christian petzold etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
christian petzold etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2012 Pazar

film festivali 31.4

festivalin son iki gününü, birbirinden kaliteli üçer filmle geçirdim. cuma sorulsa, "ehh, şöyle böyle!" diyeceğim festival son iki gününde beni pek bir memnun yolladı salonlardan, "keşke bitmeseydi" dedirterek.


festivali taviani kardeşlerin berlinale'den taze altın ayı ödüllü "sezar ölmeli" (cesare deve morire) filmiyle noktaladım. 81 yaşındaki taviani kardeşler sadece 76 dakika süren filmleriyle sanat ve gerçeklik üzerine sıkı bir beyin fırtınası yapıyorlar. direkt olarak gerilim veya hapishane filmlerinin izleğini takip etmeden, usul usul, hangi sahnelerin "gerçek", hangilerinin "tiyatro", hangilerinin "film" olduğu muğlaklaştırarak dertlerini bizlere aktarıyorlar.
keşke sondaki fazlaca mesaj kaygılı "kıssadan hisse" olmasaymış desem de, "sezar ölmeli" bütününde oldukça etkileyici bir film.
türkçe altyazısı üzerinde, vizyona girmesi yakındır.


christian petzold'un "barbara"sı da derdini sakin bir sinema diliyle anlatan filmlerden. petzold zaten öyle bir sinemacı; atraksiyonu yok. yine bir gerilim var, ama yine, usul usul, derinden derinden. bu arada da, müthiş karakter tahlilleri.
nina hoss "barbara"da içten içe döktürüyor.



slava ross'un "siberia monamour" (sibirya monamur)'u ile julia murat'ın "historias que so existem quando lembradas" (hatırlanınca var olan hikayeler)'i hikayelerinden ziyade sinematografileriyle öne çıkan filmlerdi.

ikisi de hikayelerin gelişim çizgisinde din olgusuna oldukça yer vermişlerdi. hele "sibirya monamur"da ağır bir sovyet eski rejim eleştirisi vardı ve onun yerine konulan saf inançtı; dedeye saldıran kurtların orak-çekiç heykelinin altından çıkması gibi zorlama bir sahne, filmin sonundaki "güneş ışığı" ile birleşince, kurtuluşun tanrı inancında olduğunun altı kalınca çizilmiş oldu. hikayenin geçtiği vahşi coğrafya düşünüldüğünde, tanrılı bir dinden ziyade doğaya inanç vurgulanmış olsaydı, sanki daha isabetli olurdu.
julia murat'nın filmiyse tablo gibi evinizin bir duvarına yansıtabileceğiniz ve seyretmekten bıkmayacağınız enfes görüntülere sahipti. hüzünlüydü ancak kasvetli değildi. yaşlılık, hafıza, alışkanlıklar ve ritüeller üzerine enfes bir güzellemeydi.


joachim trier'in "oslo, august 31st" (oslo, 31 ağustos)'u daha önce louis malle tarafından aynı adla sinemaya uyarlanan pierre drieu la rochelle'in "le feu follet" romanının serbest bir uyarlamasıydı.
petzold'un demir perde doğu almanya'sı, ross'un sibirya'daki monamour köyü veya murat'nın brezilya'da dağlar arasına sıkışmış köyü ne kadar hüzünlüyse, trier'in filminin protagonisti anders'in peşisıra dolaştığımız oslo da o kadar melankolikti.
cumartesi sabahı 11.00 seansında izlediğim film boğazıma bir yumruk gibi oturdu, istanbul'un yağmurlu havası da filmin atmosferini içimde devam ettirdi.


festivalin son haftasonunun eğlenceli filmiyse, "antidepresan" bölümünden hollanda yapımı "hasta la vista!" (olduğun gibi gel) idi. geoffrey enthoven'in filmi çok başarılı oyunculuklardan da kuvvet alarak, tipik bir yol filmi kurgusunda, hüzün ile neşeyi kaynaştıran bir dostluk ve büyüme hikayesi anlatıyordu. bu biri yarı kör, diğeri boyundan aşağı felçli ve sonuncusu tümorden dolayı tekerlekli sandalyeye mahkum üç kafadarın bakirliklerini bozma yolculuğunun hollywood versiyonunun çekilmesi yakındır.

28 Haziran 2009 Pazar

almanların en iyileri



almanların gündelik hayatındaki üç önemli unsur: I- doğa (tercihen orman), II- durgun suda (tercihen gölde) çırılçıplak yüzmek, III- hangi yaşta ve hangi tip ilişkide olursa olsun mevcut partnerinden başkasına aşık olmak.
bunlara bir de almanların masal sevgisi eklenebilir. nerden mi biliyorum? haftasonu istanbul modern'de "herşeyin tıkırında" olduğu altı yepyeni alman filmi seyrettim; iki aydır beraber olan 18'lik eşcinsel çift, çocuksuz genç çift, iki çocuklu müzisyen çift, torunlu 70'lerinde geçkin çift, hepsinin ortak noktası, ilişkilerin gidişatının üçüncü hatta dördüncü kişilerin ortaya çıkmasıyla sorgulanması, bozulması, giderek yok olması. bu arada mutlaka çırılçıplak gölde yüzülüyor, ormanda ağaçlar altında sohbet ediliyor, tercihen masal yada yüzyıllar öncesinden kalma bir efsane anlatılıyor. ha bir de, şu ilişkiyi sorgulama işi çiftlerden birinin ölümüne kadar gidiyor!

jan krüger'in, ormana yaptıkları bir gezi sırasında denk geldikleri evdeki anne-oğulla birlikte geçirdikleri vaktin, ilişkilerindeki mevcut iktidar sorunlarını iyice suyüzüne çıkarttığı genç eşcinsel çiftin hikayesini anlatan "rückenwind" (pupa yelken) adlı filmi herşeyi göstermeyen, çoğu şeyin ucunu açık, belirsiz - ve belki de biraz tanımsız- bırakan "cool" tarzıyla puan topladı.

nicolette krebitz'in "das herz ist ein dunkler wald" (yürek karanlık bir ormandır) adlı filmi sırf adıyla bile yürekleri derinden sarsmaya adaydı; ancak, esinlendiği medea mitine gönderme yaparcasına teatral, fazlaca biçimsel ve dolayısıyla duygusunu seyirciye geçiremeyen, başroldeki nina hoss gibi soğuk bir film olarak kaldı.

sebastian schipper'in "mitte ende august" (ağustos ortası sonu) ve andreas dresen'in "wolke 9" (bulutların üstünde) adlı filmleri insan ilişkilerine odaklanan akıcı ve sürprizli senaryoları, başarılı oyunculukları, doğal görüntüleri ve hissedilmeyen incelikteki kurgularıyla samimi bir anlatım yakalayan, neredeyse komşumuzunkiymiş gibi kendimizi yakın ve içinde hissettiğimiz hikayeler anlatıyorlardı.
özellikle "wolke 9", hakkındaki beklentiyi hakkıyla karşılayan çok iyi bir film çıktı. 30 yıllık bir evliliği olan 65 yaşındaki evkadını, kocasıyla hala "her anlamda" iyi anlaşıyor olmasına rağmen, "anlamadığı bir şekilde" 76'lık bir adama aşık olursa ne olur?
çoğumuzun olağandışı sayacağı bu hikayeyi, yaşlıların cinsel hayatını cesurca ortaya sermeyi ihmal etmeden!, sanki 18'lik gençlerin aşkını anlatıyormuş gibi perdeye yansıtan yönetmen andreas dresen kadar başroldeki ursula werner'i de kutlamak lazım. "wolke 9"un başka meziyetleri de vardı; hikayenin duygusal atmosferiyle birebir örtüşen görüntüleri (michael hammon), filme ritm verdiği gibi filmi parçalara ayıran ve içerikleri hikayeyle koşut giden -başkarakterin devam ettiği kadınlar korosunun söylediği- şarkıları.

daha önceki filmlerinden tanıdığım ve sevdiğim christian petzold'un "jerichow"u ise keşke daha iyi, daha etkileyici, daha sarsıcı olsaymış dedirten serbest bir "postacı kapıyı iki kere çalar" uyarlamasıydı. filmin işlemeyen tarafı belki de alman oyuncularıydı: kadın'da -yine- nina hoss, baştan çıkaran adam'da kaslı ve yakışıklı ancak ifadesiz bakışlı benno fürmann.
filmin en başarılı -ve benim için sürpriz- tarafı ise aldatılan koca'daki hilmi sözer'di. "almancı!" festivalinde gösterilen ayşe polat'ın "auslandtournee"sindeki zeki mürenvari karakterde ilk defa seyrettiğim hilmi sözer'e "jerichow"daki ölçülü, "içerden" oyunuyla bir kere daha hayran kaldım.

goethe enstitüsündekiler sağolsunlar, -nedense istanbul'daki film festivalcilerinin programlarına almadıkları- yeni tarihli kaliteli alman filmerinden mahrum etmediler bizi.
her sene bu vakitler benzer organizasyonlar yapmaya devam edeceklerinin müjdesini de verdiler geçenlerde.


herşey tıkırında - almanya'dan yepyeni filmler, 25-28 haziran 2009

01. wolke 9 (bulutların üstünde), andreas dresen, ****.5 (28hzr)
02. mitte ende august (ağustos ortası sonu), sebastian schipper, **** (27hzr)
03. rückenwind (pupa yelken), jan krüger, ***.5 (27hzr)
04. jerichow, christian petzold, ***.5 (28hzr)
05. das herz ist ein dunkler wald (yürek karanlık bir ormandır), nicolette krebitz, *** (27hzr)
06. lulu & jimi, oskar roehler, * (28hzr)