bomontiada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bomontiada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2017 Pazar

canan yücel pekiçten'den yüreğe dair



"all about the heart" uzun zamandır istanbul dans sahnesinde karşıma çıkan en heyecan verici ve etkileyici yapıt; yaratıcısı ve icracısı canan yücel pekiçten.
pekiçten'in; tekniği mükemmel, tasarladığı kompozisyon kurgu olarak neredeyse kusursuz, bulduğu kavramsal fikirler nefes kesici, obje kullanımı yaratıcı, müzik kullanımı atmosferik, bedenini kullanımı cesaretli ve zorlayıcı, yüz ifadesi ve ifade üzerinden seyirciyle kurduğu ilişki ise hipnotize edici.
yürekleri yaralı üç kadın figüründen yola çıkan pekiçten'in son işi "all about the heart" her bir hikayeye birer bölüm ayırdıktan sonra, üçünün koreografik olarak birleştiği bir sekansla sonlanıyor. yürekle alakalı üç hikaye, gösteriyi beraber seyrettiğim arkadaşlarımın dedikleri gibi kalplere dokunuyor, yüreği dağlıyor.


"all about the heart" schubert'in "der zwerg" (cüce) isimli lied'i eşliğinde tüyleri diken diken eden, müthiş güçlü bir sekansla açılıyor.
schubert'in tüyler ürpertici lied'lerinden biridir "der zwerg"; sıradışı, rahatsız edici, karanlık ve tekinsiz bir hikaye anlatır. aslında, sözleri anlamanıza gerek yoktur çünkü piyanonun eşliği, bariton sesinin kullanımı ve vurguları dinleyiciyi dehşet verici bir atmosferin içine çekmeye yeter. schubert'in ustalığı da buradadır zaten: sadece beş dakikalık bir besteyle sıfırdan bir dünya yaratmak.
pekiçten de schubert'in yarattığı bu dünyayı ve duyguyu seyirciye geçirme konusunda en az onun kadar ustalıklı ve incelikli bir tasarım yapmış bu sekansta; bedeninin aldığı sıradışı ve çarpık pozisyonlar ve yüzünün aldığı ifadeler çok etkileyici, az ve öz objeyi  (bir çift postal ve kırmızı bir elma) koreografiye dahil ediş şekli müthiş yaratıcı, dans ile tiyatralliği harmanlayışı olağanüstü.

"der zwerg"in alışılmışın dışındaki hikayesi bir cücenin, kendisini kralla aldattığı için sevgilisi kraliçeyi gemiyle denizin ortasına götürüp suda boğmasını anlatır.
lied'e kaynak olan, matthäus von collin'e ait olan şiirde üç kişi söz alır: anlatıcı, kraliçe ve cüce (schubert'in benzer tekinsizlik ve dehşetengizlikteki başka bir hikayeyi anlatan ve sözleri goethe'ye ait olan "erlkönig" lied'inde ise söz alan kişi sayısı dörttür). pekiçten hikayenin detayına değil, anafikrine ve atmosferine
odaklanmış; kraliçe ile cüceyi tek bedende birleştirmiş, postallarla cüceyi, elmayla kraliçeyi betimlemiş. postalların ayaklara yerleşişi, ardından ayakların postalları terk edişi; elmayla kurulan fütursuzluk ilişkisi, o sırada seyirciyle gerçekleşen göz kontağı müthiş çarpıcı; resmen sahnedeki yaratıktan tırsıyorsunuz!


birinci sekans ile ikincisi arasında, sahnenin arka duvarına yansıtılarak kısa bir film gösteriliyor; bu film hem üçüncü hikayenin figürünü hem de ikinci hikayede kullanılacak objeyi barındırıyor: gösteriye adını da veren yürek'i.
kar fırtınalı kırsal peyzajda bize/kameraya doğru ilerleyen kara uzun saçlı figür de, beyaz ve tül gibi ince elbiseli kadın da etkileyici imajlar.
filmin kaba ve doğal hali bana pina bausch'un tek uzun metrajlı filmi "die klage der kaiserin" (kraliçenin ıstırabı)' nı anımsattı. pekiçten'in biyografisinde bausch'un okulu folkwang'da bir dönem eğitim almış olduğunu görmek ve "kraliçe"ler bağlantısı kişisel olarak beni ayrıca heyecanlandırdı.
hikayeleri birbiriyle ilişkilendirmesinin yanısıra, tek kişilik bir dans gösterisinde icracıya nefes aldırması ve kıyafet değişimi için zaman kazandırması açılarından, -pekiçten'in esinlendiği kadın karakterler opera referanslı olduklarından dolayı ben de operaya dair bir tabiri kullanırsam- intermezzo (uzun ara verilmeyip dekor değişimi için gereken kısa perde aralarında çalınan orkestra parçaları) olarak film kullanma fikrini çok beğendim.


pekiçten ikinci hikayede, diğer ikisine nazaran daha bilinen bir kadın figüründen esinlenmiş: puccini'nin madame butterfly'ından.
pekiçten bu sekansta yoğun bir şekilde tiyatralliği, kavramsallığı ve obje çeşitliliğini kullanıyor; illüzyon ve şaşırtmaca da sözkonusu. bu sekansta hareket bütün bunlara hizmet eden bir öğe olarak  var oluyor. bu bölüm seyircinin; önce, içerdiği ironiyle ve gitgide buruklaşarak gülmesini sağlasa da, sona doğru içini derinden acıtıyor.
metaya dönüşen kadın bedeni, kadın figürünün taşıdığı nesnelerle maddeleşirken, taşınan nesnelerin kırılganlıkları imgeye bir katman daha ekliyor.
pekiçten bu bölümde tek bir objeye arka arkaya üç farklı anlam yükleyerek bir imgenin dönüştürülmesi konusunda da ne kadar donanımlı ve yaratıcı olduğunu kanıtlıyor: saçların açılmasını engellemeye yarayan çubuklar yüreğe saplanan hançerlere, onlar da gün sayanların duvara/yere kazıdıkları çiziklere dönüşüyor.

pekiçten ikinci ile üçüncü sekans arasında; madame butterfly'ın, geri döneceğine söz veren amerikalı subayı yıllarca beklemiş olma durumunu, seyircilere bizzat deneyimletmeyi tercih etmiş. bir sahne gösterisi ölçeğinde seyirciye uzun gelecek bir süre boyunca boş ve loş bir sahneye bakıyoruz. kalp atış seslerini de içeren bir ses tasarımı bu süre zarfında bize eşlik ediyor. intermezzonun bu şekilde tasarlanmasının gösteriyi bir anlamda "meta"laştığını söyleyebilirim: sahne gösterisi bir gösteri olmaktan çıkıp, zamanı birebir imleyen bir nesneye dönüşüyor çünkü.


üçüncü sekans en az aşina olduğum hikayeyi içeriyor. pekiçten bu sekansta, broşür açıklamasından öğrendiğime göre ilk fin operası "pohjan neito" (kuzeyin bakiresi)'nden esinlenmiş. yerlere kadar siyah gür saçlı bir yaratık çıkıyor karşımıza. ne zaman saçlar bütünüyle kafayı çepeçevre sarıyor ve görünmez kılıyor, koreografi benim için o zaman ilginçleşiyor. yine de bu sekans kanımca gösterinin en zayıf halkası.

son sekansta, bir anlamda strüktür bağlanıyor; önceki üç sekansta kullanılan koreografik hareketler burada birbirleriyle ilişkilendirilerek tekrarlanıyor, kendilerinden daha büyük bir bütünün parçası haline getiriliyorlar, yapı tamamlanıyor. bu sekansta hiç bir obje yok, pür bir koreografi var.
hemen bitişten önceki dairesel koşu, belki de kadın figürünün içine sıkışıp kaldığı kurban olma kısırdöngüsünü betimliyor. dairesel koşu sırasında bizlerden gözünü ayırmayan pekiçten belki de zamanın çizgisel değil döngüsel olduğunu unutmayalım istiyor. bu güçlü sahneyle yapıt noktalanıyor.


"all about the heart"ı ilk defa 21. istanbul tiyatro festivali kapsamında msgsü bomonti yerleşkesi çağdaş dans ASD'nın kapkara ve geniş sahnesinde, ikinci kere ise bomontiada alt programı kapsamında beyaz ve dar-uzun bir mekanda izledim. yapıt her anlamda güçlü ve sağlam olduğu için ilk mekanda etkisini yitirmemiş olsa da, ikinci mekanda daha yoğun ve sarsıcı bir etki bıraktı bende.

"all about the heart"ın bomontiada alt'taki 15-16 aralık gösterileri takip ettiğim kadarıyla kapalı gişe oynadı, ve bildiğim kadarıyla şu anda ileriye yönelik gösteri tarihleri belirsiz. pekiçten "all about the heart"ı ne yapıp edip sezon içinde daha çok oynamalı; kaçıranlar yakalayabilsin, kimse bu olağanüstü gösteriden mahrum kalmasın diye..

5 Aralık 2017 Salı

şaşırdık mı; hayır!



geçenlerde bir gazetede çıkan, semih fırıncıoğlu ile yapılmış söyleşiden öğreniyoruz ki, eylül ayından beridir gösteri sanatları için kullanılan bomontiada'nın yedi alt mahzeninden dördü ara güler müzesine çevrilecekmiş. şaşırdık mı; hayır!

bomontiada zaten başlı başına bir mutenalaştırma projesi; bomonti'nin çehresinin dönüştürülmesinde hızlandırıcı bir faktör. şehrin gözden ve değerden düşmüş bölgelerini mutenalaştırmada, oraya kültür ve sanatın enjekte edilmesi 1960'ların new york'undan (örneğin, işbilir bir emlakçı gibi çalışan belediye başkanı robert moses'in fikir babası olduğu lincoln merkezi'nden) beri yapılagelen bir uygulama. bomontiada da bu geleneğin bir takipçisi. dolayısıyla belki biraz ironik gelebilir ama bence aslında alışılmadık ve beklenmedik olan şu anki durumdu.

nedir bu alışılmadık durum peki, söyleyeyim: bomontiada'nın mahzenlerden oluşan "alt" kısmının başına fatih gençkal gibi, yaptığı organizasyonlara (şimdiye dek iki edisyonu gerçekleşmiş olan "dünyada bir köşe"yi düşündüğümde) davet ettiği işlerde bitmiş olandan, yani cilalanmış parlak "sonuç"lardan ziyade sürmekte, araştırılmakta olanı, yani çapaklı, bitmemiş "süreç"leri öne çıkaran, davet ettiği sanatçıların birbirleriyle iletişime ve etkileşime girebilecekleri ortamları yaratmaya gayret eden ve seyirciyi pasif konumundan çıkarmaya yönelen, tek başına değil ekip çalışmasını önemseyen bir sanatçı ve direktörü getirmek. gençkal'ı tiyatro camiamızın bohemi olarak tanımlasam bana alınmaz herhalde.

bohemlik üzerinden marais'nin prim yapıp mutenalaşması paris'e özel bir durum. marais'de hala ikinci el giysi dükkanları duruyor mesela; yanlarındaki cos'larla birlikte; bizde cos ancak zorlu'da veya bağdat caddesi'nde olabilir.
aynı bohemlik istanbul'da bomonti'de işlemez. çünkü istanbul'da "mutenalaşan" bölgelerin yeni sakinlerinin aradığı sanat değildir, "görünürlük"tür; pahalı yemekler yenmeli, içkiler pahalı olmalı, herkesin ulaşamadığı "şey"lere sahip olunduğu diğerlerine gösterilmelidir. marka kıyafetler giyilmelidir; değil mi ki ikinci el. ikinci el kıyafet mağazaları günümüzde beyoğlu'nun pasajlarından bile yavaş yavaş sürülmekte; beyoğlu'nu beyoğlu yapan diğer her şey gibi kadıköy'e...
hızlıca konumuza geri dönersek; bomonti'de "yukarda" bir bardak bira fiyatına "aşağıda" bir gösteri izleyebiliyordunuz; hala izleyebiliyorsunuz, ama ne zamana kadar, şüpheli.

fatih gençkal'ın bir şansı bu sezon başında, mahzenlerden birine özel bir proje yapması için semih fırıncıoğlu'nu davet etmesi oldu. fırıncıoğlu orada ürettiği projenin yaratım sürecinde, istanbul'da kendi "ada"larına kapanmış tiyatrocuların aksine açık ve davetkar bir strateji izledi, daha önce istanbul'da pek duymadığımız "açık prova" kavramıyla tanıştırdı bizi. tarih ve saati belli açık provalar dışında da fırıncıoğlu'nun provaları genç tiyatroculara açıktı; onlarla sohbet etti, birbirleriyle etkileşebilecekleri rahatça söz söyleyebilecekleri ortamı yarattı. o sözcüğü nedense pek sevmem ama, bomontiada'nın ALT'ındaki mahzenlerde "sinerji" oluştu.

fatih gençkal'ın kapsayıcılığı ve semih fırıncıoğlu'nun desteğiyle; aslında gösteri sanatları için fiziksel olarak çok da elverişli olmayan o mahzenlere güz ayları boyunca genç tiyatrocular, dansçılar, performansçılar girip çıkar oldular; ALT'ın kapısının önündeki ahşap kütüklerin üzerinde bir yandan sigaralar içilirken, bir yandan da biraz önce seyredilmiş gösteriler hararetli bir şekilde tartışılır oldu; yeni tanışmalar yaşandı, fikir alışverişleri yapıldı.

yatırımların en zoru ve en görünmeyeni ve tabii ki en uzun vadeli olanı insana yapılan; geriye dönüşünü göremeyebilirsiniz, an itibariyle reklamını yapamazsınız, size şimdiki zamanda prestij sağlamaz.
bir yatırımcı olarak bir mekan yaptırdığınızda; açılışını yaparsınız, önüne geçip fotoğraf çektirirsiniz; beklemeniz, sabretmeniz gerekmez. hele bir de harcamanızı vergiden düşme imkanınız varsa keyifinize diyecek olmaz; ama insana yatırım öyle mi!
bomontiada'nın işletmecisinin de böyle bir vizyonu, sabrı yok anlaşılan; acelesi var, bu ülkedeki çoğu yatırımcı gibi. ve bu yüzden de, daha yeni yeni yeşermekte olan bir fidanı rahatlıkla kesebiliyor. zaten çok büyürse de deniz manzarasını kapatır; yaşken budamakta fayda görmüş olmalı!

-----
önemli not:
fatih gençkal duyarlı ve hassas bir yaklaşımla, festivalden bağımsız olarak alt'taki "a corner in the world" ekibinin emeğini kendisi tek başına sahipleniyormuş gibi bir algının olmaması için beni uyardı: bomontiada-alt'ta fatih gençkal ile birlikte claire zerhaouni ve burcu yılmaz üç eş-küratör olarak çalışıyorlarmış. bu eksiklik için zerhaouni ve yılmaz'dan özür dilerim.