antony gormley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
antony gormley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2024 Perşembe

15 ŞUBAT



-399 sokrates, atina şehri tarafından dinsizliği ve gençlerin zihinlerini yozlaştırdığı nedeniyle ölüm cezasına çarptırılmış

1665 molière'in don juan ou le festin de pierre oyununun dünya prömiyeri paris'te théâtre du palais royal'de gerçekleştirilmiş

1864 22 yaşındaki gerhard adriaan heineken, amsterdam'da de hooiberg adlı bir bira fabrikasını satın almış ve heineken birasını üretmeye başlamış

1867 oğul johann strauss'un an der schönen blauen donau valsinin dünya prömiyeri koro valsi olarak viyana'da wiener männergesang-verein tarafından gerçekleştirilmiş

1903 ilk teddy bear (oyuncak ayı) brooklyn'deki şekerci dükkanı sahipleri rose ve morris michtom tarafından piyasaya sürülmüş; michtom'lar washington star gazetesinin ünlü siyasi karikatüristi clifford berryman'ın, abd başkanı theodore roosevelt'in bir ayıyı vurmaması olayına gönderme yaptığı karikatüründen ilham almışlar

1941 maria callas atina'da olympia tiyatrosu'nda franz von suppé'nin boccaccio adlı yapıtındaki beatrice rolüyle profesyonel kariyerine adım atmış

1965 bernd alois zimmermann'ın die soldaten operasının dünya prömiyeri köln'de gerçekleştirilmiş

1998 antony gormley'in 20 m uzunluğundaki çelik heykeli the angel of the north kuzey ingiltere'deki gateshead'e yerleştirildi

2005 youtube yayına başladı






31 Ocak 2018 Çarşamba

durmadan dönüşen ikonlar: sidi larbi cherkaoui'den "icon"

fotoğraf: mats bäcker

21 ekim 2016'da göteborg'da prömiyeri gerçekleştirilen “icon” koreograf sidi larbi cherkaoui’nin heykeltraş antony gormley ile beşinci, göteborgsoperans danskompanii (göteborg operası dans topluluğu) ile ikinci işbirliğinin ürünü.
bir yıldır tanztheater wuppertal pina bausch’un başında olan genel sanat yönetmeni adolphe binder’in, göteborgsoperans danskompanii’den ayrılmadan önceki dönemine ait icraatlarından biri olan 65 dakikalık "icon" bazen cherkaoui'nin, bu toplulukla yaptığı diğer işi, 50 dakikalık "noetic" ile birlikte "double bill" (iki iş birden) olarak aynı akşamda sahneleniyor, bazense tek olarak. ben "noetic"i iki yıl önce topluluğun paris turnesinde yakalamıştım, "icon"u da geçen ay (ocak 2018) luxembourg'da izledim.

cherkaoui’nin koreografik anlayışında, gormley ile çalışmaya başladıktan sonra beliren güçlü bir damar; tek bir nesneyi/objeyi çoğaltmak ve bunlardan özgün nesnenin/objenin malzeme veya formunu çağrıştırmayan, hatta onunla karşıtlığa düşen ve çoğunlukla da figüratifleşen nesneler/yapılar kurmak. örneğin; istanbul seyircisinin 2010'da 17. istanbul tiyatro festivali'nde seyretme şansına erdiği “sutra”da (2008) içine insan girebilen, geniş taraflarından biri açık olan ve birbirinin aynı boyutlardaki ahşap kutular gösteri boyunca lotus çiçeğine, gemiye, adaya, gökdelenlere ve bir çok başka şeye dönüştüler, domino taşları gibi kullanıldılar.
cherkaoui ile gormley'in ilk ortak çalışmaları "zero degrees"de (2005) gormley, yapıtta dans eden iki dansçının, bizzat cherkaoui ile akram khan'ı çoğaltmıştı; sahnede iki dansçı dışında iki de manken vardı. gormley cherkaoui için "zero degrees" ve "sutra" dışında; “babel”de (2010) ince demirle sınırları belirginleştirilmiş boş dikdörtgen prizmalar ve “noetic”te (2014) ince uzun demir şeritler tasarladı.
cherkaoui, gormley'le çalışmadığı ve sahne tasarımını kendisinin yaptığı bazı işlerinde de çoğaltılmış obje fikrinden faydalandı: örneğin “puzzle”da (2012) kalın, büyük ve siyah kare panolar, “fractus V”de (2015) ince, küçük ve beyaz üçgen panolar kullandı.

cherkaoui boşluktan bir dünya yaratan, sıfırdan bir şey üreten bir "tasarımcı" olarak, hatta üst ölçekten bakarsak bir "yaratıcı" olarak; uzun zamandır sahnede yapılar kurmayla, sonra onları bozmayla, başkalarını yaratmayla, bir yapı bozulup da diğeri kurulurkenki dönüşümle ilgileniyor.
bir koreografın elindeki en saf malzemenin dansçı bedeni olduğunu düşünürsek; nasıl ki dansçılarını da birer nesnel öğe/bileşen olarak kullanarak onlardan özgün doğaları dışında yapılar kurmak ve nesneler oluşturmak cherkaoui'nin koreografisinin vazgeçilmez öğesiyse (örneğin “babel”de dansçılardan devasa bir savaş robotu yapmak gibi), onun cansız nesneleri/objeleri aynı şekilde kullanması aslında aynı dilin devamı hiç kuşkusuz.

ancak bir yapıtın sergilenme süresi boyunca cansız nesneleri yeni yapılara dönüştüren dansçılar; yapılar yaparken ve sonra onları bozup/çözüp başka yapılara dönüştürürken ister istemez uzun süreler geçiyor. bir seyirci olarak bütün dansçıların yeni bir yapıyı kurmak için seferber olmalarını, sonra onu bozup başka bir yapı kurmalarını uzun uzadıya seyretmek ve bu durumun 70 dakikalık bir yapıt içerisinde çokça tekrarı açıkçası beni bir süre sonra sıkan sekanslara dönüşüyor; hele de bu yapma/bozma hali “puzzle” gibi yapıtın anafikrine dönüştüğünde seyrettiğimin koreografi olduğundan şüphe etmeye başlıyorum. evet belki "puzzle" özelinde işin ismiyle birebir oturan bir hareket tasarımı izliyorum, bu anlamda fikre değer veriyorum, ama cherkaoui insan bedenini o kadar güzel kullanırken neden onları sadece bir şeyleri taşıyan, iten, kaldıran vücutlara indirgiyor diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

"icon"a gelirsem; aslında bu tek bir nesne ile yapma/dönüştürme/bozma fikrinin belki de en sorunlu olarak işleyeceği işi cherkaoui'nin, zira kullanılan malzeme kil, nesne de kilden ince levhalar. kil kendi başına -ayakta- durabilen bir malzeme değil, dolayısıyla kendi doğası gereği zaten her an dönüşmekte; bu yüzden ondan belirli yapılar/formlar/nesneler kurmak/oluşturmak/tasarlamak da baştan imkansız gibi, belki imkansız değil ama zor ve geçici olduğu kesin. her an dönüşen bir malzemeyle yapılar kurulmasını, onların bozulmasını ve yenilerinin kurulmaya çalışılmasını izlemek; tam da o gerilim heyecan verici ve ilginç.
cherkaoui "icon"da dansçı bedenlerini de aynı kil gibi yerinde durmayan, akan, dağılan, dönüşen karakterde bir malzeme olarak kullanmış. daha doğrusu; zaten cherkaoui'nin akışkanlık, elastiklik, kıvrımlar, eğriler üzerine kurulu organik koreografik dili bu işle çok örtüşmüş. "icon" gerek hareket eden bedenlerin gerekse de cansız malzemenin kullanımıyla tam da cherkaoui'nin amaçladığı; kurulan, yıkılan, yıkılırken başka bir şeye dönüşen ikonları; insanlığın geçmişinin ve şimdisinin ikonlarını anlatıyor.

gösteri başlarken sahne zemininin bir kısmının üstünü örten 3.5 ton kil tabaka, zamanla ya ayaklar altında çiğnenerek ya da arasından parçaların (levhaların) çıkarılmasıyla doğal bir dönüşüme uğruyor; yani sahnedışı bir etkenin müdahelesi olmaksızın zemin, başka bir deyişle sahne mekanı, bozuluyor ve dönüşüme uğruyor. sahne tasarımına böyle yaklaşmak, yani tek malzemeyle çok şeyi yapmak, bana göre "icon"un artılarından biri.

"icon" kalabalık bir iş; kadrosunda 12'si göteborgsoperans danskompanii'den, 6'sı cherkaoui'nin kendi topluluğu eastman'den olmak üzere 18 dansçı ve canlı müzik icra eden 5 müzisyen var.
müzisyenler arasında italyan ortaçağ müziği konusunda uzmanlaşmış patrizia bovi cherkaoui ile "myth"den (2007) beridir bir çok projede beraber çalışıyor; hatta bovi'nin enfes sesine ve yorumuna cherkaoui'nin, yine istanbul'da seyretme imkanına kavuştuğumuz, mayıs 2015'te cemal reşit rey konser salonu'na konuk olan "play" işinde canlı olarak tanık olmuştuk.
"icon" işinin müzik anlamda kaynağı ve ağırlık noktası ise japonya'nın en kendine özgü bölgelerinden biri olduğu söylenen amami adası'nın geleneksel folklorü. zaten müzisyenler arasında oradan gelen anna sato var.
doğrusu, cherkaoui'nin son yıllardaki işlerinin çoğunluğunda ağırlıklı olarak japon ve uzak doğu müziği kullanıyor olması bir noktadan sonra bana fazla geliyor; çünkü müziğin işin atmosferini kurmadaki görevi büyük ve bir işin genel fikri evrenselken müziğinin ağırlıklı olarak belli bir coğrafyayı referans göstermesi beni bir süre sonra yabancılaştırıyor. belki de kulağım orta doğu ve avrupa müziğine daha yatkındır, o yüzdendir bu kaprisim.

toparlarsam; "icon" ilk ve son 15 dakikası etkileyici dans sekansları içeren, ancak arada kalan yarım saatten fazla zamanda sarkan ve biteviyeleşen bir iş; kesinlikle cherkaoui'nin en iyilerinden biri değil.

3 Haziran 2010 Perşembe

tiyatro festivali 17, izlenim 9: sutra'daki sürpriz!

(fotoğraf: christophe raynaud de lage/festival d’avignon)

evet, aylar önceki "cherkaoui istanbul'da!" yazıma dino'nun yorumu ve festival kitapçığında "sutra"nın dansçılar listesinde adının olmaması, sidi larbi'nin "sutra"da bizzat dans etmeyeceği hatta istanbul'a dahi gelemeyeceği kanısını kesinleştirmişti. ancak dün akşam, tanıyanlar/bilenler/anlayanlar için bir sürpriz gerçekleşti ve sidi larbi bu ilk istanbul performansında bizzat dans etti.
dünki radikal söyleşisinde istanbul'u "bu gezegene bağlı çok sayıda elementi birleştiren şehir" olarak tanımlamasından belliydi sidi larbi'nin istanbul'a verdiği önem ve bu beklenmedik sürprizin gerçekleşeceği.

dün akşam muhsin ertuğrul sahnesi tıka basa doluydu; merdivenlere, koridorlara kadar. heyecanlı ama aynı zamanda sabırsız, gösteri sırasında saatine bakan, broşürü karıştıran yani kolay sıkılan bir seyirciydi; "sutra"nın arası olsaydı acaba çıkıp giderler miydi!

çıkışta kulak misafiri olduğum bir seyircimizin küçümseyerek söylediği en son şeydi "sutra": akrobasi gösterisi!
1500 yıllık bir manastırın ve yüzyıllardan günümüze damıtılarak gelmiş bir düşünce/inanç geleneğinin ve felsefenin meditasyona dönüşmüş şekliydi "sutra"da rahiplerin yaptıkları hareketler; tabii "sutra"da sadece bu hareketleri gördüyseniz!

geçen akşam izlediğim belgeselde söylediği üzere sidi larbi'nin amacı rahiplerden birer modern dansçı yaratmak değil, onların dilini anlayarak, haraketlerinin mantığını kullanarak ve bütünüyle onların dilinde bir gösteri sahneye koymakmış.
çocukluğundan beri bruce lee hayranı olan sidi larbi, lee'nin savaş sanatları dövüşçüsü olarak yetkinliği yanında filmlerinde ettiği derinlikli laflardan da çok etkilenmiş ve esas bu kontrastın onu büyülediğini belirtiyor.
ayrıca; avrupa'da şaolin rahiplerinin gösterileri hakkında belli bir fikrin ve imajın olmasının onu rahatsız ettiğini, onların başka özelliklerinin unutuluyor olmasına üzüldüğünü belirtiyor sidi larbi. ve "sutra" ile ortaya çıkarmaya çalıştığının özünde de bu diğer özellikler yatıyor.
17 yaşından beri vejetaryan ve budist olan sidi larbi, müthiş bir alçakgönüllükle, koreograf olarak yaptığının giriş-çıkışları ayarlamak ve örneğin -kanon veya kaleydoskop etkisi yaratmak için- rahiplere belli bir hareketi erteleyerek yapmalarını söylemek olduğunu belirtiyor.

"onların diliyle, onları anlayarak bir yapıt ortaya koyma" sözüne dönersem;
ne kadar zor bir şey aslında değil mi, karşındakini anlamaya çalışmak, onun diliyle ona hitap edebilmek. çok az insanın yapabildiği bir şey bu; çünkü alçakgönüllük, cesaret ve güven gerektiriyor.
bizim seyircimiz de maalesef kolay tüketilen, anlamak/kavramak için zorlanılmayan gösterilere meyilli. örneğin iki sene önceki festivalde hotel pro forma'nın "operation: orfeo" gösterisinde sıkıntımızı gereksiz yerlerde gülecek ve sıkıntı uğultusunu salonu dolduracak kadar ileriye götürmüştük. düpedüz sanatçılara saygısızlıktı.

ne yazık ki sidi larbi cherkaoui'nin ilk istanbul ziyareti, şimdiye kadar ürettiği en popüler işi ile oldu.
umarım sidi larbi ileriki yıllarda başka gösterilerle ve özellikle de ortak çalışmalarla istanbul'a konuk olur. biz habersiz olsak da, sidi larbi bu topraklara çoktan olta attı zaten; "babel"in müzik danışmanlarından biri fahrettin yarkın.

15 Aralık 2008 Pazartesi

"sutra" : gökgürültüsü kadar keskin ve şiddetli, sessiz bir göl kadar sakin ve berrak!



20 ahşap kutu; boyu-eni-derinliği insan ölçülerinde.
1 çelik kutu; ahşaplarla aynı boyutta.
16 şaolin keşişi.
1 sidi larbi cherkaoui.

o kutular 7o dakika boyunca neler olmadı! tabut, sandık, mikrokozmoz, kayık, kapı, ada, meydan, dolap, orman, tapınak, dağ, yol, geçit, duvar, gökdelen, labirent, lotüs çiçeği...

kutular kah larbi’nin kah keşişlerin içinde sıkıştıkları dünyaları oldu.
larbi kah yabancı oldu keşişlere, kah onlardan biri. larbi keşişleri kah meraklı-ürkek bakışlarla uzaktan seyretti, kah onları oyununun piyonları olarak kullandı.. sonra kendisi de o oyuna dahil oldu.

keşişler kah kendileri oldular, yüzyıllardan damıttıkları dövüş sanatı kung-fu'yu icra ettiler, kah hayvan oldular; akrep, yılan, kartal, kaplan, maymun… kah iş adamları oldular, kutulardan kurdukları kentin sokaklarında hızla dolaştılar.

sidi larbi cherkaoui, akram khan ile başladığı doğu yolculuğunun bir sonraki, daha “ilerideki” bir durağındaydı sutra’da!
hem coğrafi, hem felsefi, hem de ruhani olarak.
doğu’nun kattığı gizem vardı sutra’da; bir var olan, bir yok olan, beklenmeyen yerden çıkan, girdiği kutuda kaybolan, zamanda ve mekanda yolculuk eden onaltı keşiş ve bir koreograf.

koreograf batılı, keşişler doğuluydu.
sutra, batılı koreografın çoçukluğundan beri hayranı olduğu uzakdoğunun dövüş kültürüyle karşılaşmasını anlatıyordu; batı ile doğunun ilişkisini, iletişimsizliğini, karşılıklı tereddütlerini, koreografın kişisel gayretini, çelişkilerini, hayranlığını…

larbi’nin koreografik kabiliyeti yine benzersizdi.
larbi bize yine bir hikaye anlattı, ama bu sefer sözcükleri “seslendirtmedi”, sadece hareketleri kullandı.
(sidi larbi cherkaoui, keşişlerin "danslarında" şaolin tapınağının kadim hareket alfabesini kullanmış. çin-budist dövüş sanatında var olan 1 dakikalık 74 farklı hareketi değişik kombinasyonlarla biraraya getirmiş.)
larbi’nin kendi soloları ise yine enfesti; kırılgan, yumuşak, içli ve sakindi. şaolin keşişlerinin sert komutlarla gerçekleştirdikleri keskin hareketlerin tam zıddıydı larbi’nin soloları.
ama birbirinin zıddı gibi gözüken bu iki yol aynı kapıya çıkıyordu: insanın kendisiyle ve doğayla ancak teklifsizce kuracağı ilişki sürecinde/sonucunda edinebileceği hayran olunası içsel güç ve enerjiye.

3 Kasım 2008 Pazartesi

birbirinin aynısı/aynası iki adamın yolculuğu

üç bir tarafı yüksek beyaz yüzeyler ile çevrili, yalıtılmış soyut bir mekan. arka yüzey yanlarla birleşmiyor; iki taraftaki aralıklardan birer adam çıkıp, hızlıca seyircilere doğru yürüyorlar, sahnenin ucuna bağdaş kurarak oturup bir hikaye anlatmaya başlıyorlar; aynı kelimeler ikisinin ağzından eşzamanlı çıkıyor… iki adam tek bir hikaye anlatıyorlar; aynı vurgularla, aynı mimiklerle, aynı jestlerle… sahnede onlar dışında iki de beyaz manken var; adamların replikaları. bir de, zaman zaman beyaz yüzeylere yansıyan gölgeleri; çoğalan, birbirlerinin içine giren, üst üste binen… zamanla, anlatılan hikayedeki karakterler anonimleşiyorlar; aynı mankenler gibi. bu anonimleşme anlatılanı daha güçlü kılıyor; daha evrensel, daha gündelik, daha öze dair… peki, bu adamlar ne anlatıyorlar, dertleri ne?

adamlardan biri fas asıllı belçikalı sidi larbi cherkaoui, diğeri bangladeş asıllı ingiliz akram khan. ikisi de melez; iki ayrı kültürün, iki ayrı dünyanın etkileşiminden oluşmuşlar; batı ile doğu’nun, islam ile hıristiyanlık’ın. ikisi de çağdaş dans dünyasının son yıllarda en sözü edilen sanatçılarından.
akram khan, 1988 yılında 14 yaşındayken peter brook’un “mahabharata”sında rol aldı, ravi shankar ile çalıştı ve 2002 yılında hint klasik dansı kathak ile çağdaş dansı harmanladığı “kaash” ile ilk önemli çıkışını yaptı. son çalışmaları arasında 2006 yılında ünlü fransız başbalerin slyvia guillem ile gerçekleştirdiği ve halen sahnelenen “sacred monsters”, 2007 yılında tayvanlı cloud gate dans topluluğu için hazırladığı “lost shadows” sayılabilir. akram khan halen 2008’in sonbaharı’nda londra’daki national theatre’da sahnelenecek olan ve juliette binoche’un dans edeceği bir dans-tiyatro gösterisinin hazırlıklarını sürdürmekte.
sidi larbi cherkaoui ise 15 yıl önce belçika televizyonunda michael jackson taklitleri yaparak başladığı dans kariyerine 1997 yılından itibaren alain platel’in topluluğu les ballets c. de la b.’de devam etti. “rien de rien” ile tanındı ve sonraki yıllarda yapımcıları arasında tanztheater wuppertal pina bausch’un da bulunduğu “tempus fugit”, “foi”, monte carlo balesi için “ın memoriam” ve sacha waltz dansçılarıyla ortak olarak “d’avant” adlı gösterileri hazırladı. sidi larbi cherkaoui 2007-2008 sezonunda belçikalı grup toneelhuis ile “myth”, hildegard von bingen’in hayatı ve müziklerinden esinlenerek sahneye koyduğu “origine” ve brüksel’in prestijli opera kurumu la monnaie munt’un siparişi olarak hazırladığı “apocrifu” adlı gösteriler ile turnede olacak.
iki koreografın geçmişlerindeki ortak noktalara değinmekte fayda var; ikisi de burs alarak kısa bir dönem anne teresa de keersmaaker’in okulu p.a.r.t.s.’da bulunmuşlar ve iki yılda bir dağıtılan nijinski ödüllerinde 2002’de akram khan, 2004’de sidi larbi cherkaoui “en iyi yeni koreograf” ödülünü almış.
ikilinin 2005 yılında ortaklaşa hazırladıkları ve 2 yıldır dünyanın belli başlı sahnelerinde sundukları, hatta gelen istek üzerine bazı şehirlerde ikinci kere oynadıkları gösterinin adı “zero degrees”.

“zero degrees”, sekiz yıl önce akram kahn’ın başından geçen bir hikayenin oluşturduğu omurga üzerinden ilerliyor; önce hikayeye konu olan olaylar anlatılıyor, ardından bu olaylardan yola çıkan duygular ve durumlar dans diliyle vücut buluyor.
hikaye edilen, günümüz duygu ve iletişim yoksunu dünyasında rahatlıkla herkesin başından geçebilecek bir olay. belki aşırı ilginç değil, hatta her gün iç savaşlarda ve intihar saldırılarında ölenlerin sayısının televizyonlardan maç skoru gibi verildiği bir dünyada çoğu insana sıradan bile gelebilir.
iki kuzen bangladeş’ten kalküta’ya gitmektedirler. önce, bangladeş-hindistan sınırındaki kontrolde yerli halk rahatlıkla diğer tarafa geçerken, iki kuzen ingiliz pasaportları yüzünden polise takılır ve uzun süre bekletilirler. yolcukluklarının trenle gerçekleşen devamında ise kompartımanın diğer ucunda oturan bir adam dikkatlerini çeker; adam uzakta olduğu için tam fark edemiyorlar ancak emin de olamıyorlardır; adam belli belirsiz hareket ediyor mudur yoksa etmiyor mudur? bir zaman sonra adamın öldüğü anlaşılır, eşi bağırarak yardım ister. kuzenlerden biri diğerini, ölüye dokunursa sorumlu tutulabileceği gerekçesiyle engeller. yardım edememenin verdiği vicdan azabıyla kalküta’ya varırlar; onları otel odalarında özledikleri hayat standartları beklemektedir: havalandırma, duş alma imkanı, mtv kanalı…

akram khan ile sidi larbi’nin, girift bir olay örgüsü barındırmayan bu basit hikayeden yola çıkarak sahnede kurdukları koreografi bütün övgü sıfatlarını hakediyor: nefeskesici, büyüleyici, etkileyici!
iki koreograf-dansçı 75 dakikalık bir sürede neredeyse insan coğrafyasının bütün duygularını anlatıyorlar; yapıt, insanlık ile bir hesaplaşma adeta! sahnede bir tek aşk yok insana dair, onun dışında neredeyse bütün duygular ve durumlar bir bir ifade buluyor. yapıt doğumla başlıyor… ardından iktidar, acı, çaresizlik, intikam, baskı, kimlik, aidiyet, şiddet, sevgisizlik, şefkat ihtiyacı, umursamazlık ve incitme kesintisiz bir akıcılıkla birbirine bağlanan sahnelerde birer birer göz önüne seriliyor… ve yapıt ölümle bitiyor.
akram khan ile sidi larbi bütün bu insanlık hallerini, özellikle “yaşıyor olma hali” ile “ölmüş olma hali” arasındaki ikilik kavramı üzerine oturtuyorlar; aradıkları referans noktası, akram khan’ın program broşüründe belirttiği gibi, sıfır derecesi; her şeyin başladığı… ve bittiği! “zero degrees” bir anlamda doğum ile ölüm arasındaki o sınır çizgisinde gerçekleşiyor; aynı, hikayede sözü edilen kahramanların yolculuk ettikleri, aşmaya çalıştıkları fiziki ve duygusal sınır çizgileri gibi… aynı, yaşıyor olma ile ölmüş olma halleri arasındaki belli belirsiz sınır gibi!
ikilik ve sınır kavramlarının etrafında gelişen insanlık durumları iki kişi arasındaki ilişkide somutlaşıyor; bazen karşıtlıktan, bazen etki-tepkiden, bazen de tamamlanmışlıktan besleniyor. diğeri tarafından kontrol edilen, yönlendirilen, hükmedilen biri. diğerinin hareketleri ile tamamlanan, diğeri ile olan ilişkisi sayesinde onunla bütünlenen biri. bazen de kişinin kendi içindeki, ona hükmeden, karşı çıkan, onu yönlendiren “diğeri” ile ortaya çıkan ikilik. ya da, kişinin içindeki ruhun hükmettiği bedeniyle ulaşılan tamlık, birlik. birbirinin aynısı, aynası iki ruhun yolculuğu bu.

akram khan ile sidi larbi’ye yolculuklarında üç sanatçı eşlik ediyor; besteci nitin sawhney, heykeltraş antony gormley ve ışık tasarımcısı mikki kunttu.
daha önce iki kere akram khan ile çalışmış olan hint asıllı ingiliz besteci nitin sawhney’in müziği hint ezgilerinden, ilahilerden, kalp atışlarından ve gittikçe hızlanan ritimlerden besleniyor. viyolonsel, keman, vurmalılar ve vokalden oluşan dört kişilik müzisyen grubu sahnenin arka duvarının gerisinde canlı olarak sunuyor müziği. zaman zaman, ön sahne loşlaştığında arka sahneye verilen ışık ile onlar da görünür oluyorlar beyaz yüzeyin arkasından.
sahnede hareket eden iki adama zaman geliyor, dansçıların replikaları olarak turner ödülü sahibi ingiliz heykeltraş antony gormley tarafından hazırlanmış cansız mankenler eşlik ediyor; onlar da hikayenin, anlatılanın bir parçası haline geliyor, neredeyse kendi başlarına hareket ediyorlar. bu sayede yaşıyor olmak ile ölmüş olmak arasındaki sınır çizgisi bir kez daha vurgulanmış oluyor.
zaman zaman da, sahnede durmadan yer değiştirerek dönen iki adam, mikki kunttu tarafından ustaca hazırlanmış ışık tasarımı sayesinde, etraflarını saran beyaz yüzeylere yansıyan sayısız gölgelerle birlikte bir kalabalığa dönüşüyorlar; bazen büyük küçük sayısız gölgelerle çoğalan, bazen de bütün gölgelerin birleştiği, üstüste bindiği bir anda, tek bir gölgeye indirgenen bir kalabalık bu! ışık tasarımı, iki adamın, kendileri sahnede birbirlerinden çok uzak mesafede dururlarken, gölgeleri sayesinde birbirlerine dokunmalarını da sağlıyor; günlük hayatta birbirine ulaşamayan bedenlerin, ruhları yoluyla iletişime geçme çabası sanki…

“zero degrees”, ilk defa 2005 yılında londra’da sadler’s wells tiyatrosu’nda sahnelendi, aynı yıl oliver (en iyi yeni dans), time out ve critic’s circle (en iyi çağdaş koreografi) ödüllerine aday gösterildi ve en son 2007 yılının ağustos ayında sidney’de dağıtılan helpmann ödülleri’nde “en iyi bale/dans yapıtı koreografisi” ve “en iyi erkek dansçı” (akram khan) dallarında ödül kazandı.
“zero degrees”in 2005 yılından beri süren dünya yolculuğu hız kesmeden devam etmekte; geçtiğimiz yaz gerçekleşen iskandinavya, arjantin, tayvan ve ispanya turnelerinin ardından ekim ayında berlin’in avant-garde sahnesi hebbel tiyatrosu’na iki yıl aradan sonra tekrar uğrayıp tıklım tıklım dolu salonda çoşkulu bir seyirci kitlesini üç gece üstüste büyüleyen ekip aralık ayında da roma ve brugges’de sahne aldı.
(bu metin aralık 2007 tarihinde yazılmış ve oyun dergisinin ocak-şubat 2008 tarihli 6. sayısında yayımlanmıştır.)