lisbeth gruwez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lisbeth gruwez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2019 Salı

on soruluk sohbetler 09: lisbeth gruwez

Bu söyleşi dizisinde; evimize gelen çoktandır görmediğimiz bir misafir ile sohbet eder gibi, 23. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında şehrimize bir sahne yapıtıyla konuk olacak uluslararası yönetmen ve koreograflarla konuşarak, onları ve yapıtlarını yakından tanımak istedik. Son konuğumuz Lisbeth Gruwez.

Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel



Anne Teresa de Keersmaeker’in PARTS okulu mezunu ve Jan Fabre’ın tornasından çıkma Belçikalı koreograf ve dansçı Lisbeth Gruwez, müzisyen ve besteci Maarten van Cauwenberghe ile 2007’de kurduğu Voetwolk topluluğuyla İstanbul’a konuk oluyor. Olağanüstü bir beden diline sahip Gruwez’i; Amerikalı aşırı muhafazakâr televizyon yıldızı Jimmy Swaggart’ın yaptığı bir konuşmadan parçaları kullanarak yüzyıllar boyunca kitleleri büyüten, kimi zaman “daha iyisi” kimi zaman da “en beteri” için onları harekete geçiren hitabete odaklandığı Daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım (It’s going to get worse and worse and worse, my friend) başlıklı solo yapıtı ile bizzat sahnede seyrederek büyülenmeden önce…

Çağdaş dans sizin için ne ifade ediyor? / Günümüzde dansı nasıl tanımlarsınız?
Kendi yapıtlarımı, ve belki de genel olarak dansı, fiziksel olduğu kadar duygusal olarak da seyirciyi etkilemek üzere ona ulaşan bir titreşim olarak düşünüyorum. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? Sanatı “kuvvet” veya “güç” ile ilgili olarak düşünmeyi sevmiyorum ancak onun, karanlıkta bir mum ışığı ya da hatta sahteliği ve rol yapmayı havaya uçuracak bir patlama olabileceğine eminim. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi var mı?
Her zaman işe, beni meşgul etmekte olan belirli bir soru veya sorunsaldan yola çıkarak başlarım. Sonra, bu özel meseleyle ilgili olarak, eskiz defterlerime çizimler yapmaya koyulurum. Koreografilerim bu eskiz defterlerinde şekillenir - onlar aklımın ve ruhumun izleridir. Bu solo için nutuk videolarından da çok şey öğrendim. Farklı nutukları izlerken bir sürü farklı jest tespit ettim, bazıları küçük ama bir o kadar da büyük hareketler, ve onları farklı aksan ve niteliklerden oluşan kişisel bir alfabeye dönüştürdüm. İki ay boyunca, tüm bu jestleri karıştırıp eşleştirmekten başka bir şey yapmadım, ve bu süreç yavaş yavaş koreografik bir skora doğru gelişti.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz? 
Tabii ki, gösteriye göre değişir bu. Önce bu soloya Bedenin Farfaralığı adını vermek istemiştim, ancak uzun zamandır ortağım olan besteci Maarten van Cauwenberghe bu başlığın çok fazla 80’ler koktuğunu söyledi. “Daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım” ise, Amerikalı aşırı muhafazakâr televizyon yıldızı Evangelist Jimmy Swaggart’ın yapıt boyunca duyulan konuşmasından bir cümle. Maarten bu konuşmayı yapı-bozuma uğrattı ve ben de Swaggart’ın esrik nutuğunun trans halini dans ediyorum – bu gerçekten, dans ile ses arasında, bir tango.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)? 
Yıllardan beridir yanımda taşıdığım bir kitap var: Doris Humphrey’in The Art of Making Dances (Dansları Yaratmanın Sanatı). Mükemmel fikirler ve bilgiler içeren bir altın madeni bu kitap. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

2 Kasım 2019 Cumartesi

23. istanbul tiyatro festivali'nde kaçırmamanızı önereceğim üç gösteri


iksv'nin düzenlediği istanbul tiyatro festivali 23. edisyonuyla bu ayın ortasından itibaren şehrimizi şenlendirecek. festival programında iki senedir ağırlıklı olarak belçika ve rusya'dan işler yer alıyor. sahne sanatları söz konusu olduğunda belçika ne kadar avantgarde ise, rusya da o kadar konvansiyonel işlere imza atıyor. dolayısıyla rusya'dan gelen yapımlara biraz tereddütle yaklaşıyorum, umarım festivalde seyredeceğim üç rus yapımı bu sezgimi olumsuzlar.
kendim emin değilken, başkalarına bu yapımları tavsiye etmek doğru gelmiyor bana. önceden başka işleriyle tanıdığım ve hayran olduğum sanatçıların işlerini tavsiye etmeyi tercih ediyorum. bu açıdan önümüzdeki festival benim için heyecanla beklediğim üç yabancı gösteri barındırıyor; ilginçtir ki, bunların üçü de belçika'dan geliyor.

1.
15 yıl önce "BLUSH" ile sadece seyirci olarak bizleri değil, bu alanda ürün veren yerli dansçı ve koreografları da çarpmış olan wim vandekeybus'un, bir nevi onun devamı olarak lanse edilen "TrapTown"unu kaçırmamak lazım.


hoş, dost meclislerinde vandekeybus'un "BLUSH"tan sonra, onun seviyesine ulaşan başka bir iş çıkar(a)madığı konuşulsa da, onu tanımayan günümüz nesli için ortalama bir vandekeybus işi bile bizlere 15 yıl önce yaptığı etkiyi yapacaktır diye düşünüyorum.

2.
lisbeth gruwez diye olağanüstü bir dansçı var dünyada, bedenini olağanüstü şekilde kullanan. maarten van cauwenberghe ile ortaklaşa kurduğu voetvolk topluluğundan dokuz yıl önce amsterdam'da "birth of prey" adlı işi seyretmiş ve ağzım açık kalmıştı. topluluk dediysem müzisyen olarak van cauwenberghe, dansçı olarak gruwez vardı sahnede sadece, ama ikisi yetmişti!


gruwez'i festivalde seyredecek olmak istanbullu sahne sanatı tutkunları, dansçılarımız ve genç koreograflarımız için büyük bir nimet; davet etmek kimin aklına geldiyse bin yıl yaşasın!
ben maalesef bu hayran olduğum sanatçının "daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım" adlı işini istanbul'da seyredemeyeceğim, umarım birileri gösteri hakkında nitelikli bir izlenim/eleştiri yazısı kaleme alır.

3.
begüm erciyas, yıllar önce idans kapsamında "ballroom" ve geçtiğimiz ağustos sonunda "pillow talk" adlı işlerini seyrettiğim bir koreograf.


dans koreografisi veya performans yerine tiyatral yerleştirme olarak adlandırmayı tercih ettiğim "pillow talk"ta yaşadığım deneyimden çok etkilendim. erciyas'ın festivale davet edilen "seslenen parçalar" adlı işi de, sezdiğim kadarıyla seyirciyi "pillow talk"a benzer bir deneyime maruz bırakacak. bir önceki cümlede "seyirci" yazarken bile garipsiyorum, gerisini siz düşünün!
istanbul seyircisi ve sahne sanatlarıyla uğraşanları gerek ödenekli gerekse bağımsız tiyatrolarımızda ağırlıklı olarak konvansiyonel tarzda gösteriler seyrederken, erciyas'ın bu işiyle sanırım bayağı bir afallayacaklar. ama lazım!

8 Temmuz 2010 Perşembe

julidans 2010, izlenim 05: birth of prey / gruwez - another sleepy dusty delta day / fabre


julidans yaramaz cocuklarin katlanilasi zor ama verilen zamana degen, kiskirtici, kizgin ve futursuz isleri ile devam ediyor; amsterdam'da seyircileri var, salonlar dolu ve, belli ki seviliyorlar.

yillar once istanbul'a da gelmis olan jan fabre'indi bu gece sahne; once juldans'in ona sundugu imkani kullanarak "next" serisinde lisbeth gruwez'i "birth of prey"ile cikardi sahneye, aksamin devaminda baska bir tiyatroda ise kendi koreografisi "another sleepy dusty delta day"i sundu. iki solo izlemis olduk, ikisinde de danscilar kadindi.

lisbeth gruwez'in kendi dans ettigi atmosferik isi "birth of prey" cok cok iyiydi; gruwez seyirciyi "su sisler icinden cikan sey gercekten insan mi, yoksa tanimsiz bir varlik miydi?" diye supheye dusurecek kadar bedenini baskalastirabilen bir dansci; performansi inanilmaz etkileyiciydi. idanscilar gruwez'i istanbul'a getirmeli!

jan fabre'in "ode to billy joe" sarkisindan etkilenerek sahneledigi "another sleepy dusty delta day" ise sahne duzenlemesinin ve dansci artemis stavridi'nin basarili performansina ragmen, ozellikle dans kisimlarinin koreografisi karakterin gecirdigi duygu ve olaylarin cok fazla birebir taklidiydi; resim diliyle tanimlarsam "figuratifti".
sozkonusu fabre olunca insan soyutlanmis, deforme edilmis, parcalanip carpitilmis bir koreografi bekliyor; biraz hayal kirikligi idi..