4 Mart 2024 Pazartesi
04 MART
25 Ekim 2013 Cuma
NRW020 ekspresyonist kukla oyunu: kravat
26 Temmuz 2013 Cuma
yazlık sinemam / her akşam 22:00'de
.les amantes du tage, henri verneuil
.the man who knew too much (1956), alfred hitchcock
.the 39 steps, alfred hitchcock
.the lady vanishes, alfred hitchcock
.sunrise, f.w. murnau
.city girl, f.w. murnau
.faust, f.w. murnau
.haxan, benjamin christensen
.shadows of forgotten ancestors, sergei paradjanov
.aşık kerib, sergei paradjanov
.the legend of the surami fortress, sergei paradjanov
.les aventures extraordinaires d'adèle blanc-sec, luc besson
.margot at the wedding, noah baumbach
.urbanized, gary hustwit
31 Ocak 2013 Perşembe
1926 / f. w. murnau / tartüff
geçen yıl başladığım alman sessiz sineması serime, uzun bir aradan sonra, kaldığım yerden devam ediyorum:
"tartüff", murnau'nun "der letzte mann" (son adam) ile "faust" arasına sıkılmış filmi. sadece 64 dakika. filmin epilog ve prolog kısımları çağımızda geçiyor ve yaklaşık 15 dakika sürüyor; yani, moliere'in "tartuffe"ü 50 dakikaya sığdırılmış durumda. murnau "tartuffe" yorumunda özellikle riyakarlığın cinsellik ve din üzerine olan kısmına yoğunlaşmış. murnau'nun bu seçiminde, kendi eşcinselliğinin rol oynadığını iddia edenler var..
tartuffe rolünde emil jannings harikalar yaratıyor; zaten tam ona göre bir rol; elinde her an burnuna kadar soktuğu kapkara bir kitapla (incil ile) dolaşan kapkara bir cüsse, zifir bir leke!
jannings'in özellikle ağızını ve gözlerini kullanışı hayranlıkverici; ağzı kocaman bir kara delik, gözler ise etrafındaki her şeyi her an kontrol altında kah iki kocaman yuvarlak kah tutan iki ince çizgi; jannings'in grotesk yorumu muhteşem. zaten bu rolü gözüne kestirip, anlaşmalı olduğu ufa stüdyolarını tartuffe çekmeye zorlayan jannings'den başkası değil. murnau ise biraz gönülsüz dahil olmuş projeye, çünkü o sıralar büyük bir heyecanla "faust" uyarlamasına çalışıyormuş..
filmin diğer bir etkileyici karakteri, çağımızda geçen kısımda tartuffe'ün eşdeğeri olarak konumlandırılan hizmetçi kadın; yıllardır baktığı yaşlı adamı torununundan soğutup vasiyetini kendi üzerine yazdırmaya çalışan, bir yandan da yavaş yavaş yaşlı adamı zehirleyen hizmetçi kadın rolünde rosa valetti, en az emil jannings kadar ürkütücü.
alman sessiz sinema filmlerinin çoğunda olduğu gibi, ama özellikle de murnau'nun alameti farikası olarak gölgeler yine müthiş. müsriflik etmemek için mumların söndürüldüğü evde ev sahibi orgon'un hizmetçilerini çağırıp hepsini işten çıkardığı sahnede her bir hizmetçinin elindeki şamdanların merdiven trabzanında yarattığı gölge efekti nefes kesici.
genellikle ekspresyonist akımın çarpık, deforme çizgilerinin hakim olduğu diğer murnau sinemasının aksine, bu film pek bir barok, hatta rokoko atmosferde; kıvrımlar, katlar, katlanmalar, üstüste binen çizgiler..
murnau'da her zaman olan ironi "tartüff"de de eksik değil. çağımızda geçen hikayede torunun kıyafet değiştirip, gezgin film gösterimcisi rolünde eve gelip dedesi ve hizmetçi kadına film gösterimi yapmadan önce filmin fragmanını elindeki büyük boy rüloları açarak göstermesini, bugünden bakınca (yani biraz anakronizmaya düşme tehlikesini göze alarak) bir yabancılaştırma efekti olarak bile okumak mümkün.
13 Temmuz 2012 Cuma
1921 / f. w. murnau / schloss vogelöd
max reinhardt’ın öğrencisi olmuş ve sahnelediği oyunlarda oynamış olan murnau’nun en tiyatral filmlerinden biri “schloss vogelöd” (vogelöd malikhanesi).
filmin başrol kadın oyuncusu, çehov’un yeğeni ve stanislawski’nin öğrencisi olga tschechowa, göründüğü bütün sahnelerde abartılı tiyatral jestleri ile öne çıkıyor zaten.
genel olarak malikhanenin iç mekanlarında geçen filmin atmosferi de oldukça tiyatral. murnau iç mekan çekimlerinde kapıları ve pencerelerden gelen ışığı çok ustaca kullanarak, tiyatral kalitesi yüksek görseller yaratmış. karakterlerin iç dünyalarıyla da örtüşen bu sahneler filmin en etkileyici anlarını oluşturuyor.
ancak, sadece iç mekan çekimlerinde değil, dış çekimlerde de murnau'nun mekan kurma ve gerilim yaratma kabiliyeti hayranlıkverici. örneğin, bu park sahnesinde üç büyük ağaç gövdesiyle tanımlanan üçgen alan ve yarattılan daralma hissi çok başarılı.
murnau bir yıl sonra çekeceği "nosferatu"nun görsel hazırlığını da bu filmde yapmış gibi; özellikle de bu kabus sahnesiyle..
26 Haziran 2012 Salı
1924 / f. w. murnau / die finanzen des großherzogs
adı türkçeye „dükün mali durumu“ olarak çevrilebilecek bu film murnau’nun herhalde en zayıf işlerinden biri olsa gerek. film, komedi türünde çekilmiş olmasına rağmen, daha çok trajik bir hikaye anlatıyor; iflasın eşiğine gelmiş bir dükün düze çıkma çabaları.
filmi seyredilir kılan en önemli özellik görüntüleri. filmin çoğu sahnesi gerçek dış mekanlarda çekilmiş. o dönem şartlarında, hele de dünya ekonomik krizi yaklaşırken, bayağı masraflı ve meşakkatli bir iş. çekimler hem de dalmaçya kıyılarında yapılmış. dükün sahibi olduğu ada olarak adriyatik kıyısındaki spalato, cattaro, zara gibi tarihi kasabalar kullanılmış. yüzyıl başının el değmemişliği de eklenince, dış mekan çekimleri gerçekten etkileyici; pitoresk.
murnau iç mekanlar için de çoğunlukla o bölgedeki otelleri kullanmış. iç mekan kadrajları özellikle derinlik hissini arttıran ve 17. yüzyıl hollandalı ressamların, özellikle de pieter de hooch‘un iç mekan tablolaları gibi, mekanların geriye doğru pencere ve kapılarla biribirine aktığı çerçevelemeleriyle dikkat çekici. o dönemin en önemli tiyatro adamlarından max reinhardt’ın tedrisatından geçen murnau iç mekan çekimlerinde tiyatral bir etki yaratmış.
murnau’nun 1922 tarihli „phantom“ (hayalet)‘inin son sahnesinde de benzer anlamda etkisi kuvvetli bir sekans vardı; protagonistin hapisten çıktığı sahnenin çekiminde arka arkaya aynı hizada dizilmiş kapıların oluşturduğu perspektifle ve sadece kapıların arkadan aldıkları ışıkla tiyatral bir etki yaratılmıştı.
15 Mayıs 2012 Salı
1922 / f. w. murnau / phantom
murnau’nun “nosferatu”yla aynı yılın içinde çektiği “phantom” sıradışı veya başyapıt olmasa da ilginç bir film; adının “ruh” olması, hele de yönetmeninin “nosferatu”yla aynı olması ben de yine sıkı bir ekspresyonist korku-gerilim-dehşet hikayesi izleyeceğim beklentisi uyandırdı. ancak “phantom” daha çok alman romantizminin sularında geziniyor; zaten murnau’nun genel tarzı ekspresyonistten ziyade romantik.
gerhart hauptman’ın romanından, “dr. caligari’nin muayenehanesi”nin de senaristi olan thea von harbou’nun uyarladığı filmin konusu: yoksul bir ailenin şair müsveddesi pısırık memur oğlu bir kadının “ruh”unun peşine takılıp zengin teyzesinin paralarını yerse ne olur; hele de karıştığı bütün pis işleri aslında yapmak istemeyerek yapıyorsa; malum, ortada bir ruh hikayesi var, adamın zihnini bir anlamda hipnotize eden, kapıldığı o ruh. filmin sadece üç sahnesinde ekspresyonist anlamda tasarımlar var; açıların sivrileştiği, deformasyonların arttığı, gölgelerin kullanıldığı ve superpoze teknikle görüntülerin katmanlaştığı sahneler bunlar. oldukça etkileyiciler.
filme dair en ilginç bulduğum şeyse, uyarlandığı romanın yazarı hauptman’ın filmin başında bizzat gözüküp, elinde kitabını tutup etrafa bakınması. daha da ilginci, meğer film çekilirken roman sadece gazete tefrikası formatında mevcutmuş, kitap olarak basılmamışmış.
2 Mayıs 2012 Çarşamba
1921 / f. w. murnau / nosferatu, eine symphonie des grauens
"nosferatu"ya yönetmeni murnau kadar emeği geçen diğer isim set, kostüm ve afiş tasarımcısı albin grau. zaten vampir hikayesini murnau'ya getiren de oymuş. grau'nun nosferatu tasarımı tek kelimeyle büyüleyici; gözlerinin etrafındaki grotesk makyaj, iki dişi ve kemerli burnuyla nosferatu karakteridehşetin cisimleşmiş hali. bedeninin kamburu, gittikçe incelen uzun parmakları ve upuzun bacakları da cabası.
4 Mart 2012 Pazar
1924 / murnau / der letzte mann






meğer david fincher'in mekanda hiç bir engel tanımadan dolaşan, katlar arasında, pencerelerin içinden dolaşan kamera hareketlerinin kökeni 1920'lerin başına kadar gidiyormuş. bu işin babası da f. w. murnau'ymuş; o güne kadar daha çok statik kalan kamerayı hareket ettirerek sinemaya dinamizm katan yönetmen. murnau'nun "der letzte mann" (son adam) adlı filminin sonunda tek bir plan sekans var ki, üzerinden neredeyse 90 yıl geçmiş olmasına rağmen hala teknik olarak çok etkileyici.

meğer, 20'lerin ikinci yarısından itibaren ilk filmlerini çekecek olan eisenstein'ın hızlı kurguyu öne çıkartan anlatım dili daha ortada yokken murnau'nun kamera hareketleri duyguları, düşünceleri seyirciye iletmek için yeterince yetkinmiş. öyle ki, murnau "der letzte mann"'da ara yazılar bile kullanmamış; tam bir sessiz-sözsüz film.
"der letzte mann"daki yakın çekimler (özellikle yaşlı kadın çekimleri) ise eisentein'ın "potemkin zırhlısı"nın ünlü merdiven sahnesindeki yakın çekimlere çok benziyor; aynı dışavurumcu ifade.
"der letzte mann" içerik olarak gogol'un "palto"sunu andırıyor; üniformaya yüklenen önem, insanların üniformalar/kıyafetler üzerinden varoluşlarına anlam katmaları.
filmin konusu kısaca; otelin yaşlı doorman'i (kapıcısı) görevinden alınır ve tuvalet görevlisi yapılır. yaşadığı mahallede üniforması sayesinde önemsenen yaşlı adam, elinden alınan üniformasını geceleri otelden çıkarken aşırır ve mahalleye üniformalı girip çıkmaya devam eder. taa ki..

emil jannings yaşlı adamda harikalar yaratıyor. müthiş bir makyaj, saçın taranma şekli ve özellikle de yüzüne eklenen sakal ve bıyık jannings döktürüyor. sean penn, edward norton, gary oldman gibi oyuncular, canlandırdıkları karaktere nüfuz etme konusunda saçın ne kadar önemli bir faktör olduğunu emil jannings'ten öğrenmiş olmalılar..
filmin otel önünde geçen dış mekan sahnelerinin gerçek sokaklarda çekilmediği anlaşılıyor. derinlik hissini kuvvetlendirmek için çok gerilere sadece gölgeleri gözüken hareketli oyuncak arabalar ve insan silüetleri yerleştirilmiş.
günümüzün seyircisi sadece ön planda olan olaylara değil de, etrafa da dikkatlice bakıyorsa, bunları fark etmesi çok normal; eminim bu filmi zamanında seyirciler müthiş bir gerçeklik hissiyle izlediler. kaldı ki bu görsel efektlerin el emeği göz nuru hali ve (muhtemelen kukla ve gölge tiyatrosu tekniklerinden esinlenilerek) mekanik olarak çözülmüş olması hayranlık verici. "der letzte mann" bu niteliğiyle, büyük ihtimalle michel gondry'ye ilham veren filmlerden biri olmalı.
11 Ekim 2011 Salı
ııı. richard / mendes

sam mendes, shakespeare’in beş perdelik “kral ııı. richard’ın trajedisi” adlı oyununu, ıv. perdenin 2. sahnesinden ikiye böler; gloucester dükünün kral ııı. richard olduğu noktadır burası. yani; sam mendes’in “ııı.richard”ı gloucester dükünün kral olmasının öncesi ve sonrası olmak üzere ikiye bölünmüştür.
içerikteki bu kökten değişimin -bir anlamda kırılmanın- altı, sahne tasarımı (tom piper) ve ışık tasarıml (paul pyant) ile de çizilir, belirginleştirilir. gloucester dükü kral olmadan önce; entrika da yapsa, adam da öldürtse, yine de bir dereceye kadar düzen hüküm sürmektedir. gloucester kral olduktan sonraysa, etrafında estirdiği vahşetin haddi hesabı yoktur; kraliçesi olsun diye ne diller dökerek evlendiği lady anne’i, kendisine rakip olmasınlar diye iki çocuk yaştaki akrabasını, başından beri entrikalarına alet ettiği yeğeni buckingham dükü’nü arka arkaya gözünü kırpmadan öldür(t)ür. düzen anarşiye, sağduyu tekinsizliğe teslim olmuştur.
öncesinde; sahne üç tarafı aynı yüzeylerle kaplı, kapalı bir mekandır; tanımlıdır, sınırları bellidir. öncesinde; ışık, zeminde dikdörtgen alanlar belirler, o tek büyük mekan içinde küçük mekanlar kurar. ışıkla sınırları belirginleştirilmiş bu mekanlar da tanımlıdırlar. ışık aynı zamanda oyun kişilerini de aydınlatır.
church of the minorites II, lyonel feininger, 1926
gaberndorf, lyonel feininger, 1924
sonrasında; sahnenin arka yüzeyi kalkar, sahne iki yanda perspektife boyun eğen yüzeylerle sonsuzlaştırılır; ucu bucağı, sonu gözükmez olur; tanımını kaybeder; görünmeyen bir boşluğa doğru uzanır. ışıklar ise; artık zeminde tanımlı alanlar oluşturacak şekilde düşmemeye başlar; yanlardaki duvarların üzerinde kesik, kırık, çarpık alanlar oluştururlar, zeminde tanımsız üçgenlere dönüşürler. ışık artık oyun kişilerini de aydınlatmamakta; onlardan bağımsız, gerilimli ve tekinsiz bir atmosfer oluşturmaktadır. lyonel feininger’in tablolarını andıran, ekspresyonist bir atmosferdir bu.
oyunun ilk dakikalarında arka duvara yansıtılan siyah beyaz “haber görüntüleri”nin ve kostümlerin, çok açık bir şekilde belirtilmeden tarihledikleri dönem de zaten ekspresyonistlerin dönemidir; iki dünya savaşı arası. kötülüğün kol gezdiği, diktatörlerin avrupa’yı avuçlarının içine almaya başladıkları acılı dönem.
oyunun hemen başında, haber görüntülerinin projeksiyonunun ardından, sağ yüzeyde açılan bir kapıdan sahneye sızan ışıkla sol taraftaki yüzeyde devleşen gloucester dükünün gölgesi de zaten, wiene'nin 1920 yapımı “dr. caligari’nin muayenehanesi”nden veya murnau’nun 1922 yapımı “nosferatu”sundan fırlamış gibidir.
oyun boyunca neredeyse hiçbir rengin kullanılmaması, hatta bazı sahnelerdeki kostümlerde çok bariz olarak sadece beyaz, gri ve siyahın tercih edilmesi (örneğin londra kalesinde geçen 4. perde 1. sahnede üç kadının da siyah giydirilmesi); oyuna 20. yüzyıl başı siyah-beyaz-sessiz film atmosferi katar.
birinci perde 3. sahnede kraliçe elizabeth şarap rengi ve 5. perdede richmond kırmızı bir kostüm giyerler, onun dışında kıyafetler beyaz, siyah, gri, füme ve koyu kahverengidir.
ışık ise, sadece kraliçe margaret’in sahnelerini maviye boyar. içerik olarak bu kadar kanla yıkanmış bir oyunda vahşetin rengi kırmızının ve kötülüğün rengi yeşilin hiçbir sahnede kullanılmaması şaşırtıcı olduğu kadar, kolaya kaçılmadığında ne kadar etkili bir atmosfer yaratılabileceğinin isabetli bir kanıtıdır; bizim bazı tiyatrocularımız içinse, umarım “eğitici ve öğretici” olmuştur.
mendes’in “ııı. richard”ında ışığın kullanımı özellikle etkileyici ve nefeskesicidir. birinci perde 4. sahnede clarence’ı öldürmeye gelen katillerin kararsızlığının, iyilik ile kötülük arasında gidiş-gelişlerinin, vicdan muhasebelerinin bu kişilerin gölgelerinin arka duvara çifter olarak düşürülerek anlatılması, en az başlangıç sahnesinde gloucester dükünün tüyler ürpertici devasa gölgesi kadar, oyun kişilerinin iç dünyalarını yansıtması bağlamında betimleyiciydi. katillerin içlerindeki iyiyi yenip, clarence’ı kesin olarak öldürmeye karar verdiklerinde gölgelerinin teke inişi de anlamlıydı.
sam mendes’in “ııı. richard”ının bir diğer etkileyici öğesi sahne tasarımının başat öğesi kapılardır. zira sahne tasarımı bütünüyle kapılarla kaplı yüksek duvarlardan oluşturulmuştur.
kapalı kapılar, arkalarında dönen dolapları, entrikaları, kötülükleri ifade ederler. hem de -her insanın (oyun kişisinin) sahip olduğu kendi mekanını (iktidarı) tanımlayan en bariz öğelerden biri olarak- oyun kişileri teker teker öldürüldükçe üzerlerine çizilen çarpılarla işlev kazanırlar. ve oyunun sonunda entrikaların, kötülüğün simgesi richard öldürüldüğünde bütün kapıların açılması hem mizansen olarak etkileyici hem de anlamlıdır.
ikinci perdede, richmond’a karşı gireceği savaş öncesinde richard’ın düşünde oyun boyunca öldür(t)düğü kişilerin hayaletlerini gördüğü sahnenin, kısa kenarlarından birinin ucunda richmond’un diğerinde richard’ın oturduğu upuzun bir şölen masasında geçmesi; masanın seyirciye görünmeyen tarafında gizlenmiş ışıklarla aydınlatılan hayaletlerin şölen (ölüm) masasında richard’a kadeh kaldırmaları; hemen ardından gelen savaş sahnesinde ölüm davullarını, yine bu hayaletlerin çalması gibi fikirler ise yönetmen sam mendes’in başarılı ve nefes kesici rejisinden sadece bir-iki küçük örnek.
ancak, 180 dakikalık oyunun sahnelemesindeki birbirinden etkileyici, pırıltı dolu fikre rağmen, sam mendes’in “ııı. richard” yorumu on ikiden vuramıyor; kaçırılmış bir fırsat olarak kalıyor.
her ne kadar oyun kitapçığındaki spacey ve mendes ile yapılan söyleşide ikili, kaddafi ve mübarek gibi isimleri anarak, shakespeare’in çizdiği iktidar figürünün bütünüyle ve eksiksiz olarak modern diktatörleri betimlediğinden bahsetseler de; ve yine oyun kitapçığında hemen bu söyleşinin ardından gelen makalede dikmen gürün, sam mendes’in “ııı. richard”ının herhangi bir döneme/zamana referans vermeyen sahnelemesi ile arap baharı’nın devirdiği diktatörler arasında bağlantı kursa da; bana kalırsa sam mendes’in yorumunu modern diktatörlerin otopsisinden çok, son 10-15 yılda iyice popüler olmuş efsanevi, masalvari, mistik ve gizemli edebiyatın (filmlerin, romanların, falcıların) izinden gidiyor.
mendes, oyunun özgün halinde olmadığı halde, oyunun -adı konmamış- “cadısı” kraliçe margaret’i, oyunun başında ettiği lanetin gerçekleştiği her olayda (her ölümde) ortaya (sahneye) çıkartarak; diğerlerinin ve en sonunda ııı. richard’ın ölümlerinin nedenlerini ve olayların psikolojisini irdelemek yerine, ııı. richard’ın vahşet dolu entrikalarını kraliçe margaret’in lanetinin/bedduasının getirdiği kaçınılmaz bir son(uç) olarak sunuyor.
mendes kraliçe margaret’e, shakespeare’in ancak “macbeth”te cadılara yükleyeceği anlamı, önemi, işlevi yüklüyor: sanki ııı. richard, kraliçe margaret’in bedduasına yazgılıdır. sanki bu yenilgide; bilinçlenmiş, ayaklanmış ve bileklerinin gücüyle savaşarak “kötü”yü yenmiş olan richmond ve taraflarının başarısının hiçbir anlamı yoktur.
böyle olunca da mendes’in “ııı. richard”ında ne arap baharı’nın esamesi okunur, ne de modern diktatörün portresinin. ne de günümüzde dünyada hala “bazı” ülkelerde adını diktatörlük koymadan yapılan bir dolu icraatın shakespeare tarafından 400 yıl önce mükemmelen kaleme alınmış -örneğin aşağıdaki- haline hakkıyla dikkat çekilir:
“Kral III. Richard
3. Perde 6. Sahne
Yazıcı
İşte iyi kalpli Lord Hastings hakkındaki iddianame!
Yasal bir belge olarak yazılıp düzenlenmiştir.
Bugün Aziz Paul Katedralinde okunacak ve
Dikkat buyurun, her şey birbirini ne kadar tutuyor.
Sayın Catesby dün gece yollamıştı müsveddesini
Temize çekmek tam on bir saatimi aldı. Oysa
Bunun beş saatinde Hastings sağ ve salimdi.
Suçlanmamış, serbest, yargılanmamış ve özgür…
İşte günümüzde böyle dönüyor dünyanın işleri,
Dönenleri görmemek için aptal olmak gerekir,
Yine de gördüğünü açığa vurmak için yürek ister.
Bunca insan bütün bu kötülükleri gördükleri halde
Seslerini çıkarmaya cesaret edemiyor ise, dünyanın
Gidişi pek berbat olacak demektir.”
William Shakespeare
(Çeviri: Ali H. Neyzi)
Mitos Boyut, Tiyatro/Oyun dizisi 180, 2004
(fotoğraflar: john rudoff m.d.)
mendes’in mistisizme, masallara, cadılara ağırlık veren tercihinin beni mutlu eden tek tarafı ise; çocukken pazartesi akşamlarını iple çekmeme neden olan bbc yapımı o benzersiz “dük caddesi düşesi” dizisinin başrol oyuncusu gemma jones’u yıllar yıllar sonra canlı olarak görmek, ve o mükemmel oyunculuğunu sahnede daha uzun süre seyretmek oldu.
kevin spacey ise tabii ki mükemmeldi; tartışmasız! spacey bir ayağı sakat, olağandışı şüpheli keyser söze’den ve yedi ölümcül günahın anonim celladı joh doe’dan beri ııı. richard’ı içinde taşıyordu zaten. sahnede olduğu her bir an büyüleyiciydi; her bir mimiği, her bir duruşu, her bir hareketi, her bir jesti hayran hayran seyredilesiydi. bir de keşke o ve diğer oyuncular, oyunun son yarım saatinde avaz avaz bağırmasalardı!

4 Ekim 2011 Salı
sivridişli filmlerim*

låt den rätte komma in, tomas alfredson (2008)

nosferatu, eine symphonie des grauens, f.w. murnau (1922)

nosferatu: phantom der nacht, werner herzog (1979)

shadow of the vampire, e. elias merhige (2000)

vampry, carl th. dreyer (1932)

vampira, clive donner (1975)

la orgía nocturna de los vampiros, león klimovsky (1974)

vampiros lesbos, jesus franco (1971)

near dark, kathryn bigelow (1987)

john carpenter's vampires, john carpenter (1998)

the lost boys, joel schumacher (1984)

interview with the vampire: the vampire chronicles, neil jordan (1994)
*4 ekim: "vampir günlükleri"nin yazarı anne rice'ın doğumgünü.






























