zubin mehta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zubin mehta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2024 Salı

03 EYLÜL

03 eylül 1934, cumhuriyet gazetesi

2008 istanbul aya irini müzesi'nde zubin mehta yönetimindeki maggio musicale fiorentino orkestrası'nın konserine gittim 



26 Haziran 2024 Çarşamba

26 HAZİRAN


1982 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da, maalesef bomboş salonda, annemle birlikte enfes bir kukla gösterisi seyrettik; macar devlet kukla tiyatrosu'nun hary janos'u; zoltan kodaly'nin aynı adlı operasından vera brody'nin uyarladığı gösterinin özellikle bir sahnesi hala gözlerimin önünde: at üzerindeki asker saraya doğru dolu dizgin gidiyor, biz onu arkadan görüyoruz, atın toynaklarından tozlar çıkıyor ve sürekli önünde, o sırada geçmekte olduğu bahçe kapıları açılıyor. sanırım tiyatro kanıma ilk defa o gün girdi.

1985 biletleri satışa çıktığında atatürk kültür merkezi'nin önünde çok uzun bir kuyruk vardı, annemle sıradaydık, gişeye yaklaştıkça şu kategori biletleri bitti, bu kategori biletleri bitti diye bilgiler geliyordu; gişeye vardığımızda bilet alabildik: zubin mehta yönetimindeki new york filarmoni orkestrası'nı o zamanki adıyla spor ve sergi sarayı'nda canlı dinledik

2007 hayallerimizden birini gerçekleştirdik: burcu ile paris bercy'de barbra streisand konserine gittik

2016 art nouveau tarzındaki tiyatro binası münchner kammerspiele'de dokuz saatlik faust 1 & 2'yi seyrettim; yönetmen nicolas stemann, topluluk thalia theater hamburg idi





21 Haziran 2024 Cuma

21 HAZİRAN



1941 aram haçaturyan'ın mikhail lermontov'un masquerade adlı oyunu için bestelediği müzik oyunun moskova vakhtangov tiyatrosu'ndaki dünya prömiyerinde çalımın; haçaturyan bu müziklerden 1944'te beş bölümlü bir orkestra süiti düzenlemiş

1978 andrew lloyd webber'in bestelediği, sözlerini tim rice'ın yazdığı, başrolünde elaine page'in oynadığı evita müzikalinin dünya prömiyeri londra'da prince edward theatre'da gerçekleştirildi

1982 fransa kültür bakanı jack lang'in inisiyatifiyle hayata geçirilen dünya müzik günü (fête de la musique) ilk defa kutlandı

1988 efsanevi gitaristlerden paco de lucia'yı ilk defa dinledim; harbiye açıkhava tiyatrosu'ndaki konserde topluluğu ile birlikte çaldı

1991 ilk defa william forstyhe yapıtlarını seyrettim; harbiye açıkhava tiyatrosu'nda ballet de l'opera de lyon'un programında

2011 antalya aspendos antik tiyatrosu'nda gittiğim konserde viyana filarmoni orkestrası'nı zubin mehta yönetiyordu, solist daniel barenboim idi

2018 bir marco goecke yapıtını ilk defa canlı seyrettim; izmir adnan saygun sanat merkezi'nde NDT 2 programının bir parçası olarak wir sagen uns dunkles






14 Kasım 2012 Çarşamba

daniel barenboim ve eğitimde müziğin önemi

cumartesi günki kraliyet concertgebouw orkestrası konserinde dinleyici olarak 30-40 kişilik bir çocuk grubu vardı. balkona girişlerini gördüğümde yüzüm güldü. başlarında iki genç hocalarıyla birlikte balkonun farklı kısımlarına dağılmış yerlerine oturmaları zaman aldı; hepsi özenli giyinmişti; belli ki heyecanlıydılar.
benim oturduğum taraftakiler birinci bölümde biraz hışırtı yapınca, çocukturlar kırılmasından ben onları uyarmıyım, arada öğretmenlerini bulup onlara söyliyim diye düşündüm, öyle de yaptım. "böyle bir konserden mahrum kalsınlar istemedim, onlar da aslında müzik eğitimi alıyorlar, çalıyorlar, bir orkestraları var; keşke uyarsaydınız, ben gerekli uyarıyı yapacağım.." dedi başlarındaki öğretmen. daha uzun konuşamadık, sanırım "barış için müzik" vakfının öğrencileri ve gönüllü öğretmenleriydiler.
balkonun en arka sırasındaki kızlar ikinci yarıda çıt çıkarmadılar..
istanbul'da yaşayan 9-10 yaşında birisinin amsterdam'dan gelen dünyanın en iyi orkestralarından birini dinlemesi ne büyük bir şans. 

bugün yabancı gazetelerden birinde daniel barenboim'la yapılmış bir söyleşiyi okuyunca cumartesi akşamı aklıma geldi tekrar..



daha önce bir kaç defa şehrimizde de kendisini canlı dinleme şansına erdiğimiz, günümüzün en politik, en faal klasik müzikçilerinden piyanist daniel barenboim yarın (perşembe) 70. yaşgününü kutlayacak(mış).

yarın akşam berlin'deki konserde, 40 yaşlarından beri her 10 yıllık yaş dönümlerinde birbirlerinin yaşgünlerinde birlikte sahneye çıkıp müzik yaptıkları şef zubin mehta ile, ve staatskapelle berlin eşliğinde beethoven'ın 3 ve çaykovski'nin 1 numaralı piyano konçertolarını seslendirecekler. iki yapıt arasında, geçen hafta 103 yaşında hayata veda eden amerikalı besteci elliott carter'ın "dialogues II" adlı eserinin almanya prömiyerini gerçekleştirecekler.

barenboim'un kendisine hediye ettiği bu konserin geliri, berlin'de kurulacak olan musikkindergarten (müzik anaokulu)'na aktarılacakmış. yardım konseri olmasına rağmen bilet fiyatları 10 ile 135 avro arasında değişiyor; yani bizde olduğu gibi, eğer bir yardım konseri ise, sadece fahiş fiyatlı bilet satışı yapılmıyor, herkes kesesine göre yardımda bulunuyor.

doğu-batı divanı orkestrası'nın da kurucusu olan barenboim, 2015'te berlin'de eğitime açacağı bir eğitim kurumunun da hazırlıkları içinde: arap dünyasından ve israil'den genç müzisyenlerin eğitim görecekleri "yakındoğu'dan müzisyenler için akademi".

berlin'de staatsoper unter den linden (unter den linden devlet operası)'nın eski dekor deposundan dönüştürülecek yapının tasarımı [bir zamanlar istanbul-tepebaşı'nda suna ve inan kıraç vakfı'nın siparişiyle hazırladığı kültür merkezi projesi, şehrimizin çapsız, öngörüsüz ve taşra zihniyetli yöneticileri tarafından hayata geçirilmesine olanak sağlanmadığından gerçekleşemeyen] amerikalı ünlü mimar frank o. gehry ve hg merz mimarlık bürosuna ait olacakmış.
projeye federal almanya parlamentosu 20 milyon avroluk yardımda bulunmuş, 8 milyon avro da bağışçılardan gelecekmiş.

10 yaşından beri konser veren, ancak 17 yaşında bilinçli olarak müzisyen olmaya karar verdiğini söyleyen barenboim, ailesi sayesinde çocukluğunda hiç bir şeyden mahrum kalmamış; sabah erken kalkıp piyano çalıştıktan sonra okula gitmiş, öğleden sonra sokakta futbol oynamış; akşamüstü 5.30'da annesinin onu sokaktan çağırmasıyla eve gelip duş alır akşam ya bir konser verirmiş ya da bir konseri dinlemeye giderlermiş..

çoğu müzisyen gibi fildişi kulelerde yaşamayı tercih etmediğini belirten barenboim, arthur rubinstein ile ilgili anlattığı anektodta rubinstein'ın dünya çapında bir çok dostu olduğunu ama aralarında tek bir piyanistin bile olmadığını çünkü onların sadece tek bir kitaplarının olduğunu söylediğini belirtiyor: telefon defteri.
"o zaman, uzmanlaşmaya karşı mısınız?" sorusuna barenboim'un cevabı daha da ilginç: çocukluğunda kulak-burun-boğaz doktorlarının olduğunu, günümüzde ise mesela sadece sol kulak konusunda uzmanlaşmış doktorların bulunduğu söyleyerek edward said'in bir sözünü hatırlatıyor barenboim: uzman konusu hakkında giderek daha çok daha az bilendir.

barenboim, müziğin artık bir insanın kültürünün bir parçası olarak görülmediğini; okullarda coğrafya, matematik veya biyoloji derslerinin olduğunu ancak politikacılar tarafından pahalı ve gereksiz olarak görüldüğü için müfredatlardan müzik derslerinin kaldırıldığını belirtiyor. barenboim gerçek hayat ile müzik arasında ilişkinin kurulması; müziğin yalıtılmış bir ada değil, hayatın organik bir parçası olması gerektiğini savunuyor.
çoğunlukla öne sürülen, milyonları ölüme sürükleyen ama bayreuth'ta "lohengrin" dinlerken ağlayan hitler örneğine barenboim'un cevabı: müziğin değerlerini, değer yargılarını gerçekten anlayan kişi soykırım katili olamaz.

26 Haziran 2011 Pazar

aspendos izlenimleri



yıllardır isterdim aspendos opera festivali'nde bir şeyler izlemek. valery gergiev kirov operasıyla geldiğinde, heinz spoerli zürih balesiyle "in den winden im nichts"i sahnelediğinde içim hop etmişti.
viyana filarmoni orkestrası'nı programda görünce, üstüne üstlük şef podyumunda zubin mehta, piyano taburesinde daniel barenboim'un olacağını öğrenince artık beni kimse durdurmazdı. antalya çevresinde yapmam gereken bir-iki akademik işimi de o tarihe göre ayarlayınca, yıllardır kurduğum düşü gerçekleştirebildim.




antalya'ya bir gün öncesinden varınca; hem (arabayı otoparkta nereye koymak lazım, yakında yemek yenecek yer var mı, oturma düzeni nasıldır, kapı kaçta açılır, açıldığında ne kadar kalabalık olur, bileti satılmayan arka halkaya oturulabilir mi gibi) organizasyona dair şeylere aşina olmak, hem de son olarak 22 yıl önce gezdiğim o benzersiz mekanda bir akşam daha geçirme fırsatını tepmedim ve 20 haziran akşamı, kötü olacağını bile bile beyhan murphy'nin istanbul 2010 avrupa kültür başkenti "himayesinde" sahnelediği "barbaros"a gittim.

yanılmayı isterdim ama olmadı: "barbaros" çok kötüydü! anlamsızdı, omurgasızdı, amaçsızdı.
üstüne üstlük, fiziki ölçüleriyle artık dans etmemesi gereken yakın zamanın istanbul balesi yıldızlarından bir balet bütün "haşmetiyle" baştan sona sahnede boy gösteriyordu! artık bu sanatçının bir balet için zamansız ve erken jübilesini yapıp, kendini bütünüyle son yıllarda yoğunlaştığı organizasyon işlerine vermesi lazım. yoksa kol indirip kaldırmakla, bale tarzında adım atmakla "bale-modern dans" olmuyor.




gelelim viyana filarmoni akşamına:
öncelikle; aspendos antik tiyatrosu başlıbaşına bir olay! o atmosferde bir etkinlik izlemek sıradışı ve büyüleyici bir deneyim!
ancak bir akşam önceki "barbaros" temsilinin gösterdiği üzere, eğer etkinliğin kalitesi iyi değilse, mekan istediği kadar mükemmel olsun, aldığınız zevk yarım kalıyor.
mekandan değil, topluluktan yola çıkarsam: viyana filarmoni'nin geçen yıl istanbul müzik festivali kapsamında sevimsiz, ölçeksiz ve herhangi bir akustik düzenlemesi olmayan haliç "kongre" merkezi'nde riccardo muti şefliğinde verdiği konser de yeterince etkileyici ve orkestra ile şefin ününü ve kalitesini bütünüyle gözler önüne serecek (pardon; kulaklarımızın içini dolduracak) seviyede değildi.

21 haziran 2011 akşamı aspendos antik tiyatrosu'ndaki viyana filarmoni konserinde ise; mekan, topluluk ve icra birleşti, kolay kolay tanık olunamayacak bir bütünlükle bizleri, üzerimizi kaplayan koyu mavi gökyüzünün parlak yıldızlarına ulaştırdı.

gerçi, beethoven'ın 3 numaralı piyano konçertosunu hariç tutarsam, program hiç de öyle, ılık bir yaz akşamında, antik tiyatronun etrafındaki tatil beldelerini doldurmuş yerli halk ve yerli-yabancı turistin zevkine göre, yani "hafif" ve "melodik" değildi.
millet, yılbaşı konserlerinden aşina olduğu ünlü orkestradan strauss valsleri dinlemeye meyilliydi. bu yüzden olmalı, orkestra konser sonunda tek bis parçası olarak vals çalarken seyirciler ne yapacaklarını şaşırdılar; valsi, yılbaşı konserlerini sonlandıran, seyircilerin de alkışla tempo tuttuğu radetzky marşıyla karıştırıp, alkışlamaya bile çalışanlar oldu; olmadığını "duya duya" pes etmeyip, bayağı da uğraştılar bu eşlik için!

ikinci yarının ve akşamın genelinin kallavi eseri; herkesin bildiği "johann" yerine, viyana valsinin hanedanı strauss'larla hiç ilgisi olmayan ve dünya genelinde keyfine ancak çok az bir zümrenin vardığı richard strauss'un programlı senfonik müzik yapıtlarından "don quixote" idi.
ne kadar mükemmel bir yorum da olsa, rahatsız taş sıraların üstünde, ayaklarınız önünüzde oturanların sırtına, arkada oturanlarınkinin de sizin sırtınıza kılpayı değdiği sıkışık bir ortamda, rüzgarın da kendini naza çektiği sıcak ve bunaltıcı bir akşamda "don quixote"ye sonuna kadar dayanmak bir kısım seyirci için bayağı zor oldu. zaten arada etraf biraz boşalmıştı, ikinci yarı sırasında da çıkışlar sürdü.

akşamın en etkileyici ve ortama da en mükemmelen uyan yapıtı daniel barenboim'un solistliğinde beethoven'ın 3. piyano konçertosuydu. bu piyanolu yapıtta aspendos'un mükemmel akustiğine tamamıyla şahit olduk.
barenboim beethoven'ı romantik tarafını öne çıkartarak yorumladıktan sonra gecenin romantizmini bis parçası olarak verdiği chopin'in noktürnüyle pekiştirdi; öyle büyüleyici bir 6-7 dakikaydı ki, ışıkları iyice loşlaştırılmış antik tiyatroda herkes suspus olmuş, etrafı sadece barenboim'un parmaklarından yükselen op.27 2 numaralı noktürn'ün tınıları sarmıştı.
aspendos seyahati sadece o dakikalar için bile değdi!




bir kaç söz de organizasyonla ilgili:
en başta rengin gökmen'i bu festivali kurduğu ve yıllardır belli bir kalitede devam ettirdiği için kutlamak lazım.
antik tiyatronun önünde seyyar satıcıların olmaması ve çevre beldelere bağırış çığırış dolmuş kalkmamasıyla (harbiye açıkhava'nın önünü hatırlamak yeterli), biletli sıralara yerleştirilen minderleriyle, genç güleryüzlü ve yardımsever yer göstericileriyle nezih ve düzgün bir ortam hazırlanmış. organizasyonu tebrik etmek lazım.

rengim gökmen geçen hafta içinde yaptığı açıklamada; sırf bu festival için ülkemize turist gelmesini amaçladıklarından ve bu nedenle, opera-baleye daha yatkın turist profilinden dolayı festivali sonbahara çekmek istediklerinden bahsetmiş.
opera-baleye daha yatkın, entellektüel seviyesi yüksek turiste opera-bale-konser seyrettirmek istiyorsanız; aspendos antik tiyatrosunun etkileyici skene'sinin altına led ışıkları yerleştirip de senfonik yapıtların bölüm aralarında ışığın rengini kırmızıdan eflatuna, maviden pembeye, sarıdan beyaza durmadan çevirmemeniz gerekir!
aynı anlamda; sahnenin önündeki eğimli yüzeye yansıttığınız festival reklamı da her bölüm arasında hareketlenip başka bir yazıya geçmemeli. bir klasik müzik etkinliğinde bunlar gerek sahnedeki müzisyenin gerekse de tiyatrodaki seyircinin dikkatini dağıtan unsurlardır!
ama tabii, yerli-yabancı fark etmeden seyircilerin çoğunluğu her bölüm arasında alkışlamışken benim takıldığım bu "arabesklikler", küçük detaylar olarak kalmakta!