volker schlöndorff etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
volker schlöndorff etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2024 Cuma

03 MAYIS


-1374 mezopotamyalı gökbilimciler tarafından ugarit'te görülmüş olan güneş tutulması (2m 07s) "hiyar ayındaki yeni ay gününde, güneş utandırıldı ve gündüz vakti mars'ın da katılımıyla battı" anlatımıyla tarihe geçmiş

1808 francisco goya tarafından 1814 yılında tasvir edilmiş olan üç mayıs isimli tablonun günü


1810 ingiliz şair lord byron çanakkale boğazı'nı yüzerek geçmiş


1917 ernest bloch'un schelomo: rhapsodie hébraïque ve israil senfonisi'nin dünya prömiyerleri, artur bodanzky'nin birincisini, bestecinin ikincisini yönettiği new york carnegie hall'daki konserde gerçekleştirilmiş


1951 londra'da royal festival hall açılmış


1979 volker schlöndorff'un günter grass'ın romanından uyarladığı teneke trampet filmi gösterine girdi


1997 mahir günşıray'ın yönettiği jean genet'nin hizmetçiler'ini feriköy'de sahne foks'da seyrettim 

2013 new york filarmoni orkestrası ikinci kere istanbul'a geldi, şef alan gilbert idi; sütlüce'de haliç kongre merkezi'nde konserlerden bu akşamkinin solisti joshua bell, yarınkininki emanuel ax idi

2021 internetten canlı yayınlanan peeping tom'un grand theatre de geneve olarak sahnelediği henry purcell'in didon et enee adlı operasını izledim



29 Mart 2011 Salı

1988 / 7. sinema günleri


.o yıl cuma gününü çok net hatırlıyorum; okul çıkışı emek’te üst üste iki güzel film seyretmiştim: ilki woody allen’ın “radyo günleri” (radio days) diğeri volker schlöndorff’un “yaşlı adamlar topluluğu” (a gathering of old men). ertesi gün ise, yine emek’te john boorman’ın “umut ve zafer”ini (hope and glory) seyretmiş ve sinema günleri’nden pek bir memnun kalmıştım.

.ettore scola ile ilk tanışma: son pazar, lale’de annemle “özel bir gün” (una giornata particolare); çarpılmıştım.

.ardından andrey tarkovski’nin”kurban”ı (offret) ile festivali noktalamıştım. “kurban”a ancak 1995’te tekrar izlediğimde vakıf olabilecektim.
tarkovski’den bir de, festivalin ilk günü “ivan’ın çocukluğu”nu (ivanovo detstvo) izlemiştim. annem dört saatlik “andrey rublev”i seyretmiş, büyülenmişti.
ben “andrey rublev”i 1994’te izleyebildim. üzerinden 17 yıl geçti; bu yılki gösterimi fırsat bilip, hafızamı tazeleyeceğim.

.o yılın en heyecanverici olaylarından biri de taviani kardeşler (paolo & vittorio) ile tanışmaktı: iki hoşsohbet film: “günaydın babil” (good morning babylon) ve “san lorenzo gecesi” (la notte di san lorenzo). aynı yıl sinema günleri’nde oynayan diğer filmleri “allonsanfan”ı yıllar sonra yine festivalde izleyecektim.

.günlüğümden:

26 mart cumartesi: "bugün sinema günlerinin rezervasyon biletlerini aldım. louis malle'in "hoşçakalın çocuklar" adlı fransız filmi dışında bütün seanslara bilet bulmuşum."

4 nisan pazartesi: "bugün tatildik. yarınki ingilizce imtahanı için çalıştım. bugün sinema günlerinde 3 biletim vardı, gitmedim. 6.000 tl yandı."

8 nisan cuma: "bugün okul çıkışı annemle buluştum. yemek yedik ve sinemaya gittik: "radyo günleri""

9 nisan cumartesi: "cuma akşamı yine telefonlar edildi. çünkü bu sefer sevgili ilkokul arkadaşlarımla biletlerini daha önce aldığım "umut ve zafer" adlı filme gidecektik. funda, elif, birim gelirim dediler. melih zaten geliyor. aslı'nın da kendi bileti vardı. yani aldığım biletlerden 3 tane artıyordu. bunlardan iki tanesini aslı bir akşam önce istemişti, annesi filmi görmek istiyormuş. geriye 1 bilet kalmıştı. onu da satarız diye düşünmüştüm. saat 14.30'da kimsecikler gelmemişti bizim gruptan. melih geldi daha sonra. aslı geldi 2 bileti aldı. geriye 4 bilet kalıyordu. melih'le ben de bu kalanları sattık. birden elif gelmez mi. bana da bulmazsanız sokmam sizi diye diretti. neyse ki buldum. filmden çıktıktan sonra dördümüz (melih, elif, ceyda ve ben) opera pastahanesine gittik. kup yedik ve sonra ayrıldık. iyi bir gündü."

12 nisan salı: "okul çıkışı annemle taviani kardeşlerin "san lorenzo gecesi" adlı başyapıtlarına gittik. çok güzeldi."

15 nisan cuma: "bugün de sinemaya gittim fakat sinema günleri dışında. "son imparator" ile oscar kazanan bertolucci'nin "1900" adlı filminin 1.bölümüne."

30 Temmuz 2010 Cuma

KAYIP ZAMANIN İçİNDE


yıllar önce picus dergisinde fatih özgüven'in proust üzerine yazdıklarından en çok hatırımda kalan, özgüven'in "kayıp zamanın izinde"yi daha önce iki ayrı dilde okumuş olmasına rağmen proust'u yeni okumaya başlayanları kıskandığını söylemesi idi.

"kayıp zamanın izinde"nin türkçeye kazandırıldığı yıllarda bir yaz günü yalıkavak sahilinde 35-30 yaşlarında bir hanımın elinde görmüştüm tuğla gibi "çiçek açmış genç kızların gölgesinde"yi, pek şaşırmıştım; hafif güldürüler, heyecanlı polisiyeler dururken, yazın tatilde hem de sahilde okunacak kitap mıydı!
yıllar sonra aynı durumdaydım; "kayıp zaman"a bir yaz günü tatilde, kumsalda başladım ve başka bir yaz günü bitirdim. ciltlerin kalınlığını ve cümlelerin uzunluğunu saymazsanız, zaman zaman bir gülse birsel kitabı, okumamış olsam da tahmin edebiliyorum, kadar eğlenceli, bir polisiye kadar entrikalı olmasa da yeterince tedirgin ediciydi.
proust'u kumsalda okumanın tek bir püf noktası var; göz ve kulak sadece proust'ta olacak, başka bir yerde veya kişide değil! yoksa o mükemmel ama upuzun cümleleri dönüp dönüp baştan almak içten bile değil. tercihen, kulaklıktan chausson, debussy, ravel ve hatta brahms üçlüleri, dörtlüleri, beşlileri dinlemek faydalı olabiliyor konsantrasyonda.

diyeceğim o ki, geçenlerde, tam olarak 25 temmuz 2010 pazar günü, "kayıp zamanın izinde"yi bitirdim. yaklaşık bir yıl önce, tam olarak 3 haziran 2009 tarihinde, "swann'ların tarafı"nın kapağını açarak girmiştim proust'un yedi ciltlik kayıp zamanına; geçtiğimiz pazar günü, zamanı yakalayarak sonlandırdım maratonu. okurluk tarihimin unutulmazları arasına giren bir deneyimdi.

zaman zaman buraya alıntılar aldım "kayıp zamanın izinde"den; müthiş bir huşu ve tatmin içinde, adeta yutarak okuduğum satırları, sayfaları da oldu, sıkıldığım, bir an önce bitsin istediğim, proust'tan nefret ettiğim yerleri de. bir yıllık süre zarfında araya başka kitaplar da aldım, yoksa devamlı onu okumaya kalksam sonunu getiremiyebilirdim; başka bir açıdan da iyi oldu, "kayıp zamanın izinde" zaman kazandı içimde, genişledi, karakterleri benimle birlikte zaman geçirdiler, yaşlandılar...

roza hakmen'in çevirisinin çok çok iyi olduğunu düşünüyorum; bazı pasajlarda proust'un neredeyse türkçe yazdığını bile zannedebilirdim. bu kadar iyi bir çeviri olmasa "kayıp zaman"dan bu kadar zevk alır mıydım emin değilim.
sonradan, yakup kadri, nasuhi baydar ve tahsin yücel tarafından yapılmış kısmi (teker ciltlik) çevirilerinin de olduğunu öğrendim. doğrusu, onları merak da etmedim; hakmen'inki bence hem mükemmele yakın hem de külliyatı tek bir dilden okumak açısından daha doğru.

"kayıp zamanın izinde"yi oluşturan yedi cilt, ayrı ayrı okunabilecek, kendi içlerinde neticelenen konulara sahip değiller, birbirlerini takip ediyorlar; belki sadece ilk cilt "swann'ların tarafı" bağımsız olarak okunup bırakılabilir.
bu anlamda "kayıp zaman" hakkında bana en ilginç şeylerden biri, romanın yazma sürecini proust'un kendi deyişiyle şöyle açıklaması: "son cildin son bölümü ilk cildin ilk bölümünden hemen sonra yazıldı. aradan kalan her şey sonradan yazıldı". hele bu açıdan bakınca gerçekten müthiş bir serüven "kayıp zamanın izinde"; hem yazarının yaratım süreci açısından hem de okurun okuma süreci açısından.

...



bu kült roman şimdilik ne yazık ki hakkıyla sinemaya veya televizyona uyarlanabilmiş değil; fransızlardan bir fassbinder çıkıp da döblin'in "berlin alexanderplatz"ını çektiği gibi bir "kayıp zamanın izinde" projesi gerçekleşmedi daha.
boşverin fransızları, en merak ettiğim şeylerden biri; acaba gerçekleşememiş tasarılar olarak ünlü yönetmenlerin zihinlerinde veya not defterlerinde kalmış mıdır "kayıp zamanın izinde"? sanki, stanley kubrick'e çok yakışırdı böyle bir proje.

yüz yılı çoktan aşmış sinema tarihinde topu topu üç film var "kayıp zaman"dan uyarlanan.
en iyisi ve en bilineni volker schlöndorff imzalı "un amour de swann" (swann'ın aşkı).
jeremy irons, ornella mutti ve alain delon, yıl 1984; bir yeniyetme olarak, o zamanki sinema günlerinde seyretmiş, öyle pek ayılıp bayılmamıştım. geçen yaz, kendi proust serüvenime başlamadan önce, bir kere daha seyrettim ve bayağı beğendim. şimdi düşünüyorum da, ortalama bir film süresi dahilinde ancak bu kadar olabilirdi sanki.




yaklaşık on sene önceki festivalde de raoul ruiz'in bol keseden fransız yıldızlarla çektiği "le temps retrouvé, d'après l'oeuvre de marcel proust" (yakalanan zaman) gösterilmişti; catherine deneuve, vincent perez, emmanuel béart, pascal greggory, chiara mastroianni, elsa zylberstein, arielle dombasle ve john malkovich. yönetmeninin tarzını sevmediğimden o zaman hiç ilgimi çekmemişti, hala temkinli yaklaşıyorum, zira merakımı yenemeyerek izlediğim aynı yönetmenin "klimt"i gibi çıkmasından çekiniyorum.
üçüncü filmse, bir uyarlama değil esinlenme: chantal akerman, "la captive", "kayıp zaman"nın "mahpus" isimli cildinden. akerman iyileri de kötüleri de olan bir yönetmen, "la captive"i bir yerlerden bulup, şans vermek lazım.



tiyatro da ise, bu seneki tiyatro festivalinde konuğumuz olan guy cassiers'in ilk önemli çıkışıymış 2004-2005 yıllarında sahneye taşıdığı "kayıp zamanın izinde" projesi; ülkesinde ve avrupa'da bütün ödülleri toplamış, eleştirmen ve seyirciden övgüler almış.
cassiers romanı birebir uyarlamamış; her birine, romandan bir karakterin adını ve dünyasını verdiği dört bölümlük bir strüktür kurmuş. sırasıyla swann, albertine, charlus ve son olarak da marcel'in "dünyası"na yolculuğa çıkarmış seyircileri.
karakter sayısını da en önemlilerine indirgemiş. son bölüm "marcel'in dünyası"nda ise sadece marcel proust ve proust'un sekreteri céleste albaret'ye yer vermiş ve bu bölümü, albaret'nin 1972'de yayınlanan anılarından da faydalanarak hazırlamış.
bir başka kulağa hoş gelen ayrıntı ise; yapım boyunca marcel proust'un sahnede genç ve yaşlı olmak üzere iki ayrı kişi tarafından canlandırılıyor olması; bazı anlarda video projeksiyonundan da verilen görüntülerle marcel'lerin sayısı dörde kadar çıkıyormuş.

tabii, artık o devasa yapımı izleme şansımız yok, olsa olsa hakkında yazılanlardan fikir edinebiliriz, ki linkini verdiğim ivar hagendoorn'un metni gerek proust gerekse de cassiers'in yorumu hakkında oldukça doyurucu; insan kıskanmadan edemiyor!
ama hiç olmadı, cassiers'in şimdilerde sahneye üç bölüm halinde taşımayı planladığı ve ilk bölümü geçenlerde prömiyer yapan -ve akabinde avignon'da görücüye çıkan- başka bir kült roman uyarlaması, robert musil'in "niteliksiz adam"ı veya yine başka bir edebi demir leblebi, malcolm lowry'nin "yanardağın altında"sından yaptığı uyarlama bir şekilde festivale konuk olsa keşke.

...


proust "kayıp zamanın izinde"ye ait notlarını 1908'den 1917'ye kadar yukarıdaki ince uzun defterlere yazmış.
hala satılıyor mu bilmiyorum, ben 2002'de paris ulusal kütüphanesi'nin dükkanından satın almıştım defterlerden birini; birebir kopyalarını yapmışlar, sarı kumaş ayracı, ince uzun kalemiyle.
bu zaman oldu, kıyıp da içine bir şeyler yazamadım, çizemedim. hatıra diye saklıyorum. kendi zamanımın içinde uygun anı bekliyorum...