claire denis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
claire denis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2011 Perşembe

ergenlik filmlerim


vozvrashchenie, andrei zvyagintsev (2003)





orphans, peter mullan (1998)





le souffle au coeur, louis malle (1971)





the miracle, neil jordan (1991)





benny video, michael haneke (1992)





pingpong, matthias luthardt (2006)





hayat var, reha erdem (2008)





j’ai tué ma mére, xavier dolan (2009)





nenette et boni, claire denis (1996)





rumble fish, francis ford coppola (1983)





fish tank, andrea arnold (2009)


beautiful thing, hettie macdonald (1996)




les quatre cents coups, françois truffaut (1959)



6 Nisan 2011 Çarşamba

film festivali 30 izlenim 03: uzakdurulasılar ve mutlakagörülesiler



tanıdığım, tarzını sevdiğim, daha önce tek filmini bile olsa çok beğendiğim yönetmenlerin yeni filmlerine gözüm kapalı giderim; son iki gündür bu kontenjandan aldığım üç film -ve doğal olarak yönetmenleri- beni arka arkaya yarı yolda bıraktılar!
dönüp kitapçıktaki tanıtım yazılarını okuyunca aslında filme dair yeterince ipucunun orada olduğunu gördüm. körlemesine bilet almanın zararları!
cristi puiu “katil diye bir şey yoktur, yalnızca birilerini öldüren insanlar vardır” demiş filmi “şafak” için. jerzy skolimowski ise kendi filmi “ölümüne kaçış” için “dramatik fantezi” tabirini kullanmış. sırayla gideceğim:

pazartesi günü ilk hayal kırıklığını john sayles’in son filmi “amigo” ile yaşadım.
tamam, filmin konu ettiği tarih sayfası daha önce pek bilinmiyordu, ancak insan o coğrafyadaki o tarihi olayları bir romanda da okuyabilirdi; seyrettiğimin “sinema sanatı”na dair bir yapıt olmasının farkı ve artısı neredeydi. bir hikaye bu kadar mı “history channel tarzı”nda anlatılır! bu filmi festival programına alanlarda da kabahat!

pazartesi son seansta romen yönetmen cristi puiu’nun “şafak”ına gittim. filmi pazar günü seyretmiş bir dostumun uyarısını, yönetmenden iki yıl önce izlediğim “bay lazarescu’nun ölümü”nün etkisiyle kulakarkası ettim; etmez olaydım.
sinemada daha önce ne sevimsiz kahramanlar ne alelade olaylar ne cansıkıcı mizansenler seyrettim, ama böylesini, bu kadar anlamsızına daha önce rastlamamıştım. puiu “cinayet işlemenin bir açıklaması olmadığına dikkat çekmeye çalıştım” diyor; iyi de “anlamsız olma”nın da bir janrı yok mudur; öylesine anlamsız olabilir misiniz!
tamam, “şafak” doğu blokunda komünizm sonrası doğu çürümüşlüğü, boşvermişliği, yoksulluğu, teslimiyeti usul usul çok güzel ortaya seriyor ama bunu anlatmak için 180 dakikaya ihtiyacınız yok! “şafak” puiu’nun, oldum olası sevemediğim geveze kahramanların yönetmeni eric rohmer’a adadığı “bükreş’in kenar mahallerinden altı hikaye” adlı serisinin ikinci filmiymiş. ilkini çok beğenmiş olsam da ikincide pes ediyorum!
cumartesi günki marian crisan’ın “yarın”ını da düşününce, son yıllarda revaçtaki romen sinemasının yükselişi buraya kadarmış demek geliyor içimden!

salı günü ise bir heves, iki yıl önceki festivalde sinemaya dönüş filmi “anna ile dört gece” ile beni kalbimden vurmuş jerzy skolimowski’nin son filmi “ölümüne kaçış”ın (essential killing) yolunu tuttum. keşke bilet almadan önce skolimowski’nin film için “dramatik fantezi” sözünü okumuş olsaydım; dramatiği eksik, fantezisi abartılıydı. bir filmin inandırıcılıktan uzak olmasına çok da takılmam, yeter ki anlattığı derde vakıf olabileyim; skolimowski’nin “ölümüne kaçış” neyi anlatmaya çalıştığını anlamadım! neyse ki 83 dakikaydı; işte usta olmanın farkı, kötü de olsa kısa; “kısa ve acısız”!



peki bu iki günde hiç mi dişe dokunur bir şeyler seyretmedim? seyrettim seyretmesine, ama onlar zaten yeni filmler değildi, çoktan kendini kanıtlamış yapıtlardı: claire denis’nin müthiş bir ergenlik hikayesi “nennette ile boni” ile andrey tarkovski’nin müthiş bir olgunlaşma hikayesi “andrey rublev”.

son iki günü kurtaran yeni tarihli film ise “muhbir” (the whistleblower) idi.
son birkaç yıldır amerika birleşik devletleri’nden çıkan en sivridilli, fütursuz, cesur ve gerçekleri olduğu gibi ortaya seren filmler kadın yönetmenlerden geliyor (kathryn bigelow istisna!): bu sene debra granik’ten “winter’s bone” (gerçeğin parçaları), geçen sene courtney hunt’tan “frozen river” (donmuş nehir), cherien debis’den “amreeka” (amerika).

“muhbir” ukrayna asıllı toronto doğumlu, los angeles'ta yaşayan larysa kondracki’nin ilk uzun metrajlı filmi; hem yönetmen koltuğunda hem senarist.
“muhbir” öyle sinema sanatı açısından bir tazelik veya farklılık barındırmıyor, ancak o kadar önemli, canalıcı bir konuyu ele alıyor ki, yeter! uluslararası insan ticareti, savaş sonrası bosna’sında birleşmiş devletler barış ordusu görevlilerinin dahil olduğu hem insan hem seks ticareti!
film gerçeklerden yola çıkılarak çekilmiş; barış ordusu’nda çalışmak için bosna’ya gelmiş olan amerikalı polis memuru kathryn bolkovac’ın başından geçen gerçek hikayeyi sözünü sakınmadan perdeye taşıyor. basılmamış kitapların yazarlarının tutuklandığı bir ülkede, bir filmin kendi ülkesinin kurumları, şirketleri konusunda bu kadar korkusuzca açık sözlü olabilmesi daha bir anlam kazanıyor kanımca! filmin içinde bir yerde bolkovac’ın “we will have our humanity” ile biten mektubu fazla “amerikan” (amerikan filmlerinde çokça kullanılan olumsuzluklarla sonuna kadar savaşıp doğruyu savunan sıradan amerikalı klişesi) kaçsa da, bayan bolkovac’ın gerçekte adeta hayatını riske atarak birleşmiş milletler’in ve ona hizmet veren taşeron güvenlik firmasının ipliğini pazara çıkarma hikayesi ibretlik!

“i want you”dan beri hayranı olduğum rachel weisz kathryn bolkovac’ta çok başarılı. monica belluci de yan rollerden birinde ama filmin esas sürprizi vanessa redgrave. yaşına rağmen redgrave’i tekrar sinemada, hem de dünya görüşüne ve politik duruşuna da cuk oturan bir rolde seyretmek büyük keyif. ister erkek olsun ister kadın şu ingiliz oyunculara hayranım; peter o’toole da öyleydi; yaşlansalar da hala kondisyonlu, dinç ve seyircinin karşısındalar!

atom egoyan filmlerinin bestecisi mychael danna’nın sade ama etkili müziğinin yanı sıra, bitiş jeneriğinde brenda mckinnon’un seslendirdiği “moj dilbere” şarkısı da ayrı bir hüzünlü.

“muhbir” festivalde iki kere daha gösterilecek; türkçe altyazısı üstündeydi, yakında vizyona da girecek demektir: kaçırmayın!

19 Nisan 2010 Pazartesi

film festivali 29 - izlenim 11: son iki gün

bir festival daha bitti; yıl boyunca heyecanla beklediğim, mart başı gibi kıpırdanmaya başladığım, kitapçık çıkınca bir heyecan filmlerini hatmettiğim (eskiden konularını da okurdum, daha keyifli olurdu, son yıllarda ağırlıklı olarak yönetmenine, sonra oyuncusu, ülkesi ve ödüllerine bakıyorum), her sene mart'ın ortasında kocakarı soğuklarının kenti esir aldığı ya karlı ya da buz gibi soğuk cumartesi sabahında erken saatte kuyruğuna girip saatlerce beklediğim, ilk haftasonunda sanki hayatımda ilk defa festivalde sinemaya gidiyormuş gibi heyecanlı olduğum, birinci haftanın sonlarına doğru bedenimde (mütemadiyen oturmaktan) ve gözlerimde (mütemadiyen karanlıkta ışığa bakmaktan) yorgunluğun hafif hafif kendini hissettirmeye başladığı, ikinci haftanın sonlarına doğru ise -hele de üstüste bir kaç film beklediğim kadar iyi çıkmadıysa- artık bitse diye düşündüğüm, ama hala her filme keşif, merak ve beklenti hissiyle girmekten kendimi alıkoyamadığım, son haftasonunda ise bu sefer festival bitiyor diye hayıflanarak kalan bir avuç filmime dört elle sarılıp dört gözle seyrettiğim, benim için her zaman "sinema günleri" kalacak bir film festivali daha bitti.

her yıl bir şekilde denk geldiği üzere bu sene de bir gün, son cumartesi, sinema için boğaz'ın diğer tarafına geçtim.
bu sayede kadıköy kadıköy sinemasına hayatımda ilk defa gitmiş oldum; salonun eliptik iç mekanı bana "star wars" (yıldız savaşları) filmlerinin ilkini hatırlattı: hem luke skywalker'ın amcasıyla yaşadığı gezegendeki konutlara ve içkili barlara benzettim sinemanın iç içe geçen halkamsı çizgilerini, hem de han solo'nun külüstür gemisi ile bir galaksiden diğer galaksiye ışınlanma sırasında uzay boşluğunda oluşan çizgisel görsel-efekte. ne yapıp edip "yıldız savaşları"nı bu sinemada seyretmek lazım; filmden salona yayılacak atmosferik deneyim için!



bol ödüllü sırp filmi "ordinary people" (sıradan insanlar) derdi (askerliğin anlamsızlığı, insan öldürmenin sıradanlaşması) hakkında ne kadar haklı ise, onu anlatış biçimi açısından o kadar yavandı; basit diyemeceğim, hele de özellikle mimarların vazgeçilmez başucu aforizmalarından olan "less is more" (az çoktur) sloganını bu filmin biçemini haklı çıkarmak için hiç kullanmayacağım. belki çok banal olacak ama; "sıradan"laşan bir biçemi vardı filmin.
yine de meraklısına; türkçe altyazısı üzerindeydi, vizyona girecek demektir. yönetmeni, vladimir perisic'ti.

daha da çok ödüllü yunan filmi "kynodontas" (köpek dişi) ise herşeyiyle özgün bir dünya kuruyordu kurmasına ancak seyircinin duygusal dünyasına balyoz gibi inme konusunda bence ne haneke ne de von trier seviyesindeydi.
refahtan bunalmış burjuva toplumu eleştirisi, uç noktalara varan bir nedensizlik ve anlamsızlık manzumesi olarak ele alınmıştı. yönetmen yorgos lanthimos'un tahammül sınırlarını zorlayan hayalgücü, filmin dahil olduğu "mayınlı bölge" bölümünü taçlandırdı; salondan çıkalar boldu, bölümün namusu korundu!



pazar sabahı tekrar istiklal'deydim. claire denis'nin "white material" (beyaz insan)'ı, her seferinde bir denis filmine gitmeyeceğim dedirtip her seferinde gittiğime pişman olma ritüelimi tekrarlattı bana. (bir kaç istisna dışında bir denis filminden tatmin olarak çıkmışlığım azdır; istisnalar bende saklı.)
isabelle huppert ne zaman takıntılı, egzantrik karakterleri oynamaktan vazgeçecek acaba diye de merakla beklemekteyim. filmin tindersticks imzalı müziği ise çok iyi.



son güne sakladığım jaco van dormael'in "mr. nobody" (bay hiçkimse)'si basit ama zeki bir fikri fazlaca karmaşık ve teknolojik anlatan bir filmdi. halbuki "hayatta tercih yapmazsan, her şey ihtimal dahilinde olur" anafikri daha sakin bir sinematografi ve kurguyla çok daha etkileyici bir son ürüne kaynaklık edebilirmiş.



son filmim, hiam abbass'ın başrolde oynadığı lübnan yapımı "chaque jour est une féte" (her gün bayram), her ne kadar, http://www.imdb.com/ notunun 5.5 olduğunu bildiğimden beklentimin çok fazla olmadığı bir filmdiyse de, büyük bir hayalkırıklığı oldu. maalesef, hiam abbass'ın varlığı bile filmi kurtaramadı! tek iyi yanı, imdb'ye inancımı kuvvetlendirdi!

24 Ağustos 2009 Pazartesi

mathilde monnier istanbul'da!


mathilde monnier'in "gustavia" ile idans'ın üçüncüsünün programında olduğu idans'ın sitesinde yazıyordu, ama monnier'in sitesinde görünmüyordu. 2009 güz programıyla birlikte istanbul gösterileri de gözüktü, tarih kesinleşti: 27-28 ekim. mekan, büyük ihtimalle garajistanbul olacak.

"gustavia" bizzat monnier'in de dans ettiği iki kişilik bir yapıt. diğer koreograf-dansçı ise ispanyol la ribot. monnier ile la ribot, geçen sene montpellier'de prömiyeri gerçekleştirdikleri "gustavia"da burlesk sanatın dünyasında geziniyorlar; el pais "gustavia"daki iki anti-kahraman için marcel marceau ile buster keaton'ı akla getirdiklerini yazmış.
"gustavia"nın tam da "gülmek/ağlamak" temalı üçüncü idans'a yakışan bir gösteri olacağı kesin!

mathilde monnier daha önce istanbul'a 1999'da tiyatro festivali'ne gelmişti; grubu
centre choréographique national de montpellier, müziğini heiner goebbels'in yaptığı "les lieux de la" (o yerlerden)'i sahnelemişti.
meraklısı, bir kaç yıl önceki if bağımsız film festivali'nde boş salonlara oynayan avant-garde sinemacı claire denis'in "vers mathilde" adlı filmini kaçırmamıştır.

30 Temmuz 2009 Perşembe

66. venedik film festivali, 2-12 eylül

üç a-sınıfı film festivalinin -bence- en sıradışı ve en artistik olanının, yani venedik'in, yarışmalı bölümü listesi bugün açıklandı.

listede ilk olarak fatih akın göze çarpıyor tabii. akın, cannes'a yetiştiremediği "soul kitchen" ile almanya adına festivalde.
yan bölümler de dahil 71 film içinde maalesef türkiye'den hiç bir film yok!

romain duris, charlotte gainsbourg (2009 onun yılı olacak herhalde!) ve jean hugues anglade'lı patrice chéreau filmi persécution, isabelle huppert'li claire denis filmi white material, aykırı amerikalı yönetmen todd solondz'un life during wartime'ı merak vaat edenler.
jane birkin bir jacques rivette filmiyle yarışmada; demektir ki, venedik'te ana-kız çekişmesi yaşanacak.
iranlı sanatçı şirin neşat'ın bir filminin listede olması venedik'in "sıradışı ve yenilikçi" karakterini güçlendiriyor. neşat'ın yanında, korku filmlerinin usta yönetmeni george romero da listede.
ömer şerif'in oynadığı bir mısır filminin, michael moore'un son aşırılığı capitalism'in, ve ayrıca bir sri lanka filminin de listeye renk kattığını belirtmeliyim.

italyanlara iltimas geçilmiş. malum, venedik, şaşırmamak lazım: 4 yerli yapım listede. bunlardan giuseppe tornatore'nin yeni filmini, "cinema paradiso" hatırına merak etmekteyim.
uzakdoğu sineması her zamanki gibi es geçilmemiş; japonya'dan 1, çin'den 2 film.

beni en çok heyecanlandıran ise, christopher isherwood'un hayran olduğum muhteşem novellası "a single man"ın sinemaya uyarlandığını öğrenmem oldu; başrolde colin firth oynuyor, yönetmen ise amerikalı modacı tom ford. bu film ford'un ilk yönetmenlik denemesiymiş. umarım elindeki bu sırça köşkü tuzla buz etmez!
["a single man"ın fatih özgüven'in enfes çevirisiyle "tek başına bir adam" olarak türkçede bulunduğunu ekliyim.]

yan bölümlerin de sokurov'dan, ferrara'ya, fruit chan'dan, soderbergh'e, oliver stone'dan karim ainouz'a kadar bir sürü genç, deneyimli veya usta yönetmenin ilginç film ve belgeselleriyle dolu olduğunu belirterek bitiriyim.

dileğim, bütün iyi filmlerin biran önce kentimiz sinemalarına gelmesi!

yan bölümleriyle birlikte festivalin tam listesi