luigi pirandello etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
luigi pirandello etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Aralık 2025 Pazartesi
21 Eylül 2014 Pazar
theater an der ruhr ile altıdan sonra tiyatro ortak yapımı: "ekonomania"
roberto ciulli ve yiğit sertdemir, “theater an der ruhr “oyuncuları ve “altıdan sonra tiyatro” oyuncuları; her biri çok sevdiğim tiyatrocular, sanatçılar.
sertdemir ve ekibinin sahne üzerine getirdikleri hemen hemen her şeyi izledim; ciulli ve ekibini gerek 2005’te istanbul’da gerek 2013’te mülheim’da sıkı takip etmişliğim var.
sanatlarını birleştirerek büyüyen bu iki ekip ne yapsa baştan 1-0 onlara teslim eder(d)im kendimi seyirci olarak.
kabaca baktığımda bile; theater an der ruhr’un “clowns 2½” ve “kaos”, altıdan sonra tiyatro’nun “dertsiz oyun”, "surname 2010” ve "ikiye bölünen vikont" işlerini düşününce “ekonomania”nın bu iki topluluğun ürettikleri, üzerine düşündükleri, yoğunlaştıkları tiyatro tarzlarının doğal sonucu olduğunu rahatlıkla görüyor insan. “ekonomania”dan ayrıca yoğun beckett hissi aldığımı da eklemeliyim.
“ekonomania” iç içe geçmiş oyun halkalarından oluşuyor. seyretmeye başladığımız oyunun (çöp yiyen işçiler) içinde başka bir oyun (bir yaz gecesi rüyası) oynanıyor; sonra bu ikisinin bir oyun provası olduğunu anlıyoruz, bir üst halkaya geçiyoruz.
hepsinin de üstünde “yazar”ın sesi var (sanırım bu sesin sahibi bizzat oyunun yazarı yiğit sertdemir; yazar olarak kendi metnini mi okuyor yoksa bu oyunu yazarken esinlediği "dağın devleri" adlı bitmemiş oyunun yazarı luigi pirandello’yu mu oynuyor/seslendiriyor, bilemedim; çünkü bu sesin anlattıkları devlerle ilgili, ama ne kadarı pirandello'dan ne kadarı sertdemir belirsiz); bu üst ses hem ilk halkada (çöp yiyen işçiler) hem de üst halkada. yazar bize az çok, zaten seyretmiş olduğumuz, oyuncuların sahnede yapmış oldukları şeyleri "anlatıyor"; kafam(ız) karışıyor; neden mi, anlatıyım: ciulli'nin/sertdemir'in oyununun mantığında “çöp yiyen işçiler” ile “bir yaz gecesi rüyası” organik bir şekilde birbirine bağlı bir “kurgu oyun” oluşturuyorlar ve biz “yazarın sesi”ni ilk defa "kurgu oyun"da teyp çalıştırıldığında duyuyoruz. oyunun sonuna doğru, artık her şey çıkmaza girmişken, herkes (sahnede oyuncular ve salonda bizler, "ben") "sıkıntıyla beklemeye" başlamışken oyunculardan birinin aklına esiyor, teybi tekrar çalıştırıyor ve sahne gerçekliği içinde aslında “oyun olmayan” üst halkada “yazarın sesi” tekrar duyuluyor; nasıl oluyor da "yazarın sesi" üst halkada da duyuluyor. neticede, sahnede izlediğimiz oyunların toplamı tek bir “oyun” ise, oyunlar arası bu sıçrama neden olmasın da denebilir.
neden olsun peki; bu trük ne işe yarıyor! benim için şuna yaradı:
toplam 85 dakikalık oyun sırasında anladığım ama “anlam veremediğim” bir sürü şeyden (replik, söz, jest ve imajdan) sonra, oyunun bitmesine bir dakika kala “yazarın sesi”nden dinlediklerim etkilenmemi sağladı; oyun ile “gezi” arasında net bir bağ kurdum. geriye doğru sarıp oyunun bütünü üzerine düşününce yine de bu bağın arkası, -oyundaki pek çok imaj için de geçerli olmak üzere-, benim için pek dolu değil; belki başka seyirciler için dolu olabilir ancak ben, kişisel birikimimle dolduramıyorum; bağ gevşek, imajlar yüzeyde kalıyor benim için.
baştaki ağız seslerinin senfonisi ve ara ara gelen devlerin ayak sesleri dışında, oyunda en çok sevdiğim fikirlerden bir diğeri:
oyunda hem almanca hem türkçe konuşan, gerçek hayatta da sahnede de bu iki dili bilen, oyuncular arasında tercüme yapan tek oyuncunun, recai hallaç’ın “provası yapılan oyun”da fabrika düdüğünden etkilenmiyor ve sonunda sahnedeki herkes baygınken onun muzipçe bizlere bakıyor olmasıydı; yani bu sahne sayesinde, ele aldığı konular içinde dil’in işlevsizleşmesi, gücünü, anlamını, yapısını kaybetmesi de olan “ekonomania”da, bildiği ve konuştuğu dillerden dolayı asıl iktidar sahibinin bir tek o olması benim için, oyunun dramaturjisinde de yerini bulan, anlam kazanan bir öğeye dönüştü.
yapımın oyunculuklarını (özellikle petra von der beek ile gülhan kadim'i), ışık (ruzdi aliji), sahne (gerhard benz) ve ses (matthias flake) tasarımlarını çok beğendim, ancak son tahlilde oyunun beni şöyle sıkıca elimden, yüreğimden tutup başka bir diyara sürüklediğini söyleyemeyeceğim. açılış sahnesindeki ilk görüntü ve seslerde, ve sahneyi ve salonu ilk defa “devler”i imleyen adım sesleri kapladığında içimde bir şeyler kıpırdadı, maalesef o kadarla da kaldı.
"ekonomania" kasım'da mülheim'da almanya prömiyerini yapacak, aralık'ta tekrar istanbul'da olacak.
____________
roberto cuilli ve yiğit sertdemir ile yapılış çok güzel, okuması keyifli bir röportaj için tıklayın.
ayrıca oyun broşüründe de cuilli, sertdemir ve oyunun dramatugu helmut schaefer ile yapılmış zihin açıcı, uzun bir röportaj var; oyunu anlamlandırmada faydası dokunuyor.
17 Aralık 2013 Salı
NRW069 ciulli'den pirandello güzellemesi: "kaos"
oyun başladı: sandalyede yan oturan beyazlar içinde bir
kadın ve az biraz uzağında yerde bir kitap. kadın kitaba uzanmak için hamle
yapar, geri çekilir, bacağını olabildiğince uzatır ve ayağıyla kitabı kendine
çeker, uzanır alır, okumaya başlar, parmaklarını sayfalarının içilerine doğru
sokar, düz dursun diye cildini tersten sertçe katlar, okumaya devam eder, belli
ki giderek okuduğunun içine daha çok girmektedir, ağzıyla yalar gibi sayfaları
çevirir, elinde kitap yavaş yavaş sandalyeden yere iner ve sonraki 10 dakikada
çapraz bir çizgi üzerinde iletrleyerek bir insanın bir kitapla yerde
yapabileceği her şeyi yapar, akla bile gelmeyecek pozisyonlarda kitabı okur,
çapraz ışığın kaynağına ulaştığında kitap cinsel organının üzerine, bacakları
açık ve havaya doğru kalkmış, bedeni ve yüzü yere yapışıktır; beyaz don-atlet
içinde üç adam gelir, kadına bakarlar ve ışık söner.
daha bu ilk sahneden, içimde bir his, sanki bir pina bausch
yapıtı izliyorum. ilerleyen sahneler aynı atmosfer devam ediyor; müthiş alımlı
ve canlı bir şekilde sahnedeki sandalyelere oturup insanın göründüğü gibi
olmadığını, görüntüsünün arkasına saklandığını söyledikten sonra peruklarını,
yapma kaşlarını, rujlarını ve fondotenlerini silen ve tekrar sandalyeden
kalktıklarında yüzleri çarpılan, ayakta zor duran, zor yürüyen kadınlar; dekor
olmayan boş sahnede sandalyenin kullanımı; sahnenin orta çizgisinde duran
sandalyelerden kalkıp sahnenin önüne doğru, podyumda yürür gibi gelip,
seyircilerin gözlerinin içine bakarak ceketlerini omuzlarından sıyıran takım
elbise içindeki erkekler; hele çiftlerin çok yavaş hareketlerle dans ettikleri,
zamanla kadınların erkeklerin kollarından kurtulup yere düştükleri ve
arkasından gelen tango sekansında “kontakthof” ve “arien”i düşünmeden
edemiyorum.
ama olamaz; tanztheater wuppertal’de değilim, seyrettiğim
oyunun yönetmeni de öyle fütursuzca “arakçı” olabilecek toy birisi değil; en az
bausch kadar tiyatroya kendi imzasını atmış ender yönetmenlerden, ayrıca benim
de tiyatrosunu çok sevdiğim birisi: roberto ciulli.
acaba, sahneye biraz fazlaca pina bausch’un penceresinden mi
bakıyorum, seyrettiğim her iki şeyin birinde bausch’un etkilerini görüyorum
diye endişelenirken, oyun sonrası, gazetelerde çıkmış eleştirilere göz
gezdirirken bir de ne göriyim: birisi pina bausch referansı vermiş, diğer birisi
“kontaktof”un adını anmış. eh, en azından, kendimi rahatlatıyorum.
kişisel hezeyanlarımı bir kenara bırakıp oyuna gelirsem;
adı: “kaos”.
ciulli ile yıllardır ortaklaşa çalıştığı dramaturgu helmut
schäfer’in luigi pirandello’nun 10 oyunundan, 7 hikayesinden ve bir
makalesinden esinlenerek, pirandello’nun dert edindiği temalar hakkında serbestçe
sahneye koydukları bir kolaj.
oyun 19 ekim 2011’de prömiyer yapmış; bausch’un ölümünden
iki yıl sonra.
hiç bir yerde buna dair bir açıklamaları yok ama bence
ciulli ile schäfer “kaos”u bausch’a ithaf edebilirlerdi.
aynı şekilde; ciulli ile schäfer yine
hiç bir yerde, italyan sinema ustası taviani kardeşler’in pirandello’nun
öykülerinden yola çıkarak çektikleri ve oyunla aynı adı taşıyan muhteşem “kaos”
filmine de göndermede bulunmuyorlar.
halbuki, yanılmıyorsam üç hikayeli filmin bir parçasında
gökgürültüsü ve ardından gelen yağmur önemli bir rol oynar; ciulli ile schäfer’in “kaos”unda da birbirinden bağımsız altı sekansı birbirine
bağlayan gökgürültüsü, ve oyun bardaktan boşanırcasına yağan yağmur sesiyle
sonlanıyor.
ciulli’nin oyun öncesi yaptığı tanıtımdan ve daha sonra
okuğum oyun broşüründen öğrendiğim kadarıyla pirandello 20.yüzyıl tiyatrosunun
en önemli şahsiyetlerinden biriymiş. romanlarıyla ünlendiği halde, hayatının
bir devresinde kendisini o kadar tiyatroya adamış ki, sadece yazar olarak değil
kalmamış, bir topluluk kurmuş, yönetmen ve yapımcı olarak da, yani emprezaryo
olarak da bu sanatın içine girmiş; hatta bir ara italyan ulusal tiyatrosu’nu
kurma girişimi bile olmuş.
45 oyun yazmış ve oyunlarının konularının çoğu da tiyatro
sanatı ile ilgiliymiş. en ünlüsü “altı kişi yazarını arıyor”u çok yıllar önce
seyretmiştim sanırım, ama maalesef izi kalmamış. “henry IV”ünü de yine yıllar
önce londra’da richard harris’ten izlemiştim; onun da çok silik bir anısı var
bende.
ciulli’nin “kaos”u sayesinde pirandello’yu tanımadığımı fark
ettim, ve aslında ne kadar sevebileceğimi de. ilk vakit yarattığımda elime
alacağım kitaplardan olacak pirandello’nunkiler! en çok merak ettiğim de;
pirandello’nun kendisinden çok genç olduğu için sadece platonik bir aşkla
bağlandığı kadın oyuncuya yazdığı -ama tabii ki hiç birini postalamadığı- 540
mektup!
“kaos” altı sekansta pirandello’nun dünyasına soktu beni.
hiç konuşma olmayan, sadece jestler, hareketler ve
durumlarla anlatılan sekanslar ağırlıktaydı. iki sekansta ise, ciulli ile schäfer’in pirandello’nun oyun ve metinlerinden seçtikleri ve provalar
sırasında oyuncular tarafından bazısı olduğu gibi kalan bazısı dönüştürülen
cümleler seyirciye dönük olarak söyleniyor. gerek sözsüz sekanslar gerekse de
sadece sözün olduğu sekanslar çok güçlü.
ciulli ile schäfer, 30 yıllık bir birikimle bu
oyunu hazırladıklarını söylemişler bir yerde; gerçekten de özüne, temeline ve
en basit şekline indirgenmiş adeta damıtılmış bir sahne gösterisi “kaos”.
pirandello’yu hiç bilmememe rağmen, onun sanatı, dünyası,
tiyatroya ve hayata dair fikirlerinin en azından bazıları sahneden bana ulaştı, onu bu kadar merak
etmem de bu yüzden zaten..
not:
taviani’lerin filmi ile ciulli’nin oyunun isimlerinin “kaos”
olması tesadüf değil; pirandello’nun doğduğu sicilya köyü adı “cavusu” yunanca
“chaos”un dönüşmüş haliymiş ve “vatan” anlamına geliyormuş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









