yeşim özsoy gülan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeşim özsoy gülan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Temmuz 2013 Salı
TEB oyun yaz 2013 / 18. sayı
Şiirsiz Bir Tiyatro Düşünülemez Özdemir Nutku
Türkiye'de Tiyatro Eleştirisi Metin Boran
Orhan Kemal'in Tiyatrosu Yaşar İlksavaş
Özgürlüğün Bedeli Beki Haleva
Dansta Modernizmi Başlatan Yapıt: Bahar Âyini Kerem Özel
Ortaçağ Dekorlu, Kadın Eksenli bir kara komedi: Sessizlik Üstün Akmen
Belgesel Tiyatro ve Sivas '93 Zehra İpşiroğlu-Genco Erkal
Altıdan Sonra Tiyatro Ve Dönüşken Tiyatroları: "Kumbaracı 50" Hasan Kuruyazıcı
Kostüm Üzerine Düşünceler Canan Göknil
DOSYA: Yeni Dönem Oyun Yazarlığı
Yeni Dönem Oyun Yazarlığı Selen Korad Birkiye
Her Zaman 'Sanat' Olmaya Mahkum Edilmiş Bir Yarı-Tanrı Behiç Ak
Düşmeden Çamura Bulanmadan Düz Yıla Çıkılmıyor Ayşe Bayramoğlu
Oyun Yazarlığı Teşvik Bekler Civan Canova
Dünya Tiyatrosuna Uzanan Bir Dili Araştırmanın Zamanı Yeşim Özsoy Gülan
Tiyatrolar Yeni Oyun Yazarlarını Sahiplenmeli Sami Berat Marçalı
''Oyun, Belirsiz Bir Zaman ve Belirsiz Bir Mekanda Geçmektedir.'' Cihan Sağlam
Sabırla ve Özenle Büyütülmesi Gereken Bir Ergen Yiğit Sertdemir
Nasıl Anlatıldığı Kadar Ne Anlatıldığı da Önemlidir Özen Yula
ANMA: Metin Serezli Göksel Kortay / Haldun Dormen
Büyük Dil Kardeşliğimiz Nalân Özübek
Dünya Tiyatro Günü Bildirileri
Tiyatro Ödülleri
Etiketler:
ayşe bayramoğlu,
cihan sağlam,
civan canova,
dans,
dergi,
genco erkal,
le sacre du printemps,
mehmet kerem özel,
özen yula,
sami berat marçalı,
TEB oyun,
tiyatro,
yeşim özsoy gülan,
yiğit sertdemir
23 Mayıs 2013 Perşembe
sınırları sorgulamak
galata perform yıllardır tiyatroya yeni metinlerin kazandırılması için etkinlikler düzenliyor; çağdaş yabancı yazarları istanbul’a çağırıyor, oyun okumaları, oyun yazarlığı atölyeleri düzenliyor; iki yıldır da o yılın hasadını bir festival çerçevesinde meraklılarıyla buluşturuyor, tartışma ortamı yaratıyor.
şimdiye dek, bir türlü fırsatım olmamıştı, bu etkinliklerden birine katılmaya. en çok rodrigo garcia’da aklım kalmıştı; o tarihlerde istanbul dışındaydım.
yeni metin yeni tiyatro festivali’nin ikincisi bu hafta galata’daki çeşitli mekanlarda gerçekleşiyor. bu seneki tema: sınırlar.
dün akşam iksv’nin salon’unda bu yılın atölyesinden çıkan oyunlardan ikisinin sahnelenmiş oyun okuması vardı.
ilki şenay tanrıvermiş’in “dil” adlı metniydi;, yeşim özsoy gülan yönetti. ikincisi öznur şahin’in “when in rome”uydu, mesut arslan yönetti. sahnelemelerin ikisi de özenli ve nüanslıydı; biraz daha üzerlerinde çalışılsa bu halleriyle alçakgönüllü prodüksiyonlar olarak görülmeleri çok mümkün.
şenay tanrıvermiş’in metni sivri dilli tüketim toplumu eleştirisi ile; dil, ırk ve toplumsal tabaka üzerinden kayıpları ele alan politik bir içeriği parallel götürüyordu. bu iki temanın neden örtüştürüldüğünün anlamını pek çıkaramadım.
yaklaşık 60 dakika süren metin arasıra tekrarlara girdi, tansiyon düştü, bağlantılar zayıfladı; 10-15 dakika kadar kısaltılırsa daha derli toplu ve yoğun bir metine ulaşılabilir.
yeşim özsoy gülan oyuncu yönetiminde abartı öne çıkarmıştı. bu da oyunun mizahi, absürd yanını (dolayısıyla tüketim kültürü eleştirisine dair içeriği) kuvvetlendiriyordu. sahnenin arka kısımında yere atılmış kıyafetlerin bulunması da yine, oyunun politik damarından çok, tüketim eleştirisi damarının daha öne çıkmasına neden oldu. aslında bu kıyafetlerin kayıp insanları temsil ettiği de düşünebilir; bu bağlamda, devlet görevlisinin gizli gizli kıyafetleri çantasına atıp, ortadan kaldırması da yeni okumalara kapı açıyor.
yeşim özsoy gülan “dil”de olduğu gibi son rejisi “iz”de de canlı video görüntüleri kullanmıştı. sahneye tek bir açıdan bakan izleyiciye farklı açılar kazandırmaya yarayan bu teknik, “dil”de tüketim kültürü toplumunun kamera ile olan fetiş ilişkisi düşünüldüğünde daha da anlam kazandı.
öznur şahin’in dengeli ve derli toplu “when in rome”unun mesut arslan yorumu stilize idi. sahnelemeden bağımsız olarak oyun metnini bilmediğim halde, seyrederken arslan’ın rejisinin metnin ruhuna çok uygun olduğunu düşündüm: toplumdaki muhafazarlık üzerinden sınır kavramını sorgulayan oyunda seyirci-sahne ayrımının kaldırılması, sandalyelerin farklı açılarda konumlanması ve hareket etmesi (karakterler arasındaki ilişkilerin her seferinde yeniden tanımlanması), oyuncuların jestleri (karakterlerin vazgeçilmezlerine dönüşen gestuslar) ve içiçe geçen diyaloglar..
mesut arslan’ın üç gün önce istanbul’a gelip oyunu çalışmaya başlamış olması ve oyuncuların iki günde oyuna hazırlanmaları, hatta ikisinin metni okumadan oynamaları takdire şayandı.
ayrıca belirtmek isterim ki, iki oyunun da bütün oyuncuları çok çok iyiydiler; metinleri ve sahnelemeleri izlenilir kılan en önemli öğelerden biriydiler.
ayrıca belirtmek isterim ki, iki oyunun da bütün oyuncuları çok çok iyiydiler; metinleri ve sahnelemeleri izlenilir kılan en önemli öğelerden biriydiler.
kaçırmak istemeyenler bu iki eğlenceli ve kaliteli yapımı 24 mayıs cuma akşamı da izleyebilirler; bu sefer galata perform'da.
...
gösteriler ardından yapılan soru-cevap seanslarını her zaman önemsemişimdir. seyredilen filme, dans veya tiyatro gösterisine daha fazla yakınlaşmaya imkan verir.
yeni metin yeni tiyatro festivali’nde her etkinlik ardından soru-cevap seansları gerçekleşiyor. dün akşam salon’dakinde maalesef organizatörler dışında konuşan (soru soran) tek bir seyirci vardı.
galata perform’un oyun yazarlığı atölyesini yönetenlerden ceren ercan türkiye’de genellikle oyun yazarlarının metinlerini başkalarına emanet etmeye korktuklarını, metinlerinin mesajının onların amaçladıkları şekilde seyirciye geçirilmeyeceğinden endişe ettiklerini söyledi, ve bu iki oyunun yazarlarına metinlerinin geçirdikleri dönüşüm konusunda ne düşündüklerini sordu. öznur şahin belli ki iki gündür metni için oldukça kavga vermişti, yeşim özsoy gülan öznur şahin’e “en kötü yazar yaşayan yazardır” sözünü doğruladığı esprisini yaptı.
nacizane bir seyirci olarak kanım, yazarların oyunlarını yazdıktan sonra onları özgür bırakıp, flört etsinler diye yönetmenlere emanet etmektir. yoksa o metin hiç bir zaman kendi kanatlarıyla var olamaz, hep yazarın güdümü altında kalır. yazar metnini özgür bırakırsa, o metin zaman içinde farklı yönetmenlerle flört ederek çoğalacak, farklı anlamlar ve katmanlar kazanacaktır.
peki, ceren ercan haklı mıydı; evet, istanbul’da özellikle alternatif tiyatrolarda genel olarak yazarlar aynı zamanda metinlerinin yönetmenleri de. ama bu ercan’ın belirttiği korku veya endişeden mi kaynaklanıyor? sanmıyorum.
hiç gus van sant’ın bir coen kardeşler senaryosunu, veya ken loach’un mike leigh senaryosunu filme çektiğine rastladık mı? ya da; bob dylan bir leonard cohen şarkısı yorumlamış mıdır, özel projeler dışında bülent ortaçgil başkalarının şarkılarını söylüyor mu? alternatif tiyatrolarımızdaki yazar-yönetmenler bence auteur film yönetmenleri veya ozan şarkıcı-besteciler gibiler. yoksa, çok hoş olurdu bir yiğit sertdemir metnini berkun oya sahnelese, ya da sami berat marçalı oyununu cem uslu rejisiyle izlesek, ufuk tan altunkaya'nın yazdığı bir oyunu tiyatro boğaziçi sahnelese.
biraz da organizasyon sorunu sanırım böyle flörtlerin yapılamıyor olması. aslında altıdan sonra tiyatro böyle bir fırsatı kaçırdı diye de düşünmeden edemiyorum. 15. yıllarının arifesinde hazır bütün eski oyunlarını tekrar sahnelemeye karar vermişken keşke hepsini tekrar yiğit sertdemir değil de, başka yönetmenlere emanet etselermiş; mesela, “fail-i müşterek”i berfin zenderlioğlu rejisinden izleyebilseydik keşke.
hoş, sertdemir’in bizzat tek kişi olarak oynadığı ve yönettiği oyunun altı erkek oyuncuya çoğaltılmış “müşterek fail-i müşterek” halini bu akşam izledim ve çok çok beğendim. ancak yine de; yeteneğini, çalışkanlığını ve üretkenliğini sonuna kadar takdir etsem de, yazar ve yönetmenliğine hayran olsam da yiğit sertdemir’in bir ay içinde dört oyunun “yeniden” rejisini yapması onun içinde çok yorucu, hatta tüketici bir süreç değil mi!
alternatif tiyatrolar ekim başında sadece yerli oyunlardan oluşan bir festival hazırlığındalar. afişi de pek güzel olmuş. umarım bu birlikte oyun oynama hali, aralarında metin değiştokuşuyla da pekiştirilir.
21 Mart 2011 Pazartesi
yüzyılın aşk(lar)ı

yaşadığımız coğrafyada 20. yüzyılda yaşanmış kırılmalar, travmalar; ihtilaller, idamlar, sürgünler...
türkiye'nin cumhuriyet tarihinden seçilmiş dokuz sancılı an; tam yeri ve tam tarihi belirtilerek; günü, ayı ve yılıyla; kırılmaların öncesine, sonrasına, tam göbeğine denk getirilmiş...
her bir kırılma bir aşk hikayesi üzerinden sahneye taşınmış.
sahnenin ortasında kocaman beyaz bir masa; bütün aksesuarlar masaya gömülmüş farklı boyutlarda çekmecelerden, kapaklardan, sürgülerden çıkıyor.
masa, yaşadığımız coğrafya sanki; üzerinde gezindiğimiz, altında ebedi uykumuza yattığımız toprak.
iki de sandalye var sahnede. iki de oyuncu; kadın ve erkek.
iki yandaki kara tahta benzeri duvarlara tebeşirle oyundan replikler yazılmış; ilkokulda el yazısını öğretmek için öğretmenlerimizin yazdıkları okunaklı, kıvrımlı, güzel el yazısıyla.
arkadaysa; üzerine hareketli-hareketsiz görüntülerin yansıtıldığı bir beyazperde. sona doğru, o beyazperde siyahlaşıyor; daha bir iç kanırtıcı hale dönüştükçe kırılmalar...
türkiye'nin geçmiş yüzyılına bakmanın yollarından biri: kırıklıkları, kırılmaları, bunalımları, öfkeyi, çaresizliği, iletişimsizliği, kabullenmişliği, başkaldırıyı aşk üzerinden okumak: imkansız aşk, karşılıksız aşk, pazarlıklı aşk, sahte aşk, ebedi aşk, anlık aşk...
"yüzyılın aşkı", ve diğer şeyler topluluğu'nun yeni oyunu; topluluğun beyni yeşim özsoy gülan yazmış, yönetmiş. kadın ile erkeği sanem öge ile deniz celiloğlu canlandırıyorlar.
oyunun fikri kağıt üzerinde (teoride), sahne üzerinde (uygulamada) olduğundan daha kusursuz duruyor. yönetmenin yazarken de, yönetirken de ne yapmak istediğini anlayabiliyor ve takdir edebiliyorsunuz; ancak bir sahne olayı olarak karşınızda seyrettiğiniz şey yeterince düşündürücü, kapılar açıcı, dinamik, sürükleyici ve sizi alıp hikaye edilen zamanlara götürecek kadar etkileyici değil.
deniz geçmiş'li 4. sahne, binyıl dönümü arifesinde bir alışveriş merkezindeki 5. sahne [ki bu tarihin takvimin değişmesi dışında herhangi bir kırılmaya denk geldiğini söylemek imkansız] ve son üç sahne; 80 ihtilali sonrası ankara, varlık vergisi ve ikinci dünya savaşı gölgesindeki -muhtemelen- istanbul ve "şimdi" gittikçe artan gerilim ve dramalarıyla oyunu etkileyici bir sona vardırıyorlar.
ancak; oyunu başlatan, temposunu veren ve seyirci olarak oyunun içine girmenizi sağlaması gereken ilk üç bölüm arka arkaya oldukça zayıflar.
bunlar içinde de 1990 tarihli 2. sahnenin varoluş nedenini oturtamadım. bir de; tabii neticede yazarın kişisel seçimi ancak, cumhuriyet tarihimizde sivas katliamı gibi ciddi bir travma dururken saltanatın ülkeyi terk etmesine bir bölüm ayrılmasını da anlamlandırabilmiş değilim; bu da benim kişisel tercihim.
oyunculuklara gelirsem [ki böyle bir oyunu "uçuracak" esas öge bence oyunculuktur]; çok başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim.
haliyle bir oyun [hele de böylesine her farklı kahramanının farklı bir travma içinde kaybolduğu bir oyun] süresi boyunca dokuz ayrı karaktere bürünmek, can vermek kolay değil; oyunculuk anlamında tam bir meydan okuma aslında!
ve ilginç bir tesadüf; bu sezon istanbul sahnelerinde oyuncuların birden fazla kahramanı canlandırdıkları yapımlara sıklıkla rastlıyoruz: "kıyıya oturmanın böylesi", "annem yokken çok güleriz", "karabahtlı kardeşlerin bitmeyen şen gösterisi" ilk aklıma gelenler.
"yüzyılın aşkı"nın iki oyuncusu da bu halkaya ekleniyorlar; ancak saydığım diğer yapımlardaki performanslar kadar başarılı olarak değil maalesef.
ikisinin içinde sanem öge bir adım önde; daha inandırıcı. deniz celiloğlu ise karakter değişimlerinde yeterince belirgin değil; sanki yüzyıl boyunca dokuz farklı aşkı yaşayan tek bir erkek! belki de öyle olsun istemiştir?
9 Mart 2009 Pazartesi
noterde masaya yatırılan türkiye
doğru-düzgün, küçük-büyük, donanımlı-deneysel sadece tiyatro sahnelenmek üzere inşa edilmiş herhangi bir tiyatro binası bulunmayan istanbul'umuzda, pera'nın yüksek tavanlı apartmanları geleneksel kalıplar dışında tiyatro yapan gruplara mekan oluyorlar. nejat eczacıbaşı'nın zamanında aya irini için "müzik festivallerinin doğal sponsoru" demesi gibi, pera'nın apartmanları da farklı işler yapan tiyatrocularımız için hazır oyun sergileme mekanları.ve diğer şeyler topluluğu da galata'da bir apartman dairesinden bozma bir mekanda oyunlarını sahneliyor. bu sezonki oyunları "noter" geçtiğimiz mayıs'ta tiyatro festivali'nde prömiyer yaptı.
geceleri çalışan bir nöbetçi noter'deyiz; seyircilerin her biri noterde sıra bekleyen müşteriler. hatta noter mekanına girerken elinize bir sıra numarası tutuşturuluyor ve "şanslı" bir seyirci bir ara oyuna dahil oluyor. [bu akşam o şanslı seyirci tiyatro eleştirmeni üstün akmen'di, pek isabetli ve hoş bir tesadüf oldu!]
oyuna dahil olmanız için illa da sıra numaranızın okunması gerekmiyor, isterseniz elinizi kaldırıp uzaylı teyze'nin dağıttığı fotokopilerden alabiliyorsunuz ya da çaycı'dan çay, kahve, su isteyebiliyorsunuz.
yeşim özsoy gülan "noter" ile küçük bir türkiye kuruyor; sıradan-sessiz vatandaşı, işini bilir memuru, devlet gibi noteri, bıçkın mafyası, ezik çaycısı, hayalperest sekreteri, çılgın gençliği, sosyetik hanımefendisi ile türk halkının panoraması çiziliyor. hoş olansa, bu tipler sadece tip olarak bırakılmayıp her birinin arkaplanı dolduruluyor, kendi kişisel hikayesi anlatılıyor. bu sayede tipler karakterelere bürünüyor, kanlı canlı hale geliyorlar.
"noter", rembrandt'ın "anatomi dersi" tablosundan esinlenen afişinin de ifşa ettiği gibi, türkiye'yi masaya yatırıp yapısını, işleyişini, mantalitesini deşiyor.
"noter" galata büyük hendek sokak 21 numara'da nisan başına kadar pazartesi geceleri açık. noterde işiniz olmasını beklemeden bir uğrayın derim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


