile schäfer’in “kaos”unda da birbirinden bağımsız altı sekansı birbirine bağlayan gökgürültüsü, ve oyun bardaktan boşanırcasına yağan yağmur sesiyle sonlanıyor.

ciulli’nin oyun öncesi yaptığı tanıtımdan ve daha sonra okuğum oyun broşüründen öğrendiğim kadarıyla pirandello 20.yüzyıl tiyatrosunun en önemli şahsiyetlerinden biriymiş. romanlarıyla ünlendiği halde, hayatının bir devresinde kendisini o kadar tiyatroya adamış ki, sadece yazar olarak değil kalmamış, bir topluluk kurmuş, yönetmen ve yapımcı olarak da, yani emprezaryo olarak da bu sanatın içine girmiş; hatta bir ara italyan ulusal tiyatrosu’nu kurma girişimi bile olmuş.
45 oyun yazmış ve oyunlarının konularının çoğu da tiyatro sanatı ile ilgiliymiş. en ünlüsü “altı kişi yazarını arıyor”u çok yıllar önce seyretmiştim sanırım, ama maalesef izi kalmamış. “henry IV”ünü de yine yıllar önce londra’da richard harris’ten izlemiştim; onun da çok silik bir anısı var bende.
ciulli’nin “kaos”u sayesinde pirandello’yu tanımadığımı fark ettim, ve aslında ne kadar sevebileceğimi de. ilk vakit yarattığımda elime alacağım kitaplardan olacak pirandello’nunkiler! en çok merak ettiğim de; pirandello’nun kendisinden çok genç olduğu için sadece platonik bir aşkla bağlandığı kadın oyuncuya yazdığı -ama tabii ki hiç birini postalamadığı- 540 mektup!


 
“kaos” altı sekansta pirandello’nun dünyasına soktu beni.
hiç konuşma olmayan, sadece jestler, hareketler ve durumlarla anlatılan sekanslar ağırlıktaydı. iki sekansta ise, ciulli ile schäfer’in pirandello’nun oyun ve metinlerinden seçtikleri ve provalar sırasında oyuncular tarafından bazısı olduğu gibi kalan bazısı dönüştürülen cümleler seyirciye dönük olarak söyleniyor. gerek sözsüz sekanslar gerekse de sadece sözün olduğu sekanslar çok güçlü.
ciulli ile schäfer, 30 yıllık bir birikimle bu oyunu hazırladıklarını söylemişler bir yerde; gerçekten de özüne, temeline ve en basit şekline indirgenmiş adeta damıtılmış bir sahne gösterisi “kaos”.
pirandello’yu hiç bilmememe rağmen, onun sanatı, dünyası, tiyatroya ve hayata dair fikirlerinin en azından bazıları sahneden bana ulaştı, onu bu kadar merak etmem de bu yüzden zaten..

not:
taviani’lerin filmi ile ciulli’nin oyunun isimlerinin “kaos” olması tesadüf değil; pirandello’nun doğduğu sicilya köyü adı “cavusu” yunanca “chaos”un dönüşmüş haliymiş ve “vatan” anlamına geliyormuş.

15 Nisan 2012 Pazar

film festivali 31.4

festivalin son iki gününü, birbirinden kaliteli üçer filmle geçirdim. cuma sorulsa, "ehh, şöyle böyle!" diyeceğim festival son iki gününde beni pek bir memnun yolladı salonlardan, "keşke bitmeseydi" dedirterek.


festivali taviani kardeşlerin berlinale'den taze altın ayı ödüllü "sezar ölmeli" (cesare deve morire) filmiyle noktaladım. 81 yaşındaki taviani kardeşler sadece 76 dakika süren filmleriyle sanat ve gerçeklik üzerine sıkı bir beyin fırtınası yapıyorlar. direkt olarak gerilim veya hapishane filmlerinin izleğini takip etmeden, usul usul, hangi sahnelerin "gerçek", hangilerinin "tiyatro", hangilerinin "film" olduğu muğlaklaştırarak dertlerini bizlere aktarıyorlar.
keşke sondaki fazlaca mesaj kaygılı "kıssadan hisse" olmasaymış desem de, "sezar ölmeli" bütününde oldukça etkileyici bir film.
türkçe altyazısı üzerinde, vizyona girmesi yakındır.


christian petzold'un "barbara"sı da derdini sakin bir sinema diliyle anlatan filmlerden. petzold zaten öyle bir sinemacı; atraksiyonu yok. yine bir gerilim var, ama yine, usul usul, derinden derinden. bu arada da, müthiş karakter tahlilleri.
nina hoss "barbara"da içten içe döktürüyor.



slava ross'un "siberia monamour" (sibirya monamur)'u ile julia murat'ın "historias que so existem quando lembradas" (hatırlanınca var olan hikayeler)'i hikayelerinden ziyade sinematografileriyle öne çıkan filmlerdi.

ikisi de hikayelerin gelişim çizgisinde din olgusuna oldukça yer vermişlerdi. hele "sibirya monamur"da ağır bir sovyet eski rejim eleştirisi vardı ve onun yerine konulan saf inançtı; dedeye saldıran kurtların orak-çekiç heykelinin altından çıkması gibi zorlama bir sahne, filmin sonundaki "güneş ışığı" ile birleşince, kurtuluşun tanrı inancında olduğunun altı kalınca çizilmiş oldu. hikayenin geçtiği vahşi coğrafya düşünüldüğünde, tanrılı bir dinden ziyade doğaya inanç vurgulanmış olsaydı, sanki daha isabetli olurdu.
julia murat'nın filmiyse tablo gibi evinizin bir duvarına yansıtabileceğiniz ve seyretmekten bıkmayacağınız enfes görüntülere sahipti. hüzünlüydü ancak kasvetli değildi. yaşlılık, hafıza, alışkanlıklar ve ritüeller üzerine enfes bir güzellemeydi.


joachim trier'in "oslo, august 31st" (oslo, 31 ağustos)'u daha önce louis malle tarafından aynı adla sinemaya uyarlanan pierre drieu la rochelle'in "le feu follet" romanının serbest bir uyarlamasıydı.
petzold'un demir perde doğu almanya'sı, ross'un sibirya'daki monamour köyü veya murat'nın brezilya'da dağlar arasına sıkışmış köyü ne kadar hüzünlüyse, trier'in filminin protagonisti anders'in peşisıra dolaştığımız oslo da o kadar melankolikti.
cumartesi sabahı 11.00 seansında izlediğim film boğazıma bir yumruk gibi oturdu, istanbul'un yağmurlu havası da filmin atmosferini içimde devam ettirdi.


festivalin son haftasonunun eğlenceli filmiyse, "antidepresan" bölümünden hollanda yapımı "hasta la vista!" (olduğun gibi gel) idi. geoffrey enthoven'in filmi çok başarılı oyunculuklardan da kuvvet alarak, tipik bir yol filmi kurgusunda, hüzün ile neşeyi kaynaştıran bir dostluk ve büyüme hikayesi anlatıyordu. bu biri yarı kör, diğeri boyundan aşağı felçli ve sonuncusu tümorden dolayı tekerlekli sandalyeye mahkum üç kafadarın bakirliklerini bozma yolculuğunun hollywood versiyonunun çekilmesi yakındır.

28 Aralık 2011 Çarşamba

sinema filmlerim


good morning babilonia, paolo & vittorio taviani (1987)


8½, federico fellini (1963)


sunset boulevard, billy wilder (1950)


somewhere, sofia coppola (2010)


the purple rose of cairo, woody allen (1985)


hayallerim, aşkım ve sen, atıf yılmaz (1987)


pleasantville, gary ross (1998)


the truman show, peter weir (1998)


barton fink, ethan & joel coen (1991)


amator, krzysztof kieslowski (1979)


timecode, mike figgis (2000)


auto focus, paul schrader (2002)


boogie nights, paul thomas anderson (1997)


the player, robert altman (1992)


nuovo cinema paradiso, giuseppe tornatore (1988)


the invention of hugo cabret, martin scorsese (2011)

30 Ağustos 2011 Salı

savaş filmlerim


hair, milos forman (1979)


coming home, hal ashby (1978)


born on the 4th of july, oliver stone (1989)


thin red line, terrence malick (1998)


apocalypse now, francis ford coppola (1979)


the deer hunter, michael cimino (1978)


kavkazskiy plennik, sergey bodrov (1996)


gallipoli, peter weir (1981)


no man's land, danis tanovic (2001)


skammen, ingmar bergman (1968)


la battaglia di algeri, gillo pontecorvo (1966)


idi i smotri, elem klimov 81985)


la notte di san korenzo, paolo & vittorio taviani (1982)


all quiet on the western front, lewis milestone (1930)


paths of glory, stanley kubrick (1957)


dr. strangelove or: how i learned to stop worrying and love the bomb, stanley kubrick (1964)


full metal jacket, stanley kubrick (1987)

29 Mart 2011 Salı

1988 / 7. sinema günleri


.o yıl cuma gününü çok net hatırlıyorum; okul çıkışı emek’te üst üste iki güzel film seyretmiştim: ilki woody allen’ın “radyo günleri” (radio days) diğeri volker schlöndorff’un “yaşlı adamlar topluluğu” (a gathering of old men). ertesi gün ise, yine emek’te john boorman’ın “umut ve zafer”ini (hope and glory) seyretmiş ve sinema günleri’nden pek bir memnun kalmıştım.

.ettore scola ile ilk tanışma: son pazar, lale’de annemle “özel bir gün” (una giornata particolare); çarpılmıştım.

.ardından andrey tarkovski’nin”kurban”ı (offret) ile festivali noktalamıştım. “kurban”a ancak 1995’te tekrar izlediğimde vakıf olabilecektim.
tarkovski’den bir de, festivalin ilk günü “ivan’ın çocukluğu”nu (ivanovo detstvo) izlemiştim. annem dört saatlik “andrey rublev”i seyretmiş, büyülenmişti.
ben “andrey rublev”i 1994’te izleyebildim. üzerinden 17 yıl geçti; bu yılki gösterimi fırsat bilip, hafızamı tazeleyeceğim.

.o yılın en heyecanverici olaylarından biri de taviani kardeşler (paolo & vittorio) ile tanışmaktı: iki hoşsohbet film: “günaydın babil” (good morning babylon) ve “san lorenzo gecesi” (la notte di san lorenzo). aynı yıl sinema günleri’nde oynayan diğer filmleri “allonsanfan”ı yıllar sonra yine festivalde izleyecektim.

.günlüğümden:

26 mart cumartesi: "bugün sinema günlerinin rezervasyon biletlerini aldım. louis malle'in "hoşçakalın çocuklar" adlı fransız filmi dışında bütün seanslara bilet bulmuşum."

4 nisan pazartesi: "bugün tatildik. yarınki ingilizce imtahanı için çalıştım. bugün sinema günlerinde 3 biletim vardı, gitmedim. 6.000 tl yandı."

8 nisan cuma: "bugün okul çıkışı annemle buluştum. yemek yedik ve sinemaya gittik: "radyo günleri""

9 nisan cumartesi: "cuma akşamı yine telefonlar edildi. çünkü bu sefer sevgili ilkokul arkadaşlarımla biletlerini daha önce aldığım "umut ve zafer" adlı filme gidecektik. funda, elif, birim gelirim dediler. melih zaten geliyor. aslı'nın da kendi bileti vardı. yani aldığım biletlerden 3 tane artıyordu. bunlardan iki tanesini aslı bir akşam önce istemişti, annesi filmi görmek istiyormuş. geriye 1 bilet kalmıştı. onu da satarız diye düşünmüştüm. saat 14.30'da kimsecikler gelmemişti bizim gruptan. melih geldi daha sonra. aslı geldi 2 bileti aldı. geriye 4 bilet kalıyordu. melih'le ben de bu kalanları sattık. birden elif gelmez mi. bana da bulmazsanız sokmam sizi diye diretti. neyse ki buldum. filmden çıktıktan sonra dördümüz (melih, elif, ceyda ve ben) opera pastahanesine gittik. kup yedik ve sonra ayrıldık. iyi bir gündü."

12 nisan salı: "okul çıkışı annemle taviani kardeşlerin "san lorenzo gecesi" adlı başyapıtlarına gittik. çok güzeldi."

15 nisan cuma: "bugün de sinemaya gittim fakat sinema günleri dışında. "son imparator" ile oscar kazanan bertolucci'nin "1900" adlı filminin 1.bölümüne."