18 Ekim 2024 Cuma
18 EKİM
21 Ağustos 2013 Çarşamba
louis malle'in amerika belgeselleri
louis malle'in iki uzun metrajlı belgeselini seyrettim geçen akşam; ikisi de a.b.d. ile ilgili.
"god's country" (tanrının ülkesi) 1979-1985, "and the pursuit of happiness" (ve mutluluk arayışı) 1986 tarihli.
ilk belgesel a.b.d.'nin küçük bir kasabasında, ikincisi ise neredeyse her yerinde yapılmış çekimlerden oluşuyor. ilki sıradan, küçük boyutlu bir kırsal yerleşimde oturan amerikalıların portresini çizerken, ikincisi dünyanın dört bir yanında amerika'ya göçmen olarak gelmiş kişileri konu ediniyor. ilki "derin" amerikan taşrasının, ikincisi "fırsatlar ülkesi" amerikanın portresi.
louis malle amerika'ya brooke shields'li "pretty baby"i, susan sarandon ve burt lancaster'li "atlantic city"yi çekmeye geldiğinde pbs televizyonu ona açık kart verir; istediği konuda bir belgesel çekebilecektir.
sinema hayatına kaptan cousteau'nun "silent world" (sessiz dünya) adlı uzun metrajlı su altı belgeselinin cousteau ile ortak yönetmeni olarak başlayan, daha sonraki yıllarda "phanton india" ve "calcutta" gibi efsanevi belgesellere imza atmış olan malle için bulunmaz fırsattır pbs'nin önerisi. gerçi maddi olanaksızlıkar dolayısıyla filmin post-prodüksiyonu altı yıl gecikir, ama louis malle bunu da filmin lehine çevirmeyi başarır.
"god's country" a.b.d.'nin orta-kuzeyine düşen minnesota eyaletindeki glencoe kasabasının sakinlerini anlatıyor. louis malle omuzunda kamera kasabaya girer girmez dikkatini çeken ilk kişiye, bahçesindeki çiçekleri çapalamakla meşgül yaşlıca bir hanıma yanaşıyor, onunla usul usul sohbet etmeye başlıyor ve arkası çorap söküğü gibi geliyor; çok doğal bir şekilde!
evet louis malle bir fransız, evet omuzunda kamera var, evet dikkat çekmiyor değil, evet bazıları bir yabancı olduğu için ona biraz mesafeli durmuyor değil ama bunlar çok minör kalıyor; malle'in kamerayla yaklaştığı herkes bütün samimiyetleriyle hayatlarını, dertlerini, hayata bakışlarını, arzularını, ileriye dair umutlarını, içlerinde kalanları teklifsizce anlatıyorlar; inanılmaz!
17'sinde evlenen genç kızın kilisedeki düğünü ve arkasından büyük kapalı salondaki eğlenceler, müzikler, danslar; yaşlılar evindeki sakinler, sokakta yürüyüş yapan eşi vefat etmiş bir dedenin geleceğini mezarda görüyor olduğuna dair yorumu; çiftliklerinde severek ve isteyerek tarımla, hayvancılıkla uğraşan genç-yaşlı insanlar; kasabanın tek tiyatro topluluğunun gösteri hazırlıkları; panayırdan görüntüler; kasabanın tek lokantası "dairy quenn"in işletmeci ailesiyle sohbet; kasabanın en büyük marketindeki reyonları sahibinin eşliğinde ziyaret; bingo oynayanlar; kasabanın genç kızlardan oluşan voleybol takımının maçı; saymakla bitmez..
belgeseli seyrederken öyle bir an geliyor, sanki bütün kasaba aileniz oluveriyor; kendinizi onlara çok yakın hissediyorsunuz. o kadar ki, "keşke bir 20-30 yıl sonra bu insanların neler yaptıklarını, nerelerde olduklarını görebilseydim" diye geçti içimden. ve belgeselin bitimine 15 dakika kala louis malle bu dileğimin daha kısa vadelisini gerçekleştiriyor.
malle altı yıl sonra glencoe'ya tekrar gitmiş, bir önceki seferde röportaj yaptığı insanları tekrar bulmuş ve belgeselin son 15 dakikasını bu ziyarete ayırmış.
filmin en başındaki yaşlı teyze hala aynı bahçede çiçeklerinin başında; o 91 yaşındaki teyzeyi bıraktığımız yerde tekrar görmek içinizi ısıtıyor, ancak kasabanın geri kalanı bıraktığımız gibi değil. belgeselin vuruculuğu da esas bu noktadan itibaren gittikçe yükseliyor. ronald reagan'ın başkanlığındaki amerikan yönetiminin ekonomiyi aşağı çeken politikası ülkeyi hayallerin, umutların mekanı olmaktan çıkarmış, daha çok depresyonun, yoksulluğun ve umutsuzluğun mekanına dönüştürmüş.
altı yıl önce büyük bir heyecan ve istekle tarımla uğraşan üç çocuklu genç karı-koca (kasabanın en genç çiftçileri, adam o zaman 28 yaşında) artık çocukları için başka gelecekler hazırlamayı planlamaktalar; kendileri hala tarım ve hayvancılıkla uğraşmayı seviyorlar ve hayattan başka bir beklentileri yok ancak ekonominin alaşağı ettiği sistem çiftçilerin geleceğini soru işaretien dönüştürmüş; ve kendileri lise mezunu olan karı-koca çift çocuklarının mutlaka kolej eğitimi almaları gerektiğine karar vermişler ve bütün birikimlerini bu yöne kanalize etmişler, çünkü "eğer çocuklarımız arasında çiftlikte kalmak isteyecek olan olursa da, cebinde başka bir mesleğinin mutlaka olması gerektiğini" düşünüyorlar.
altı yıl sonraki çekimler sayesinde belgesele hem zamansal hem de sosyo-ekonomik katmanlar ekleniyor.
bu çekimler olmasaydı da malle ustalıkla amerikan taşrasının başarılı bir sosyolojik portresini çizmiş olacaktı.
malle kasaba sakinleriyle yaptığı röportajlar sırasında muhafazakar toplumun kodlarını da ortaya seriyor usul usul;"hayati" konulara değiniyor, canalıcı sorular soruyor: "kasabada neden hiç siyah yok?", "eşcinseller neden görünür değiller?", "kasabada 7'si protestan 9 kilise var, hiç sinagog yok", "sizden önce buralarda yaşayan kızılderililer şimdi nerede?"
belgeselin son karelerinde, oğlu vicdani redçi olmuş olan babanın sözleri: "bu topluma inancım var, bu toplumun içinde iyi insanlar da var ancak şimdilerde insanların gözünü açgözlülük hırsı bürümüş ve toplumu sarmış durumda!"
1979-85 tarihli belgeseli günümüze bağlayan öğeler de çok fazla.
örneğin, hemen başında domuzların hayvan çiftliklerinden mezbahalara, oradan fordist üretim bantları üzerinde parçalara ayrılıp, türlü makinadan geçerek tüketime hazır paketlere nasıl getirildiğini gösteren sekans, son !f'te izlediğimiz ron fricke'nin 2012 tarihli "samsara" filminde de karşımıza çıkıyor.
La surconsommation from Lasurconsommation on Vimeo.
festivalde gösterilip, yaklaşık 1.5 ay önce de sinemalarımıza sessizce gelip gitmiş matt damon'un hem oynadığı, hem senaryosunu yazdığı hem de yapımcılığını üstlendiği berlinale'den jüri özel ödüllü gus van sant filmi "kayıp topraklar" (promised land) tam da louis malle'in konu ettiği çifliklerin 30-35 yıl sonraki hallerini anlatıyordu. ekonomik bunalım içinde varolma savaşı veren, yoksulluk ve yoksunluk sınırındaki orta amerika çiftçilerinin umut kaynağına dönüşen, arazilerinin altındaki topraktaki gazı, değerinden daha düşük fiyata alıp, zamanla üzerinde tarım ve hayvancılık yapmayı da engelleyecek teknikle çıkaracak olan şirketlerin dalavereleridir anlatılan. bir yerlerden bizim karadeniz'deki hes'leri, kaz dağları'ndaki altın şirketlerini de hatırlatıyor, değil mi..
"god's country" ile ilgili son bir şey:
malle'in kasabada kamerasını çevirdiği kişilerden en "özgür ruh"lu olan üçü, aynı zamanda kasabanın tiyatro grubunun yazarı ve oyuncularıydı.
oyunların yazarı olan millie, vietnam savaşı döneminde zorunlu askere gitmeyi red ederek adını amerikan tarihine yazdırmış vicdani redçinin annesiymiş aynı zamanda.
oyuncu olan diğer iki kişi, steve ile jean ise hayata bakışları, hayattan beklentileri, kasabadaki atmosferi tarfi edişleri, cinsellik, kilise, kürtaj, evlenmeden birlikte yaşama ve boşanma konularında o dönem için taşra için radikal sayılabilecek fikirlerini kamera karşısında özgürce söylemeleriyle aklımda yer ettiler. ve düşünmeden edemedim; demek ki tarih boyunca her türlü iktidar bu yüzden tiyatrodan hoşlanmamış, tiyatroyu yasaklamaya, kontrol altına almaya çalışmış, çünkü tiyatro insanın kendini özgürce ifade etmesini, özgürce düşünmesini sağlayan bir sanat pratiği..
louis malle glencoe'ya altı yıl sonra geldiğinde millie, jean ve steve neredeler, ne yapıyorlar, hangi durumdaydılar?
bunun cevabını da filme bırakıyım..
27 Haziran 2011 Pazartesi
eşcinsel filmlerim

kiss of the spider woman, hector babenco (1985)

wild side, sébastien lifshitz (2004)

drôle de félix, olivier ducastel & jacques martineau (2000)

mala noche, gus van sant (1986)

le declin de l'empire americain, denys arcand (1986)

einayim petukhoth, haim tabakman (2009)

a single man, tom ford (2009)

suddenly last summer, joseph l. mankiewicz (1959)

the children's hour, william wyler (1961)

milk, gus van sant (2008)

before night falls, julian schnabel (2000)

caravaggio, derek jarman (1986)

love is the devil, john maybury (1998)

le temps qui reste, françois ozon (2005)

totally f***ed up, gregg araki (1993)

lola & billidikid, kutluğ ataman (1999)

hamam, ferzan özpetek (1997)

philadelphia, jonathan demme (1993)

prick up your ears, stephe frears (1987)

la ley del deseo, pedro almodovar (1987)

in & out, frank oz (1997)

the adventures of priscilla the quenn of desert, stephan elliott (1994)

to wong foo thanks for everything julie newmar, beeban kidron (1995)

la cage aux folles, edouard molinaro (1978)

transamerica, duncan tucker (2005)

strella, panos koutras (2009)

dönersen ıslık çal, orhan oğuz (1993)

between the lines, thomas wartmann (2005)

the celluloid closet, rob epstein & jeffrey friedman (1995)

bent, sean mathias (1997)

gohatto, nagisa oshima (1999)

mavro livadi, vardis marnakis (2009)
14 Nisan 2011 Perşembe
2007 / 26. istanbul film festivali

.44 film
.genç festival direktörü azize tan'ın ilk yılı.
.yeni melek'in ilk defa festival sineması olması. ilk gün ilk seans yeni melek'teyim. koltuklar sıra sıra yerlerinden oynuyor, eğim çok az olduğu için altyazı gözükmüyor, salonun içinde rüzgar esiyor: kimse memnun değil! tam bir fiyasko!!
ışıklar sönünce yer kapmaca; altyazıları görebilmek için!
.pasolini toplu gösterisi! geçen seferkinden de daha kapsamlı; belgeselleriyle birlikte. bulunmaz fırsat, hepsini izliyorum.
pasolini'ler yeni melek'te; neyse ki çok ilgi görmüyorlar; altyazıyı görebilmek için yer bulmak sorun olmuyor.
.son gün izlediğim bosna-hersek filmi andrea staka'nın "hanımefendi"si çarpıyor! pasolini'lerden sonra festivalin en iyisi!
.pavel lounguine'in "ada"sı için gündüz seansına işten kaçak gidiyorum. film çok etkileyici!
.bu seneki festivalin komedisi barcelona'dan: "koyulacisiyahayakın" daniel sanchez arevalo
.fatih özgüven festival için özel bir seçki hazırlamış: fassbinder'ler...
.gus van sant'ın 85 yılı yapımı siyah beyazı: "mala noche"
.iyi bir hasat: "pingpong" matthias luthardt, "red road" andrea arnold, "ağlama sanatı" peter schonau fog, "flanders" bruno dumont, "ingiltere kralına hizmet ettim" jiri menzel
.robert wilson hakkında aydınlatıcı bir belgesel: "absolute wilson" katharina otto-bernstein
25 Şubat 2011 Cuma
tartışmasız en "büyüğü" cannes!
lars von trier, terence malick, pedro almodovar, david cronenberg, gus van sant, nanni moretti, walter salles, aki kaurismaki, dardenne kardeşler, steve mcqueen, andrea arnold.
sadece bunlar bile yeter ki, herhalde bir bu kadar daha yönetmen eklenecek listeye.
iki yıl öncesinin müthiş etkileyici "açlık"ının (hunger) yönetmeni steve mcquenn "shame" ile; "red road" ve "fish tank" ile meraklısını çarpmış andrea arnold, şaşırtıcı olacağına şimdiden emin olduğum, eğer olmazsa da hayal kırıklığına uğrayacağım bir "uğultulu tepeler" adaptasyonuyla; terence malick aslında geçen senenin cannes'ına tarihlenmiş sean penn'li "the tree of life" ile; lars von trier maalesef yine charlotte gainbourg'u başrolde oynattığı, kiefer sutherland ve "çocuk vampir" olarak oldukça ürktüğüm kadar sevdiğim kirsten dunst'lı, adı müthiş vaatkar "melancholia" ile; muhteşem viggo mortensen biri walter salles'ın jack kerouac uyarlaması "on the road", diğeri son yıllarda her çektiği film birbirinden etkileyici olan david cronenberg'in "a dangerous method"unda sigmund freud rolünde; gus van sant hasta bir genç kız, cenaze bağımlısı bir delikanlı ve 2. dünya savaşından kalma ölü bir kamikazenin ilişkisini anlattığı "restless" ile; pedro almodovar, yıllar sonra tekrar antonio banderas'ı başrolde oynattığı yeni bir girift intikam filmi "la piel que habito" ile; nanni moretti, kendisinin papa'nın terapistini oynadığı, ayrıca kieslowski'nin fetiş oyuncularından polonyalı jerzy stuhr ve michel piccoli'ninde rol aldıkları "habemus papam" ile; aki kiarusmaki "le havre" ile; belçikalı yeni gerçekçi dardenne'ler "set me free" ile...
5 Nisan 2009 Pazar
film festivali 28 - izlenimler 2: doğulu aşık ile batılı asi
öğlen seansında sergei paradjanov'un "ashuk-garibi" (aşık garib)'i çarptı geçti üzerimizden; sinemayı terk edenler de çoktu, bu çarpıcı filmden hayranlıkla ayrılanlar da. ben ikinci gruba dahilim."aşık garip" meğer 20 sene önceki festivalde yarışmalı bölümde oynamış ve ödül almış; o zaman seyretseydim belki bugünkü yolunu şaşırmışlar gibi sonuna kadar dayanamazdım, ya da bu filmi 18 yaşında seyretmiş biri olarak şimdi olduğumdan farklı bir yerde olurdum. evet, "aşık garip" tam da öyle; "bir film seyrettim hayatım değişti" denecek türden bir deneyim sunuyor!
bambaşka bir film; yaratıcı, çılgın, kural tanımaz, özgür!
kafkas bölgesinin folklorik kültürü bütünüyle sinmişti filme. ama sadece onunla yetinmemişti paradjanov; iran minyatürleri, ilkel duvar resimleri, antik tragedyalar, çin tiyatrosu, ortaoyunu, etnografik objeler, taş oyuntular, figüratif tablolar.. kafkasya'ya komşu ne kadar kültür varsa, hepsinden bir şeyler katmış sinemasına. hem de büyülü, masalsı, naif bir şekilde... "aşık garip" anlatılması zor, kesinlikle seyredilmesi gereken olağanüstü bir film.
paradjanov sıradışı bir yönetmen; bir an önce bir yerlerden diğer filmlerini de bulmalı!
öğleden sonra ise, günün ikinci tokadını yedik: "milk".kanımca, "milk" festival'de yanlış yerde; onun da "asiler, azizler, aşıklar" bölümüne yerleştirilmesi gerekirdi; değil mi ki harvey milk her üçü: hem asi, hem aziz, hem de aşık!








