mert turak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mert turak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Kasım 2009 Pazar
"kafes"tekiler
şehir tiyatroları'nın mayıs aylarında düzenlediği genç günler son bir kaç yıldır başarılı yapımların çıkmasına vesile oluyor, yönetim de bu oyunları sezona taşıyor. geçen seneki yiğit sertdemir imzalı "leonce ile lena", başarılı olmasının yanısıra oldukça etkileyici bir yapımdı da; son yıllarda istanbul'da seyrederken heyecanlandığım ender oyunlardan biriydi.
genç günler'den bu sezona transfer olan oyunlardan biri "kafes"; yazarı mario fratti, yönetmeni ali gökmen altuğ.
"kafes"i iki nedenle merak ettim: mert turak ve hikmet körmükçü.
hikmet körmükçü'ye ışıl kasapoğlu'nun yönettiği "iki efendinin uşağı"ndan beri hayranımdır. mert turak'ı ise geçen sezon seyrettiğim "leonce ile lena"daki valerio ve "kabare"deki emcee rolleri ile tanıdım ve hayran kaldım.
hikmet körmükçü yılların verdiği ustalıkla, çok da söze ihtiyaç duymadan, gözleriyle, vücut diliyle çok şeyler anlatıyor. mert turak ise bukalemun gibi, daha önceki "yaramaz" rollerinden apayrı bir karakterde çok başarılı; içine kapalı, hayat deneyimi zayıf christiano'nun oyun boyunca geçirdiği değişimi dozunda bir yorumla sahneye taşıyor.
"kafes"te, "kabare"de sally bowles rolünü üstlenen senan kara tutumluer de rol alıyor, ve yine, çetrefilli bir rolü hakkıyla canlandırıyor.
"kafes", güçlü oyunculukların yanısıra düzgün ve incelikli rejisiyle de önce çıkıyor. örneğin; oyundaki baş karakterlerin (christiano, anne ve chiara'nın) duygularına ve birbirleriyle ilişkilerine bağlı olarak ellerini nereye koyacakları, nereye uzatacakları, neyi tutacakları ince ince hesaplanmış, düşünülmüş gibi geldi bana.
ancak, daha genel bakınca; "kafes"in rejisi, oyunun içerdiği "aslında hepimiz kafesteyiz" anafikrini sahneye taşımaktan daha ileriye gidebilecek potansiyele sahip olmasına rağmen, bu fırsatı hakkıyla kullanamamış gibi. örneğin; bir kültüre/topluma/dine/yaşam şekline/seçime hapsolmak/tecrit olmak/saklanmak/ortada ve görünür olmak bağlamında okunabilecek "kafesin içindeki perde" ile "pietro-chiara'nın yatağını çevreleyen perde" paralelliği daha iyi kullanılabilirmiş.
bir de; zaten toplamda 1.5 saat süren bir oyunu gereksiz yere iki perdeye ayırmak hem "kafeste olma atmosferini" zedeliyor hem de oyunun genel gerilimini düşürüyor; eğer sırf christiano'nun sakal değişimi ve kafesin içerisinin düzenleme değişimi nedeniyle ara verilmesi tercih edildiyse, bunlara pratik bir çözüm bulunabilirmiş sanki.
[oyunun yazarı mario fratti'yi daha önce tanımıyordum, özgeçmişini okuyunca bir sürprizle karşılaştım: bir kaç zamandır kendimi fragmanını defalarca seyretmekten alıkoyamadığım ve ileriki aylarda ülkemizde de vizyona girmesi muhtemel "nine" (dokuz) filminin uyarlandığı 1982 tarihli broadway müzikalinin uyarlandığı oyunun yazarıymış meğerse.
daniel day-lewis, penelope cruz, nicole kidman, marion cotillard, kate hudson, dame judi dench veeee sophia loren'in oynadıkları filmin fragmanı için: http://www.youtube.com/watch?v=y_5_lzags3I]
genç günler'den bu sezona transfer olan oyunlardan biri "kafes"; yazarı mario fratti, yönetmeni ali gökmen altuğ.
"kafes"i iki nedenle merak ettim: mert turak ve hikmet körmükçü.
hikmet körmükçü'ye ışıl kasapoğlu'nun yönettiği "iki efendinin uşağı"ndan beri hayranımdır. mert turak'ı ise geçen sezon seyrettiğim "leonce ile lena"daki valerio ve "kabare"deki emcee rolleri ile tanıdım ve hayran kaldım.
hikmet körmükçü yılların verdiği ustalıkla, çok da söze ihtiyaç duymadan, gözleriyle, vücut diliyle çok şeyler anlatıyor. mert turak ise bukalemun gibi, daha önceki "yaramaz" rollerinden apayrı bir karakterde çok başarılı; içine kapalı, hayat deneyimi zayıf christiano'nun oyun boyunca geçirdiği değişimi dozunda bir yorumla sahneye taşıyor.
"kafes"te, "kabare"de sally bowles rolünü üstlenen senan kara tutumluer de rol alıyor, ve yine, çetrefilli bir rolü hakkıyla canlandırıyor.
"kafes", güçlü oyunculukların yanısıra düzgün ve incelikli rejisiyle de önce çıkıyor. örneğin; oyundaki baş karakterlerin (christiano, anne ve chiara'nın) duygularına ve birbirleriyle ilişkilerine bağlı olarak ellerini nereye koyacakları, nereye uzatacakları, neyi tutacakları ince ince hesaplanmış, düşünülmüş gibi geldi bana.
ancak, daha genel bakınca; "kafes"in rejisi, oyunun içerdiği "aslında hepimiz kafesteyiz" anafikrini sahneye taşımaktan daha ileriye gidebilecek potansiyele sahip olmasına rağmen, bu fırsatı hakkıyla kullanamamış gibi. örneğin; bir kültüre/topluma/dine/yaşam şekline/seçime hapsolmak/tecrit olmak/saklanmak/ortada ve görünür olmak bağlamında okunabilecek "kafesin içindeki perde" ile "pietro-chiara'nın yatağını çevreleyen perde" paralelliği daha iyi kullanılabilirmiş.
bir de; zaten toplamda 1.5 saat süren bir oyunu gereksiz yere iki perdeye ayırmak hem "kafeste olma atmosferini" zedeliyor hem de oyunun genel gerilimini düşürüyor; eğer sırf christiano'nun sakal değişimi ve kafesin içerisinin düzenleme değişimi nedeniyle ara verilmesi tercih edildiyse, bunlara pratik bir çözüm bulunabilirmiş sanki.
[oyunun yazarı mario fratti'yi daha önce tanımıyordum, özgeçmişini okuyunca bir sürprizle karşılaştım: bir kaç zamandır kendimi fragmanını defalarca seyretmekten alıkoyamadığım ve ileriki aylarda ülkemizde de vizyona girmesi muhtemel "nine" (dokuz) filminin uyarlandığı 1982 tarihli broadway müzikalinin uyarlandığı oyunun yazarıymış meğerse.
daniel day-lewis, penelope cruz, nicole kidman, marion cotillard, kate hudson, dame judi dench veeee sophia loren'in oynadıkları filmin fragmanı için: http://www.youtube.com/watch?v=y_5_lzags3I]
Etiketler:
ali gökmen altuğ,
hikmet körmükçü,
mert turak,
tiyatro
22 Mart 2009 Pazar
muhafazakar semtte cesur "cabaret"
amiyane olacak ama: şehir tiyatroları'na helal olsun! muhteşem bir "cabaret" (kabare) sahneliyorlar.orhan alkaya'nın genel sanat yönetmenliğiyle istanbul şehir tiyatroları eski başarılı günlerine [kast ettiğim gencay gürün'lü yıllar] geri dönüyor galiba.
"kabare", harbiye muhsin ertuğrul sahnesi yıkıldıktan sonra şehir tiyatroları'nın amiral gemisine dönüşen üsküdar musahipzade celal sahnesi'nde, prömiyer yaptığı 11 mart'tan beridir sahneleniyor. nisan programında da sadece üsküdar gözüküyor.
[sahi, herkes akm'yi konuşuyor da, muhsin ertuğrul sahnesi'nin akıbetinden bahseden yok! belediye başkanımız geçen yıl garip bir açıklama yapmıştı; 29 ekim 2009'da açacağını iddia ettiği binanın oyun biletlerini 2009 ocak başında satışa çıkaracağını söylemişti! tabii ki öyle bir şey olmadı. kaldı ki niye olsun; türkiye'de hangi gösterinin biletleri 10 ay öncesinden satışa çıktı!
geçenlerde crr'ye yolum düştü de o tarafa bir baktım, son tarih'e 7 ay kala yükselen bir inşaat var mı diye; yok!
anlaşılan, harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nin üzerine koca bir bardak su içeçeğiz!
neyse...]
"kabare" amerikalı bir roman yazarı ile ingiliz bir şarkıcının II. dünya savaşı öncesinde berlin'de yaşadıkları ilişkiyi anlatır. nazilerin dolayısıyla ırkçılığın/faşizmin ayak seslerinin duyulmaya başlandığı yıllardır; ortalıkta açlık, umutsuzluk, yalnızlık kol gezmektedir. toplum bu yozlaşmış, çürümüş, sefil hayattan kaçmak için kendini eğlenceye verir. işte, eğlencenin kalbinin attığı yerlerden biri de kabarelerdir.
yücel erten bence türkiye'de siyasi tiyatro denince ilk akla gelen isimlerden biri. en basitinden; benim seyircilik hayatımda (son 25 yılda) onun rejisini yaptığı sayısız brecht oyununa denk geldim; şveyk, ui, üç kuruş, mutlu son, kafkas tebeşir bunlardan sadece bir kaçı.
erten'in aklımda kalan diğer etkileyici rejileri arasında 84-85 sezonunda sahnelediği mükemmel "amadeus", zuhal olcay'lı "martı", can yücel'in türkçesiyle benzersiz shakespeare uyarlaması "bahar noktası", aliye uzunatağan'lı "katharina blum'un çiğnenen onuru"nu sayabilirim.
en son geçen sezon devlet tiyatrosu'nda sahnelediği, faşizm'i -bu sefer bir sanatçının/aktörün yaşadıkları üzerinden gözler önüne seren- "savaş ikinci perdede çıkacak" ile hayran kalmıştım ona.
kısaca; yücel erten adı benim için "kesinlikle-hayalkırıklığına-uğratmayan-tiyatro-deneyimi" ile özdeştir. ve "kabare" ile bu durum değişmedi, aksine pekişti!
erten hafif, eğlenceli, mesaj kaygısı olmayan bir tiyatro türü olan müzikali ustaişi bir sahnelemeyle faşizmin bir topluma nasıl yavaş yavaş yerleştiğini sergileyen bir oyuna dönüştürüyor; "kabare" özellikle ikinci yarıda sosyo-politik bir derse dönüşüyor.
"cabaret"in ampülleri, gamalı haçlara ışık verir hale geliyor!
esas, şehir tiyatroları'nı kutlamak lazım.
bir kere; yücel erten, osman şengezer (dekor-kostüm) ve selçuk borak'ı (koreografi) bu yapım dolayısıyla biraraya getirdiği için. yılların ustası osman şengezer sahne tasarımını, müzikaldeki "hayat bir kabare" şarkısını andırır şekilde, bütün diğer mekanları oluşturan dekor parçalarının kabare dekoruyla (özellikle de kapılarıyla) bağlayarak oluşturmuş. hem çok mekanlı müzikalin sahne değişimleri için pratik hem de kavramsal olarak isabetli.
ikincisi; kurumun bünyesinde oluşturulan ve kaliteli müzik yapan "i.b.b. şehir tiyatroları orkestrası" için. 2.5 saatlik oyun boyunca neredeyse her an çaldılar ve hiç aksamadılar, oyunun belkemiğini oluşturdular.
üçüncüsü ise; oyuncu kadrosuna güvendiği için. başrollerinden korosuna kadar kadronun her bir bireyi belli ki keyif alarak oynuyor ve oldukça iyi bir iş çıkartıyorlar. hem de, yücel erten'in kitapçıkta özellikle belirttiği üzere "mikrofonların ve hoparlörlerin desteğine başvurmadan". ancak şunu belirtmem lazım; müzikalin mikrofonsuz haftada 7 kere sahnelenmesi bazı ikincil/yan rollerdeki sanatçılar için belli ki ağır ve zorlayıcı bir tempo oluşturmuş, pazar günkü -haftanın son- temsilinde ses performansları biraz düşüktü. [bildiğim kadarıyla yurtdışında mikrofonlu oynanan müzikallerde bile en az iki kast vardır ve dönüşümlü sahneye çıkarlar]
son olarak; oyuncuların arasında biri var ki, bence özel bir tebriği hak ediyor.
bu sezon "leonce ile lena"daki rolüyle de beni kendisine hayran bırakan mert turak, bu oyundaki "emcee" rolüyle en az, hem broadway'de hem de sinema filminde bu rolü efsanevi bir şekilde canlandıran joel grey kadar başarılı, etkileyici, rahat, cezbedici ve yaramaz! tek kelime ile mükemmel.
31 Ocak 2009 Cumartesi
grotesk bir başyapıt: yiğit sertdemir'in "leonce ile lena"sı
nihayet istanbul'da, şehir tiyatroları'nda her şeyiyle ve hakkıyla "işte tiyatro" dedirten ender bir oyunla karşılaştım.[neredeyse gitmeyecektim; bir arkadaş "sen berliner ensemble'da robert wilson'dan seyretmedin mi leonce ile lena'yı, ne yapacaksın yerlisini" diyerek vazgeçirmeye çalışmıştı bir akşam önce. iyi ki kanmamışım!]
istanbul'da her an karşımıza çıkmıyor bu kadar "gesamtkunstwerk" bir oyun!
bu oyun için özel olarak tasarlanmış enfes objeleriyle, maskeleriyle, dekoruyla (gamze kuş), makyajlarıyla, kostümleriyle ["kırmızı pazartesi"yi affettim nihal kaplangı, bu oyunda müthiş yaratıcısın!], yine bu oyun için özel olarak bestelenmiş anonslarıyla, müziğiyle (selim can yalçın), ışığıyla [istanbul'da sadece kemal yiğitcan'ın veya cem yılmazer'in olmadığını ispatlayan mahmut özdemir, çok çok iyi] ve oyuncularıyla tek defalık bir bütün "leonce ile lena".
zaten rejisörü yiğit sertdemir de program broşüründeki kısa yazısının başında demiyor mu ki: "ne reji ,ne oyunculuk, ne tasarımlar öne çıkmıştır. her şey dengeli ve aynı oranda var olmuştur sahnede. bize sorarsanız, olması gerektiği gibi.."
gerçekten de öyle: "olması gerektiği gibi!" bu topraklardaki çoğu tiyatroda pek rastlanmadığı gibi!
"leonce ile lena" çok keyifli, eğlenceli, enerjik, yaratıcı ve zeki buluşlarla çeşnilendirilmiş, her sahnesi düşünülmüş, tasarlanmış mükemmel bir grotesk tiyatro örneği.
derseniz ki büchner'i grotesk yorumlamanın neresi yeni/yenilikçi diye, haklısınız. robert wilson'un rejisi de groteskti, bir kaç yıl önce yine şehir tiyatrolarında robert ciulli rejisiyle sahnelenen "danton'un ölümü" de. [hoş, ciulli'nin hangi rejisi grotesk değil!] ya da; ayşenil şamlıoğlu'nun semaverkumpanya'da sahneye koyduğu serbest max frisch uyarlaması "süleyman ve öbürsüler" de müthiş bir grotesklik barındırıyordu. [laf arasında, muhteşemdi, hala unutabilmiş değilim!]
peki, tamam "leonce ile lena" yeni değil ama baş koyduğu tarza sonuna kadar sadık ve samimi! hem de herşeyiyle! oyuncusuyla, dekoruyla, müziğiyle... oyuncuların mime göz kırpan jestleri, mimikleriyle... hatta, oyun öncesi ve arasındaki "oyunun başlamasına..." anonslarıyla bile tarzına sonuna sadık!
"leonce ile lena" mucizesinde, daha kalabalıkmış hissi veren dokuz oyuncunun da etkisi büyük [robert wilson rejisinde 26 oyuncu ve 6 müzisyen görev alıyordu]: hepsi mükemmel, ancak valerio'da şeytan tüylü mert turak'a, lena'da özge özder'e ve ilerlemiş yaşına rağmen inanılmaz bir şekilde genç oynayan dadı tomris incer'e vurgu yapmazsam haksızlık etmiş olurum. erhan abir'i de hiç bu kadar çok sevmemiştim.
her ne kadar yiğit sertdemir "bu bir ekip oyunudur" dese de, bu ekibi biraraya getirip onlardan bu verimi alabilmesi nedeniyle "leonce ile lena"nın esas onun becerisinin ve yaratıcılığının ürünü olduğunu düşünüyorum.
yiğit sertdemir’i takibe aldım!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)