sankai juku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sankai juku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2025 Cumartesi

on soruluk sohbetler 124: Max Diakok



Bu yıl yedinci yaşını kutlayan İstanbul Fringe Festival, Uluslararası Performans Sanatları Festivali eski edisyonlarında olduğu gibi yine dans, performans ve tiyatro gösterilerinin yanı sıra atölye çalışmaları, söyleşiler ve partilere ev sahipliği yapacak. 19-27 Eylül tarihleri arasında İstanbul’un iki yakasındaki 15 farklı mekanda 10 yerli ve 10 uluslararası gösteriye ev sahipliği yapacak olan festival, katılımcılarına disiplinlerarası ve çok kültürlü bir program sunacak. Yurtdışından İspanya, Kanada, İsviçre, Filistin, Slovenya, İtalya, Kıbrıs ve Belçika’dan gösteriler ağırlayacak olan festivalin uluslararası gösterilerinden ikisinin yaratıcılarını On Soruluk Sohbetler dizimize dahil ettik.

Fransa’dan Masonn adlı gösterisiyle festivalde yer alacak koreograf Max Diakok. Guadeloupe asıllı dansçı ve koreograf Diakok, 1978'de ileri seviyede judo çalışırken, geleneksel bir dans biçimi olan Gwoka’yı keşfetti. Diakok ilerleyen yıllarda Fransa - Toulon’da modern caz, modern ka, klasik ve çağdaş dans eğitimleri aldı ve Paolo Campos, Germaine Acogny, Jean François Durouré, Pierre N'Doumbé, Christian Bourigault ve Norma Claire gibi koreograflarla, Théâtre de l'Air Nouveau'dan Luc Saint-Éloy ve Jean Michel Martial gibi tiyatro yönetmenleriyle çalıştı. Diakok 1996 yılında Paris’in banliyölerinden Saint-Denis’de kendi dans topluluğu Compagnie Boukouso’yu kurdu. Yeni hareket biçimleri arayışını aklında tutarak ve diğer teknik araçları edinmeye istekle, yapıtlarında Gwoka hareket dağarcığını kullanmaya devam ederken, öncelikle çağdaş dans, Afrika dansı ve yoga, buto ve kontakt gibi beden tekniklerine odaklanan Max Diakok 2015 yılında Fransa’da Sanat ve Edebiyat Şövalyesi ünvanına layık görüldü. Diakok’un topluluğu Compagnie Boukouso festival kapsamında 25 Eylül 2025’te Zorlu PSM %100 Stüdyo’da Masonn adlı gösteriyi sahneleyecek. 

1. Performansın özü sizce nedir?
Hem bir doluluk hem de bir boşluk halidir. Doluluk çünkü sanatçının içsel varlığı; beden farkındalığı ve çeşitli deneyimlerin hafızası gibi temel yükleri taşımalıdır. Boşluk ise uyum sağlama, önyargısız bir şekilde şimdi ve burada olma yeteneğidir.
Bu, kişinin kendisiyle, mekanla, müzikle/zamanla ve potansiyel partnerleriyle bütünsel bir bağ kurmasını gerektirir.
Bu varoluş, bizi Enerji’ye bağlayan nefes ve Dünya'ya bağlayan topraklanma yoluyla elde edilir.

2. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Bana göre sanat, dönüşüm için önemli bir araçtır. Bu, gittikçe artan öz-bilgiden; düşünceler ve duygular da dahil olmak üzere, somut bedenden onu hayata geçiren ince enerjiye, kişinin varlığının tüm bileşenlerinin bilgisinden ayrılamaz.
Dahası, sanatsal yaratım iki zihnin iş birliğini gerektirir.
Bu öz-bilgi, öz saygının temelidir. Sanatsal bir şekilde konuşmaya cesaret etmek, ister ailevi ister toplumsal olsun, kişinin kendini bağlarından kurtarma yolunda attığı ilk adımdır.

3. Bir yapıt üzerinde çalışırken size hangi kaynaklar ilham veriyor? Rüyalar yapıtlarınızda rol oynuyor mu?
Bir yapıt için ilk fikir; insanların hareketlerini, yürüyerek veya koşarak yarattıkları ritmi, hareketlerinin geometrisini ve bende uyandırdığı duyguları gözlemlemekten gelebilir. Bu ilk taslak, okumalarla beslenebilir. Tıpkı 2014 yılında yarattığım, dünyayı ve zamanla ilişkisini sorgulayan ve bizi yavaşlamaya ve içsel bir yolculuğa çıkmaya davet eden Depwofondis (De profundis mezmurundan esinlenen bir kelime) adlı yapıtımda olduğu gibi. Metroda veya sokakta ortaya çıkan hareket ve ifadelerden ilham aldıktan sonra, Fars şair Feriduddin Attar'ın Kuşların Konferansı'nı ve David Le Breton'un Yürümeye Övgü kitabını okudum. Bu okumalar, yapıtı bir başlangıç yolculuğu tarzında geliştirmemi sağladı. Benzer şekilde, Poulbwa! (Termitlere dikkat!) yapıtımda tüketim toplumu, tüketici bağımlılıkları ve reklamcılıkla ilgili imgelerden esinlenmiştim.
Öte yandan, 1996'da yarattığım ilk oyunum Driv (Yürüyüş)’ün fikri, Fransa’ya yeni taşınmış biri olarak yaşadığım hayal kırıklıklarından doğdu. Guadeloupe'nin tarihini, özellikle de kölelik geçmişini vurguluyor ve dul köleler ile davul virtüözü Vélo gibi karakterleri sunuyordu. Bu yapıtta ikonografik öğelerden ve Etiyopyalı yönetmen Haïle Gerima'nın Sankofa adlı filminden ilham almıştım.
Masonn (Duvarlar)'a gelince, süreci tetikleyen şey, göçmenler hakkındaki medya tartışmaları ve iki Martinikli yazarın (Patrick Chamoiseau ve Edouard Glissant) "Duvarlar Yıkıldığında" başlıklı çağrısıydı. Bu kitap, Ulusal Kimlik Bakanlığı kurma projesine bir yanıttı.
Son olarak, ilham kaynağı ne olursa olsun, her zaman şiirsel bir filtreden geçer. Bu, alegorik bir dil hayal etmek için birinci derecenin ötesine geçtiğim bir mesafelenme aşamasıdır. Dolayısıyla rüyalar benim ilham kaynaklarımdan biri değil, ama hayal kurmak bana bu şiirsel dili görme fırsatı veriyor.

4. Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Başlık genellikle en son akla gelen şeydir. Genellikle provalar sırasında ilk başlık ortaya çıkar, ancak oyun gelişir ve o kadar belirginleşir ki, başka bir başlığı dayatır. Asıl sorun, prodüksiyon ekibinin çeşitli kurumlara veya mekanlara sponsorluk veya gösterim tarihi almak amacıyla başvurabilmesi mümkün olduğunca fazla veriye ihtiyaç duymasıdır. Başvurular çoğu zaman, oyun tamamlanmadan, hatta provalar başlamadan önce gönderilir. Böyle durumlarda, bunun geçici bir başlık olduğunu belirtiriz.

5. Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz sanatçı veya kişiler var mı? Eğer varsa, kimler?
Sanatımı en çok etkileyen belirli bir sanatçı olduğunu söyleyemem. Ancak en başından beri, benden yaşça büyük diğer sanatçı örnekleri aracılığıyla, nasıl bir yol izlemem gerektiğine dair bir fikrim oldu. Ve bu yol, Batı standartlarından bir kopuştu. Bu, mütevazı koşullarda yaşayan insanlardan ve özellikle kırsal kesimden gelen insanlardan ilham alan bir teatrallik ve jestler keşfeden Théâtre du Cyclone adlı bir tiyatro topluluğu aracılığıyla gerçekleşti.
Ayrıca, modern Gwoka'nın kurucu babası olan, kölelerin sürgününden bu yana müzik tarihimizden miras kalan bu atonal ve modal gamla kendini ifade etmeyi seçen ve eşit mizaçlı gamlara dayanmayan bir müzisyen olan Gérard Lockel da var. Her iki durumda da dolaylı bir etki olsa da, bu örnekler, herkes için geçerli tek bir norm olarak algılanan bir evrenselliğe takılıp kalmamak için estetik melezliğin gerekliliğini anlamama yardımcı oldu. Kariyerinizin başlangıcında, kendinizi eğitmeniz ve kanıtlamanız gerektiğinde bu kolay değildir. Çok daha sonra, Butoh dansı, özellikle de koreograf Ushio Amagatsu'nun Sankaï Juku topluluğu sayesinde bir aydınlanma yaşadım. Yere serilmiş bedenlerini, içe dönük bacaklarını görünce, bazı Gwoka danslarıyla hemen bir paralellik hissettim.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

27 Kasım 2024 Çarşamba

İstanbul Tiyatro Festivali'nin çıplaklıktan arındırılmış konukları

İKSV’nin düzenlediği ve geçtiğimiz günlerde biten 28. İstanbul Tiyatro Festivali’ne yurtdışından konuk olan iki gösteriyi çıplaklık ve öpüşme sahneleri törpülenmiş şekilde seyrettik. Bunlar Sankai Juku butoh dansı topluluğunun “Utsushi” ve Schaubühne tiyatro topluluğunun “Richard III.” gösterileriydi. Yurtdışından gelen diğer üç gösteride de çıplaklık ve öpüşme sahneleri törpülenmiş miydi bilmiyorum, çünkü o gösterilerin özgün hallerinden haberim yok. 

Önce bahsi geçen gösterilerdeki çıplaklık ve öpüşme sahnelerinin neler olduklarından bahsedeyim: 
"Utsushi”nin üçüncü bölümünün son sekansında dansçılar seyircilere arkaları dönük, sahnenin sağ ön tarafından sol arka tarafına çaprazlama olarak ve bedenlerini kıvırarak ve eteklerini popolarını açık bırakacak şekilde aşağıya indirmiş olarak ilerlerler. Bu sahneye hem yapıtın video görüntüsünde rastladım, hem de Iowa city’deki bir temsil sonrasındaki eleştiri yazısının içinde bu sahneyi betimleyen kısma denk geldim. Halbuki, dansçılar İstanbul’daki temsilde o bölümde eteklerini indirmediler. 
“Utsushi” temsilinden bir hafta önce, festivalin yan etkinlikleri kapsamında Yapı Kredi Kültür Sanat’ın Loca’sında “Butoh’un Gizemli Dünyasına Yolculuk” başlıklı sunumu yapan butoh dansçısı Kae İshimoto bizlere butoh örneklerinden gerek fotoğraf, gerek video klip gösterirken, gerekse de sunum sonunda bir gösterinin tüm kaydını izletirken, bizim kültürümüze hassasiyet göstererek çıplaklık içeren sahneleri çıkardığı(veya özellikle çıplaklık içermeyen sahneler seçtiği) gibisinden bir açıklama yapmıştı. Belli ki aynı hassasiyetle “Utsushi”nin temsilindeki sahne sansürlenmişti. 
Schaubühne'nin Thomas Ostermeier rejili “Richard III.” yapımının özgün halinde ise 3. Richard ve Clarence karakterlerini canlandıran oyuncular bazı sahneleri çırılçıplak oynarlar. İstanbul'daki temsilde törpülenmiş olan bir de 3. Richard ile Lady Ann'in dudaktan öpüşme sahnesi var.

Bu törpülenme durumuyla ilgili iki şey düşünülebilir: 
1- İKSV, tepki çekmemek için, İstanbul'a davet ettiği topluluklardan çıplaklık ve öpüşme gibi sahneleri tekrar ele almalarını istemiş olabilir; yani sansürü İKSV uygulamış olabilir.
2- Topluluklar, kendileri veya ülkelerinin konsolosluklarının yönlendirmesiyle, geldikleri ülkenin veya ülkeyi yöneten hükümetin kültürel kodlarına ve hassasiyetlerine dikkat ederek, başlarına iş açmamak için, bu revizyonları yapmış olabilirler; yani topluluklar tarafından otosansür uygulanmış olabilir.

Bir zamanlar İstanbul Tiyatro Festivali'nde Sasha Waltz’in “Körper”ini, İsmael İvo’nun “Othello”sunu, Wim Vandekeybus’un “Blush”ını, Dimitris Papaioannou’nun “Medea”sını seyredebilmiştik. İstanbul Devlet Opera ve Balesi yapımı Richard Strauss’un “Salome” operasının her temsilinde, ünlü Yedi Tül Dansı bölümünün sonunda soprano Zehra Yıldız’ın Atatürk Kültür Merkezi Büyük Salonu'nun sahnesinde bir-iki saniyeliğine de olsa, çırılçıplak kaldığına tanık olmuştuk. Bunların bazılarından sonra kıyamet kopmuş muydu? İşgüzar gazetelerin olayı kaşıyan haberler yaptıklarını hatırlıyorum, ama yankıları ne kadar sürmüştü, hatırlamıyorum. Ama artık belli ki, bir sanat yapıtının içindeki çıplaklık, A.B.D.’nin muhafazakar bir eyaletinde bile sorun teşkil etmezken, ülkemizde, ülkemizin en "çağdaş şehri"nde, ülkemizin en çağdaş şehrinin en "güncel sanat etkinlikleri düzenleyen kurumunun festivali"nde saklanan bir şeye dönüştü. Ve bu, büyük ihtimalle ve maalesef yurtdışından gelen sanatçıların kendi kendilerine uyguladıkları bir sansür. Zaten yıllar önce Dimitris Papaioannou’nun, Amsterdam’da bir temsil sonrasında yanına gidip, İstanbul’dan geldiğimizi söylediğimizde arkadaşlarıma ve bana “Yapıtlarımın içerdiği çıplaklıktan dolayı İstanbul’da bir kere daha gösteri sahneleyemem” demesinden hal-i pür melalimiz çoktandır ortada ve bütün dünyaca da biliniyor. Ne yazık!

Durum böyleyken, İKSV'den iki şey beklenebilir:
1- İstanbul'a konuk ettiği gösterilerin arkasında durup, göğüs gerip, öncülük ederek; ülkemizde, sanat yapıtlarının içerdiği çıplaklığın sansürlenecek bir şey olmaması gerektiğine dair mefhumun oluşmasına/gelişmesine katkıda bulunabilir, ya da:
2- İstanbul'a içinde çıplaklık olan bir gösteri davet etmeyerek böyle oto/sansür durumlarının oluşmasına mahal vermeyebilir.

Bu noktada, son olarak, şunu düşünmeden edemiyorum: Söz konusu iki gösteri; vazgeçilmez, mutlaka seyredilmesi gereken, başyapıt mertebesinde işler miydi de İKSV oto/sansürü göze alıp, bunları İstanbul'a getirdi, ki bizler, yani sezonda neredeyse sadece festival sırasında yurtdışından büyük prodüksiyonlar seyretme şansına sahip olan İstanbullu tiyatroseverler, tiyatro öğrencileri ve tiyatro sanatçıları bu başyapıtlardan mahrum kalmayalım.
"Utsushi"yi, bir butoh dansı gösterisinin İstanbul'a en son yaklaşık 15 yıl önce konuk olduğunu hatırlayınca, törpülenmiş haliyle sineye çekebileceğimi düşünüyorum. Ancak "Richard III." için aynı şekilde düşünmem mümkün mü, emin değilim. 3. Richard'ı canlandıran Lars Eidinger'in oyunculuğunun benzersiz olduğunu, kendi kurumunun binasındaki sıradan bir temsilde Schaubühne'nin ilk defa bu oyun için açık sahne formunda düzenlenmiş Globe sahnesinde 170 seyirciye bu oyunu oynayan Eidinger'in 2000 kişilik salonu avucunun içine aldığını belirtmezsem ona haksızlık etmiş olurum, ama oyunun, yönetmeni ünlü Thomas Ostermeier'in en iyi işlerinden biri olduğunu iddia etmek de abartı olur, hele de İstanbul seyircisi olarak Ostermeier'in daha nitelikli işleriyle önceki yıllardaki festivallerde karşılaşmışken.

[Bu yazı Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.]

28 Temmuz 2014 Pazartesi

ikebana III / sankai juku










rebecca law'un asılı çiçekleri, aklıma sankai juku topluluğunun bir gösterisini getirdi. 
yoğun olarak butoh dansından feyz alan gösterilere imza atan sankai juku'nun "kagemi - aynaların metaforlarının ötesinde" gösterisinin bir bölümünde topluluğun kurucusu ve koreograf ushio amagatsu sahnenin üzerini bütünüyle beyaz nilüfer çiçekleriyle kaplamış.

gösterinin nilüfer çiçekli bölümünden kısa bir video: