aslı öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aslı öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2022 Pazartesi

on soruluk sohbetler 62 : çıplak ayaklar kumpanyası - hiçbir şey yerinde değil

Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Belfast Queen Üniversitesi ve Tiyatro Medresesi ile ortak yapımı olarak 2017 yılında üretilen ve ilk defa Şubat 2018'de sahnelenen Hiçbir Şey Yerinde Değil isimli dans gösterisi 22 Mart 2022'de ENKA Kültür Sanat'ta ve 2-3 Nisan 2022'de Kundura Sahne'de tekrar seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Belfast Queens Üniversitesi Senatör George J. Mitchell Evrensel Barış, Güvenlik ve Adalet Enstitüsü'nden Ulrike M. Vieten'in projesi olarak Çıplak Ayaklar Kumpanyası'na sunulan ve, fikir ve uygulaması Çıplak Ayaklar Kumpanyası tarafından gerçekleştirilen Hiçbir Şey Yerinde Değil kayıp ve yerinden edilme kavramları üzerine düşünen ve bu kavramları bedenselleştirerek tartışmaya açan bir çalışma. Gösterinin yaratım sürecinde geçen zamanı "birbirimizi anlamaya, hem yaşadığımız topluma hem de dünya halklarına, geçmişe ve insanı insan kılan herşeye ve bir çok kırılmaya göz atabilmek için bizi motive eden bir fırsat" olarak değerlendiren gösterinin dansçıları Aslı Öztürk, Büşra Firidin, Melih Kıraç ve Mihran Tomasyan'la sohbet ettik.

Dansın özü sizce nedir?
Aslı Öztürk: Benim için dansın özü, hareket yoluyla beden/zihin ve enerji bütünlüğünün deneyimlenmesi ve bu deneyimin paylaşılması.
Büşra Firidin: Bedenin varolduğu zamanla, geçmişte, gelecekte ve şimdi kurduğu ilişkilerinin taşıdığı izlerin, enerjinin hareket yoluyla anlatımıdır benim için.
Mihran Tomasyan: Hem geçmişin hem de geleceğin izlerinin aranması ve keşfedilen bilgilerin beden aracılığıyla sunulmasıdır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
AÖ: Evet, çünkü sanatın görünmez olanı görünür kılma ve/veya mevcut olana yeni bir bakış açısıyla tekrar bakmayı önerme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Görünmez olanı duyumsamanın ya da mevcut olana farklı bir perspektifle yeniden bakabilmenin ise, önce bireysel sonra da kitlesel olarak oldukça dönüştürücü olabileceğine inanıyorum.
BF: Sanat’ın insanlar arasında evrensel bir iletişim kurma şansı sağladığını düşünüyorum. 
MT: Hayır. Tek bir şeyin dönüştürücü gücüne inanmıyorum. Bir tohumun filizlenebilmesi için toprağa, suya ve binlerce başka bileşene ihtiyacı vardır. Sanat sadece insanla ilgili bi ifade aracıdır, elbette ki insanı dönüştürebilir ama evrene bir fayda sağlamaz.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
AÖ: Son yıllarda kendi üretimimde özellikle Doğu kökenli felsefe ve pratiklerden çokça ilham alıyorum. Hatta ilham almanın ötesinde Doğu’nun önerdiği pek çok beden odaklı farkındalık pratiğini hem verdiğim dans derslerinde, hem de üretim sürecinde somatik farkındalığı ve yaratıcılığı destekleyici araçlar olarak kullanıyorum. Rüyalara, özellikle lucid dreaming pratiğine çok büyük bir merakım olmakla beraber işlerimde rüyalarımdan faydalanmıyorum ama gelecekte özellikle lucid rüyalar üzerine çalışmayı çok isterim. 
BF: Resim yapmak, boyalarla vakit geçirmek, bir resme bakmak bana hep ilham vermiştir. Hayal ettiğim, deneyimlediğim süreçleri görsel olarak tanımlayabilmek beni iyi hissettirir.
MT: Ne yazık ki rüyalarımı hatırlayamıyorum. İlham kaynakları çok değişken olabilir. İçinde büyüdüğüm kültür, toplayıcılık, mücadele, zor durumda kalmak, mizah, şiir, karşılaşmadığım ifade biçimleri; Geriye dönüp baktığımda oyunlarımda sıklıkla karşıma çıkan temalar. Bu temalar etrafında dolanan her şey ilham olabilir. Genelde ilgilendiğim ya da arkadaşlık yaptığım birilerini sanatın dışında bırakmamak önem verdiğim bir şey. Onlardan aldığım ilham da oyunlarımın tutunduğu metotlardan biri sanırım. Arkadaşlarımdan çok ilham alıyorum.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
AÖ: Aslına bakarsanız bana eğitim sürecim boyunca pozitif anlamda dokunmuş olan tüm eğitmenlerime ustam demekten çekinmem ama bu soruyu okur okumaz aklımda beliren en net isim William Forsythe oldu. Hem koreograf, hem eğitmen, hem de insan olarak benim için gerçekten çok değerli ve sanatçı olarak üzerimdeki etkisi çok büyük.
BF: Bu yolculukta bana pozitif anlamda dokunmuş eğitmenlerim ve beraber hareket ettiğim, paylaşımda bulunduğum insanlar bana her zaman ilham olmuştur.
MT: Ustam olarak tanımladığım biri yok. Sanatta ustalık-çıraklık ilişkisinin eski kuşaklara ait olduğunu düşünüyorum. Sanat üreticilerinin bir yaşı yoktur. Hatta sanat alanında yaş faşizmi var bence. Birisinin benden yaşça büyük olması ve çok büyük koreografilere imza atmış olması usta olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir. Ustalık bu anlamda yaşla mı koreografik değerle mi, yetiştirdiği öğrenci sayısıyla mı ölçülmelidir? Bunun değeri nasıl ölçülebilir? Ama ilham verdiğini düşündüğüm pek çok insan var. Özellikle 90’lı yıllar ve 2000'lerde üretim yapan tüm Türkiyeli dansçılardan ayrı ayrı etkilenmiş olduğumu düşünüyorum. Kum,Pan,Ya topluluğunun hayatımda çok önemli bi yeri var ve ayrıca Fransa’da çalıştığım koreografım Charles Cré-Ange’ı mutlaka sayardım. 

söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

30 Nisan 2011 Cumartesi

çıplak ayaklar'dan iki çarpıcı iş


29 nisan dünya dans günü'nü çıplak ayaklar kumpanyası'nın iki işiyle kutladım: 20.00'de kumpanyanın atölyesinde "kontrol", 23.00'de maya sahnesi'nde "sen balık değilsin ki"

...

güneş batmış, gündüz akşama dönerken, etrafı tanımsız, eşdeğer bir loşluk kaplamışken, kargacık burgacık çukurcuma sokaklarından dolanıp girdiğiniz çıkmaz sokağın rüyalarınıza açıldığını düşünün; rüyalarınıza, kabuslarınıza, gölgenize, ruhunuza…

önümüzdeki hafta istanbul’da kukla festivali başlıyor; 14. kez.
öncesinde, dün akşam dünya dans günü’nü kutlamak için gittiğim çıplak ayaklar kumpanyası’nın “kontrol” adlı çalışması bana, “kukla”nın çağrıştırdığı oynatıcı-tanrı, kukla-birey, yöneten-başeğen, kontrol altında tutan-tutulan-başkaldıran kavramlarını hatırlattı. üç bölümlü işin gölgeli son kısmı ise, belki fazlaca serbest bir çağrışımla, miyazaki’nin başyapıtı “ruhların kaçışı”nı aklıma getirdi.
ayrıca; rüyalardan kabuslara, hayatta her türlü “asılı kalma” halinden, kaçış hissi ve kurtulma isteğinin katmanlarına (kendinden, görmekte olduğun rüyadan, bulunduğun çevreden, zorunda bırakıldığın duygulardan, …), her seferinde başlangıç noktasına geri dönmenin kaçınılmazlığından, yılmadan tekrar ve tekrar deneme cesaretine geniş bir spektrumda duyguları, halleri, durumları düşündürttü.

“kontrol” üç bölümlü bir iş. üç ayrı ışık tasarımıyla birbirinden ayrılan bölümlerde koreografi, aynı tema ve aynı cümleler etrafında gelişen küçük çeşitlemelerle ileriyor.
ilk bölümün tamamıyla rüya hissini yaratan alacalı, loş ışıklı atmosferinde, ikinci bölümün kabusvari beyaz ışık çıplaklığında, üçüncü bölümün gerçek ile suret, beden ile gölge arasındaki kah paslaşmayı kah gerilimi öne çıkaran ilüzyonist düzeninde “yorumcu” aslı öztürk’le birlikte kaybolmak, havalanmak, uzanmak, gerilmek, baş aşağı durmak, denge bulmak, bırakmak; bir yolculuğa çıkmak ama her seferinde başlangıç noktasına ve kuklavari kırık bacaklı -veya ayaklar öne uzatılmış- yerde oturma pozisyonlarına dönmek…

süresiyle kısa, çerçevesiyle sınırlı, çeşitlemeleriyle sıkmayan “kontrol” oldukça etkileyici bir iş; bir senfoni değil de, bir sonat dinlemiş gibi oluyorsunuz. müzik benzetmesini yapmışken, “kontrol”ü bu kadar etkileyici kılan, -koreografisi ve ışığının yanısıra- en önemli etkenlerden birinin canlı müziği olduğunu özellikle belirtmek isterim.

konsepti koyan, koreografiyi yapan ve bizzat yorumlayan aslı öztürk, uçuş efekti sistemini kullanan cihan kuşçu ve canlı müziği yapan gevende’den ömer öztüyen “kontrol”ün yaratıcı ekibi. ışık cem yılmazer’e, video cem gengönül’e ait.

dün akşam çak stüdyosundaki son gösteriydi. “kontrol” sezon içinde garajistanbul'da, talimhane’de de sahnelenmiş. olur da ilerde bir yerlerde yeniden karşınıza çıkar, kaçırmayın.

...



ilerleyen saatlerde, gece şehri ve caddeyi istila etmiş, kalabalıklar birbirlerine karşı yönde sel gibi kuvvetli ama nedensiz akarlarken; caddeye yanaşmış bir mekanda, maya sahnesi'nde kapsamlı dans günü kutlamalarının yeni bir etabı başlıyordu.

mihran tomasyan elinde bir bavulla geldi salona.
maya sahnesi'nin kalıcı gibi duran sahne-seyirci düzenini biraz zor da olsa bozmaya çalışan tomasyan sandalyelerle sınırlandırılmış eliptik bir halkanın tanımladığı boşlukta sergiledi işini.
happening - enstalasyon - performans sınırlarında gezinen çalışmasında ülkede işlenen cinayetler üzerinden serbestçe bellek, tarih, toplum kavramlarına değindi.

birilerinin sevinç, kahkaha sesleri diğerlerini katleden silah seslerine, savaşta patlayan, dağılan, saçılan topraklar, taşlar kalabalıkların rengarenk kutlama konfetileriyle dönüştü, örtüştü...
yerde yüzükoyun yatan "anonim" maktülün başını (beynini, düşüncelerini) temsil eden teyb bandı, halkayı çevreleyen bizlerin elllerinde boşluğun üzerinde sıkı bir ağ ördü; ülkede "düşünce/düşünme/düşündüğünü söyleme"nin düşünen/söyleyen açısından ortamı nasıl gerdiğini(!) vurguladığı gibi, mekanı yatay olarak ikiye bölerek performansçının hareket ederken hep eğilmesine neden, dik durmasına engel olan bu düzenlemenin ülkede bireyin yaşama-düşünme-nefes alma alanının nasıl engellediğini de betimledi. ama herşeyen öte; yerde yatan maktülle bizleri bağladı!

performans bittiğinde etraf yangın yeri miydi, savaş alanı mıydı yoksa bir kutlama sonrası dağınıklığı mıydı...
bir bavuldan bir ülke çıktı; toplumsal arkaplanıyla, geçmişiyle, şimdisiyle, kaybedilenleriyle, katledilenleriyle...

mihran tomasyan'ın haziran 2010′da paris peniche anako’da başladığı ve istanbul tamamladığı, ilk defa 18 eylül'de crr'de sahnelenen “sen balık değilsin ki” belki de son defa 1-27 mayıs 2011 tarihlerinde garajistanbul'da ilk defa düzenlenen "politik oyunlar festivali"nde seyirciyle buluşacak. kaçırmayın!