ödön von horváth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ödön von horváth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2013 Salı

NRW038 yönetmenlerin "burn out" sorunu ve herkesin ikinci bir şansa ihtiyacı vardır: "liliom"


buralarda çok duyduğum bir olgu: tiyatro yönetmenlerinin “burn out” yaşamaları. alman tiyatro camiasında oyun sahnelemek nasıl bir stres ise, yönetmenler pek bir “burn out” yaşayıp, bir süre için tiyatro camiasından uzaklaşıyorlar.
geçenlerde izlediğim “peer gynt”in yönetmeni staffan valdemar holm sırf bu yüzden düsseldorfer schauspielhaus’un genel sanat yönetmenliğinden ayrılmışmış; kendisini izlanda açıklarında bir adaya atmış tedavi olmak için.
geçen akşam schauspielhaus bochum’da izlediğim “liliom”un yönetmeni christiana paulhofer de aynı “tükeniş”ten muzdarip olmuş ve 3.5 yıl tiyatrodan uzaklaşmış; hangi adalardaymış öğrenemedim.

paulhofer aslında tam bir “harika genç”; paris konservatuarı’nda daha eğitimine devam ederken schauspielhaus bochum’da osborne, koltés, strauß sahneye koyuyormuş ve her biri birbirinden başarılıymış; ilerleyen yıllarda almanca konuşulan bütün büyük tiyatro kurumlarında oyunlar sahnelemiş: viyana burg tiyatrosu, münih kammerspiele, berlin schaubühne, hamburg deutsches theater, schauspielhaus zürih. ve bu koşuşturmanın sonunda paulhofer yaklaşık dört yıl önce öyle bir yıpranmış ki, bu yılın ilkbaharında, tiyatroya başladığı kurumda, bochum’da “liliom”u sahneleyene kadar “mola hakkını” kullanmış.

....

“liliom” macar yazar franz molnár’ın ilk defa 1909’da sahnelenen bir oyunu. 1912’de alfred polgar tarafından almanca’ya çevrilmesiyle oyunun şansı açılmış;
molnár’ın şansı ise “liliom”un bir müzikale uyarlanarak, bir de üstüne filme çekilmesiyle açılmış yaver gitmiş; öldüğü 1952 yılına kadar, elle tutulur yeni bir şey üretmemesine rağmen, müzikalin yayın haklarıyla gül gibi yaşamış.

“liliom” biraz, ödön von horváth’ın “kasimir ve karoline”ini andırıyor: yine bir panayır/lunapark mekanındayız, bu sefer spesifik olarak eğlence trenindeyiz, hani şu inişli çıkış, ters dönmeli trenler var ya onlarda; yine bir aşk hikayesi; yine işsizlik ve suç kol geziyor; erkek tarafı yine bir baltaya sap olamamış; yine onu daha da kötü yola sevkeden arkadaşları var.
ancak bu seferki protagonistimiz bay liliom tam anlamıyla “kötü” bir adam; öyle ki, oyunun sonunda öldürülmemek için intihar edip, tanrı tarafından akıllansın diye tekrar yeryüzüne yollanmasına rağmen, bile isteye yine kötülüğü seçiyor.
doğrusu bayağı ilginç bir öykü.

schauspielhaus bochum’un 70’lerdeki efsanevi genel sanat yönetmeni peter zadek’in döneminde, 1972’de rainer werner fassbinder başrollerinde hanna schygulla ve wolfgang schwenk’in oynadığı bir “liliom” yapımını, tam da o akşam seyrettiğim güzel salonda sahneye koymuşmuş; fuayede peter zadek anısına hazırlanmış sergideki afiş ve fotoğraflara bakarken fark ettim bu detayı, doğrusu çok heyecanlandım; kimler gelmiş geçmiş o sahneden..
“liliom” alman tiyatrolarında pek popüler bir oyun; iki yıl önce john neumeier hamburg’da balesini bile yapmış bu hikayenin, yakın zamanda dresden’de, viyana burg tiyatrosu’nda, geçen yıl wuppertal’de oynanmış, şimdilerde bochum dışında frankfurt’ta seyretmek mümkün, mart’ta münchner kammerspiele’de stephan kimmig rejisiyle sahnelenecek.
bizde ise “liliom”u pek az insanın bildiğini sanıyorum; istanbul’da hiç afişlerde rastlamadım. hoş, benim de, geçen akşam seyredene kadar bu oyundan haberim yoktu.



peki, paulhofer “liliom”da ne yapmış: oyunun mekanını eğlence treninden çarpışan arabalara çevirmiş, “çarpışan arabalar” fikri herhalde oyundaki karakterlerin (ve hatta hayattaki kişilerin) birbirlerine çarpıyor/rastlaşıyor olmasından, hayatta alınan darbelerin ne zamaz nereden geleceklerinin kestirilemiyor olmasından ve çarpışan arabaların sert ve yaralayıcı bir oyun olmasından kaynaklanıyor olsa gerek.
sahnede gerçek bir çarpışan arabalar düzeneği kurulmuş olması ise gerçekten etkileyiciydi.

paulhofer ayrıca oyuna dört kişilik hip-hop dans grubu urbanmatrix’i dahil etmiş. bu seçim de yine oyunu güncelleştirmenin ötesinde; çıkış noktasının işsizlik, kenarda kalmışlık, hayata tutunamamış olma, aykırı durma, isyan etme gibi olgular olan hip hop’un hem sokak ile olan ilişkisinin hem de içerdiği bedensel zorlukların hikayenin atmosferiyle örtüşüyor olması.




paulhofer, liliom’un öldükten sonra gökyüzüne çıktığı sahnede ise sahne mekaniğini konuşturmuş; sahne boyutlarında (yani yaklaşık 12 x 12 m.) bir platform sofitadan aşağıya, zeminle 45 derece açı yapacak şekilde indiriliyor; müthiş etkileyici bir görüntü.
aksiyonu terse çevirmiş olmak da bence dahiyane; liliom yukarı çıkmıyor da, yukarısı aşağıya iniyor. bu sırada son james bond filmi “skyfall”ın adele imzalı müziğinin adele’in sesi olmadan çalınması ise, evet biraz belki kolay yoldan “affect”e oynamak, ama hedefi onikiden vuruyor.
liliom ile meleğin 45 derecelik açıdaki sohbetleri, liliom’un hayatının kaygan zeminliğini ifade etmesi açısından da anlamlı ayrıca.


bütün bu “etkili” mizansen seçimlerine rağmen, paulhofer oyuncuları aynı olgunluğa getirememiş kanımca. Başta, oyunun en temel protagonisti liliom olmak üzere oyunculuklar ifadeden uzak; sanki oyuncular oynadıkları karakterleri anlamamış; kaybolmuş gibiler.
bir tek “liliom”un sevgilisi julie’de kristina peters bana dokundu; sahiciydi; yaralıydı; anlamlıydı.

....

soğuk ve yağmurda köln’den taa bochum’a “liliom”u seyretmeye, christina paulhofer’i merak ettiğim için gittim. neyse ki; “liliom” nefesimi kesmemiş olsa da, büyük bir hayal kırıklığı da yaratmadı; hatta değdi bile diyebilirim.
paulhofer’e bir şans daha tanıyacağım: schauspiel köln’de kasım sonunda prömiyer yapacak friedrich hebbel oyunu “judith”e biletim var; sırf mitolojik/dinsel judith karakterinin sıradışılığı için değeceğini düşünüyorum, umarım bir kadın olarak paulhofer “judith”in hakkını verir.

26 Ekim 2013 Cumartesi

NRW021 erpulat'ın çamurlu düsseldorf'u: "kasimir und karoline"

 
(fotoğraflar: sebastian hoppe)


pazartesi akşamı düsseldorfer schauspielhaus’a bir hafta içinde dördüncü gidişimdi; ikisi yeni, biri geçen sezondan olmasına rağmen oyunların üçü, hele de büyük salondaki ikisi neredeyse bomboş (en fazla ilk 5-6 sırası dolan) salona oynarken, pazartesi  akşamı gişenin önü, fuaye, içerisi pek bir kalabalıktı; meğerse o akşam ayda bir olan “tiyatro günü”ymüş; yani biletler normalde olduğu gibi 15-40 avro yerine sadece 10 avro.

oyun sırasında rolünden çıkıp seyirciye “sataşan” taner şahintürk de sormaz mı “kaçınız bugün tiyatro günü diye biletler 10 avro olduğu için geldi?” diye; salonda bayağı bir el kalktı.
şahintürk arkasından da “bu tiyatro boş salonlara oynuyor, arkaya bir bakın, bomboş, utanıyorum. evde televizyon seyretmeyi tercih ediyor insanlar. düsseldorflular paraları olduğu halde neden tiyatroya gelmiyorlar!” diye devam etti..




der parasit oder die kunst sein glück zu machen”dan sonra, nurkan erpulat’ın düsseldorfer schauspielhaus’un büyük sahnesi’nde geçen sezon sonunda sahneye koyduğu ve bu sezon da devam eden “kasimir und karoline” adlı oyununu da izleme imkanım oldu.

kasimir und karoline” fiume doğumlu, belgrad, budapeşte, viyana ve münih’te yetişmiş ve yaşamış, almanca yazan, kendini alman kültür çevresine ait gören ama yaşadığı ülkelerden hiç birini ana/babavatanı olarak görmeyen ve vatansızlık duygusunun ona özgürlük sağladığını düşünen ödön von horváth’ın 1932’de yazdığı bir oyun.
horváth “kasimir und karoline”de ekonomik buhran içinde kıvranan dünyada, münih’teki oktoberfest’i arkaplan olarak kullanarak işsiz, parasız, geleceksiz ve bazısı adi suça bulaşmış insanların halet-i ruhiyesi üzerinden, palazlanmakta olan ırkçılığı konu etmiş.

nurkan erpulat’ın isteğiyle marianna salzmann horvath’ın oyununu günümüze uyarlayarak adeta yeniden yazmış. olaylar günümüze, mekan ise münih’ten düsseldorf’a, oktoberfest’ten ren (rhein) panayırına taşınmış.
erpulat bu sayede, biraz fazla temiz bulduğu düsseldorf’un bazılarına göre izbe bazılarına göreyse gerçek hayatın -ya da hayatın gerçeğinin- hüküm sürdüğü arka sokaklarında dolaştığı mekana-özgü-işi “worringer schlachten”dan sonra şehre yeniden farklı bir açıdan, biraz kenardan, biraz arkadan bakmış; belki “halının altına” bakmış da denebilir..

horvath’ın konu edindiği döneminin ekonomik kriziyle son 5-6 yıldır bizzat yaşadığımızın çıkış noktaları farklı da olsa, gelinen işsizlik ve ümitsizlik noktası ve dünyada yeniden kabarmaya başlayan faşizm dalgası oyunu güncelleştirme denemesinin zorlama olmadığının kanıtı.
[salzmann ile erpulat oyun kitapçığında faşizm yerine “gündelik ırkçılık” tabirini kullanmışlar. salzmann geçen yıl bu sıralar istanbul tarabya akademisi’nde burslu olarak kalırken radikal’e verdiğisöyleşideab bana göre en büyük faşist ve en büyük soykırımcıdır” demiş.
geçen yıl ben izleyememiştim, salzmann’ın ödüllü “sarı çiyan müziği” adlı oyunun kumbaracı50’de yapılan okuma tiyatrosu ama bayağı bir ses getirmişti.]
“kasimir und karoline”e geri dönersem:
bazı eleştirmenler horvath’ın şiirsel dilinin kaybolmasından ve yerine konanın avamlığı yüzünden şikayetçiler. oyunun özgün almanca metnini bilmediğim için yorum yapamayacağım; ama sahnede seyrettiğim mizansen ve tavırlar konuşulan dille örtüşüyordu ki, bu da yine yapılan güncelleştirmeyi -en azından benim açımdan- doğruluyor.
bir de şunu önemsiyorum; artık zaten neredeyse bütün yönetmenler ele aldıkları oyunları günümüze veya zamansız bir döneme taşıyorlar; oyunu geçtiği dönemde bırakana buralarda pek rastlanmıyor. bence iyi de ediyorlar; oyunların günümüzle olan bağlantılarının veya zamansızca her döneme ait olabilirliklerinin altını çizmiş oluyorlar.
erpulat’ın -düsseldorf’da seyrettiğim iki oyunu ve “worringer schlachten” vesilesiyle onunla yapılmış söyleşi bağlamında- farklılığı ise, oyunun zamanını günümüze getirmekle kalmayıp, “yer”ini de oyunun sahnelendiği şehre/atmosfere taşımak. böylece oyunu sahnelendiği zamanın ve mekanın kılmak. bence bu çok önemli bir özellik.




nurkan erpulat oyunun ana temaları olan yoksulluk, çıkışsızlık ve sıradan ırkçılığın yanına bir de alt tema olarak tiyatroyu eklemiş.
özgün oyundaki bir sahne yerine “hamlet”in on dakikaya kısaltılmış parodisini koymuş; eğlenceli ve komikti ama oyunun geneli düşünülürse ne kadar gerekliydi tartışılır; bence biraz zaman kaybıydı.
bir de oyunun yarısını devirdikten sonra kötü karakter merkl franz’ı oynayan taner şahintürk’ü rolünden çıkartıp, seyircilerin arasına indirip, alter-egosu gibi kullanarak seyircilerle para, parasızlık, oyun ve tiyatro hakkında söyleştirmiş.
bu bir nevi yabancılaştırma efekti olarak da yorumlanabilecek uygulama oyunun genel sahnelemesine yayılmış olsaydı daha anlamlı olurdu; böyle olunca tekil kalmış.


(çok garip, topluluğun sitesinde oyunla ilgili 25 fotoğraf var, sadece bunda taner şahintürk gözüküyor. oyunun en "heyecanlı" sahnesi olan seyircilerle sohbetten ise hiç bir kare yok!)


şahintürk önce genel olarak “nasıl, şimdiye kadarki bölümü beğendiniz mi?” gibisinden bir iki sorudan sonra, seyircilere nokta atış yaparak “ne kadar para kazanıyorsunuz?”, “maaşınız ne kadar?”, “bankada ne kadar paranız var?”, “hiç işsiz kaldınız mı?” gibi sorular sordu. tabii bu sorular tam da oyunun dert ettiği konular üzerine seyircileri kontrpiyede bıraktı; samimi olup cevap versinler mi, yoksa sessiz mi kalsınlar bilemediler. bazılarına yüreklilikle cevap veren oldu, bazılarına çekingence susan.
sadece bu sorularla da kalmadı, şahintürk türkiye kökenli olmasından girdi, alman tiyatrolarında ona teklif edilen rollerden çıktı, oyunda oynadığı kötü karakterin tasvip edilmediğini sordu, düsseldorfer schauspielhaus’un seyircisizliğinden yakındı; ve tabii seyircilerde de beklediği kıvılcımı yakmış oldu, tansiyon yükseldi, seyirci canlandı, salondan yorum üzerine yorum gelmeye başladı, bu sefer de oyuna kaldığı yerden geri girmekte zorlandı. 

işte o anda da insan, böyle bir zıpçıktılığı tasarladıysan bunun nerelere gidebileceğini ve gideceği yerlerden nasıl toparlanıp da geri dönüleceğini iyi hesaplaman gerekmez miydi diye düşünüyor; yoksa bu “sataşma/dertleşme” bir “hoşluk”, bir “deşarj olma seansı” olarak oyunun geneline yabancı kalıyor, anafikre hizmet etmiyor.




bir kaç söz de müzik, sahne tasarımı ve oyunculuklar üzerine söylemek isterim:

horvath’ın döneminde oyun sahnelenirken, “üç kuruşluk opera”yla karşılaştırılacak kadar çok müzik (ancak özgün olmak yerine folklorik şarkılar) kullanıldığı için erpulat da yorumuna üç müzisyenli küçük bir orkestra ve travesti kılığında bir şarkıcı eklemiş; placebo’dan balkan ezgilerine, yiddisch melodilerden "lascia ch'io piangia"ya, lou reed’den yerel alman şarkılarına geniş bir yelpazede tobias schwencke tarafından seçilmiş müzik, hikayenin tonuna uygun bir altlık yaratıyor.

 
sahne tasarımında ise; döner sahneden, inen kalkan podyum parçalarına büyük sahnenin bütün teknik olanaklarından faydalanılmış. ancak bu kadar yoğun kullanım oyuna ne kattı derseniz, bence gereksiz bir kalabalık ve harekete neden olmaktan öte bir etkisi olmamış.
döner sahnenin kullanım şeklini, panayır fikriyle bağdaştırılınca, yaratıcı buldum; keşke baştan sona sadece döner sahne kullanılsaymış diye düşündüm.
ya da hiç döner sahne kullanılmayıp, oyunun prologu sonrasında ön-perde kalktığında karşılaştığımız sayısız uzun ahşap masa ve banklardan oluşan etkileyici sahne tasarımı bütün oyun boyunca sahnede kalsaymış. kaldı ki, döndük dolaştık, 135 dakika sonra, baştaki o masalar ve banklar oyunun sonunda tekrar kuruldu ve döner sahne fikriyle birleştirilerek “hayatın anlamsızlığını ve dünyanın nafileliğini” tarif eden anlamlı bir hal aldı. insan o zaman, arada o kadar inen podyumlara, yukardan inen kalkan ışıklara ne gerek vardı diye düşünüyor..

oyunculuklarda ise ne kasimir’de till wonka ne karoline’de mareike beykirch ne de schürzinger’de marian kindermann etkiliydiler; üçü de zayıf ve silik bir oyun çıkardılar.
akşamın parlayan yıldızları ise tabii ki merkl franz’da taner şahintürk, zengin işadamı rauch’da rainer galke ve travesti juanita’da christian ehrich idi.

...

düsseldorf’dan köln’e dönerken trende, “kasimir und karoline”i bir kere de diline dokunulmamış haliyle, sakin bir sahnede ve güçlü başrol oyuncularıyla izlemek isteği geçti içimden...


fikir vermesi için oyunun fragmanı: