2 Nisan 2025 Çarşamba
18 Mart 2025 Salı
18 mart 1995, cumartesi 15:00
24 Ocak 2025 Cuma
12 Ocak 2025 Pazar
27 Aralık 2024 Cuma
27 ARALIK
20 Ocak 2024 Cumartesi
20 OCAK
17 Kasım 2019 Pazar
yıldız kenter ve harbiye kenter tiyatrosu
çocukluğumdan itibaren düzenli olarak gittiğim bir tiyatroydu harbiye kenter tiyatrosu ve dolayısıyla kenterler. şöyle de söyleyebilirim: uzun yıllar boyunca tiyatro benim için sadece kent oyuncuları oldu. kenterler benim için bir kaliteydi, yani onların sahnelemek için seçtikleri hiç bir oyunun kötü olma, orada seyredeceğim hiç bir yapımın özensiz olma ihtimali yoktu. orada seyrettiğim her bir oyuna hayran olurdum çünkü oyuncularına hayrandım: yıldız ve müşfik kenter başta olmak üzere, şükran güngör, gül onat, ayhan kavas, mübeccel vardar, kadriye kenter, mehmet birkiye..
kaç yılıydı hatırlamıyorum, o çocuk halimle nereden bilip sevdiysem, yarattığı atmosferleri kendime yakın bulacağımı nasıl sezdiysem tennessee williams hayranıydım ve kenterler yıllar sonra tekrar "ihtiras tramvay"ını oynuyordu. o zamanlar entellektüel anlamda, tabir caizse "ağzının içine baktığım" zenop amca müşfik kenter'in o yaşta stanley kowalski'yi oynayacak olmasıyla dalga geçmişti. haklıydı herhalde. ama benim için sinema versiyonundan bildiğim bir oyunu canlı seyredecek olmak yeterince heyecan vericiydi ve marlon brando'nun rolünü o yaştaki müşfik kenter'in oynayacak olmasındaki isabetsizliği idrak edecek farkındalıkta değildim. zenop amca'nın etkisiyle müşfik kenter'i pek beğenmemiş ama blanche'ı oynayan yıldız kenter'e yine hayran kalmıştım. oyunu da genel olarak beğenmiştim.
yıldız kenter'in 1980'lerin ilk yarısından itibaren oynadığı ve yönettiği bütün oyunları seyrettim; "sevgili yelena sergeyavna", "kökler", "şafak yıldızları", "küçük mutluluklar", "beş yol", "uzaklar", "yarın cumartesi" ilk aklıma gelenler, bir sürü başkası daha var tabii.
ortaokul-lisedeyken 15 günlük sömester tatilini tiyatro, opera, bale, konser gösterileriyle doldururdum. ailecek her akşam bir gösteriye biletimiz olurdu. cumartesi ve pazar matinelerine ise genellikle kardeşime ve kendime kenterler'e bilet alırdım. annemler kenterler'i gençliklerinde çokça seyretmişlerdi, artık seçerek gelirlerdi.
kenter tiyatrosuna o kadar sık gitmiştim ki parterde iki sırada bir olan kademeyi bellemiş ona göre koltuk seçer olmuştum. parterdeki bir çok koltuğun arkasında küçük plaketler vardı, üzerlerinde isimler yazardı. annem anlatmıştı, kenterler tiyatroyu inşa ederken para toplamak amacıyla koltuk satmışlardı.
atatürk kültür merkezi'nden sonra istanbul'da en sevdiğim tiyatroydu orası. salonun ışıklandırmasına, kullanılan ahşap malzemenin sıcaklığına, gittikçe yerin altına doğru uzanan farklı kotlardaki fuayesine hayrandım. çok yıllar sonra, mimarlık okuyunca ve biraz araştırınca mimarının metin hepgüler olduğunu öğrendiğimde, çocukluğumdan beridir orayı neden sevmiş olduğumu daha iyi anladım. harbiye kenter tiyatrosu istanbul'un, sıfırdan tiyatro olarak tasarlanmış (yani dönüştürülmemiş) ve yetkin bir mimar elinden çıkma ender tiyatro binalarından biridir.
1984'te "ben anadolu"yu seyretmiştim ilk defa. karlı bir kış günüydü. balkonun son sırasındaydım. zor bilet bulmuştum. okuduğum lisenin türkçe-edebiyat hocası gılman hanım'a da bilet almıştım. sonrasında oyunla ilgili bir ödev de hazırlamıştım.
bir çok seyirci gibi benim için de yıldız kenter hala en çok "ben anadolu" ile özdeş.
cumhuriyet türkiyesine tiyatroyu sevdiren en önemli figürlerden biri daha bugün aramızdan ayrıldı. umarım yıldız kenter'le ve topluluğuyla özdeşleşen ve dolayısıyla tarih ve hafıza değeri çok yüksek olan harbiye kenter tiyatrosu elbirliğiyle yaşatılır; yıldız hanım'ın anısını taze tutmak kanımca ancak böyle gerçekleşir.
13 Ocak 2010 Çarşamba
ustalardan ve gençlerden vasat ürünler
kraliçe lear:
yıldız kenter'i (her ne kadar kendisi haklı olarak yaşıyla değerlendirmek/gündemde olmak istemese de) "hala" sahnede seyretmek büyük bir ayrıcalık. yılların deneyimiyle yine döktürüyor. ancak, bence, oyunun dramatik yapısı oldukça gevşek ve yıldız kenter'in karşısında oynayan genç oyuncu, gençliğinin barındırması gereken enerji ve karizmadan yoksundu. dolayısıyla "kraliçe lear" sırf yıldız kenter'i seyretme hazzı için çekilebilecek bir kahır.
pornografi:
dot'un mars'daki uydusunda sahnelenen simon stephens'in 2008 tarihli "pornografi" oyunu, hatice aslan ve ipek bilgin gibi okkalı oyuncularına rağmen, dot'un geçen seneki destansı projesinden sonra benim için büyük bir hayalkırıklığı oldu. belki önce bunu görmüş olsaydım, beğenebilirdim, ancak "vur/yağmala/yeniden"den sonra gereksiz bir tekrar gibi geldi oyun bana. "pornografi", tek mekanı paylaşan, birbirinden bağımsız protagonistlerin hikayelerinin arka arkaya getirilmesiyle oluşturulmuş parçalı yapısıyla had safhada bildik, giderek sıkıcıydı.
"soul kitchen" (aşka ruhunu kat) :
herkes hemfikir, "soul kitchen" fatih akın'ın en iyi filmlerinden biri değil; ama bence en kötü filmi! "kendini iyi hisset filmi" desen, daha iyilerini seyrettik [hatta akın'ın kendisinden bile: "im juli" (temmuzda)], "yemek filmi" desen, onun da onlarca iyisi var sinemada, yakın uzak tarihli.
peki ne var ortada? hamburglu kafadaşlar biraraya gelmişler ve dertsiz tasasız bir film çekmişler; belli ki çok uğraşılmış ama fim oldukça yalapşap, bol çapaklı, kaba saba ve "baştan savma" duruyor!
tesadüf bu ya, gittiğim seansta hemen arkamdaki iki sırayı alman gençler doldurdu, salonun arkasında türkler vardı. bütün film boyunca almanlar pek eğlendiler, pek bir tepki verdiler filmde olanlara. türkler ise bir iki istisna hariç sessizdiler. filmde ne zaman "çıkıkçı kemal" lafı telaffuz edildi ve ardından uğur yücel'in o kısacık ama mükemmel sahnesi geldi, bu sefer türkler kahkahadan öldüler, almanlar suspus!
filmin en yaratıcı sahnesi bitiş jeneriği idi; 70'li yılların grafik tasarımları tarzında hazırlanmış küçük bir görsel şölen.
"los abrazos rotos" (kırık kucaklaşmalar):
yıllardır ilk defa bir pedro almodovar filminde sıkıntıdan patladım, ki bu filmi merak ve heyecanla bekliyordum. hoş, ustada bir değişiklik yok, aynı rengarenk dekorlar, iglesias'ın aynı yumuşak tempolu müzikleri, oyuncularda aynı abartılı jestler, aynı çetrefilli hikaye anlatımı, ancak bu sefer hikayenin gelişimi ve kurgusu bayağı zorlama geldi bana. neticesinde elle tutulur bir şey, bir duygu, bir fikir çıksa canım yanmayacak; hiçbiri yoktu!
penelope cruz ise seviye olarak ne sophia loren, ne audrey hepburn ne de romy schneider; maalesef bu filmde hakkıyla penelope cruz olmasına da izin verilmemiş!
16 Ağustos 2009 Pazar
arzu tramvayı
"arzu tramvayı" (a streetcar named desire); tennessee williams'ın 1947 tarihli başyapıtı şu aralar dünya tiyatro sahnelerinde oldukça revaçta.işte bir kaç güncel örnek:

berlin'in, yapımlarıyla günün nabzını tutan tiyatrosu schaubühne am lehninger platz geçen sezon oynamaya başladı "arzu tramvayı"nı.yönetmeni, kurumun ayrıksı adamı thomas ostermeier değil, benedict andrews. ama oyuncu kadrosu topluluğun "starlarından" oluşuyor: blanche'da jule böwe, kowalski'de "benzersiz" lars eidinger. fotoğraflarından anladığım kadarıyla oyun, şaşmaz schaubühne tarzına sadık kalarak, orijinal mekan ve zamanından kopartılmış.

tam da bugünlerde londra'da donmar theatre'da sahnelenen "arzu tramvayı"nın en "cazip" tarafı ise blanche dubois'yı oynayan rachel weisz. oyunu sahneye amerikalı bir koreograf, rob ashford koymuş. kowalski'yi tanımadığım bir aktör, elliot cowan canlandırıyor.
oyun hakkında iyi eleştiriler de var, alacalı bulacalı olanlar da. neyse ki her türlüsünde rachel weisz'ın hakkı teslim edilmiş.
[michael winterbottom'un kıyıda kalmış bir filmi vardır: "i want you" (1998). adını elvis costello'nun aynı adlı şarkısından alan bu film bana göre tutku, saplantı, arzu üzerine yapılmış en etkileyici filmlerden biridir. iki şeyi; berberliğin (saç kesmenin, berber-müşteri ilişkisinin) aslında ne kadar "intim" bir alt-ton barındırabileceğini ve, filmin "arzu nesnesi"ni oynayan rachel weisz'ın ne kadar iyi bir oyuncu olarak varlığını ben ilk defa o filmde fark etmiştim. sonradan, maalesef ender olarak kalitesine uygun filmlerde oynayan weisz'ın, genç yaşına rağmen, blanche dubois karakterine çok yakışmış olacağını düşünüyorum.]
londra'daki yorumda bir de; aynı 1951'deki elia kazan imzalı film versiyonunda olduğu gibi, oyunun esas etrafında döndüğü karakter olan blanche'a yoğunlaşılmış olması takdir toplamış. [elia kazan'ın filmden önce yönettiği 1947 tarihli tiyatro versiyonunda kowalski'yi oynayan marlon brando'nun, jessica tandy'den (blanche) rol çaldığı, ve hatta elia kazan'ın filmi başta yönetmek istemeyip sonradan fikir değiştirmesinde, sinema sanatının imkanlarını (örneğin kurguyu) kullanarak blanche-kowalski dengesini daha doğru kurmak istemesinin yattığı söylenir.]
başka benzersiz bir kadın oyuncu, cate blanchett da blanche dubois'ya hayat vermeye hazırlanıyor.
ingmar bergman'ın fetiş oyuncusu ve eski eşi liv ullmann "arzu tramvayı"nı sydney theatre company'nin bir yapımı olarak yönetecek. oynadığı filmler kadar, yönetmenliğini yaptığı filmlerde de "kadın"a eğilen, "kadın bakışı"nı koruyan liv ullmann'ın "arzu tramvay"ına farklı bir yorum getireceğinden eminim.
1 ekim'de sydney'de prömiyer yapacak oyun kasım'da washington'da, aralık'ta new york'ta olacakmış.
son olarak; avrupa tiyatrosu'nun "haşarı çocukları"ndan leh krzysztof warlikowski, önümüzdeki sezon paris'te odeon tiyatrosu'nda sahneleyecek "arzu tramvayı"nı.
fransızca çevirisi olarak, zamanında jean cocteau'nun yaptığını değil, şimdilerde fransa'da pek tutulan (bu seneki avignon'da üçünü arka arkaya 11 saat süren, akşamdan başlayıp sabaha karşı biten bir maratonla olmak üzere, dört oyununu sahneleyen) lübnan asıllı kanadalı yazar-yönetmen wajdi mouawad'ın yapacağı yeni çeviriyi kullacak warlikowski.
başrollerde ise; kowalski'yi bir leh aktör, andrez chyra oynayacak, ve esas bomba: blanche'ı ise isabelle huppert canlandıracak! prömiyer 04 şubat'ta.
bize gelirsek; maalesef "arzu tramvayı"nın istanbul'da akılda kalıcı bir yorumunu seyrettiğimi hatırlamıyorum.
çok yıllar öncesinden, hayal meyal, kent oyuncuları'nın yapımını hatırlıyorum; blanche'ı oynayan yıldız kenter her zaman her türlü role bürünebilme becerisine sahip olsa da, kowalski rolünde müşfik kenter'in "biraz" yaşlı kaçtığını, o küçük yaşıma rağmen ben bile hissetmiştim.
bir kaç yıl önce ise, bu oyunu istanbul'da en son sahnelemeye yeltenmesi gereken kurum olan şehir tiyatroları'nın programındaydı, hem de "ihtiras tramvayı" adıyla! dayanamamış, kötü olacağını bile bile gitmiştim ve maalesef, beni hayal kırıklığına uğratmamışlardı.
filme çekildiği yıllarda amerikan sansürüyle başı oldukça derde girmiş bu oyunu, ne akla hizmet, ne amaçla, neyi anlatmak üzere sahnelemeye kalkıştıklarını anlamış değilim. neyse..
bizde bu oyun "hakkıyla" ancak özel bir tiyatroda sahnelenebilir; o da cesaretli ve yeniliğe açık olanında!





















