mekan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mekan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2022 Çarşamba

Schlemmer’den Bohner’e Nesnelerin Mekandaki Koreografisi: Das Triadische Ballett


Das Triadische Ballett’in adındaki “triad: üçlü” ibaresi, yapıtın yapısını belirlemiştir: Her biri farklı bir renkle ve ruh halleriyle ilişkilen üç dizi: Sarı (neşeli, burlesk), Pembe (şenlikli, ağırbaşlı) ve Siyah (mistik, fantastik). Ayrıca, yapıtta iki erkek ve bir kadın olmak üzere üç dansçı görev alır. 18 ayrı kostüm kullanılarak yapılan 12 dansın koreografileri ise yine tekli, ikili ve üçlü olarak tasarlanmışlardır.

Yapıt, ünlü ressam ve heykeltraş Oskar Schlemmer’in sanata ve sahne yapıtı mantığına bakışını ifade eden, onun imza işlerinden biridir; anlatısı yoktur ve mimetik değildir. Yapıt, prömiyerinden bir yıl sonra, 1923’te, Schlemmer’in öğretim kadrosunun bir parçası olacağı, insan ile yaşadığı mekan arasındaki ilişkiye odaklanan Bauhaus öğretisinde olduğu gibi, insan bedeninin mekan içindeki hareketini araştırır ve ortaya serer. Schlemmer’e göre geleneksel mimetik tiyatroda insan figürü temsil etme işlevine sahiptir, halbuki ressam ve heykeltraşlar biçime ve renge odaklanarak insan figürünü soyut bir eleman olarak ele alma potansiyeline sahiptirler. Stuttgart’ta önce Uygulamalı Sanatlar Okulu’ndan mezun olan, sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim öğrenimi gören Schlemmer de, sahne yapıtına tam da bir ressam olarak yaklaşır. İnsan bedenlerine heykelsi kostümler giydirerek, onları birer tasarlanmış figüre (Kunstfigur) dönüştürür. Böylece bedenler, birer sahne nesnesi olarak, her an hareket ederek mekanda değişen biçimler yaratırlar. Sahne sanatı böylece mekanın dinamiğinin inşasına dönüşür, adeta hareket halindeki mimaridir. 

Das Triadische Ballett’in en önemli özelliği, az önce belirttiğim gibi, dansçılar tarafından giyilen ve sahne mekanında bir heykel gibi davranan kostüm-nesnelerdir. Bu kostümlerin dokuzu özgün halleriyle günümüze ulaşmış, bunlardan yedisi bugün Stuttgart Devlet Galerisi’nde kendilerine ayrılmış özel bir salonda sergileniyorlar. Kostümlerin her biri gerçekten de bütün detayları, malzemeleri, renkleri ve tabii ki formlarıyla göz alıcı, keyif uyandırıcı, hayal gücünü tetikleyici, oyuncak misali tasarımlar. Stuttgart’a yolunuz düşerse mutlaka müzeye uğrayın, mankenlere giydirilmiş kostümleri yakından görün.

©Mehmet Kerem Özel

©Mehmet Kerem Özel

©Mehmet Kerem Özel


Rekonstrüksiyon
Oskar Schlemmer'in Eylül 1922'de Stuttgart'ta dünya prömiyerini yapmış olan Das Triadische Ballett adlı yapıtı Schlemmer hayattayken en son 1932’de Paris’teki Koreografi Yarışması’nda Théâtre des Champs-Elysées’de sahnelenir. Jüride Rudolf von Laban vardır, yarışmanın birincisi başka bir kült yapıt, yıllar sonra Pina Bausch’un hocası ve mentoru olacak olan Kurt Joos’un Der grüne Tisch’idir, Das Triadische Ballett ise altıncı olur ve bronz madalya alır.

Bu gösterimden sonra tarihe karışan yapıtın rekonstrüksiyonunu Berlin’deki Sanatlar Akademisi (Akademie der Künste) 1977’de dönemin Almanya’da Bausch’la birlikte önemli dans tiyatrosu temsilcilerinden Gerhard Bohner’e sipariş eder. Bu rekonstrüksiyon 15. Avrupa Sanat Sergisi vesilesiyle 27. Berlin Festivali programında sahnelenir. Böylece o zamana kadar Arnd Wesemann’ın tabiriyle “hareketsiz, ama bütünüyle dans eden bir ifadeye sahip” kostümler yeniden hayata dönmüş olurlar. Hans Joachim Hespos bu versiyon için sıfırdan müzik besteler.
1977’teki bu ikinci doğumundan itibaren dünyanın çeşitli sahnelerinde 85 gösterimi yapılan Das Triadische Ballett, 1989’da Schlemmer’in eşi Tut Schlemmer’in ölümünün ardından, diğer mirasçıların yayın hakkı vermemeleri üzerine, 1922 yapımına benzer bir akıbete uğrar ve unutulmaya yüz tutar.

Yapıtın üçüncü doğumu ancak tekrar Federal Almanya Kültür Vakfı'nın bir projesi olan TANZFONDS ERBE (Dans Mirası Fonu) sayesinde 2014’te gerçekleşir. Bu sefer, 1977 yapımında bizzat dans etmiş ve 2014’te Münih Bavyera Devlet Balesi’nin artistik direktörü olan İvan Liska ve eşi Colleen Scott’ın yardımıyla dans tiyatrosu uzmanı Nele Hertling ve dans sanatçısı ve koreograf Reinhild Hoffmann Bohner’in rekonstrüksiyonuna hayat verirler.
Münih Bavyera Genç Balesi (Bayerische Junior Ballett München) tarafından icra edilen bu yapım da, 1977 yapımı gibi Almanya içinde ve dünyada sayısız gösterim yapar, Ekim 2022’deki Berlin gösterimlerinden önce en son 2019’daki Bauhaus’un 100. yıl etkinliklerinde sahnelenir.

Koreografi 
Schlemmer’in anti-anlatısal ve anti-mimetik özgün koreografisini bilemiyoruz. Özgün yapıta dair günümüze sadece Schlemmer’in kısa kısa aldığı notlar ve siyah-beyaz fotoğraflar kalmış. Bohner ise, koreografisinde bir yandan Schlemmer’in izinden giderek figürleri soyut bir şekilde hareket ettirdiği gibi, bunun yan sıra onlara, üzerini silkmek, kapıya vurmak gibi gündelik jestler de yaptırıyor. Hatta, ilk dizi Sarı’nın ilk iki bölümündeki iki figürlü (Büyük Etek ile Dalgıç, Silindir Adam ile Küre Etek) koreografiler, espri de içeren birer anlatıya sahipler.

İkinci dizi Pembe’nin ikinci koreografisinde ise kostüm tasarımları erkek dansçı (Debussy-Yastıklar) için klasik balet bedeninin, kadın dansçı (Katlı Etek) için ise klasik bale kostümünün abartılmış yorumları, adeta parodileri; baletin kasları abartılmış, balerinin de tütüsü. Ayrıca Bohner bu koreografiyi bütünüyle klasik baledeki duo hareketlerinden oluşturmuş.

İkinci dizi Pembe’nin üçüncü ve dördüncü koreografilerinin figürleri Türk Dansçı, Türk Dansçı II ve Türk Eteği. Schlemmer’in kostümleri rengarenk, adeta panayır ve sirkten esinlenilmiş gibi, Bohner’in koreografisi de akrobasiden ve biraz da Kazak dansından esinler taşıyor. Bu koreografilerde bir anlatı da var: Erkek olan iki Türk Dansçı, Türk Eteği olan kız için güreşiyorlar, önce I numara ile flört eden Türk Eteği, dövüş sonrası, dövüşü kazanan Türk Dansçı II’yi seçiyor. Jest ve mimik olarak da yapıtıın en canlı koreografisi bu bölünde; Türk Dansçı’ları ve Türk Eteği sanki Mozart’ın Sihirli Flüt operasının Papagena ve Papageno’su gibi çok renkli karakterler; yerinde duramayan, canlı, enerjik ve komik figürler bunlar. Bu koreografilerde figürler dışında sahne eşyaları da devreye giriyor; bir sopa ve bir büyük boy çifte zil.

Üçüncü dizi Siyah ise yapıtın en soyut bölümü. Bu dizideki koreografiler de bütünüyle kostümlerin biçimlerinden yola çıkılarak tasarlanmış gibi. Spiral isimli dişi figürün dönme hareketinin baskın olduğu solosuyla başlayan dizi, Dilimler isimli iki erkeğin katılımıyla devam ediyor. Kostümler soyut oldukları kadar, Spiral bir Ortaçağ prensesini, Dilimler ise şövalyeleri andırıyor. Ardından gelen, bir kadın dansçı tarafından icra edilen Tel’in solosu ve ona bağlanan, iki erkek dansçının Altın Küre’si ise bütün yapıtın en soyut, tam da Schlemmer’in öngördüğü gibi anti-anlatısal ve anti-mimetik koreografisine sahip kısmı, hatta bu aşamada yapıtın kozmik bir nitelik kazandığı bile söylenebilir.

Diziyi ve yapıtı sonlandıran Soyut ise figür olarak form ve renk açısından asimetrik tasarımıyla oldukça etkili bir şekilde diğer bütün Kunstfigur’lerden öne çıkıyor, yavaş ve hipnotik hareketlerden oluşan koreografisiyle yapıtı seyircinin üzerinde bıraktığı aşkın bir hisle sonlandırıyor.

İcra/Performans
Günümüzdeki versiyonu 70 dakika süren yapıtın 1922-1932 tarihleri arasındaki sahnelenişlerinde sadece üç dansçı görev alıyormuş. Dünya prömiyerinde ve devamındaki bazı gösterimlerde bu dansçılardan biri olan Walter Schoppe, takma adla sahneye çıkan Oskar Schlemmer’den başkası değilmiş.

2014’ten beridir rekonstrüksiyonu icra eden Bavyera Devlet Balesi II (2017’den itibaren değişen adıyla Münih Bavyera Genç Balesi) gösterimleri 11 dansçıyla yapıyor. Sahne arkasında ise dört görevli dansçılara kostüm değişiminde yardımcı oluyormuş. Özgün yapımda hem bütün figürlerin üç dansçı tarafından icra edilmesi hem de kostüm değişimleriyle bu dansçıların ciddi bir efor sergilemiş olduklarını varsaymak yanlış olmayacaktır. Kaldı ki, Münih Bavyera Genç Balesi’nin genç dansçıları da, yükleri hafiflemiş olsa da, benzer bir efor sergiliyorlar, çünkü çoğu havaleli ve malzemesinden dolayı ağır (bazıları 10 kg kadar) olan kostümlerin içinde hem hareket etmek, hem de hareketleri keskin ve muntazam bir şekilde icra etmek hiç kolay olmasa gerek. Yapıtın boş bir sahne mekanında en fazla üçlü, ama çoğunlukla solo koreografilerden oluşuyor olması da seyircinin bütün dikkatinin o sırada sahnede olan dansçının üzerinde olmasını beraberinde getiriyor, bu da dansçılardan hareketlerini düzgün ve yanlışsız yapma konusunda ekstra konsantrasyon gerektiriyor.

Münih Bavyera Genç Balesi’nin genç dansçılarının bu bir yandan fiziksel, bir yandan da manevi yükün altından hakkıyla kalktıklarını, mirası geleceğe hakkıyla taşıdıklarını söyleyebilirim.     

©Mehmet Kerem Özel

©Mehmet Kerem Özel

©Mehmet Kerem Özel

[Yazının tamamını okumak için tıklayın]

21 Mayıs 2022 Cumartesi

melek ceylan ve salih usta'dan "on ikinci ev"


[uyarı: bu yazı spoiler içeriyor!]

kadının türkiye toplumundaki yeri: seyredilmek üzere vitrine yerleştirilmiş cansız güzel bir manken, fikirleri önemsenmeyen, söyledikleri duyulmak istenmeyen. kadın türkiye toplumunda dinlenebilmek, "sesini duyurabilmek" için aşırı çaba sarf etmek durumunda. en azından melek ceylan bu aşırı çabanın sonucunu "on ikinci ev"de alıyor: seyirciler onun derinden gelen sesini duyabilmek için can kulağıyla dinliyor, dikkat kesiliyorlar. 
melek ceylan'ın sesi neden derinden geliyor peki? çünkü o tam da cansız güzel bir manken gibi bir vitrinde. ceylan'ın, kendisini seyredenlerle arasında kalın bir cam var. anlayacağınız, oyunun mekan tasarımı oyunun anlamıyla, derdiyle doğrudan ilişkili. hatta, ilişkili olmanın da ötesinde, oyunun sahnelenme biçimini belirliyor, eyleyenin performatif olmasını sağlıyor: eyleyen derdini anlatabilmek, seyredene sesini duyurabilmek için bağırmalı, bağırmaktan başı döndüğünde ise anlatacaklarını bedeniyle, mimikleriyle aktarmalı; başka çaresi yok, sesi vitrinin diğer tarafına zar zor geçiyor zira. 

eyleyen ile seyredeni ayıran cam, bir süre sonra eyleyenin anlatısını aktardığı bir yüzeye dönüşüyor, yani mekan düzeni oyunda ikinci bir işlev ve anlam kazanıyor. eyleyen anlatısını renkli kalemlerle çizime döküyor, üzerine objeler yapıştırıyor, kendi bedenini bastırıyor. zihnimizdeki düşüncelerimiz, ruhumuzdaki duygularımız ve bagajımızdaki geçmişimiz zamanla nasıl birikir, üst üste binerse, melek ceylan'ın 38 yıllık hayatında yaşadıkları, düşünceleri, duyguları da aynı şekilde o cam yüzeyin üzerinde katman katman süperpoze oluyor. 
ve bazı anılarımız, duygularımız zamanla nasıl silinir, silikleşirse o camın yüzeyindeki çizimler de aynı şekilde bir zaman sonra yok olup gidiyor. nasıl mı? seyreden bu gösteride, türkiye tiyatrosunun bağımsız damarının çok az ilgilendiği bir alanla, sahne tasarımıyla, hiç de beklemediği bir anda karşılaşıyor: gösterinin sonlarına doğru camın bütün yüzeyini yalayacak şekilde yukarıdan sakin sakin su akıtılıyor. su zamanla çizimleri bulanıklaşıyor, birbirlerinin içine geçiriyor; aynı, anılarımızın zamanla iç içe geçmesi, bulanıklaşması gibi. 

uzun bir süredir türkiye tiyatrosunun çıkış noktası olarak rağbet gören ve sayısız örneği gerçekleştirilen hikaye anlatıcılığı biçimi, pandemi sonrası dönemde biraz da zorunluluktan dolayı tek kişilik yapımlarla birlikte iyice çoğaldı. tek kişilik oyunlarda genellikle çok karakterli hikayelerin anlatısı hayat buluyor. tek bir eyleyen çok karakterli bir hikayede bütün hünerini sergiliyor. hikayelerin kurmaca olanı var, otobiyografik olanı var, uyarlananı da. otobiyografik olanları genellikle tek bir karaktere yoğunlaşıyor. 
"on ikinci ev" de otobiyografik bir hikaye anlatıyor. melek ceylan kendi yaşamı üzerinden toplumumuzdaki yarıklardan, çekirdek ailemizde gözümüzün önünde, apaçık olup biten ama görmemeyi, konuşmamayı, gizlemeyi tercih ettiğimiz şeylerden, kent ve kurumlarımızdaki gariplik ve çarpıklıklardan bahsederken, bunları şeffaf camın üzerine çizerek görünür kılıyor, "şeffaflaştırıyor". sadece içimizi sıkıştıran durumlardan değil, eğlenceli anlardan, keyifli duygulardan da bahsediyor ceylan; aynı hayatın kendisi gibi, acı ve tatlı yanlarıyla... 

"on ikinci ev"i hikaye anlatıcılığı üzerine kurulu diğer bir çok tek (veya iki, veya üç) kişilik oyundan ayıran tek bir büyük fark var bana göre: mekan düzeni ve tasarımı. anlatının içeriğine mükemmelen hizmet eden vitrin camı her açıdan; yani fiziksel, anlamsal ve performatif olarak gösterinin odağına yerleştirilmiş. bu da "on ikinci ev"i biricik kılıyor. 
başta yöneten salih usta olmak üzere, kendi hayatını anlatıya çevirerek bizzat eyleyen melek ceylan ve kolektif bir anlayışla çalışmış olan ekibin tamamı nefes tutularak seyredilen etkileyici, şaşırtıcı, taptaze ve yaratıcı bir gösteri ortaya koymuşlar. tebrikler!

tavsiyem, "on ikinci ev"i bu sezon kaçıran önümüzdeki sezon mutlaka yakalasın...

29 Aralık 2021 Çarşamba

2021 yılında gösteri sanatlarına öznel bir bakış

malum, 2021 yılı yoğun olarak pandemi koşullarında geçti. yılın ilk yarısında fiziksel mekanlar kapalıydı. seyirciler olarak tiyatro ve konser etkinlikleriyle, yazla birlikte olanaklı hale gelen açık hava gösterimleri sayesinde tekrar kavuşma imkanımız oldu. eylül'de 2021-22 sezonunun başlamasıyla birlikte ise, istanbul'da bir yandan pandemi nedeniyle seyircisiz ve kapanmak zorunda kalan tiyatro mekanlarından arda kalanlar ürkek ürkek tekrar açılırken diğer yandan da, bana göre 2021 yılında istanbul'da gösteri sanatları alanına damgasını vuran bir gelişme yaşandı: yeni gösteri mekanlarının arka arkaya boy göstermesi. kast ettiklerim, mutenalaşma projelerinin bir parçası olarak komplekslerine bir de gösteri sanatları mekanı ekliyim diye düşünülerek ne oyun ne seyir ne kulis ne de fuaye alanları uluslararası standartlarda düzgün çözülmüş mekanlar değil. bahsedeceklerim, ister sıfırdan tasarlanmış ister mevcut bir yapıdan dönüştürülmüş olsun, sırf gösteri sanatları için düşünülmüş mekanlar. bunlar mimari olarak ve gösteri mekanı tipi açısından oldukça geniş bir yelpazeye sahipler. bu açıdan kentimizdeki gösteri sanatları mekanı çeşitliliğinin artıyor olması oldukça heyecan verici, sevindirici, önemli. aralarında endüstri yapılarından dönüştürülmüşleri de var, sıfırdan kara-kutu sahne olarak tasarlanmışı da, eskisinden sadece cephesi korunarak anıtsallığı devam ettirileni de. özel mülk olanı da var, belediyeye ait olanı da, devlete ait olanı da... 

istanbul'da son 15 yılda arka arkaya kaybettiğimiz, daha doğrusu fişi çekilen, bir çok tiyatro mekanı yerine, hele de pandemi ile fiziki mekanlarla ilişkimiz iyice kesilme noktasına gelmişken, bu yeniden canlanma güzde baharı yaşattı bizlere. bu nedenle bana göre 2021'in istanbul gösteri sanatları sahnesindeki en önemli gelişme, bu yıl çevrimiçi veya fiziksel olarak sahnelenen gösterilerden çok, bu yeni mekanlar. 
en anıtsalından en sakinine sıralarsam: 
 -kullanıma açıldığı 1969'dan beridir dünya çapında kabul görmüş, literatüre girmiş (örneğin hannelore schubert'in 1971 tarihli genelde dünyadaki ve detaylı olarak almanca konuşulan ülkelerdeki tiyatro-opera binalarını ele alan "moderner theaterbau" kitabı) anıtsal tiyatro mimarisi örneklerinden biri olan istanbul atatürk kültür merkezi bir hükümranlık gösterişi olarak hayatımıza geri döndü, içinde üç farklı gösteri mekanıyla. henüz tam kapasite çalışmasa da, böylece istanbul devlet opera ve balesi, istanbul devlet tiyatrosu ve istanbul devlet senfoni orkestrası evlerine geri dönmüş oldular. 
-hasanpaşa gazhanesi, avrupa'da, özellikle de almanya'da nitelikli örneklerine çokça rastladığımız endüstri yapılarının yeniden işlevlendirilerek hayatlarını sürdürmeleri anlayışıyla yıllardır ayağa kaldırılmaya çalışılıyordu, şimdi içindeki iki sahneyle şehre dahil oldu. istanbul büyükşehir belediyesi şehir tiyatroları bu iki sahneyi kullanmaya başladı. bunlara ek olarak, gazhane alanı içinde hava şartları elverdiğince konser, tiyatro ve dans gösterimleri de gerçekleşiyor. 
-yine kadıköy'de, hasanpaşa'ya çok uzak olmayan bir mesafede, acıbadem'de bu sefer kadıköy belediyesi, içinde sıfırdan tasarlanmış bir kara-kutu sahne de barındıran gıcır gıcır bir kültür merkezi açtı: alan kadıköy. belediyenin kendi tiyatro topluluğu olmadığı için, bu mekanın programı şimdilik özel tiyatro ve dans topluluklarının gösterilerinden oluşuyor, sanırım böyle de devam edecek.
-ve şehrin merkezine biraz uzak da olsa, yine mevcut bir endüstri yapısından ustaca ve titizlikle dönüştürülmüş, yerin hafızasını iliklerinize kadar hissedebildiğiniz, enfes bir gösteri mekanı beykoz'da kundura sahne olarak kullanıma açıldı. buradaki ilk gösteri, mekanın kendi yapımıydı. bakalım devamı nasıl gelecek?..

bunların hepsi aslında, yıllardır süren projelerdi. bazısı son 1.5-2 yılımızı çalan pandemi yasakları sırasında bitmişti zaten, ama malum, açılamamışlardı. dolayısıyla hepsinin bir anda hayata gözlerini açması, seyredenler ile eyleyenleri içlerine almaya başlamaları 2021'e denk geldi ve eşzamanlı gerçekleşmiş oldu. 
vaktim olursa yeni yılın ilk günlerinde her biri hakkında daha detaylı yazmak istiyorum. aralarından önceliği, devlet binası olduğu için doğrudan benim vergilerimle de yapılmış olanına, yani istanbul atatürk kültür merkezi'ne vereceğim. yazı pişiyor, takipte kalın ;)

8 Temmuz 2020 Çarşamba

İnternetten çevrimiçi yayınlanan “uzaktan” gösterilerin “burada” olma hâlleri

[bu yazı 07.07.2020 tarihinde unlimited'de yayınlandı. dileyen tıklayıp oradan okuyabilir..] 

Korona-19 salgını Avrupa’ya yayılıp uzun süreli evden çıkma yasakları başladığında bir çok gösteri sanatları kurumunun yaptığı ilk hamle arşivlerinden eski kayıtları çıkarıp internette ücretsiz yayınlamak oldu. Bunda başı Almanca konuşulan ülkelerin kurumları çekti. Schaubühne’den Thalia Theater’a, Berlin Staatsoper Unter den Linden’den Münchner Kammerspiele’ye Almanya’nın en prestijli sanat kurumları her akşam ayrı bir gösteri kaydını gösterime açarak, kültürünün vazgeçilmez bir parçasından mahrum kalan toplumun evde geçirmek zorunda kaldığı zamanı daha katlanılır kılmaya gayret ettiler. Bu ilk hamlenin ardından yavaş yavaş başka çalışmalar geldi. Tiyatro sanatçıları evlerinde ürettikleri şiir-hikaye-kısa oyun-sone okuma gibi bireysel videolarını paylaştılar. Fransız tiyatro sanatçısı Sylvain Creuzevault’un önayak olmasıyla, yine bir salgın zamanı ürünü ve bir ortaçağ klasiği olan Giovanni Boccaccio’nun Il Decameron (Dekameron)’undan bölümlerin her akşam kumpanyadan bir oyuncu tarafından okunması Avrupa’daki bir çok ünlü tiyatro kurumunun ortak projesine dönüştü. Dans sanatçıları zoom ekranının bölünmüş çoklu görüntüsünde yanyana ve üstüste olmanın avantajından faydalanan yaratıcı fikirlerle şaşırtıcı, ilginç ve izlemesi keyifli videolar tasarladılar. Müzisyenler yine zoom üzerinden gerek solo, gerekse küçük bir orkestra kapasitesinde bir araya gelerek popüler klasik müzik yapıtlarını yorumladıkları videolar ürettiler. Zamanla ev içlerindeki çekimlerin dış mekan arşiv görüntüleriyle birleştirilerek kurgulandığı kısa/orta metraj film tadında videolar ortaya çıkmaya başladı.

Bahsettiğim bu kayıtların hepsi, evlerinde oturan izleyicilere ulaşmak için internet ortamını bir iletişim aracı olarak kullandı. İzleyici evindeki televizyonda film, skeç veya konser izler gibi izledi bu yayınları. Salgın süreci bir-iki ay sürüp geçseydi belki bu uzaktan iletişim ortamının, fiziksel olarak birbirinden ayrı mekânlarda bulunmak zorunda kalan icracı ile seyircinin ilişkisinde daha yaratıcı kullanımı sözkonusu olmayacaktı. Çünkü fiziksel mekânlarda biraraya, yanyana, yüzyüze geldikten sonra, bu uzaktan ilişki şeklini kim tercih ederdi ki. Ancak maalesef öyle olmadı, salgının insanların özellikle kapalı mekânlarda biraraya gelmelerine daha uzun süre engel olacak potansiyele sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşildi. Buna bir de gerek içinde yaşanılan günlere gerekse de yakın geleceğe hâkim olan kesif belirsizlik eklenince, internet ortamında tasarlanan yapıtlar kabuk değiştirdi. Sanatçılar, nitelikli çağdaş gösteri sanatları örneklerinin en başat özelliği olan “şimdi ve burada” olma hâlini kullanan daha kavramsal ve konsept ağırlıklı işlerle seyirci karşısına çıkmaya başladılar.
“Şimdi ve burada” olma hâli; hem icracı ile seyircinin gösteri sırasında canlı olarak aynı zaman dilimini ve aynı mekânı (space) paylaşmasını, hem de daha geniş ölçekte gösterinin içeriğinin, içinde yaşanan döneme ve sahnelendiği kültürel, sosyal, politik, ekonomik ve tabii ki fiziksel coğrafyaya, yani “yer”e (place/site) dair bir söz söylemesi anlamına geliyor.

Bu yazıda internetten çevrimiçi yayınlanan ve özellikle yukarıda tarif ettiğim “burada” olma hâlini, yani mekânı ve yeri farkındalıkla kullanan uzaktan gösterilerden bahsedeceğim.
Tiyatroda mekân deyince aklıma ilk; 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan, meyvasını aynı yüzyılın ikinci yarısında veren ve tiyatroya bakışı, tiyatro yapma ve alımlama şekillerini tümüyle yenileyen değişimlerin en önemli figürlerden biri olan Peter Brook’un o ünlü tiyatro tanımı geliyor: “Herhangi bir boş mekânı alır, işte burası bir sahnedir diyebilirim. Bir adam bu boş mekânın ortasından yürüyerek geçer ve bir başkası da bu adamı gözleriyle izler, işte tiyatro etkinliği için bize gereken şey bu kadardır.” Şu içinden geçmekte olduğumuz zamanlarda, internet ortamındaki bir gösteride Brook’un tanımındaki “boş mekân”ın karşılığı nedir diye düşündüğümde ise ilk cevabım ekran oluyor; evet, siyah ekran. Bu ekran bilgisayarınki olabilir, cep telefonu veya tabletinki de. “Boş mekân” da, ekran da icracı ile seyirci arasındaki etkileşimi olanaklı kılan birer alan; ilki üç boyutlu diğeri iki, ilki fiziksel ikincisi sanal, ilkinde icracı ile seyirci arasında yüz yüze bir etkileşim var, diğerinde ise uzaktan. Yalnız, evdeki koltuğumuzda oturup Londra’dan bir Ulusal Tiyatro (National Theatre) yapımının canlı veya kayıttan yayınını izliyorsak -ki bu imkan salgın sürecinden bağımsız olarak ve çok önceden beridir, Metropolitan Operası’ndan Londra Kraliyet Operası’na Batı’daki bir çok sanat kurumu tarafından yıllardır sezonun belli tarihlerinde gerçekleştiriliyor-, icracı ile bizim aramızda “uzaktan” da olsa bir etkileşim, aynı zamanı ve/ya aynı mekânı paylaşma deneyimi olması mümkün değil. Ama eğer, ekrandan takip ettiğimiz canlı gösterinin rejisi bir seyirci olarak bizim, ekranın diğer tarafında var olduğumuzun farkındalığıyla kurulmuşsa, işte o zaman biz bir seyirci olarak diğer taraftaki icracı ile aynı zaman dilimini paylaşan ve tabir caizse “kanlı canlı” bir ortak deneyimi yaşıyoruz demektir. Bu deneyime “tiyatro” denir mi, denmez mi; sanırım içinden geçmekte olduğumuz günlerin en kritik sorularından, tartışma konularından biri bu. Doğrusu, ben böyle bir soru formüle etmenin tiyatro sanatının sınırlarını daralttığını düşünenlerdenim. Uluslararası çapta sanat ve mimarlık tarihçisi olan Bülent Özer “Sanat”ı "Kişiyi, giderek de toplumu duygusal, tinsel yönden etkileyebilecek dürtüleri sağlama becerisi” olarak tanımlar. Tiyatro sanatıyla uğraşan kişi de en temelde bir sanatçıdır ve bir besteci, bir şair, bir heykeltraş, bir ressam kadar bu beceriye sahip olmalıdır. Bir tiyatro sanatçısının tasarladığının/yarattığının seyredenlerde duygusal ve tinsel yönden etkili dürtüler sağlama becerisinin yolları ve araçları çeşitlidir. Eğer içinden geçmekte olduğumuz, fiziksel olarak yüzyüze gelemediğimiz şu zamanlarda bir tiyatro sanatçısı internetin çevrimiçi ortamında, ekran alanını bir mekân olarak kullanarak ve anlık sergilediği bir uzaktan gösteriyle ekranın diğer tarafındaki seyircide bu dürtülerin oluşmasını sağlayabiliyorsa, işte o tiyatro sanatçısı sanatını gerçekleştirmeyi becermiş, karşılıklı etkileşim içeren sosyal bir olay ortaya koymuş demektir.

Son günlerde internette çevrimiçi seyrettiğim bir çok uzaktan gösteri arasında iki tanesi, yukarıda bahsettiğim tiyatronun “burada” olma durumunu ustaca kullanarak beni etkilediler. İkisi de zoom’da gerçekleşen gösterilerden ilki icracının seyircilerle paylaştığı kendi ekranını merkeze alıyordu, ikincisi ise seyircilerin gösteri süresince içlerinde bulundukları kendi mekânlarını.

Bir mekân olarak bilgisayar ekranı 
Yazarı, yönetmeni ve tek icracısı Oliver Zahn olan Lob des Vergessens, Teil 2 (Unutmaya Övgü, Bölüm 2) tam da yukarıda bahsettiğim gibi Brook’un “boş mekân”ının yerine “ekran”ı koyan ve kullanan bir gösteriydi.



Zahn’ın ekranı bir mekân olarak nasıl kullandığına geçmeden önce kısaca gösterinin içeriğinden bahsetmeliyim. Zahn bir kaç yıl önce bir ses arşivinde bir şarkıya rastlar. Bu, güftesinden anlaşıldığı üzere yurdundan edilmiş bir Alman muhacirin söylediği bir şarkıdır. Zahn şarkıdan çok etkilenir ve araştırmaya başlar. Şarkının izini sürerken, bir yandan da Doğu Avrupa’dan sürülmüş Alman muhaciri kendi dedesi ve anneannesinin hikayeleriyle yüzleşir. Zahn bu çıkış noktasından başlayarak yaklaşık 40 dakika süren gösteri boyunca, bir yandan kendi geçmişiyle de hesaplaşarak, unutmanın stratejilerini ve hatırlamanın dinamiklerini sorguladı. Zahn bunu zoom'da seyircilere paylaşıma açtığı kendi bilgisayar ekranında gösteri boyunca anlık ve canlı olarak pencereler açarak yaptı.
Pencereler bilgisayar ekranına içkin bir araçtır; bilgisayar ekranı bilindiği üzere genel olarak içinde pencereler açarak kullanılır. Bir ekranda eşzamanlı olarak bir çok pencere açılabilir. Açılan pencereler istenilen süre boyunca ekranda durabilir; üst üste binebilir, yan yana konumlanabilir, boyutları büyütülüp küçültülebilir. Ekran bir anlamda bilgisayarın "mekânı"dır, pencereler de o mekânın baktığı -ya da içerdiği- peyzajı (yani, içindeki bilgileri) gösteren delikler/açıklıklardır. Mimari terminolojide kapılar da pencereler gibi bir açıklık türüdür; tek farkı kapılar hareket tarif ederler, kinestetiktikler, içlerinden geçilip başka mekânlara ulaşılır. Pencereler ise kullanıcıya sadece görsel bir hareket sunar, diğer taraftakini/dışarıdakini gösterirler.

Seyirciyle paylaşılan ekran üzerinden kurulan iletişimde, o iletişim mekânına içkin başka bir araç da yazıdır. Bu nedenle Zahn gösteri boyunca konuşmadı, konuşmak yerine word belgesi olarak açtığı pencerelerin içine yazdı, yazdığını seçip bir kerede sildi, tekrar yazdı. Pencerelerin mekândaki (ekrandaki) konumları kadar, icracının pencere içine o anda yazdığı metnin pencerenin içindeki konumu da (yani sola dayalı veya sağa dayalı olma hali de) tasarlanmıştı ve anlam içeriyordu.
Zahn biz seyircilere en baştan, gösteri mekânının fiziksel sınırlarını da fark ettirdi. Bunun için; bir pencereyi sol üste, bir diğerini sağ alta yerleştirdi. Word belgesi olan pencerelerin üsttekinin içinde "Bu", alttakinini içinde ise "yapıtın gerçekleştiği mekân"dır yazdı. Yani, tek bir cümleyi ikiye böldüğü yazıyı bizlere gözlerimizle takip ettirerek gösteri alanının sınırlarını fark etmemizi sağladı. Zahn gösteri boyunca da ekran mekânını/alanını gösterinin içeriğiyle örtüşür şekilde kullanmaya devam etti. Bu anlamda en canalıcı sahnelerden biri; Zahn'ın sözkonusu şarkıyla karşılaştığında ve şarkıyı araştırırken kendi geçmişine dair hafızasındaki boşluğu fark ettiğini yazdığı sırada, bu cümleyi içeren iki pencereyi ortaya şarkı belgesini alacak şekilde ekranın iki zıt ucuna taşıdığı sekanstı. İki pencere arasındaki alan, bir ekranda olabilecek en uzak mesafe üzerinden boşluğu temsil ediyor, boşluğu Zahn'a fark ettiren şarkı da o boşluğun tam ortasında duruyordu.
Zahn sadece word belgesi açmadı; şarkı için wav belgesi kullandı, şarkının geçmişini araştırırken bulduğu bir görüntüyü bizlere seyrettirmek için tarayıcıyı açti. O tarayıcıda; Zahn'ın arama geçmişi, tarayıcıdan ulaştığı Youtube sayfası, bizlere izlettirmek istediği videodan önce otomatik olarak çıkan reklam videosu göründü. Gösterinin ilerleyen bir sekansında ise Zahn şarkının wav belgesinin kaç megabayt olduğunu açıkladı; böylece şarkının bilgisayarın hafızasında kapladığı yeri imledi. Zahn daha sonra seyirciye wav belgesini ses belgesi olarak değil, bilgisayar diliyle yazılmış haliyle açtı. Böylece sanki sahne üzerinde yaratılmış tiyatral bir yanılsamanın çıplak haline, adeta sahne arkasındaki teknik aletlere ve aksama tanık oldu seyirci. 

Bütün bu yazma-silme, belge/dosya açma-kapama, pencereleri boyutlandırma-konumlandırma eylemleri hem baştan sona performatiftiler, hem de gösteri boyunca yapılan her eylem biz seyircilere bütün çıplaklığıyla gösterile gösterile yapıldı. Yazar, yönetmen ve icracı olarak Oliver Zahn bütün bu eylemleri anlık olarak gerçekleştirirken, içerik olarak da, unutmanın ve hatırlamanın yakın geçmişteki ve günümüzün internet çağındaki teknikleri, stratejileri nelerdir üzerine tartışma açtı, düşündü ve bunları sorguladı.

Bilgisayar ekranındaki mekânlar 
Bahsedeceğim ikinci uzaktan gösteri, Building Conversation isimli platformun bir üyesi olan koreograf Lotte van den Berg’in tasarladığı "Digital Silence" (Dijital Sessizlik) isimli işi ise, seyircilerin gösteri süresince içlerinde bulundukları kendi mekânlarına ve bu mekânları seyircilerin kendilerine fark ettirmeye odaklanıyordu.



Gösterinin benim katıldığım akşamında 11 kişiydik. Gösteri öncesinde bizlere yollanan kılavuzda sessiz bir ortamda ve yalnız olmamız, cep telefonlarımızın kapalı olması, zoom’a bağlandığımız kameradan içinde bulunduğumuz mekâna dair fikir verecek kadar bir kısmının görünmesi isteniyordu. Lotte van den Berg bizleri mikrofonlarımız kapalı olarak karşıladı ve bizlere gösterinin programını açıkladı: İlk beş dakikada içinde bulunduğumuz mekânda kameramızın görüntüsüne girmeyeceğimiz bir konumda olacaktık, sonraki bir saatte mekânı terk etmeden serbestçe vakit geçirecektik, sonraki beş dakikada ise mekândan dışarı çıkacaktık, son aşamada ise önceki 70 dakika yaşantıladığımız deneyimlerimiz üzerine yaklaşık 30 dakika sohbet edecektik.

Fiziksel mekân nerede başlar, sanal mekân nerede biter? Sanal veya fiziksel, mekânımızın sınırları, boyutları nelerdir? Sanal mekân iki boyutlu mudur? Sınırlar ve boyutlar sadece matematiksel, görsel veya kinestetik midir? Mekânımızın boyutlarını sadece içinde ne kadar ve nasıl hareket edebildiğimiz mi belirler, yoksa işitsel sınırlar da mekânı tanımlar mı? Örneğin penceresi açıksa, dışardan gelen sesler ne kadar o mekâna aittir? Peki, gösteri boyunca ekrandaki diğer dikdörtgen çerçevelerden gelen sesler kendi bulunduğumuz mekânın özelliklerinden birine dönüşür mü? Gösterinin süresi boyunca mekânımız; iki boyutlu bir ekranın üzerindeki 11 küçük dikdörtgenden biri miydi, o küçük dikdörtgenlerden birinin çerçevesi içinde gözüktüğü kadar mıydı? Ne zaman ve nasıl var oluruz; kameraya girdiğimizde, diğerleri tarafından görünür olduğumuzda mı? Görüntüde yoksak, gerçekte var olmamız ne ifade eder? Görünmesek de hareket ederkenki sesimizin veya mekânımızdaki bizden bağımsız seslerin diğer insanlar tarafından duyulması var olduğumuzun kanıtı mıdır? Örneğin mekânımızı paylaştığımız ya da hemen penceremizin dışındaki hayvanın sesi bizleri var eder mi? Zoom uygulamasındaki dikdörtgen görüntü çerçevelerinden o sırada ses geleninin renklenmesi o çerçevenin içindekini öne çıkarttığı gibi, var olmasını da sağlar mı? Kimler için varız; bizi gören, duyan diğerleri için mi, kendimiz için mi? Mekânımızdan dışarı çıktığımızdaki zaman dilimi mekânımıza dair farkındalığımızı arttırır mı? Mekânımızdan dışarı çıktığımızda, yine bir iç mekânda (mesela koridorda) olmak ile dış mekânda (mesela bahçede) olmak arasındaki farklar nelerdir? Mekânımızın birden çok çıkışı varsa, o son beş dakikalık zaman dilimi için hangisini seçeriz? Bu da yine, önceki zaman dilimindeki deneyimimizle ilişkili midir?

"Digital Silence" seyircileri icracılara dönüştüren ve birbirlerini seyretmelerini sağlayan katılımcı ve medidatif bir 70 dakika sırasında ve sonrasında bana yukarıda sıraladığım soruları sordurarak; hemen az önce arkada bıraktığım yakın-şimdi'ye, içinde bulunduğum mekâna ve internet yoluyla canlı olarak o yakın-şimdi'yi paylaştığım ekranımdaki diğer 10 mekâna dair farkındalığımı arttıran bir gösteriydi. Hele de ben dahil bütün katılımcıların bu gösteri sırasında bulunduğumuz mekânlardan (muhtemelen evlerimizden/odalarımızdan) iki aylık karantina sürecinden dolayı çık(a)madığımızı ve/ya buralarda normalden uzun sürelerle bulunmak zorunda kaldığımızı düşündüğümde "Digital Silence"ın bendeki etkisi arttı, çünkü “Digital Silence” herhangi bir sanat yapıtına dair "Neden şimdi?" ve "Neden burada?" sorularımı tam da en can alıcı yerinden cevaplamıştı.

İnternetin “yok yer”liğinde belirginleşen “yer”ler 
“Digital Silence”, fiziksel mekândaki insan etkileşimlerinin doğası üzerine çalışan antropolog Marc Augé’nin önerdiği “yer” (lieu) ve “yok-yer” (non-lieu) kavramlarından yola çıkılarak değerlendirildiğinde, bu kavramların tanımlarını tersyüz eden niteliğe sahip bir gösteriydi. Augé; geçmişi ve kimliği olmamasından ya da tek bir kimliğe ait/sahip olmasından ve insan ilişkileri içermemesinden dolayı karayolları, otoparklar, alışveriş merkezleri, süpermarketler, havalimanları, uçaklar, mülteci kampları gibi mekânları “yok-yer” kavramıyla tanımlar. Augé’nin bu kavramlaştırmasının mantığıyla yaklaşıldığında sanal internet ortamı, özellikle Kazys Varnelis ile Anne Friedberg’in savundukları karşıt görüşlerini saklı tutarsak, Jay Davis Bolter, Richard Grusin, Manuel Castells gibi bir çok kuramcı tarafından bir yok-yer olarak kabul edilir. Augé “yok-yer”i, antropolojik bir bakış açısıyla yorumladığı “yer” ile birlikte düşünür. Augé’ye göre “yer”in en temel hali, kişinin kendi dilini, özgün kimliğini, kültürünü, referanslarını, geçmişini ve ilişkilerini yansıtan evidir.



Lotte van den Berg , tam da bir “yok-yer” kabul edilen sanal internet ortamında gerçekleştirdiği “Digital Silence”ın içerisine bir çok “yer”i entegre, hatta inşa etti; bu “yer”ler seyircilerin kendi mekânları, yani ya evleri ya da odalarıydı. Van den Berg bununla da kalmayıp, yukarıda anlattığım dramaturjik çalışmayla bir adım daha ileri giderek, seyircilerin gerek kendi, gerekse diğer seyircilerin mekânlarına dair farkındalığını arttıran medidatif bir reji stratejisi kurmuştu. Bu sayede, bir yok-yer ortamında bir araya getirilen bir çok “yer” vurgulamış ve seyircilere de fark ettirilmiş oldu.

29 Ekim 2018 Pazartesi

yılın bu vaktini sevmemin nedenlerinden bir diğeri:



Deniz Yolaç ve kaybettiğimiz bütün öğrencilerimizin aziz hatıralarına…

ÖLÜM SANAT MEKÂN SEMPOZYUMU 9

31 EKİM-1 KASIM 2018
MSGSÜ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ KONFERANS SALONU 
BOMONTİ YERLEŞKESİ

31 EKİM 2018 ÇARŞAMBA

10:00-10:30 Açılış konuşması, Gevher Gökçe

10:30-12:05 Biyografik film: Das Ende ist mein Anfang Yönetmen Jo Baier

12:05-13:00 Öğle arası

13:00-14:45 Belgesel film: At the Death House Door Yönetmenler: Steve James, Peter Gilbert

14:45-15:00 Kahve arası

15:00-15:30 Onur Beyhan, İslam Öncesi ve Sonrasında Mersiye Geleneği

15:30-16:00 Mersiyehan Kumru Dilber, Sohbet ve icra: Kerbelâ Mersiyeleri

16:00-16:15 Kahve arası

16:15-17:05 Belgesel film: Çırılçıplak [Şilfîtazî] Yönetmen Zekeriya Aydoğan’ın katılımıyla

1 KASIM 2018 PERŞEMBE

10:00-11.00 Belgesel film: Last Supper: The Life of the Deathrow Chef Yönetmenler: Mats Bigert, Lars Bergstrom

11:00-11: 15 Kahve arası

11:15-12:30 Belgesel film: Griefwalker Yönetmen: Tim Wilson

12:30-13:00 Öğle arası

13:00-14:40 Belgesel film: Facing Death: Elisabeth Kübler-Ross Yönetmen: Stefan Haupt

14:40:15:00 Kahve arası

15:00-17:00 Dücane Cündioğlu, Bir Felsefi Sorun Olarak “Tanrısal”

Programda yer alan filmler Türkçe seslendirmeli veya Türkçe altyazılıdır.

Gevher Gökçe tarafından MSGSÜ Mimarlık Bölümü programında yürüttüğü Ölüm Sanat ve Mekân seçmeli dersi kapsamında düzenlenmektedir. 

İletişim: gevher.g@hotmail.com

25 Ekim 2015 Pazar

ölüm sanat mekân sempozyumu çerçevesinde bir yerleştirme: PİNA'NIN ÂLEMLERİ


spheres of pina 'nın alemleri
an installation inspired by the grave and the works of pina bausch 'un mezarı ve yapıtlarından esinlenen bir yerleştirme

2-6 kasım/november 2015
09:00-18:30 saatleri arasında / between 9am-6.30pm
mimar sinan holü/hall
mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi/fine arts university
fındıklı yerleşkesi/campus
istanbul

22 Ekim 2015 Perşembe

ÖLÜM SANAT MEKÂN SEMPOZYUMU 6'NIN MUHTEŞEM PROGRAMI; KAÇIRMAYIN!



ÖLÜM SANAT MEKÂN SEMPOZYUMU VI

2 Kasım Pazartesi
Mimar Sinan Salonu

16:00 – 16:45 Performans 
Sen Balık Değilsin Ki  
Konsept/Uygulama/Performans Mihran Tomasyan                                                                                                                                                                                                                                     


3 Kasım Salı
Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu

10:30- 11:00 Açılış

11:00-12:30 Bildiri 
Emre Zeytinoğlu - Atilla Birkiye
Sanatta ve Edebiyatta Ölümün Hazzı ve Ahlak

12:30-13:30 Öğle arası

13:30- 14:40 Belgesel 
Bebekler ve Cinayet Üzerine 
Yönetmen Susan Marks

14:40-15:00 Kahve arası

15:00- 16:00 Belgesel 
Gesualdo- Beş Ses İçin Ölüm 
Yönetmen Werner Herzog                                                                                                                                             

16:00-16:45 Kahve arası

16:45- 18:15 Performans 
Bugün, hiçbir şey…/ Oggi, niente…  
Koreografi ve Performans İlyas Odman


4 Kasım Çarşamba
Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu

10:30- 11:00 Bildiri 
Erdem Ceylan  
Ölü Bir Adamın İzini Sürdüm Bir Siperde: Büyük Savaşta Ölümün Topografyası

11.00-12:30 Oratoryo 
Shell Shock
Koreografi Sidi Larbi Cherkaoui
Müzik Nicholas Lens
Söz Nick Cave

12:30-13:30 Öğle arası

13:30- 15:00 Film 
Calexico Ölüm Çiçekleri 
Müzik Calexico  
Yönetmen Danny Vinik                                                                                                                                                                                                                         

15:00-15:15 Kahve arası

15:15-16:45 Alper Maral 
Caz Ölüler Kitabı 
Konferans ve Dinleti


5 Kasım Perşembe
Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu

10:30 - 11:30 Bildiri 
Gevher Gökçe Acar 
Ahmatova Requiem: Anna Ahmatova – John Tavener

11:30- 12:35 Belgesel 
Anna Ahmatova Dosyası 
Yönetmen Semyon Aranovich                                                                                                                                             

12:35-13:15 Öğle arası

13: 15- 14:45 Belgesel 
Karşı Requiem 
Yönetmen Doug Shultz                                                                                                                                                                                                                                  

14:45- 15:00 Kahve arası

15:00- 16:00 Belgesel 
Terezin’de Müziğe Sığınmak/ Theresienstadt 
Yönetmen Dorothee Binding - Benedict Mirow                                                                                                                                                                                                                

16:00-16:15 Kahve arası

16:15- 17:45 Renan Koen 
Holokost’u Anma… 
Açıklamalı Konser


6 Kasım Cuma
Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu

10:30- 11:00 Bildiri 
Levent Şentürk  
Jan Svankmajer: Kara Grotesk

11:00- 12:30 Film 
Faust 
Yönetmen Jan Svankmajer

12:30-13:30 Öğle arası

13:30-14:45 Amed Gökçen 
Kara Kitap Kara Talih; Ezidiler ve Ezidi Ağıtları

14:45- 15:00 Kahve arası

15:00- 16:00 Belgesel  
Şılfîtazî/Çırılçıplak  
Yönetmen Zekeriya Aydoğan  [Yönetmenin Katılımıyla]

16:00-16:30 Kahve arası

16:30-17:30 Coşkun Karademir 
Kerbelâ Nefesleri 
Söyleşi ve Konser


6 Kasım Cuma
Mimar Sinan Salonu

17:45 – 18:10 Şiir/performans
Hayat Bu Kadar Güzelken
Performans Ayşe Lebriz Berkem 
Mekân Yerleştirme Başak Özdoğan      


                                                                                                        
SERGİ
2-7 Kasım 2015 
Mimar Sinan Salonu      

Alberto Modiano    
Bir Açıkhava Mezartaşı Müzesi: İtalyan Musevi Mezarlığı

Aykan Özener   
Okul                                                                                                                                                   

Başak Özdoğan  
Hayat Bu Kadar Güzelken                                                                                                                    

Kaan Çaydamlı   
Son Kare’den                                                                                                            

Mehmet Kerem Özel    
Pina'nın Âlemleri [2-6 Kasım]                                                                                                                                          

Şahin Domin     
Aşağıdakiler, Hafiflik, Medussa                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               



                                                                                                                               
Sempozyumu düzenleyen ve Küratör Gevher Gökçe Acar      
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsü