din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2014 Pazartesi

dünyevi bir ayin: "biz/we"


sahnenin üzerine yarım daire şeklinde dizilmiş minderlerde, sandalyelerde oturan seyirciler ile salondaki koltuklarda oturan seyirciler bir çember tanımlıyorlar. çemberin bir parçası da müziğin kaynağı: cem yıldız; bağlaması ve bilgisayarıyla.

seyircilerin arasından üç erkek ortaya doğru ilerliyor; birbirlerine bakıyorlar, selam veriyorlar, yaklaşıyorlar ve birleşiryorlar; tek bir beden oluyorlar. ayakta ve birbirlerine sıkısıkıya sarılmışlar; üçü bir olmuşlar. bir nirengi noktasını temsil ediyorlar; ama bu nokta çemberin merkezinde değil; merkezden kayık.
öylece, "bir" olmuş olarak, bir süre duruyorlar; "bir"liği sindiriyorlar.
bu "bir"likte eller ve kollar, ama özellikle eller okunuyor; abidin dino'nun el çizimleri aklıma geliyor; onlarda da bir elin nerede başladığı diğerinin nerede bittiği, kaç kişinin ellerinin olduğu belirsizdir; böyle bir "an" karşımdaki.

eller yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyor; parmaklar açılıyor.. eller sırtlarda, omuzlarda dolanıyor. bedenler yavaş yavaş ayrılıyor; kollar açılıyor.. nokta çözülüyor, genişliyor, üç bileşenli bir daire oluyor.
üç erkek avuç içlerinden birbirlerine dokunarak; dairenin sürekliliğini kesmeden dönmeye başlıyorlar; enerji birinden ötekine avuç içlerinden geçiyor. üç erkek gittikçe hızlanan bir tempoda her biri kendi etraflarında, üçlü bir çember olarak, ve seyircilerin tanımladığı orta mekanda daireler çizerek dönüyorlar. üçlünün içinden merkeze veya çepere doğru yükselen itkiler ara sıra vurguyu ve dengeyi değiştirse de, eninde sonunda bütün ve "bir" kalmayı başaran ritüel gibi bir trio bu..

zirveye ulaştıktan sonra ayrılan üçlünün, her biri kendi oluyor bir süre; sakinliyorlar.. zamanla aralarından ikisi bir gerilim içine giriyorlar, üçüncüsü denge unsuru olmaya çalışıyor.. sonra, yeniden her biri tek başına enerjiyi yükseltiyorlar..

bir sekans önce aralarında üstüörtülü bir gerilim olan ikisi bu sefer aşikar bir şekilde hesaplaşıyorlar.. üçüncü, mesafe olarak diğer ikisinden uzakta kalıyor ama onun da o mücadelenin içinde olduğu belli; nefesi veren de o, alan da.. belki de, diğer ikisini hatırlayan o; belki de onun bedeni diğer ikisini ihtiva eden ve belki de onun kendi içinde yaşadığı gerilimi izliyoruz bizler; artı ile eksiyi, iyi ile kötüyü, aydınlık ile karanlığı..

ikiden biri diğerini alt edince; diğeri yenilince (belki ölüme yürüyünce); onu kucaklayacak olanlar yine diğer ikisi oluyor; ölenin gözü açık gitse de, sonunda üçü tekrar birleşiyorlar..

üç erkek.. "baba-oğul-kutsal ruh" da olabilirler.. "allah-muhammed-ali" de..


mekanın seyircilerle çevrili bir daire olması, hareketlerde bariz bir şekilde gözlenen semah etkileri, üç sayısı, hele de dansçıların üçünün de erkek olması "biz/we"nin ayinsel niteliğini kuvvetlendiren öğeler. ancak; bu ayin -her ne kadar sadece erkekler tarafından icra ediliyor olduğundan ilk anda yukarıdaki "teslis"leri akla getirse de- dini anlamların ağır bastığı ilahi bir ayin değil; yapıtın adının da adres gösterdiği üzere "biz"lere, insanlara dair; toplumsal olarak en küçük birim olan üçlülere (üçlü saç ayağı: bir olaya/duruma maruz bırakan, maruz kalan ve o olayı/durumu izleyen) dair insani, dünyevi bir ayin.
program broşüründe yazdığı üzere; kendi hikayelerimizle hesaplaştığımız; gözleri açık gittiği için yasını tutamadıklarımıza, aşk ile uğurlayamadıklarımıza dair bir yapıt "biz/we".

avuç içleriyle yapılan akışkan trioda sidi larbi cherkaoui'nin ellerle yaptığı koreografileri, devamındaki hızlanan bölümde sert vurgulu bacakların havada açtıkları yırtıklarda ise -bu coğrafyaya ve bu eserin atmosferine çok uzak da olsa- tango hareketlerini hatırladım..
folklorik malzemeyi ustaca çağdaş dans diline dönüştürdüğü işleri, her yapıtında canlı müzik kullanımı ve özellikle "foi", "myth" ve "apocrifu" gibi yapıtlarında yoğun olarak hesaplaştığı dini temalar dolayısıyla sidi larbi cherkaoui sadece eller kısmında değil, "biz/we"nin genelinde aklıma gelen isim oldu.

konsept ve koreografisi yapan, yaratıp ve sahneleyenlerden biri olan bedirhan dehmen, yaratan ve sahneleyenler canberk yıldız, cem yıldız ve ejder keskin, müzik düzenlemesinin yanısıra canlı olarak müziği icra eden cem yıldız ve ışık tasarımında kerem çetinel "biz/we"de emeği olan isimler.
bu ekip, istanbul çağdaş sahne sanatları sahnesinde uzun zamandır seyretmediğim kadar özgün, bütünsel, sağlam ve etkileyici bir yapıt ortaya çıkarmış.

"biz/we" 26-29 nisan ve 2 mayıs 2014 tarihlerinde istanbul devlet operası'nın modern dans topluluğu istanbul'un "kültürler arası diyalog günü" programı dahilinde korhan başaran'ın "cesur yeni dünya" ve ihsan rüstem'in "mantra" yapıtlarıyla birlikte sahnelendi.
"biz/we" bir daha ne zaman, nerede, hangi vesileyle sahnelenir bilmiyorum; ama bir kaç kere daha izlemek, o çembere dahil olmak için kaçırmayacağım kesin!



28 Haziran 2012 Perşembe

cami taklitçiliği üzerine...




mimarlık alanında dünya çapında en prestijli ödüllerden biri olan ağa han ödülünü iki kere kazanmış olan turgut cansever [kendisiyle mustafa armağan'ın 1993 yılında yaptığı bir söyleşinin de içinde bulunduğu 2002 tarihli "kubbeyi yere koymamak" adlı kitabında yer alan] bir yazısında şunları söylüyor:


“cami yapıp bunu göklere kadar yükselen üç şerefeli minarelerle donatmayı düşünen ve bunun için çaba sarfeden kişi, minareyi bu kadar yüksek yapmakla islam’ı yahut o eseri meydana getiren kişileri kurtaracak bir ‘güç’ vücuda getirdiği zannında. bunun bir bakıma “şirk” koşmak olduğunu unutuyor. islam kültürünün çok üstün vasıflı bir ürününün (örneğin selimiye’nin) alınıp bugün tekrar edilmesinin çözüm olduğunu zannetmek, o ürüne ilahi güç atfetmek anlamına gelir. onun islam’ın hangi evrensel prensiplerini yansıttığını, hangi tarihi ve mahalli sürecin yansıması olduğunu tahlil etmediği zaman; bugün yapacağımızın hangi evrensel islami değerlerin icabı olarak gerçekleştirilmesi lazım geldiğini, hangi islami çabanın tarihi sürecin bugünkü hangi mahalli şartların (teknoloji, yapılar arası münasebet, sosyal örgütlenmenin şartları vs.) ürünü olduğun tahkik edilmediği zaman bu, eserin ‘meselesi’nin bulunmadığını gösterir.”

turgut cansever ayrıca; genelde islam ve özelde osmanlı kültüründen ve felsefesinden bahsederken, inancın sürekli bir hareket halinde olunduğunu vurgular ve büyük bir ideolojinin sembolü olarak camileri örnek verir; büyük ve kalıcı olma iddiasında olmadıklarını, aksine küçük olma peşinde olduklarını belirterek; tamamen kalıcı olduğuna inanılan ideolojilerin sembollerinin dahi o kadar kalıcı olmadıklarına dikkat çeker. ardından da peygamberin “her nesil ne olduğunu yeniden anlamak mecburiyetindedir” vahiyine atıfta bulunarak; peygamberin neslinin bunu böyle gördüğünü ama, her neslin farklı şekilde görmek ve yeniden anlamak mecburiyetinde olduğunun haberinin verildiğini vurgular.
ve ekler:
“büyük sadelik bütün islam kültürünün, bütün islami ürünlerin ayrılmaz, değişmez bir temel özelliğidir.”




antalya karakaş camisi (turgut cansever)

16 Ağustos 2010 Pazartesi

"accept the mystery"


geçen gün kuzenim v. ve eşi z. ile sohbet ederken kuzen hayıflanarak anlattı: meğerse şimdilerde sinemalarda gösterilen, kendisinin son yılların en iyi genç yönetmeni olarak tanımladığı christopher nolan'ın "inception" [isim bulmada ultra yaratıcı film ithalatçılarımıza göre "başlangıç", fatih özgüven'e göre "telkin" veya "tekvin"] filminden yıllar önce varyemez amcanın, rüyasına girip altınlarını çalmaya çalışan ve rüyada yol bulmak için totemlerini kullanan hırsızlara dair bir macerası yayınlanmışmış. kuzenim, çok beğendiği "inception"ın anafikrinin apartma olmasına pek bir üzgündü.
ben de, bilgiç bir tavırla dedim ki: dünya üzerinde hiç bir şey yeni değil ki kuzen! yeter ki esinlendiğin, çaldığın ya da uyarladığın (artık olayı nasıl formüle edersen et), kaynak metni ustaca yeni bir kılıfa sokabil! yoksa illa "biraz" geriye gitmeye gerek yok; "en en en" geriye gider, dünya üzerinde anlatılan bütün hikayelerin kökenini sümerlere kadar indirmekte zorlanmayız; yeter ki "altın kız" muhteşem kadın muazzez ilmiye çığ sağ olsun.

coen kardeşlerin son yumurtası "a serious man" (ciddi bir adam) da eyüp peygamberin inacının tanrı tarafından test edilmesi hikayesinin ["the book of job"] uyarlaması.
hayır, bu detayı filmi seyrederken fark etmedim, musevilikle o kadar haşır neşir değilim; eve gelip imdb'de araştırma yapınca öğrendim.

zamanında "odysseia"yı da mükemmel bir blues hikayesine dönüştüren coen'ler bence yine muhteşem bir filme imza atmışlar. filmi beğenmek için eyüp'ün hikayesini veya filmin kadim bir anlatıdan uyarlama olduğunu bilmeye gerek yok; karakterler, mekanlar, durumlar, replikler o kadar güzel, o kadar tatminkar ki; hatta hatta çok çok iyi!
film, çıkarıp duvara asılacak sayfalarca söz ve diyalogla dolu.
roger deakins'ın görüntüleri, kadrajları çok çok iyiden de öte [adam zaten bir fenomen; zavallıma oscarı da verseler artık, yeter! şu akademi üyeleri de bazen ipin ucunu kaçırıyorlar. hoş, hitchcock'u da öbür dünyaya oscarsız yollamışlardı!].
oyuncu kadrosu deseniz; tamam, absürd ötesi karakterler coen'ler tarafından muhteşem çizilmişler ama oyuncular da döktürüyorlar hani! kadronun tanınmamış olması da filme otantiklik, "gerçeklik" katıyor; larry'i george clooney, faşist komşuyu javier bardem, larry'nin abisini john goodman oynasalardı sanki bu kadar inandırıcı olmazdı!

filmi beğenmek veya anlamak için, eyüp'ün hikayesi bir yana, filmin her bir karesini işgal eden musevi jargonuna da aşina olmaya gerek yok.
film, tarihteki bütün "klasik"ler gibi, "insanoğlu"na [seksist değilim yanlış anlaşılmasın; maalesef tarih çoğunlukla, her başarılı erkeğin arkasındaki kadının değil, bizzat erkeğin hikayesini yazmakla meşgul. tarihte kaç kadın tarihçi var acaba! retorik bir soruydu cevap verilmesin lütfen.] dair çok temel şeylerden bahsediyor; cemaatin musevi, mekanın amerika, dönemin 60'lar olması bahane, hayatı olduğu gibi bütün iyileri ve kötüleriyle kabul etmek yerine başına gelen bütün talihsizliklere büyük anlamlar yüklemeye çalışarak durmadan "ben hiç bir şey yapmadım ki" diyen beceriksiz larry'nin gündüz düşleri şahane!
yazık ki benim kuzen filmden hiç hoşlanmamış!


6 Aralık 2009 Pazar

"illallah!"


"...Bir tanrıdan korkmadan da insanlara doğru dürüst davranabilirsiniz ve sizi bir tanrının yarattığına inanmadığınız zaman da dünya ve hayat büyüleyicidir, şaşırtıcıdır ve değerlidir. Ahlak da sadece dinle mümkün olan bir şey değildir..."
- müge sökmen (metis yayınevinin yöneticisi)
cumhuriyet gazetesi, 29 kasım 2009

metis yayınlarının 2004'den beri çıkardığı ajandaların 2010 teması din, başlığı "illallah!"
ajanda dostoyevski'den bilge karasu'ya, pavese'den bunuel'e, edebiyatçı ve sanatçılardan yapılan alıntılarla zenginleştirilmiş.

11 Nisan 2009 Cumartesi

film festivali 28 - izlenimler 6: dağ, nehir ve çöl

bugün çölde ölümsüzlerle tanıştım, nehirde ölümle yüzleştim, dağda ölümle barıştım.
bana bu imkanı sağlayan doris dorrie'nin "kirschblüten, hanami" (kiraz çiçekleri), andrzej wajda'nın "tatarak" (sazlıkta) ve luis bunuel'in "nazarin" ve "simon del desierto" (nazarin ve çölün simon'u) adlı filmleriydi.

doris dorrie'nin filmi "kiraz çiçekleri", bir alman'dan beklenmeyecek kadar duygusal, bir kadından beklenecek kadar incelikliydi.
aniden dünya değiştiren eşinin peşinden, yaşarken kaybettiklerini/paylaşamadıklarını telafi etmek amacıyla japonya'ya, fuji dağı'na yolculuk yapan bir alman'ın hikayesiydi konu edilen; başkarakterin eşinin gençliğinde bizzat yaptığı butoh dansının felsefesinin sindiği filmde, eşinin kıyafetlerini (eteğini ve kazağını) giyerek çiçek açmış kiraz ağaçlarının altında dolaşan, eşinin en iyi yaptığı lahana sarma'yı butoh dansçısı kızla paylaşan ve fuji dağı'nın gölgesinde eşinin kimonosuyla butoh dansı yaparak "eşiyle buluşan" orta yaşlı bir alman adamın hikayesiydi...
alman yaşamının sert, bencil ve hürmet yoksunu doğasıyla uzakdoğu duyarlılığını harmanlayan, baş karakterini fiziksel bir yolculuktan daha çok ruhani bir yolculuğa çıkaran bir film "kiraz çiçekleri".
emek'te filmi izleyen bizleri de aynı yolculuğa ustaca ortak eden bir film "kiraz çiçekleri"; sonuna doğru katılarak ağlayan hanım seyircinin yanısıra bir çoğumuzun sessiz gözyaşları döktüğü film "kiraz çiçekleri"....
gidenlerin ardından yaşanan duygulara, üzüntüye ve başa çıkmaya dair son derece incelikli bir filmdi "kiraz çiçekleri".

andrzej wajda'nın "sazlıkta"sı da -tesadüf bu ya- eşini kaybetme ve ölüm ile ilgiliydi. ancak bu sefer kaybetme ve ölüm olgularına oldukça mesafeli, soğuk bir şekilde yaklaşılmıştı. [tam da bir leh'ten beklenebileceğim gibi]
başroldeki kadın oyuncusunun gerçek hayattaki eşinin hastalanması ve vefatı ile andrej wajda'nın çektiği filmde canlandırdığı karakterin ilgi duyduğu gencin ölümü örtüştürülerek anlatılmıştı. [zaten film kadın oyuncunun gerçek hayattaki eşine adanmıştı]
mesafeli ama etkileyic bir filmdi. sadece; "kiraz çiçekleri" ile aynı günde, hele de üstüste seanslarda seyretmek için biraz fazlaydı. [konularını okumadan film seçmenin zararları da varmış demek ki!]

bu iki zor ve allak-bullak-edici filmin üzerine bunuel'ler, özellikle de ikincisi, "çöllerin simon'u" çok iyi geldi. yine zor ve tartışmalı konular ele alınmıştı, ancak bu filmlerde duygudan ziyade akıl daha öndeydi sanki. en azından ben öyle algılamayı tercih ettim; karakterlere, olaylara daha uzaktan bakabildim, hatta "çöllerin simon'u"nda eğlendim bile.
belki de din'e bakışım bunuel ile çok paralel olduğundandır bu filmlerin beni es geçmesi.

yarın, dreyer'in "jeanne darc'ın tutkusu" bekliyor olacak beni, ben de meraklanmaktayım izlenimlerim konusunda...

27 Ocak 2009 Salı

araf'taki efsaneler: "myth"






23-24 ocak akşamlarında antwerp’te, sidi larbi cherkaoui’nin “myth” adlı gösterisini seyrettim. hem yaklaşan yaşgünüm için kendime verdiğim bir hediyeydi bu kaçamak, hem de 2008-2009 sezonunda “sidi larbi’nin izinde avrupa kentlerinde” olarak adlandırdığım yolculuğumun düsseldorf-“apocrifu” ve berlin-“sutra”dan sonraki üçüncü durağıydı. [antwerp-“myth” durağında bana paris’te yaşayan hayat-boyu-dostum burcu ve mükemmel eşi alexis de eşlik ettiler; antwerpen’de geçirdiğim zamanı benzersiz kıldılar.]
sidi larbi’nin peşine bu kadar takılınca, beni tanıyanlar “pina’nın pabucu dama mı atıldı” diye içlerinden geçiriyor olabilirler. kesinlikle değil. kaldı ki beni ikisine de hayran eden o kadar çok ortak özellikleri var ki; başta ikisinin de bütün yapıtlarına sinmiş koyu hüzün olmak üzere. ama sanki sidi larbi daha da derinimde bir yerlere dokunuyor.


“myth” sidi larbi cherkaoui’nin, doğduğu/yaşadığı antwerp’in şehir tiyatrosu olarak tanımlanabilecek toneelhuis’in bünyesine katıldığı 2007 yılında sahneye koyduğu ilk yapıt.
yedi yıl boyunca alain platel’in les ballets c. de la b. topluluğuyla çalışmış ve burada -“myth”in dahil olduğu inanç üçlemesinin ilki- “foi”yi sahnelemiş olan sidi larbi cherkaoui, 2010 yılının nisan ayında brüksel'de sahne ışıklarına çıkaracağı “babel” ile üçlemeyi tamamlayacak.

“myth”i nasıl anlatmalı bilemiyorum; sözler yetersiz kalıyor sanki. yine de deneyeceğim!
sidi larbi cherkaoui’den şimdiye kadar seyrettiğim yapıtlar ya az karakterliydi (“d’avant” : sidi larbi & 3 dansçı arkadaşı, “zero degrees” : sidi larbi & akram khan, “apocrifu” : sidi larbi & 2 dansçı arkadaşı) ya da -içeriği yoğun olsa da- hareket/dans örgüsü basitti, saflaştırılmıştı (“sutra” : sidi larbi & 16 şaolin keşişi).
“myth” bambaşka bir dokuya, atmosfere sahip; çok kompleks, karmaşık bir yapısı var, zira kurgusu da öyle. arasız süren 105 dakika boyunca sahnenin her bir m2’sinde bir şeyler olmakta; insan nereyi, kimi, neyi seyredeceğini şaşırıyor. seyircilerin bazıları bir şeylere gülerken, sizin baktığınız yerde gerçekleşenler hiç de komik değil halbuki. bir şeyleri kaçırıyorum hissine kolayca kapılabiliyorsunuz.
ilk akşam oturduğum yerin kapsayıcı görüş açısı sayesinde her şeyi –ama özellikle de teatral kurguyu- takip etmeye gayret ettim, ikinci akşam ise sadece koreografiye/danslara odaklandım. [genel olarak adet edindiğim, sevdiğim sanatçıların yapıtlarını iki kere izleme tercihim hiç bu kadar isabetli olmamıştı.]
toneelhuis’in internet sitesindeki oyun açıklamasında “myth”in kompozisyon tekniği hieronymus bosch ve pieter bruegel’in tablolarıyla kıyaslanmış. doğrusu haksız değiller. hele de bu ortaçağ ressamlarının flaman oldukları ve bruegel’in tablolarının sadece büyük şehirlerde değil antwerpen’deki birkaç müzede de sergilendiği göz önüne alındığında. [sidi larbi’nin bir ilkokul veya lise gezisinde bu müzelerdeki eserlerle karşılaşmış olma olsalığının çok yüksek olduğunu düşünüyorum. hatta antwerp’deki kraliyet güzel sanatlar müzesi’ni gezerken rastladığım bir rené magritte tablosunun “sutra”nın bilinçaltı esinlerinden biri olduğunu da iddia edebilirim. ilerde fırsat olur, sidi larbi ile röportaj yapabilirsem sormaya hazırlandığım birkaç sorudan biri bu bağlantının ihtimali olacak.]

“myth” bir kütüphanede geçiyor; ama ne kütüphane! nasıl bir sahne tasarımıdır bu! sidi larbi cherkaoui’nin wim van de cappelle ile birlikte tasarladığı dekor, dekor değil de, oyuncu, dansçı ve müzisyenlerin kendi evleri kadar köşe bucağını iyi bildikleri bir dünya sanki. bir sürü de detayla yüklü: kayan kitaplıklar, perdeler, açılan duvar kapakları, kendi ekseni etrafında dönen havalandırma mazgalları, kaybolan raflar, düştükçe yerine aynısı gelen kitaplar…
sahne tasarımının başka bir özelliği yukarda bahsettiğim parçalarından hiçbirinin elektronik olarak yönetilmemesi, tersine mekanik olarak çalışması; yani pür zanaat ürünü, el işçiliği harikası bir dekor ile karşı karşıyayız!
kütüphanenin bir de devasa iki kanatlı kapısı var. yapıtın başından itibaren açılması beklenen, içerdekilerin dışarı çıkmak istedikleri ama bir türlü kimsenin kımıldatmayı beceremediği. taa ki yapıtın sonunda, elindeki iki upuzun sopayı omuzunda ve sırtında farklı düzenlemelerle biraraya getirerek haç figürünün soyutlamasını yapan dansçının (bir hacı mı, mesih mi, yoksa beklenen godot mu bu sembol yüklü figür) kapıyı açıp içeri girmesine kadar.


neden kütüphane; mitlerin kaynaklarını ancak orada bulabileceğimiz için mi?
insanlığın inanç sisteminin kökenini oluşturan mitlerin izlerini sürmek için kütüphane kadar biçilmiş kaftan başka bir mekan olabilir mi! hele de zeminde amiens katedralindeki labirent döşeliyken*, kütüphanenin raflarında ciltler dolusu kitaplar kadar “vanitas”** sembolü hayvan ve insan kuru kafaları dururken, hele de bir köşede sandalyede oturan iskelet baştan sona bütün olaylara tanıklık ederken…
ayrıca; 4 alt bölüme ayrılan gösterinin her bölümü dante’den da vinci’ye, henry miller’dan çin atasözlerine uzanan bir yelpazede hayatın aydınlık ve karanlık taraflarına dair alıntılarla başlıklandırılmış. [bu başlıklar orijinal dillerinde ve ardından flamanca olarak devasa kapının lentosuna yansıtılıyor. henry miller ve lord lytton’unkileri ingilizcelerinden anlamak mümkün oldu, ancak çin atasözüyle dante ve da vinci alıntılarına oyun sırasında yabancı kaldık. bu yazıyı hazırlarken yaptığım araştırma sayesinde çin atasözünün almancasına ulaşabildim: “beklemeyi göze alana, zaman kapılarını açar.”]

sonradan programı okuyunca bu kütüphanenin aslında araf olduğunu öğreniyoruz. istanbul’a dönüp de üçlemenin ilk parçası “foi”yi tekrar kayıttan izleyince, “foi”deki korugan/sığınağın dünyayı temsil ettiğini fark ediyorum. hatta, “foi”nin başında ölmüş olan, ve eser boyunca neden ölmüş oldukları bize anlatılan insanların, aslında “myth”in kütüphanemsi arafında bekleyenlerin ta kendisi olduklarını idrak ediyorum. “foi”deki dünya’da krem renkli kıyafetleriyle dolaşan melekler/cinler, “myth”teki araf’ta siyah kostümlü gölgelere dönüşüyorlar. bu, hem dramaturjik hem de koreografik açıdan dahiyane bir fikir.
dramaturjik açıdan öyle, çünkü gölgeler sayesinde insanoğlunun/insankızının halet-i ruhiyesini daha iyi anlatma şansı buluyor sidi larbi; insanın ortama, yere, duruma göre değişen ruh halini etrafını saran iyi ve kötü cinlerle betimleyebiliyor.
koreografik açıdan ise; her eserinde bedenin zemin ile kurduğu ilişkiyi sorgulayan, sadece ayaklar üzerinde değil, bedenin bütün parçaları üzerinde de durulabileceğini ve bedenin zemin ile temasının koreografa farklı bir hareket düzeni tasarlama imkanı vereceğini düşünen sidi larbi için yürüyen, kızan, sıçrayan, hapşıran insanların zemine akseden gölgelerini dansçılara oynatması mükemmel bir buluş.

perde kalktığında, sahnenin sadece insanların bulunduğu çeperi aydınlıkken, ortada kalan karanlıktaki alana kütüphanenin raflarından, aralıklardan, mazgallardan, kapaklardan sürünerek sızan siyah kostümlü cinleri görünce insanın aklına ilk gelen hayao miyazaki’nin “spirited away/ruhların kaçısı” filminin atmosferi oluyor. [internet sayfasındaki oyun açıklamasında osamu tekuza’nın mangalarından bahsedilmiş.]
ilerleyen sahnelerde, ortalık efsanelerle desteklenen garip yaratıklar galerisine dönüşünce (uzun siyah saçlı ve salkım saçak tüyleriyle "kemiksiz" kötü ruh, geniş beyaz eteği paylaşan sarışın yapışık ikizler, dev boyutlardaki beyaz etekli kadın, yeraltının bekçisi üç başlı köpek, ejderhayı öldüren aziz george, vampirler, gargoylar,…), miyazaki filmlerinin ihtiva ettiği ilginç karakterler atmosferi de kuvvetleniyor kanımca. [sidi larbi’ye sormak istediğim sorulardan bir diğeri.]

üçlemenin ilk halkası “foi”, “myth” ile karşılaştıralamayacak (hatta sidi larbi’nin yapıtı olamayacak) kadar sert, keskin ve çıplak. belli ki o dönemki ortağı/akıl hocası alain platel’in bayağı bir etkisi olmuş “foi” üzerinde. aslında, “myth”in de öyle çok masum olduğu söylenemez.
bana göre sidi larbi’nin en önemli meziyeti çok ağır ve zor konuları çok hafif, basit, yumuşak bir dille anlatabilmesi olsa da “myth”te öyle bir sahne var ki, iki akşamda da seyirciden ilk anda bariz olumsuz tepki aldı; down sendromlu iki oyuncudan biri, abartılı jestlerle öne çıkan drag quenn tarafından “aptalsın, çünkü…”, “çirkinsin, çünkü…, “annen de o kadar çirkindi ki…” gibi uzun bir monolog ile hakarete uğradı. her bir cümlede seyirciden gittikçe artan “bu kadar da olmaz” anlamında tepkiler yükseldi. [bu iki down sendromlu oyuncuyla uzun zamandır birlikte çalışan, hatta sadece zihinsel engelli oyunculardan oluşan theater stap için, 2002 yılından beri sahnelenen “ook” adlı oyunu hazırlayan sidi larbi’den, onları bu kadar açıkça aşağılayan bir reji beklenemezdi.] zaten hemen ilerleyen sahnede drag quenn’in bu sefer ayna karşısına geçip kendi çocukluğuna, anne ile babasıyla olan ilişkisine ve giderek te kendine dair sarf ettiği sözler, kızgınlığının özellikle o down sendromlu oyuncuya yöneltilmediği (ama bu sayede seyirci üzerindeki etkisinin arttırıldığı – başka bir dahiyane buluş!), asıl anlatılmak istenenin kişinin çocukluğunda yaşadıklarından kaynaklanan nefretin varabileceği noktayı göstermek olduğu anlaşıldı.
eserin sonunda gelen mesihin ondan şefkat, anlayış, kucak bekleyen herkese istediğini vermiş ve bütün cemaati sonuna kadar açtığı kollarıyla sararak yavaş yavaş kapının dışına çıkarmış olmasına rağmen (bu sahnenin koreografisi mükemmeldi), bir tek travesti ne şefkat ne de kurtarılmak istedi ve kapı kapandıktan sonra mesih ile birlikte arafta geriye bir tek o kaldı. ve bir de, perde kapanmadan hemen önce fark edilen mesihin gittikçe uzayan gölgesi.
ışıklar sönerken bir sürü başka soru işaretinin yanısıra “gölgesi olduğuna göre nasıl bir mesihti ki bu” sorusuyla da başbaşa kalıyor seyirci; hatta, başa çıkmak zorunda kalıyor!
bakalım bu huzursuz insanlar, ruhlar, cinler ve gölgeler “babel”de neye dönüşecekler, nereye düşecekler; cennete mi cehenneme mi?


“myth”in kadrosu 21 kişiden oluşuyordu: 5 oyuncu, 9 dansçı ve 7 müzisyen.
tipik bir sidi larbi yapıtında olduğu gibi yeri geliyor müzisyenler dans ediyor, yeri geliyor dansçılar şarkı söylüyorlardı.
oyuncu ve dansçıların hepsi birbirinden iyiydi. yine de dansçılardan, sidi larbi ile uzun yıllardır birlikte çalışan damien jalet (sesini de çok etkileyici bir şekilde kullanan bu dansçı sidi larbi’yi ortaçağ müzikleriyle tanıştıran kişi aynı zamanda) ve siyah saçaklı “kemiksiz” yaratıkta christine leboutte, oyunculardan ise, drag quenn darryl e. woods ve kızıl saçlı fettan kadın ulrika kinn svensson muhteşemdiler.
neredeyse her gösterisinde ortaçağ müziklerine yer veren, bu müziklerin icrasında uzmanlaşmış gruplarla (capilla flamenca, a filetta, sarband ensemble) çalışan sidi larbi’nin bu seferki çalışma arkadaşları ünlü italyan araştırmacı ve şarkıcı patrizia bovi ve topluluğu micrologus’tu. müziğin çok önemli yer tuttuğu her sidi larbi eseri gibi "myth"te de müzisyenler kusursuzdular.

2007 haziranında antwerp’teki çağdaş de singel binasında prömiyer yapmış olan “myth”in yolculuğu, 1.5 yıl boyunca almanya’dan kanada’ya ingiltere’den fransa’ya dünyanın belli başlı sahnelerine uğradıktan sonra geçtiğimiz haftasonu yine antwerp’te, ama bu sefer, bütün ahşap sahne sistemi ve görkemli seyirci salonuyla 1830 yılından günümüze kalmış olan muhteşem tiyatro binası bourla’da gerçekleşen üç gösteri ile son buldu.
“foi” ve “myth”i kaçıranlar için tek temenni “babel” çıktıktan sonra üçlemenin tamamının birbirini takip eden akşamlarda sahnelenmesi olur herhalde. umalım…


* ortaçağda inşa edilen fransız katedrallerinin zeminine, kudüs’e veya compostela’ya gidemeyenler için tinsel hac yolculuğu vazifesi gören labirentler döşemek bir gelenekti.
** latincede “hiçlik” anlamına gelen vanitas, ölümün kaçınılmazlığı, dünyevi başarı ve hazların geçiciliğini vurgulayan ve özellikle flaman ressamlar tarafından 16. yüzyılda geliştirilmiş bir natürmont türüdür.

cherkaoui on cherkaoui

"If I have to label myself, I would rather go in the direction of religion. I increasingly want to say, ‘I create religious dance’. The idea of religion is actually ‘joining together’. Joining an audience to what happens on stage, in a sort of ritual. I want to think of a performance in terms of a ritual where people come together to stage something that may be a reflection of reality, perhaps a reflection of the future, or the past. That’s the way I see it, much more than something concerning my ego. Whether that has anything to do with any higher value there may be... It is regrettable that the word ‘religion’ is so often misunderstood. In that respect, what is so good about dance, compared to drawing and things like that, is that it is a social art. You have to talk to or dance with someone all the time. And it is not always a language question. You communicate through your body and words. Dance has a tremendous social aspect."

14 Ocak 2009 Çarşamba

alain platel, merhamet et!




alain platel, çağdaş dansın “l’enfant terrible”larından, haşarı çocuklarından, biri.
son yıllarda adından çok söz ettiren sanatçı, les ballets c. de la b. adlı topluluğunu belçika’nın gent şehrinde 1986 yılında kurmuş. asıl mesleği psiko-pedagoji ve uzun yıllar bedensel özürlü çocuklarla çalışmış. ne koreografi ne de reji eğitimi almış. yolu dansla kesiştiğinde ise eğitimini aldığı ve uzun yıllar üzerinde çalıştığı disiplinden esinlenerek oluşturduğu hareketlerle çağdaş dansın çehresini değiştirmiş, sınırlarını genişletmiş.

alain platel 2004 yılında, mozart aryalarıyla süslediği “wolf”ta sahneyi sokak köpekleriyle doldurduğunda paris ulusal operası’nda çılgın alkışlarla yuhalamalar birbirine karışmış, alain platel de bunların arasından sıyrılarak tiyatro dünyasının gündemine oturmuştu. sadece köpekler değildi provokatif olan; sakin bir mozart melodisi eşliğinde orji yapan eşcinsel dansçılar, israil bayrağının yerlerde sürünmesi, bir barış bayrağı ile birlikte yakılan amerikan bayrağı (bayraklarla ilgili sahneler dördüncü gösteriden sonra iptal edilmiş. neyse ki yapıtın televizyon kaydında duruyorlar), mickey mouse maskesinin erkek cinsel organı olarak kullanılması gibi sahneler de yeterince kışkırtıcılar.

alain platel’in işleri agresif, sert, rahatsız edici. estetize edilmemiş, “güzel”leştirilmemiş ve “çıplak”! çapakları alınmamış ahşap bir heykele, kaba montajı yapılmış 70’lerden kalma bir filme benziyorlar. bu özellikleriyle pina bausch’un ilk dönem yapıtlarının dünyasına yakınlar.
wuppertal’deki ilk yıllarında seyircilerin suratına tükürmesi, saçını çekmesi gibi protestolarına maruz kalan pina bausch’un “ben inandığım şeyleri yapıyordum, onlar sadece klasik baleyi biliyorlardı, tarzıma alışık değillerdi, bu yüzden de onlara ters geliyordu, yoksa seyirciyi kışkırtmak gibi bir niyetim yoktu” şeklindeki masumane savunmasına karşılık alain platel’in yaklaşımının seyirciyi özellikle kışkırtmaya ve rahatsız etmeye yönelik olduğunu düşünüyorum. huzur ve huşu içinde rahatça koltuğa gömülerek seyredilebilecek işlere imza atmıyor alain platel.
“wolf”ta hırçın, öfkeli ve umarsız karakterlerin kayboldukları kaosun içerisinde bir ara, “cafe müller”deki -bizzat pina bausch’un kendisinin dans ettiği- durmadan duvarlara çarpan, ince askılı beyaz gecelikli uyurgezer kadının bir replikasını görmek ilk anda şaşırtsada insanı, biraz düşününce alain platel’in referansını nereden aldığının somut bir göstergesi olarak açıklayıcı oluyor.


“pitié!” alain platel’in şimdilik en son işi. johann sebastian bach’ın aziz matta pasyonu’dan serbestçe esinlenilerek hazırlanmış. alain platel’in bir önceki projesi monteverdi esinli “vsprs”de onunla birlikte çalışmış olan besteci fabrizio cassol bu sefer de müzikleri hazırlamış. yedi kişilik orkestranın (“aka moon”) çaldığı müzikleri fabrizio cassol, pasyondan oldukça serbest bir şekilde esinlenerek hazırlanmış; buzuki, akordeon, saksofon partileri bach’ı çağımıza taşıdığı gibi, orkestradaki magic malik adlı sanatçının ezan benzeri vokal yorumları da bach’ı doğuya yaklaştırıyor. bu anlamda, dahi piyanist/besteci uri caine’in mozart, mahler gibi bestecilerin eserlerini yorumlayarak hazırladığı çalışmalara benzetilebilir fabrizio cassol’un müzikleri.
hem müzik hem de tema olarak ekseriyetle “erbarme mich!” (merhamet et!) adlı pasyonun en tanınmış aryası çevresinde dolanan, zaten ismini de o aryadan alan “pitié!” acı, acıma, acıyı paylaşma, acıtma, acıtarak sevme, “ölesiye sevme” üzerine yoğunlaşıyor.
alain platel bütün bu temaları “deri”yi eksen alarak anlatıyor. deri sayesinde öteki olanı fark edebildiğimizi ve kendimizi onun yerine koyabildiğimizi düşünüyor. acı ve deri deyince kaçınılmaz olarak akla gelen “yara”, “yaralama”, “yarık” gibi öğeler de yapıtın omurgasını oluşturmakta yardımcı elemanlar olarak kullanılmış.
belki eserin ruhunu/atmosferini en iyi anlatan sahne, sadece iç çamaşırları olan bir erkek ile bir kadın dansçının birbirlerinin derilerini çekmeleri, çekiştirmeleri, birbirlerini derilerinden tutarak kaldırmaları, derileriyle sevmeleri.

ana tema “merhamet” olunca michelangelo’nun pieta’sından da esinlenilmiş doğal olarak. koreografiye usulca yerleştirilmiş değişik pieta yorumlarını/pozisyonlarını keşfetmek mümkün. ancak zannedilmesin ki koreografinin kendisi uslu ve sakin. tam tersine, iki saat boyunca dur durak bilmeyen bir tempoda hem seyirciyi hem de dansçıları tüketen bir gösteri “pitié!”. her anlamda zor ve yıpratıcı bir yapıt. vahşi ve dinamik!
“vsprs”de dansçılarına kaynak olarak histeri ve histeriye tutulmuş insanların filmlerini gösteren alain platel “pitié!”de ise uzun süre yaptığı esas mesleğinin nesnesi olan bedensel özürlü çocukların hareketlerinden esinlenmiş. hareketler aslında bedensel özürlü çocuklardan öte zihinsel özürlü hastaların, hatta akıl hastalarının davranış şekillerini andırıyor; bu anlamda, koreografinin ana hatlarını her yöne kontrolsüzce savrulan el kol hareketleri ve durmaksızın değişen ağız ve yüz mimikleri oluşturuyor.

alain platel’in, başı sonu belli bir hikaye üzerinden ilerlemeyen dramaturjisi, bach’ın pasyonunda hiç bahsi geçmeyen bir acıyı merkeze alıyor: oğlunu kaybeden annenin acısı. bu acı üç karakter üzerine kurulmuş: hepsi birer şancı tarafından canlandırılan meryem, isa ve kızkardeşi. üç şancıya 10 kişilik dans topluluğu eşlik ediyor. alain platel’in bütün işlerinde olduğu gibi burda da, yeri geldiğinde şancıların dansçılara eşlik ettiğini ve dansçıların şarkı söylediklerini görmek mümkün.
isa’yı hangi şancının canlandırdığını (19 yaşındaki kongolu kontrtenor serge kakudji çok başarılı) üzerinde isa resmi olan kitsch tişörtten, meryem’i de siyah kostümünden tahmin edebiliyorsunuz. yapıtı izlerken ben diğer kadın figürünü magdalena olarak düşünmüştüm, daha sonra program kitapçığını okuyunca, müziği olduğu gibi sözleri de yeniden yazan fabrizio cassol’un özellikle birbirine yakın iki insan sesini, mezzosoprano ve kontrtenor seslerini kullanarak aynı karakterin iki farklı cinsiyetini veya erkek-dişi olmak üzere iki kardeşi anlatmak istediğini okudum.

sahne tasarımı kesin olarak belli bir imaja/mekana/yere gönderme yapmıyor; biri kule gibi yüksek, diğeri alçak ve yayvan iki ahşap yapıdan oluşuyor. alçak olanının üzerinde gösteri boyunca orkestra konumlanıyor, yüksek olanına da tek bir sahnede magic malik çıkıp ezana benzeyen şarkıyı seslendiriyor.
tahta kerestelerin çakılmasıyla kurulmuş, sadece ön yüzlerini gördüğümüz bu iki kulübemsi yapı bana -serbest bir çağrışımla- isa’nın doğduğu farzedilen ahırı anımsattı. sahnenin tavanından farklı yüksekliklerde ve büyüklüklerde hayvan derilerinin asılı olması ise mezbaha çağrışımları yapmıyor değil.

prömiyeri ruhrtriennale kapsamında 2008’in eylül’ünde bochum’da yapılan “pitié!”yi ben kasım ayında pina bausch festivali kapsamında düsseldorf’da seyretme imkanı buldum. “pitié!”nin dünya turnesi 2009’un ilk yarısı boyunca londra, roma, viyana, tokyo, barcelona, berlin gibi metropollerin yanısıra küçük avrupa şehirlerinde de devam ediyor…

15 Aralık 2008 Pazartesi

"sutra" : gökgürültüsü kadar keskin ve şiddetli, sessiz bir göl kadar sakin ve berrak!



20 ahşap kutu; boyu-eni-derinliği insan ölçülerinde.
1 çelik kutu; ahşaplarla aynı boyutta.
16 şaolin keşişi.
1 sidi larbi cherkaoui.

o kutular 7o dakika boyunca neler olmadı! tabut, sandık, mikrokozmoz, kayık, kapı, ada, meydan, dolap, orman, tapınak, dağ, yol, geçit, duvar, gökdelen, labirent, lotüs çiçeği...

kutular kah larbi’nin kah keşişlerin içinde sıkıştıkları dünyaları oldu.
larbi kah yabancı oldu keşişlere, kah onlardan biri. larbi keşişleri kah meraklı-ürkek bakışlarla uzaktan seyretti, kah onları oyununun piyonları olarak kullandı.. sonra kendisi de o oyuna dahil oldu.

keşişler kah kendileri oldular, yüzyıllardan damıttıkları dövüş sanatı kung-fu'yu icra ettiler, kah hayvan oldular; akrep, yılan, kartal, kaplan, maymun… kah iş adamları oldular, kutulardan kurdukları kentin sokaklarında hızla dolaştılar.

sidi larbi cherkaoui, akram khan ile başladığı doğu yolculuğunun bir sonraki, daha “ilerideki” bir durağındaydı sutra’da!
hem coğrafi, hem felsefi, hem de ruhani olarak.
doğu’nun kattığı gizem vardı sutra’da; bir var olan, bir yok olan, beklenmeyen yerden çıkan, girdiği kutuda kaybolan, zamanda ve mekanda yolculuk eden onaltı keşiş ve bir koreograf.

koreograf batılı, keşişler doğuluydu.
sutra, batılı koreografın çoçukluğundan beri hayranı olduğu uzakdoğunun dövüş kültürüyle karşılaşmasını anlatıyordu; batı ile doğunun ilişkisini, iletişimsizliğini, karşılıklı tereddütlerini, koreografın kişisel gayretini, çelişkilerini, hayranlığını…

larbi’nin koreografik kabiliyeti yine benzersizdi.
larbi bize yine bir hikaye anlattı, ama bu sefer sözcükleri “seslendirtmedi”, sadece hareketleri kullandı.
(sidi larbi cherkaoui, keşişlerin "danslarında" şaolin tapınağının kadim hareket alfabesini kullanmış. çin-budist dövüş sanatında var olan 1 dakikalık 74 farklı hareketi değişik kombinasyonlarla biraraya getirmiş.)
larbi’nin kendi soloları ise yine enfesti; kırılgan, yumuşak, içli ve sakindi. şaolin keşişlerinin sert komutlarla gerçekleştirdikleri keskin hareketlerin tam zıddıydı larbi’nin soloları.
ama birbirinin zıddı gibi gözüken bu iki yol aynı kapıya çıkıyordu: insanın kendisiyle ve doğayla ancak teklifsizce kuracağı ilişki sürecinde/sonucunda edinebileceği hayran olunası içsel güç ve enerjiye.

23 Kasım 2008 Pazar

"less is more": kolumba


bir hafta önce yaptığım üç günlük kısa düsseldorf seyahatimin izlenimlerine devam ediyorum; dans gösterileri, festival atmosferi, sahne tasarımı sergisi derken esas disiplinim olan mimarlık konusunda beni derinden etkileyen bir "obje" hakkında yazmazsam en azından kendime haksızlık etmiş olurum!
evet, bu kaçamağımın tetikleyicisi pina bausch ve sidi larbi cherkaoui idi, ama oraya kadar gitmişken, bir sene önce konuğu olduğum bir ders için hakkında araştırma yaparken dergilerdeki fotoğraflarından hayran olduğum kolumba müzesini ziyaret etmek fırsatını kaçıramazdım. zira, kolumba'nın bulunduğu köln kenti düsseldorf'a trenle yarım saat uzaklıkta.

20. yüzyıl mimarlık tarihinin en merak ettiğim yapılarına her seferinde yolumu düşüren pina bausch'a duyduğum hayranlık oldu. onun bir yapıtını seyretmeye gittiğim ücra avrupa kentlerinin yakınlarında, kitaplardan-derslerden bildiğim mimarlık yapıtlarıyla "yüzleşme" fırsatını buldum: mullhouse'e gittiğimde le corbusier'in ronchamp şapeli 1 saat mesafedeydi, wuppertal'e gittiğimde gottfried böhm'ün neviges hac kilisesi yarım saat.
[pina bausch'un izini takip etmeden gidip de yerinde gördüğüm ve beklentilerimi boşa çıkarmayıp beni hayalkırıklığına uğratmayan iki mimari yapıt daha var ki, onlar zaten mimar olsun ya da olmasın hepimizin eninde sonunda yolunun düştüğü/düşeceği metropollerde: berlin'de scharoun'un philharmonie'si ve barcelona'da mies'in expo pavyonu.]
yukarda saydığım "kare as" dışında eli yüzü düzgün, iyi, kaliteli bir sürü bina daha gezme şansım oldu yıllar boyunca. ancak bunları ve kitaplardan bildiğim yüzlercesini bir kenara iterek mimari tasarım denen şeyi yeniden düşünmeme sebep olan bir "yapıt" ile karşı karşıya kaldım köln'de: "kolumba" ile.
çok iddialı ve biraz da magazinsel olacak ama kolumba için rahatlıkla "ölmeden önce görülmesi gereken tek mimari eser" saptamasını yapabilirim. eh, ben artık rahatlıkla ölebilirim, diğer mimarlar düşünsün :-)

yayınlardan takip edenleriniz gerek peter zumthor'un mimari anlayışını gerekse de kolumba'nın özelliklerini zaten biliyorsunuzdur; üst düzey tasarım, minimal bir mimari... kolumba özelinde: arkeolojik kalıntılarla kurulan ilişki, özgün malzeme ["kolumba-stein"], etkileyici ve zarif tekstür (neredeyse dantel gibi)...
bunları biliyorduysan oraya gidip gördüğünde seni bunların ötesinde etkileyen ne oldu diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
inanmayacaksınız ama kolumba'da detay yok. [var tabii, olmaz olur mu, ama nasıl çözülmüşlerse ortada gözükmüyorlar; zumthor bir gözbağlayıcı mı!]
bırakın gereksizi-fazlayı, kolumba'da neredeyse "hiç" çizgi yok; anlayacağınız, fuga denen şey var ya, işte o kolumba'da yok denecek kadar aza indirgenmiş! bu sayede bina ve mekanları netleşmiş, pürleşmiş! çok basit di mi...

zumthor iç mekanda sadece iki kritik birleşmeye "çizgi" eklemiş:
1- ana gezinti hollerinin zeminini ve katları birbirine bağlayan merdivenlerin basamaklarını onları çevreleyen duvarlardan küçük bir fugayla ayırmış.
2- ana gezinti holleri ile onların etrafında konumlanmış kapalı küçük sergi mekanları arasındaki geçitlere belli belirsiz (4-5cm kadar) bir eşik yapmış.

kolumba'nın ihtiva ettiği bütün diğer görece "büyük" fikirler bir yana (kesinlikle onların hakkını yemiyorum), bu kadar "basit" bu kadar "az" bir şeyin mekanın bütününü bu kadar etkileyebileceğini tasavvur edemezdim. birebir görene/algılayana/yaşantılayana kadar...

kolumba hakkında (inşaa süreci de dahil olmak üzere) detaylı bilgi ve fotoğraf için:
sonuna kadar seyrettiğiniz takdirde içinde bizleri (türkleri) ilgilendiren hoş bir sürprizi de barındıran bir video:

19 Kasım 2008 Çarşamba

kılıçlara dönüşen kitaplar




basamaklar var, gökyüzüne doğru yükselen. özgürleşmek isteyen insanlar var, dansçılar; üç erkek dansçı. larbi, dimitri ve yasuyuki. kadın yok. korsikalı bir a capella topluluğu var, "a filetta"; 7 erkek şancı litürjik ilahiler ve lirik şarkılar söylüyor.
küçük zillerden salkımlar var dansçıların ayak bileklerine sarmalanmış; dansçılar zillerle zincirlenmiş, her hareketlerinde ziller ses çıkartıyor. kitaplar var, sahnenin çeşitli yerlerinde düzenli istiflenmiş veya öylesine yığılmış.
arkada iki katlı bir kulübe var; orada kitap okuyan iki figür var, biri insan diğeri yarı insan boyunda bir kukla.

sidi larbi cherkaoui var, bütün mütevaziliği, yaratıcılığı ve cesaretiyle!
dans diliyle anlatılması çok zor bir şeye soyunmuş: "apocrifu", din denen olgunun yazı yoluyla, kitaplar yoluyla insan üzerinde kurduğu baskıyı anlatan benzersiz bir yapıt.
kitaplarda, "ilk" kitaplarda, "kutsal kitaplar"da yazılanlarla var olan insanları anlatmış, kitapları varacakları hedefe vesile yapan insanları.
bedenlerine nakşedilen yazılarla nefes almaya, yaşamaya başlayan, ama giderek o yazıların mahkumu olan, yazılarla baskı altında tutulan, yazıların nefessiz bıraktığı insanlar: "apocrifu" insanın kitaplarla, yazıyla imtihanı!

sidi larbi cherkaoui üç kutsal kitabın kökenlerine iniyor, üç kitabın da aynı kökenden geldiğini anlatıyor; bu kadar zor bir fikir nasıl dans diliyle anlatılır demeyin, larbi o kadar basit ve o kadar zekice bir koreografi tasarlamış ki insan hayran hayran seyretmekten kendini alamıyor: üç dansçı arka arkaya sıralanıyorlar, hepsinin elleri en önde, her biri bir kitap tutuyor, sonra kollarını aşağı yukarı oynatıp diğerlerinin kollarından geçirerek kitapları değişiyorlar, kimin hangi kitabı tuttuğu, hangisinin sayfalarını çevirdiği, hatta hangisini okuduğu belli değil, bir kitabın sayfasını çeviren parmaklar o kitabı tutan ellere ait değil, yüzünü kitaba dönerek onu okumaya çalışan kişi aslında başkasının elindeki kitaba bakıyor; kitaplarda anlatılanlar ortak, her şey anonim.
ilerleyen sahnelerde bu koreografinin aynısı bu defa kılıçlarla yapılıyor, bu defa elden ele dolaşan keskin kılıçlar!

larbi kur'an'dan habil ile kabil'in hikayesini anlatıyor örnek olarak. hikayenin kökenlerine iniyor kadim zamanlara doğru, hangi kitaplardan alıntılandığından bahsediyor. bedeninin bütününü kaplayan yazıların ağırlığı altında ezilen dimitri ağlamaya başlıyor, larbi onu avutmaya geliyor, ona şefkat gösteriyor, ve enfes bir duo'ya başlıyorlar; bir ve tek oluyorlar, zeminde sürüklenirken birbirlerine dolanıyorlar, bedenleri kenetleniyor, sarmallanıyorlar. zamanla iki başlı dört kollu dört bacaklı ama tek bir vücut oluyorlar. sonra kavga başlıyor aralarında anı habil ile kabil gibi, çekişme, ve güreş... larbi eliyle dimitri'nin ağzını kapatarak onu nefessiz bırakıyor. sonra elini çekiyor, elini çektiği yere, dimitri'nin dudağına, kendi dudağını koyuyor, dimitri'ye hayat nefesini veriyor, ya da o öpücükle dimitri'nin hayatını elinden alıyor, yahuda'nın isa'dan aldığı gibi.
"i know it is too late now to change the way it is,
but you must at least know this:
such an obviousness, to love somebody so naturaly,
is not a frequent thing
-simply knowing it,
even, is not granted to anyone just like that."*
ilerleyen sahnelerde dansçılar bir hışım onlara "ayakbağı" olan zillerden kurtuluyorlar.
kılıçlarıyla kukla'yı öldürüyorlar; kukla, kitapların kılıçlara dönüştüğünde ilk öldürülen varlık. kuklanın varoluşunda taşıdığı cansızlığına geri dönüşü adeta; başka biri, kendinden başka bir güç tarafından yönetilen bir figürün kaçınılmaz sonu!
"apocrifu"nun sonu da kuklanın sonu kadar karanlık, karamsar: larbi sahnede tek başına kalıyor, basamakların önünde cansız yatan kuklanın yanına onunla aynı pozisyonu alarak yatıyor. sonra yavaş yavaş kalkmaya, hareket etmeye çalışıyor. ellerini havaya kaldırıp kendi kendisinin ipini tutuyormuş gibi kendisini oynatmaya, kendisine hükmetmeye çalışıyor; bir türlü beceremiyor, durmadan olduğu yere düşüyor. sanki inancı olmadan da yaşayamıyor insan. sonunda kalkıyor ayağa, biraz hareket ediyor; adımları dengesiz, çok sert vuruyor yere, ayarlayamıyor, acemice sanki, yürümeyi yeni öğrenmiş gibi. elleriyle bacaklarının görünmez iplerini tutarak onları hareket ettiriyor. kuklaya yaklaşıyor, onu sırtına alıyor ve sert adımlarla basamakları çıkmaya başlıyor. en üst basamağa ulaştığında bir-iki saniye bekliyor ve kuklayla birlikte kendini arkadaki boşluğa bırakıyor!

"apocrifu" çok güçlü, etkileyici bir eser. içeriği ne kadar karanlık ve sertse biçimi o kadar yumuşak ve estetik. bu da bir maharet olmalı, ya da marifet, ancak çok az sanatçının başarabildiği.
bunlardan biri, kesinlikle sidi larbi cherkaoui!

* apocrifu'nun müziklerinde kullanılan şiirlerden biri. japon şair nakaha chuya'nın (1907-1937).