andrea arnold etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
andrea arnold etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2012 Çarşamba

film festivali 31.3

üstüste vasat filmler izleyince insanın merak ettiği filmlerden bile soğuyası geliyor, güzel filmler izleyinceyse daha çok filme gidesi.
bir-iki biletimi yakarak festivale üç gün ara verdikten sonra, dün muhteşem bir geri dönüş yaşadım. seyrettiğim dört film de ortalamanın çok üstündelerdi, ikisi iyice öne çıktı: andrea arnold’un “uğultulu tepeler”i (wuthering heights) ve robert guediguian’ın “kilimanjaro’nun karları” (les neiges du kilimandjaro).


ermeni asıllı fransız yönetmen robert guediguian “kilimanjaro’nun karları”nda yine marsilya’dan sıcak insan ilişkileri anlatmaya devam ediyor. hikayesi bu sefer, biraz kieslowskivari tonlarda; vicdan, iyilik, intikam temaları ön planda. guediguian kendisinin kaleminden çıkma, tıkır tıkır işleyen muhteşem bir senaryo eşliğinde, doğal ve süssüz bir sinema diliyle, ortalama insanların hayatlarına, ailelerine, dertlerine ortak ediyor bizi.
hayatı komünist felsefe ışığında yaşayan karakterlerinin kendileriyle, inançlarıyla, yaşam şekilleriyle yumuşak bir tonda hesaplaşmasını sunuyor bize. her şeyden öte; pollyanacılık etmeden ve herhangi bir dine referans vermeden, dünyada hala iyiliğin ve sağduyunun kaldığına, varolduğuna inandırıyor bizi. ne garip; sona doğru mutluluktan göz yaşartıyor bile.

“kilimanjaro’nun karları”nda filme adını veren fransızca bir şarkı var, yine filmdeki karakterler tarafından acapella seslendirilen. bir de, ilginç bir seçim, ravel’in “bir faunun öğleden sonrası” filmde arasıra beliriyor ve belirli sahnelerin altını çiziyor.


daha önce ingiltere’nin altsınıfından kızların hikayelerini anlattığı etkileyici iki filmiyle yüreğimde yer etmiş olan arnold bu sefer, ilk duyduğumda garipsemedim değil, emily bronte’nin “uğultulu tepeler”inin yeni bir uyarlamasına imza atmış.
arnold “uğultulu tepeler”i doğayı ön plana çıkararak, bütün hikayeyi doğaya yedirerek, hayvansı ve ilkel içgüdülerle besleyerek anlatıyor. dolayısıyla, kolay kolay rastlanmayacak etkileyicilikte, tazelikte ve özgünlükte bir uyarlama çıkmış ortaya. yorkshire’ın peyzajı, bitki örtüsü, hayvanları, bakir doğası, sisi, çamuru, uğultusu, yağmur sesi, contre-lumiere güneşi filme nüfuz etmiş; doğa catherine ile heathcliff’in imkansız ancak mecburi aşklarının ayrılmaz bir parçası, sebebi olmuş, sonucuna dönüşmüş.
arnold ayrıca, zamanında lawrence olivier, timothy dalton, ralph finnes gibi aktörlerin canlandırdığı heathcliff rolünü de bir siyahiye emanet ederek de farklı okumalara zemin hazırlamış.

“uğultulu tepeler”de catherine’in söylediği geleneksel şarkılar dışında filmde hiç bir müzik kullanılmamış. doğanın sesleri filmin müziği kılınmış.

19 Mayıs 2011 Perşembe

ergenlik filmlerim


vozvrashchenie, andrei zvyagintsev (2003)





orphans, peter mullan (1998)





le souffle au coeur, louis malle (1971)





the miracle, neil jordan (1991)





benny video, michael haneke (1992)





pingpong, matthias luthardt (2006)





hayat var, reha erdem (2008)





j’ai tué ma mére, xavier dolan (2009)





nenette et boni, claire denis (1996)





rumble fish, francis ford coppola (1983)





fish tank, andrea arnold (2009)


beautiful thing, hettie macdonald (1996)




les quatre cents coups, françois truffaut (1959)



17 Nisan 2011 Pazar

2010 / 29. istanbul film festivali

.39 film

.yıllarca en büyük hayalim istiklal caddesi'ne yakın bir evde oturmaktı. böyle bir evi dilememin en büyük nedeni, şehrin merkezinde ve kültür mekanlarına yürüyüş mesafesinde olmanın ötesinde, özellikle film festivalinde iki film arası istiklal'de avare avare dolaşacağıma veya bir kafede sandalye üstünde oturacağıma kaçıp ayağımı uzatacağım, eğer iki seans arasında bir seans boşsa o seansta sırf arası dolsun diye bir film seçmek yerine dinleneceğim, yemek yiyeceğim, hatta kestirip bir sonraki film için enerji toplayabileceğim bir mekanım olsun diyeydi.
yıllar sonra, nihayet, dilediğim semtte bir evim oldu ve bu yıl evimin yakınlığının "konforunda" geçirdiğim ilk festival.

.bir ayağım (ve çoğu eşyam) hala anne-babamın evinde kaldığı için biraz karışık, biraz dağınık bir yıl geçirdim, dolayısıyla annemlerdeki kolilerde 1985'ten kalan biletlerime bile ve bütün festival çizelgelerime ulaşabilmeme rağmen, daha geçen seneki çizelgemi bulamadım. bir haftadır iki evi altüst ettim hiçbir yerden çıkmadı. kimbilir nereye girdi!
en olabileceği yer, katalogun içinde yok! bu nedenle 29. festivaldeki çizelgemi yayınlayamıyorum. bir gün bir delikten çıktığında (ki eli mahkum, çıkacak) buraya ekleyeceğim.

.blogumda festivali takip ettiğim ikinci yıl. izlenimlerimin tamamı için.

.emek'siz ilk yıl!!!

.fena bir yıl değil: en beğendiğim ilk beş filmin dördünün yönetmeni kadın: şirin neşat'tan "zanan-e bedun-e mardan", stéphane brizé'den "mademoiselle chambon", andrea arnold'dan "fish tank", urszula antoniak'dan "nothing personal" ve anne linsel'den pina bausch belgeseli "tanztraeume"

.ayrıca: zıpır xavier dolan'dan kaçık ve sevimli "annemi öldürdüm", zıpır felix van groeningen'den kaçık ve sevimli "şeylerin boktanlığı", zıpır paul king'den kaçık ve sevimli "bunny and the bull"

.istanbul üzerine geçmişten günümüze muhteşem bir toplam. bu vesileyle, 4-5 yıl önce kaçırdığım alain robbe-grillet'nin "ölümsüz kadın"ını bu sefer izleyebildim.

.listemin tamamı için.

14 Nisan 2011 Perşembe

2007 / 26. istanbul film festivali


.44 film

.genç festival direktörü azize tan'ın ilk yılı.

.yeni melek'in ilk defa festival sineması olması. ilk gün ilk seans yeni melek'teyim. koltuklar sıra sıra yerlerinden oynuyor, eğim çok az olduğu için altyazı gözükmüyor, salonun içinde rüzgar esiyor: kimse memnun değil! tam bir fiyasko!!
ışıklar sönünce yer kapmaca; altyazıları görebilmek için!

.pasolini toplu gösterisi! geçen seferkinden de daha kapsamlı; belgeselleriyle birlikte. bulunmaz fırsat, hepsini izliyorum.
pasolini'ler yeni melek'te; neyse ki çok ilgi görmüyorlar; altyazıyı görebilmek için yer bulmak sorun olmuyor.

.son gün izlediğim bosna-hersek filmi andrea staka'nın "hanımefendi"si çarpıyor! pasolini'lerden sonra festivalin en iyisi!

.pavel lounguine'in "ada"sı için gündüz seansına işten kaçak gidiyorum. film çok etkileyici!

.bu seneki festivalin komedisi barcelona'dan: "koyulacisiyahayakın" daniel sanchez arevalo

.fatih özgüven festival için özel bir seçki hazırlamış: fassbinder'ler...

.gus van sant'ın 85 yılı yapımı siyah beyazı: "mala noche"

.iyi bir hasat: "pingpong" matthias luthardt, "red road" andrea arnold, "ağlama sanatı" peter schonau fog, "flanders" bruno dumont, "ingiltere kralına hizmet ettim" jiri menzel

.robert wilson hakkında aydınlatıcı bir belgesel: "absolute wilson" katharina otto-bernstein

25 Şubat 2011 Cuma

tartışmasız en "büyüğü" cannes!

(cannes 2010 afişi)

lars von trier, terence malick, pedro almodovar, david cronenberg, gus van sant, nanni moretti, walter salles, aki kaurismaki, dardenne kardeşler, steve mcqueen, andrea arnold.
sadece bunlar bile yeter ki, herhalde bir bu kadar daha yönetmen eklenecek listeye.

iki yıl öncesinin müthiş etkileyici "açlık"ının (hunger) yönetmeni steve mcquenn "shame" ile; "red road" ve "fish tank" ile meraklısını çarpmış andrea arnold, şaşırtıcı olacağına şimdiden emin olduğum, eğer olmazsa da hayal kırıklığına uğrayacağım bir "uğultulu tepeler" adaptasyonuyla; terence malick aslında geçen senenin cannes'ına tarihlenmiş sean penn'li "the tree of life" ile; lars von trier maalesef yine charlotte gainbourg'u başrolde oynattığı, kiefer sutherland ve "çocuk vampir" olarak oldukça ürktüğüm kadar sevdiğim kirsten dunst'lı, adı müthiş vaatkar "melancholia" ile; muhteşem viggo mortensen biri walter salles'ın jack kerouac uyarlaması "on the road", diğeri son yıllarda her çektiği film birbirinden etkileyici olan david cronenberg'in "a dangerous method"unda sigmund freud rolünde; gus van sant hasta bir genç kız, cenaze bağımlısı bir delikanlı ve 2. dünya savaşından kalma ölü bir kamikazenin ilişkisini anlattığı "restless" ile; pedro almodovar, yıllar sonra tekrar antonio banderas'ı başrolde oynattığı yeni bir girift intikam filmi "la piel que habito" ile; nanni moretti, kendisinin papa'nın terapistini oynadığı, ayrıca kieslowski'nin fetiş oyuncularından polonyalı jerzy stuhr ve michel piccoli'ninde rol aldıkları "habemus papam" ile; aki kiarusmaki "le havre" ile; belçikalı yeni gerçekçi dardenne'ler "set me free" ile...

9 Nisan 2010 Cuma

film festivali 29 - izlenim 4: üç britanyalı arasında bir uzakdoğu mayını

öyle denk geldi; perşembe dünki dört filmimin üçü britanya’dan, biri tayland’dandı. malum, en kötü ingiliz filmi bile “seyredilebilir”dir. tayland filmi ise, daha önceki filmleri de festivalin “mayınlı bölge” seçkilerinde gösterilen pen-ek ratanaruang’ın yine seyretme sınırlarını zorlayan bir çalışması idi. ingiliz filmleri ne kadar kolay lokmalarsa, tayland filmi de o kadar zor yutuluyordu.

geçen seneki festivalde matematiği iyi ayarlanmış, komik ve zeki “a film with me in it” (bu filmde ben de varım) ile hem ödül hem övgü almış ian fitzgibbon’ın son filmi “perrier’s bounty” (getirin kellesini) bir öncekine göre yıldız oyuncusu boldu ancak matematiği zayıf ve zekası yeterince parıltılı değildi.


pen-ek ratanaraung’ın “nang mai” (orman perisi) ise sıradan bir konuyu (bir evliliğin yıpranmışlığı) ele alış biçimiyle (adam bir orman cinine dönüşüp karısının düşsel yaşamına yerleşiyor) ilginçti.
kore-eda’nın “şişme bebek”ini de düşününce; uzakdoğu sineması derdini, içinde yeşerdiği kültürden beslenerek, kahramanlarının karakter özellikleri üzerinden değil, gerçek dünya ile hayal dünyasını fütursuzca karıştırarak, içiçe geçirerek, sınırsızca harmanlayarak anlatıyor, anglasakson sinemanın kalesi ingiliz filmleri ise dertlerini acımasız çıplak gerçekler dünyasında yarattıkları kahramanların çeşitliliği üzerine kuruyorlar.



en fantastik görünen ingiliz filmi bile yaratıcılığının esinini gerçeklerden alıyor/çıkarıyor. bu seneki festivalin en eğlenceli filmlerinden biri olan ingiliz filmi “bunny and the bull” örneğin.
evet, “bunny ile boğa”da çok yaratıcı tasarımlar, fikirler, animasyonlar var ve ilk filmini yöneten paul king yaratıcılıkta bu tarzın babası michel gondry ile yarışsa da, iş tahayyül etme, sıfırdan tasarlama, yoktan var etmeye gelince, “bunny ile boğa” bütün referanslarını gerçekler üzerinden kuruyor, gondry gibi absürd, olağandışı, beklenmedik olamıyor.
herkes gondry olmak zorunda da değil zaten; “bunny ile boğa” müthiş eğlenceli bir film; dahil edildiği bölümün başlığını sonuna kadar hak ediyor: “antidepresan”!



perşembemin son filmi, bu seneki festivalde şimdiye kadar seyrettiğim en iyi filmdi: andrea arnold’un “fish tank” (akvaryum)’u.
daha ilk dakikalarından itibaren başkahramanı 15 yaşındaki mia’nın dünyasına bizi ortak eden arnold, iki saat boyunca onunla nefes alıp vermemizi sağladı; mia ile birlikte kızdık, heyecanlandık, umut ettik, hayal kırıklığına uğradık…
ken loach ile mike leigh karışımı bir sineması var arnold’un; loach kadar sert, gerçekçi, çıplak, leigh gibi dramatik, gözlemci. arnold’un loach ve leigh’den farkı ise, çok fazla göze batırmadan küçük simgeler kullanması; mia ile aynı yaşta olan ancak bedensel açıdan kendi türüne göre yaşlı sayılan beyaz at… kısa bir an gözüküp kaybolan gökyüzüne uçan kalp şeklindeki balon… sert dalgaların yaladığı kıyı şeridi…
“akvaryum”un andrea arnold dışındaki artıları ise; o daracık, sıkışık açık koridorlu toplu konutların iç mekanlarını kullanışındaki kıvraklık ve mia’yı canlandıran katie jarvis’in abartılı olmadan etkileyici olan dengeli ve doğal oyunculuğu.
2007 yılındaki festivalde çok beğendiğim ilk filmi “red road” (kırmızı sokak) gösterilen andrea arnold’u bundan sonra takibe alacağım, hiçbir filmini kaçırmamaya gayret edeceğim…