david fincher etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
david fincher etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2024 Pazar

15 EYLÜL


1968 mies van der rohe'nin tasarladığı neue nationalgalerie berlin'de açılmış

1990 hayatımda ilk defa yurtdışında bir opera seyrettim: londra covent garden'da kraliyet operası'nda puccini'nin turandot'unu; ghena dimitrova, vladimir popov, lucia mazzaria-scandiuzzi ve robert lloyd başroldeydiler. bir gün önce öğleden sonra londra'ya varmıştım, ertesi sabah ilk işim merkeze inip dolaşmaktı, kraliyet operası gişesinde akşamki turandot için bilet olup olmadığını umutsuzca sordum, vardı, çok sevindim, ama kısıtlı görüşlü bir koltuktu, yine de aldım. akşam önümde bir kolon vardı, görmek için yana doğru eğilmem gerekiyordu, yanımdaki yaşlıca bey anlayış gösterdi. arada fuayede dolaşırken türkçe konuşanları da duydum

1995 david fincher'ın yönettiği ve morgan freeman, brad pitt ve kevin spacey'nin başrollerinde oynadıkları se7en gösterime girdi

2000 dulce pontes'i ilk defa canlı dinledim; istanbul harbiye açıkhava tiyatrosunda

2017 jan fabre'ın 24 saat süren mount olympus adlı ayinini paris grande halle de la villette'de parisli arkadaşım hang ile birlikte deneyimledik; seyirciler arasında ilk üç saatte isabelle huppert'de vardı

2023 mimar olarak en çok sevdiğim ve etkilendiğim binaların başında gelen, gottfried böhm'ün tasarladığı neviges'deki haç kilisesi wallfahrtskirche mariendom'da tanztheater wuppertal'in yeni artistik yönetmeni boris charmatz'ın sahnelediği libérte cathédrale'i seyrettim



22 Mayıs 2018 Salı

günümüze distopik bir bakış: gizem bilgen’den “dislokasyon”



gizem bilgen 2014 tarihli “hiatus” adlı yapıtında hareket eden duvarları dansçılarla etkileşime geçen, onların hareketlerini bazen çoğaltan bazen söndüren, bazen saklanma imkanı veren bazen tehdit unsuruna dönüşen dikey yüzeyler olarak kullanmıştı. bilgen, 2017-18 sezonunda sahnelemeye başladığı yeni yapıtı “dislokasyon”da ise bu sefer; yapıtın içinde sahnelendiği mekanın duvarlarını koreografisine gerek fiziksel gerek anlamsal katkı sağlayan yüzeyler olarak kullandığı gibi, zaman zaman bizzat performansçıları da duvara dönüştürüyor, duvar gibi kullanıyor.
etten duvar misali, performansçı bedenlerinden oluşan yüzey ("beden duvarı" denebilir) bazen geçirgenleşiyor bazen ayırıyor, yön değiştiriyor, cevap veriyor, organik bir canlı gibi formdan forma giriyor. oyun alanındaki beden duvarının hareketi x- ve y- eksenlerinin -başka bir deyişle: koordinatların- değişmesini beraberinde getirdiği için hareketsiz ve baktığı yönle sınırlı seyircinin; bir yandan ona oturduğu yerden kıpırdamadan yani statik kalarak ama görsel olarak hareket imkanı yaratarak algısını ve uzamdaki konumunu genişletiyor, diğer yandan seyrettiği düzenin her an yıkılıp yeniden kurulmasından dolayı sahnedeki her yeni duruma intibakını zorlaştırarak tedirginliğini arttırıyor.

çıplak sahne, endüstriyel çağrışımlı ses peyzajı (mehmet irdel & lot.te), küçük detaylarla farklılaştırılmış olsa da birörnek hissi veren, mor-kahverengi minimalist kıyafetler (milen nae), seyircinin gözünün içine giren, rahatsız edici, oyun alanını çevreleyen duvarlardaki gölgeleri büyülten ve çoğaltan ışık (murat ersan); sert keskin robotumsu hareketlerden, saplantı halinde tekrarlanan jest ve tiklerden, huzursuzluk yaratan yüz ifadelerinden, ender de olsa garipliğiyle güldüren ama tam da bu nedenle rahatlatmak yerine tekinsizlik hissini daha da çoğaltan durumlardan, dengesizliklerden, yalnızlığa karşı topluluk ikileminden, ve her türlü karşılıklı olma halinden beslenen tepkilerden oluşan koreografi. bütün bu saydığım özellikler sahnede distopik bir atmosfer yaratıyor. ama; çatışma, rekabet, ayrıştırma, hükmetme gibi durumları çağrıştıran hareket tasarımından dolayı tam da bugünden feyz almış hissi uyandıran bir distopya bu; dünyanın şimdi ve burada’sını, günümüzün zeitgeist’ını ortaya seren bir distopya.

“dislokasyon” david fincher’in “alien 3"ünden, alfonso cuaron’un “children of men”ine tekinsizliği mekana yayan atmosferiyle; corten (yani paslandırılmış) çelikle kaplanmış bir yüzey kadar, terkedilmiş bir fabrika enkazının verdiği hisle; 20. yüzyıl başı alman ekspresyonizmi ve ausdruckstanz’ını çağrıştıran estetiğiyle; buram buram -yine- david fincher’in “fight club”ının sertliği kadar, herhangi bir siyah-beyaz orson welles filminin nihilizmi kokan bir yapıt.
“dislokasyon” seyirciye rahat koltuğunda sakin ve dingin bir seyir sunan, kolayca tüketeceği, bittikten hemen sonra unutacağı bir iş değil; etkisi bir süre devam ediyor, seyirciyi kolay kolay bırakmıyor. salondan çıktığınızda, hayata kaldığınız yerden devam edemiyorsunuz bir süre.

dördü dansçı ve -hareket korosu olarak adlandırılan- sekizi tiyatrocu, toplamda 12 kişilik kadrosuyla “diskolasyon” bağımsız bir yapım olarak istanbul çağdaş dans sahnesinin bu sezonun iddialı ve iddiasının hakkını veren işlerinden biriydi. hareket korosunu oluşturan tiyatro kökenli performansçılar; ikili ve üçlü koreografik parçalarla öne çıkmalarına rağmen çoğunlukla topluluğun içinde yer alan dört dansçının altında ezilmeyen, hatta neredeyse dansçılardan ayırt edilemeyen bir kaliteye sahiptiler.

“dislokasyon”; kasım 2017’de beyaz rengin hakim olduğu ve seyircinin oyun alanını üç yönden sardığı akbank sanat dans stüdyosu’nda prömiyer yaptı, mayıs 2018’de seyircinin tek yönde konumlandığı her tarafı simsiyah moda sahnesi’nde sezonu tamamladı. gizem bilgen'in bu sert, yoğun ve atmosferik işi moda sahnesi’nin kara kutusuna ve mesafeli seyirci konumuna çok yakıştı. umarım önümüzdeki sezon daha çok, "karanlık" mekanlarda sahnelenmeye devam eder.

4 Mart 2012 Pazar

1924 / murnau / der letzte mann







meğer david fincher'in mekanda hiç bir engel tanımadan dolaşan, katlar arasında, pencerelerin içinden dolaşan kamera hareketlerinin kökeni 1920'lerin başına kadar gidiyormuş. bu işin babası da f. w. murnau'ymuş; o güne kadar daha çok statik kalan kamerayı hareket ettirerek sinemaya dinamizm katan yönetmen. murnau'nun "der letzte mann" (son adam) adlı filminin sonunda tek bir plan sekans var ki, üzerinden neredeyse 90 yıl geçmiş olmasına rağmen hala teknik olarak çok etkileyici.



meğer, 20'lerin ikinci yarısından itibaren ilk filmlerini çekecek olan eisenstein'ın hızlı kurguyu öne çıkartan anlatım dili daha ortada yokken murnau'nun kamera hareketleri duyguları, düşünceleri seyirciye iletmek için yeterince yetkinmiş. öyle ki, murnau "der letzte mann"'da ara yazılar bile kullanmamış; tam bir sessiz-sözsüz film.
"der letzte mann"daki yakın çekimler (özellikle yaşlı kadın çekimleri) ise eisentein'ın "potemkin zırhlısı"nın ünlü merdiven sahnesindeki yakın çekimlere çok benziyor; aynı dışavurumcu ifade.

"der letzte mann" içerik olarak gogol'un "palto"sunu andırıyor; üniformaya yüklenen önem, insanların üniformalar/kıyafetler üzerinden varoluşlarına anlam katmaları.
filmin konusu kısaca; otelin yaşlı doorman'i (kapıcısı) görevinden alınır ve tuvalet görevlisi yapılır. yaşadığı mahallede üniforması sayesinde önemsenen yaşlı adam, elinden alınan üniformasını geceleri otelden çıkarken aşırır ve mahalleye üniformalı girip çıkmaya devam eder. taa ki..


emil jannings yaşlı adamda harikalar yaratıyor. müthiş bir makyaj, saçın taranma şekli ve özellikle de yüzüne eklenen sakal ve bıyık jannings döktürüyor. sean penn, edward norton, gary oldman gibi oyuncular, canlandırdıkları karaktere nüfuz etme konusunda saçın ne kadar önemli bir faktör olduğunu emil jannings'ten öğrenmiş olmalılar..

filmin otel önünde geçen dış mekan sahnelerinin gerçek sokaklarda çekilmediği anlaşılıyor. derinlik hissini kuvvetlendirmek için çok gerilere sadece gölgeleri gözüken hareketli oyuncak arabalar ve insan silüetleri yerleştirilmiş.
günümüzün seyircisi sadece ön planda olan olaylara değil de, etrafa da dikkatlice bakıyorsa, bunları fark etmesi çok normal; eminim bu filmi zamanında seyirciler müthiş bir gerçeklik hissiyle izlediler. kaldı ki bu görsel efektlerin el emeği göz nuru hali ve (muhtemelen kukla ve gölge tiyatrosu tekniklerinden esinlenilerek) mekanik olarak çözülmüş olması hayranlık verici. "der letzte mann" bu niteliğiyle, büyük ihtimalle michel gondry'ye ilham veren filmlerden biri olmalı.

28 Ocak 2012 Cumartesi

ejderha dövmeli kız-lar



niels arden oplev'in 2009'da çektiği isveç versiyonunu film festivalinde bir geceyarısı seansında izlemiştim. "gececi" olmamama, ve o gecenin gündüzünde dört filmle gözlerimi ve beynimi fazlaca yormuş olmama rağmen, gözümü kırpmadan sonuna varmıştım.
filmi david fincher'in tekrar çekeceğini duyunca, her ne kadar kendisinin hayranı da olsam, "neden ki!" demekten kendimi alıkoyamamıştım. ilkinde herşey yeterince iyiydi. gerçi romanı okumuş olanlar filmin bir çok şeyi -mecburen- dışarda bıraktığını söylüyorlardı, hemen arkasından "ancak bu kadar olabilirdi" diye ekleyerek.
fincher'in versiyonuna biraz da, bir önceki filmi "the social network" (sosyal ağ)'a, sırf facebook'u ve tipik bir amerikan başarı hikayesini anlatıyor diye uzak durarak sinemada gitmemiş ve sonra dvd'den seyredince duyduğum pişmanlığın gönül borcuyla gittim. bir kere daha bir fincher filmine, sinemada izlemeyerek ihanet etmiş olmamak için.

...

fincher'in "ejderha dövmeli kız"ından hiç pişman olmadım. polisiye hikayenin anlatımında isveç versiyonundan pek bir farkı yoktu. neyse ki daha karanlıktı; malum fincher puslu, yağmurlu havaları sever; filmi de öyle açıyor; mikael'in davayı kaybettiği sahnede sıkı yağmur yağıyor. devamında ise, hikaye gereği yağmur kara dönüşüyor.
ayrıca; fincher'inkinde, bir hollywood yapımı olması dolayısıyla, gerek çekimler (üç boyutlu animasyonla desteklenmiş hava çekimleri, orman içindeki araba kovalamacası, ...) gerekse de mekan ve kıyafetler daha gösterişli; her şeye (mekanlar, kıyafetler, atmosfer, ...) koyu tonlar hakim. neyse ki, iskandinav ruhunun beyaz düşkünlüğü tamamıyla es geçilmemiş.

...

fincher'in versiyonunun en zayıf tarafı lisbeth-mikael ilişkisiydi. isveç versiyonunda bu ilişkide roller altüst edilmişti; mikael tipik "erkek" davranışları yerine daha duygusal çizilmiş, lisbeth ise ilişkide "maskulen" olan konumdaydı. lisbeth ile mikhael'in seviştikleri gecenin sabahı, bir kadın-erkek ilişkisinde rollerin nasıl değişebileceğini, "farklı" olabileceğini göstermesi açısından hem eğlenceli, hem ilginç, hem de aykırıydı.
tabii; bunda mikhael'i canlandıran oyuncu (festival seyircilerinin iskandinav filmlerinden aşina olduğu) michael nyqvist'in hem fiziki özellikleri (yumuşak hatlar, hüzünlü bakan gözler,...) hem de oyun kabiliyeti büyük rol oynuyordu. lisbeth salander'i canlandıran noomi rapace ise ilk göründüğü sahneden itibaren tek kelime ile mükemmeldi.

işte fincher versiyonunun en zayıf tarafı bu ilişkiyi bildik, konvansiyonel kadın-erkek ilişkisine indirgemiş olması. hele de, seyirciyi tavlamak adına hazırlanan o "buruk" son, fazlaca kolaycı bir çözümdü. mikael'in lisbeth'e neden gönül vermediğinin altını yeterince çizmezseniz, sert kızın yumuşadığı ilk anda hayattan tekrar bir tokat yemesi "arabesk"leşir.

her şey bir yana fincher'in lisbeth'i rooney mara en az rapace kadar iyi. ancak maalesef, her ne kadar bu filmde kasları "olabildiğince" saklanmaya çalışılmış olsa da daniel craig sıradan bir mikael olmaktan kurtulamamış.
james bond olmadan önceki filmleriyle (özellikle "the mother" ve "enduring love") oyunculuk yeteneğini ispatlamış craig için bu "feminen" rol, hollywood'un ona biçtiği kaftandan sıyrılmak için iyi bir şanstı.

...

fincher'in "ejderha dövmeli kız"ının farkına varmamı sağladığı esas şey ise; edebiyat zevkine güvendiğim bir kaç dostumun bana daha önce defalarca tavsiye ettikleri üzere, bir an önce stieg larsson'un şu üçlemesini okumam gerektiği. sezdiğim kadarıyla; fincher'in ortalama versiyonundan bile bu kadar keyif almamı sağlayan ruh, romanların içinde saklı!

13 Ağustos 2011 Cumartesi

galaksi filmlerim*


close encounters of the third kind, steven spielberg (1977)


la voyage dans la lune, georges melies (1902)


destination moonbase alfa, tom clegg (1978)


mission to mars, brian de palma (2000)


star trek the motion picture, robert wise (1979)


battlestar galactica, glen a. larson (1978-1979)


buck rogers in the twenty fifth century (1979)


flash gordon, mike hodges (1980)


star wars, george lucas (1977)


the empire strikes back, irvin keshner (1980)


return of the jedi, richard marquand (1983)


alien, ridley scott (1979)


alien 3, david fincher (1992)


event horizon, paul w.s. anderson (1997)


dark city, alex proyas (1998)


strange days, kathryn bigelow (1995)


gattaca, andrew niccol (1997)


blade runner, ridley scott (1982)


the fifth element, luc besson (1997)


dune, david lynch (1984)


2001 a space odyssey, stanley kubrick (1968)

*perseid göktaşı yağmurlarının en yoğun gecesi.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

arkadaşlık filmlerim


le grand bleu, luc besson (1988)


det nya landet, geir hansteen jörgensen (2000)


beaches, gary marshall (1988)



fried green tomatoes, jon avnet (1991)



down by law, jim jarmush (1986)



bagdad café, percy adlon (1987)



the big chill, lawrence kasdan (1983)



grand canyon, lawrence kasdan (1991)



peter's friends, kenneth branagh (1992)



last orders, fred schepisi (2001)



the shawshank redemption, frank darabont (1994)



léon, luc besson (1994)


a perfect world, clint eastwood (1993)


lawn dogs, john duigan (1997)


central do brasil, walter salles (1998)



butch cassidy and the sundance kid, george roy hill (1969)



shrek, andrew adamson (2001)



what about bob?, frank oz (1991)



strangers on a train, alfred hitchcook (1951)



the american friend, wim wenders (1977)



the social network, david fincher (2010)