mihran tomasyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mihran tomasyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ocak 2026 Çarşamba
13 Mayıs 2025 Salı
2 Kasım 2024 Cumartesi
02 KASIM
1903 tamamen elektrikli aydınlatmaya sahip ve bugün hala kullanılmakta olan ilk tiyatro binası lyceum tiyatrosu new york broadway'de açılmış
1979 peter shaffer'in amadeus oyununun dünya prömiyeri londra'da gerçekleştirildi
1983 michael jackson thriller single'ını yayınladı
1992 whitney houston'ın konserine gittim; abdi ipekçi spor salonu'ndaydı
1993 victoria mullova ile piotr anderszewski konserine gittim; cemal reşit rey konser salonu'ydı
2015 gevher gökçe'nin msgsü fındıklı kampüsü'nden düzenlediği ölüm sanat mekan sempozyumu kapsamında mimar sinan holü'nde mihran tomasyan'ın sen balık değilsin ki adlı gösterisi sahnelendi
Etiketler:
gösteri sanatları mimarisi,
konser,
michael jackson,
mihran tomasyan,
müzik,
ölüm sanat mekân sempozyumu,
peter shaffer,
piotr anderszewski,
pop müzik,
tarihte bugün,
tiyatro,
whitney houston
29 Nisan 2024 Pazartesi
29 NİSAN
1968 metni ve sözleri gerome ragni ve james rado'ya, müziği galt macdermot'a ait hair müzikalinin dünya prömiyeri, biltmore tiyatrosu'ndaki off-broadway ön gösteriminin ardından new york'ta gerçekleştirilmiş
ben bu müzikalin milos forman tarafından yapılmış film versiyonunu konak sinemasında, haftalarca oynadıktan sonraki son pazar günü son seansında, annem babam ve ceydayla, bulabildiğimiz son biletlerle ayrı koltuklarda oturarak seyrettim, sonunda tüylerim diken diken olmuş halde ağlıyordum, hala da filmin aşağıda paylaştığım son sekansını ne zaman seyretsem duygulanırım; sinemanın büfesinde filmden doğrudan yapılmış kayıtla film müziklerinin kasedi satılıyordu, almıştım, yıllarca film seslerinin de olduğu o kasetten dinledim müzikalin şarkılarını
2011 daha sonra bir kaç defa daha seyredeceğim, mihran tomasyan'ın sen balık değilsin ki adlı solo yapıtını ilk defa seyrettim, maya sahnesi'nde
21 Şubat 2022 Pazartesi
on soruluk sohbetler 62 : çıplak ayaklar kumpanyası - hiçbir şey yerinde değil
Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Belfast Queen Üniversitesi ve Tiyatro Medresesi ile ortak yapımı olarak 2017 yılında üretilen ve ilk defa Şubat 2018'de sahnelenen Hiçbir Şey Yerinde Değil isimli dans gösterisi 22 Mart 2022'de ENKA Kültür Sanat'ta ve 2-3 Nisan 2022'de Kundura Sahne'de tekrar seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.
Belfast Queens Üniversitesi Senatör George J. Mitchell Evrensel Barış, Güvenlik ve Adalet Enstitüsü'nden Ulrike M. Vieten'in projesi olarak Çıplak Ayaklar Kumpanyası'na sunulan ve, fikir ve uygulaması Çıplak Ayaklar Kumpanyası tarafından gerçekleştirilen Hiçbir Şey Yerinde Değil kayıp ve yerinden edilme kavramları üzerine düşünen ve bu kavramları bedenselleştirerek tartışmaya açan bir çalışma. Gösterinin yaratım sürecinde geçen zamanı "birbirimizi anlamaya, hem yaşadığımız topluma hem de dünya halklarına, geçmişe ve insanı insan kılan herşeye ve bir çok kırılmaya göz atabilmek için bizi motive eden bir fırsat" olarak değerlendiren gösterinin dansçıları Aslı Öztürk, Büşra Firidin, Melih Kıraç ve Mihran Tomasyan'la sohbet ettik.
Dansın özü sizce nedir?
Aslı Öztürk: Benim için dansın özü, hareket yoluyla beden/zihin ve enerji bütünlüğünün deneyimlenmesi ve bu deneyimin paylaşılması.
Büşra Firidin: Bedenin varolduğu zamanla, geçmişte, gelecekte ve şimdi kurduğu ilişkilerinin taşıdığı izlerin, enerjinin hareket yoluyla anlatımıdır benim için.
Mihran Tomasyan: Hem geçmişin hem de geleceğin izlerinin aranması ve keşfedilen bilgilerin beden aracılığıyla sunulmasıdır.
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
AÖ: Evet, çünkü sanatın görünmez olanı görünür kılma ve/veya mevcut olana yeni bir bakış açısıyla tekrar bakmayı önerme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Görünmez olanı duyumsamanın ya da mevcut olana farklı bir perspektifle yeniden bakabilmenin ise, önce bireysel sonra da kitlesel olarak oldukça dönüştürücü olabileceğine inanıyorum.
BF: Sanat’ın insanlar arasında evrensel bir iletişim kurma şansı sağladığını düşünüyorum.
MT: Hayır. Tek bir şeyin dönüştürücü gücüne inanmıyorum. Bir tohumun filizlenebilmesi için toprağa, suya ve binlerce başka bileşene ihtiyacı vardır. Sanat sadece insanla ilgili bi ifade aracıdır, elbette ki insanı dönüştürebilir ama evrene bir fayda sağlamaz.
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
AÖ: Son yıllarda kendi üretimimde özellikle Doğu kökenli felsefe ve pratiklerden çokça ilham alıyorum. Hatta ilham almanın ötesinde Doğu’nun önerdiği pek çok beden odaklı farkındalık pratiğini hem verdiğim dans derslerinde, hem de üretim sürecinde somatik farkındalığı ve yaratıcılığı destekleyici araçlar olarak kullanıyorum. Rüyalara, özellikle lucid dreaming pratiğine çok büyük bir merakım olmakla beraber işlerimde rüyalarımdan faydalanmıyorum ama gelecekte özellikle lucid rüyalar üzerine çalışmayı çok isterim.
BF: Resim yapmak, boyalarla vakit geçirmek, bir resme bakmak bana hep ilham vermiştir. Hayal ettiğim, deneyimlediğim süreçleri görsel olarak tanımlayabilmek beni iyi hissettirir.
MT: Ne yazık ki rüyalarımı hatırlayamıyorum. İlham kaynakları çok değişken olabilir. İçinde büyüdüğüm kültür, toplayıcılık, mücadele, zor durumda kalmak, mizah, şiir, karşılaşmadığım ifade biçimleri; Geriye dönüp baktığımda oyunlarımda sıklıkla karşıma çıkan temalar. Bu temalar etrafında dolanan her şey ilham olabilir. Genelde ilgilendiğim ya da arkadaşlık yaptığım birilerini sanatın dışında bırakmamak önem verdiğim bir şey. Onlardan aldığım ilham da oyunlarımın tutunduğu metotlardan biri sanırım. Arkadaşlarımdan çok ilham alıyorum.
"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
AÖ: Aslına bakarsanız bana eğitim sürecim boyunca pozitif anlamda dokunmuş olan tüm eğitmenlerime ustam demekten çekinmem ama bu soruyu okur okumaz aklımda beliren en net isim William Forsythe oldu. Hem koreograf, hem eğitmen, hem de insan olarak benim için gerçekten çok değerli ve sanatçı olarak üzerimdeki etkisi çok büyük.
BF: Bu yolculukta bana pozitif anlamda dokunmuş eğitmenlerim ve beraber hareket ettiğim, paylaşımda bulunduğum insanlar bana her zaman ilham olmuştur.
MT: Ustam olarak tanımladığım biri yok. Sanatta ustalık-çıraklık ilişkisinin eski kuşaklara ait olduğunu düşünüyorum. Sanat üreticilerinin bir yaşı yoktur. Hatta sanat alanında yaş faşizmi var bence. Birisinin benden yaşça büyük olması ve çok büyük koreografilere imza atmış olması usta olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir. Ustalık bu anlamda yaşla mı koreografik değerle mi, yetiştirdiği öğrenci sayısıyla mı ölçülmelidir? Bunun değeri nasıl ölçülebilir? Ama ilham verdiğini düşündüğüm pek çok insan var. Özellikle 90’lı yıllar ve 2000'lerde üretim yapan tüm Türkiyeli dansçılardan ayrı ayrı etkilenmiş olduğumu düşünüyorum. Kum,Pan,Ya topluluğunun hayatımda çok önemli bi yeri var ve ayrıca Fransa’da çalıştığım koreografım Charles Cré-Ange’ı mutlaka sayardım.
söyleşinin devamını okumak için tıklayın.
Etiketler:
aslı öztürk,
ayşe Draz,
çıplak ayaklar kumpanyası,
dans,
gösteri sanatları,
istanbul fringe festivali,
mehmet kerem özel,
mihran tomasyan,
on soruluk sohbetler,
performans,
söyleşi,
william forsythe
29 Mart 2019 Cuma
bu bir DAĞ hikayesi: ÇAK'tan "SAR"
foto: engin iriz
mihran tomasyan zemini kaplayan beyaz kağıt şeritleri bantla birbirlerine tutturduktan sonra, üzerlerine birazdan seyredeceğimizin "bir dağ hikayesi" olduğunu yazdığında, aklıma ilk ararat/ağrı geldi. keşke yazmasaydı diye geçti içimden. meğer onlar da, yani mihran tomasyan ile saro usta, yani bu gösterinin yaratıcıları, çok tartışmışlar, yazsak mı yazmasak mı diye, en sonunda bu gösterinin onlar için çıkış noktası ve anlamı dağ olduğu için yazmaya karar vermişler. neyse ki seyredenleri çok bağlamamış o yazı; sınava hazırlanan bir öğrencinin kağıtların yırtılıyor olmasına odaklandığı gibi, işin bütününü küresel ısınmaya ağıt şeklinde yorumlayan da olmuş, benim seyrettiğim akşam "dağ" kelimesini fark etmediği için, gösteriyi bütünüyle hayvanlar üzerine bir mesel olarak okuyan da vardı.
ancak az çok herkesin üzerinde uzlaştığı, sahnedeki kağıttan dağın ve kağıdın sonrasındaki durumlarının insanın hayatındaki yükleri, bagajı olduğuydu. zaten "dağ"ın bu coğrafyadaki anlamlarından biri dert, yük değil mi. boşuna "derdim var dağlar gibi" demiyor sadettin kaynak.
ben o bembeyaz kağıt yüzeyin dönüştüğü dağı ararat/ağrı dağı'na yordum ya, o bembeyaz kağıt yüzeyini de bu coğrafyanın yerlilerine. tabii sonrasında dağın/kağıdın ısrarla sıkıştırılması, üzerine bastırılması ve paramparça olması "büyük felaket"i çağrıştırdı bana. tarümar olmuş kağıtlardan bir parçanın kuş misali yükselip uçmaya başlaması, herkes gibi bana da umut verdi. benim için hrant dink'ti o küçük buruşuk beyaz kağıt parçası. kuşlar ikilendiğinde, tamam dedim, hrant rakel'iyle karşılaştı, buluştu. iki kağıt parçası bir süre cilveleşti, oynaştı. ve sonra, malum, güvercin tedirginliğiyle titredi o kağıt ve yitti. siyah kocaman naylon bir poşet bütün o darmadağın olmuş buruşuk kağıtları içine aldı, zorla sokularak, sıkıştırılarak, bastırılarak. o siyah poşetin içinde ermeniler de vardı benim için, 5-6 eylül olayları da, uğur mumcu da, onat kutlar da, abdi ipekçi de. biçimsel olarak sanki miyazaki'nin bir animasyonundan kaçmış havada kontrolsüzce uçuşan, sonra da bütün iyilikleri yedikten sonra patlayacakmış gibi şişip zemine oturan, tarihsel olaraksa 100 yılı aşkın zamandır bu coğrafyada hüküm süren kötülük imgesi o siyah poşet neyse ki, yine mihran tomasyan tarafından gözlerimizin içine baka baka (mihran'ın gözlerinin o anda bizlerle iletişim kuran bakışını sanırım uzun süre unutamayacağım) her bir yerinden küçük yırtıklarla parçalandı. o yırtıkların birinden yine küçük bir beyaz kağıt çıktı. o kağıt yine umut oldu, mendil oldu, hep birlikte çekilen halayın imgesine dönüştü. keşke o son umut dolu "kalabalık" dans sahnesi eğlenceli bir halayla değil de, vakur bir folklor ile betimlenseydi. halay bence o kadar acıyı, yükü, derdi, uğraşı, didinmeyi çok hafifletti.
yalın ve tek malzeme olarak kağıt, kağıdın peyzajı, kağıdın sesi (konsept ve uygulama: mihran tomasyan & saro usta), her bir sekansı ayrı ayrı tanımlayan ve hiç biri bir önceki spotu kullanmayan, atmosferik -ve son yıllarda türkiye'de izlediğim en şahane- ışık tasarımı (cem yılmazer), canlı yapılan seslerden ve kayıtlı müziklerin karşımından oluşan ses dünyası (saro usta) ve bütünüyle doğaçlamadan oluşan hareket tasarımı (mihran tomasyan).
çıplak ayaklar kumpanyası'nın "sar"ı her anlamda tatmin edici, etkileyici, sarsıcı!
denk geldiğinizde kaçırmayın.
19 Nisan 2012 Perşembe
"ters okyanus"un büyülü akıntısı
istiklal caddesi'nin marmara eteklerinde, gecekonduvari bir semtin ortasında, tek tük eski sivil mimari örneklerinin arasında, bir çıkmaz sokağın sonunda, demir atölyesinden dönüştürülmüş stüdyo'da çıplak ayaklar kumpanyası en yeni işleri "ters okyanus"u paylaşıyorlar seyirciyle.
kumpanya "ters okyanus"ta stüdyonun iki kata bölünmüş iç cephesini ve cephenin önündeki küçük alanı gösterinin gerçekleştiği sahne mekanı olarak kullanıyor. her kat ikiye bölünmüş; dört odacık var; alttaki birinin cephesi açık, diğeri kapılı , üstekilerin ikisi de pencereli. iki katı birbirine çelik döner bir merdiven bağlıyor. mekan bu haliyle, özellikle alain platel'in işlerinin "gerçekmiş gibi olan, ama bütünüyle sıfırdan tasarlanmış" setlerini andırıyor. burada ise; her şey doğal, nasılsa öyle, özel bir tasarım gerçekleştirmeden, olduğu gibi. zaten çıplak ayaklar "ters okyanus"u "ev gösterisi" olarak tanımlamışlar.
iki dansçı, mihran tomasyan ile duygu güngör yaklaşık 45 dakikalık yapıt boyunca bu doğal sahnenin etinden sütünden, en küçük parçasından, köşesinden bucağından, deliklerinden, kirişlerinden, kapısından pencerelerinden, basamaklarından, pervazlarından faydalanıyorlar.
"ters okyanus"ta, sona doğru seyircilerin alanı da, müthiş şairane bir şekilde işe dahil ediliyor; seyirciye kolay kolay deneyimleyemeyeceği müthiş etkileyici, "mekansal" bir atmosfer yaşatılıyor. ses te işin içine girince, etki katmerleniyor.
çukurcuma'nın kargacık burgacık sokaklarından geçip de ulaştığınız bu mekanda, ardı ardına gelen küçük büyülü anlar sonrasında "artık hiç bir şey beni şaşırtamaz" derken, hiç beklemeyeceğiniz nitelikte hayranlık uyandırıcı, mutluluktan iç hoplatan bir deneyim yaşıyorsunuz.
"ters okyanus" bütünüyle küçük (ve "büyük") ilüzyonlardan, hayretten ürperten anlardan ve şiirsel fikirlerden oluşuyor. birbirleriyle bağlantıları gevşek parçalar bunlar. bir nevi "rüya" gibi, gözler açık görülen; belki de "herkesin yüreğinin bir köşesinde her zaman gecenin üçü" olan saatte hep birlikte gördüğümüz...
kumpanya "ters okyanus"ta stüdyonun iki kata bölünmüş iç cephesini ve cephenin önündeki küçük alanı gösterinin gerçekleştiği sahne mekanı olarak kullanıyor. her kat ikiye bölünmüş; dört odacık var; alttaki birinin cephesi açık, diğeri kapılı , üstekilerin ikisi de pencereli. iki katı birbirine çelik döner bir merdiven bağlıyor. mekan bu haliyle, özellikle alain platel'in işlerinin "gerçekmiş gibi olan, ama bütünüyle sıfırdan tasarlanmış" setlerini andırıyor. burada ise; her şey doğal, nasılsa öyle, özel bir tasarım gerçekleştirmeden, olduğu gibi. zaten çıplak ayaklar "ters okyanus"u "ev gösterisi" olarak tanımlamışlar.
iki dansçı, mihran tomasyan ile duygu güngör yaklaşık 45 dakikalık yapıt boyunca bu doğal sahnenin etinden sütünden, en küçük parçasından, köşesinden bucağından, deliklerinden, kirişlerinden, kapısından pencerelerinden, basamaklarından, pervazlarından faydalanıyorlar.
"ters okyanus"ta, sona doğru seyircilerin alanı da, müthiş şairane bir şekilde işe dahil ediliyor; seyirciye kolay kolay deneyimleyemeyeceği müthiş etkileyici, "mekansal" bir atmosfer yaşatılıyor. ses te işin içine girince, etki katmerleniyor.
çukurcuma'nın kargacık burgacık sokaklarından geçip de ulaştığınız bu mekanda, ardı ardına gelen küçük büyülü anlar sonrasında "artık hiç bir şey beni şaşırtamaz" derken, hiç beklemeyeceğiniz nitelikte hayranlık uyandırıcı, mutluluktan iç hoplatan bir deneyim yaşıyorsunuz.
"ters okyanus" bütünüyle küçük (ve "büyük") ilüzyonlardan, hayretten ürperten anlardan ve şiirsel fikirlerden oluşuyor. birbirleriyle bağlantıları gevşek parçalar bunlar. bir nevi "rüya" gibi, gözler açık görülen; belki de "herkesin yüreğinin bir köşesinde her zaman gecenin üçü" olan saatte hep birlikte gördüğümüz...
30 Nisan 2011 Cumartesi
çıplak ayaklar'dan iki çarpıcı iş

29 nisan dünya dans günü'nü çıplak ayaklar kumpanyası'nın iki işiyle kutladım: 20.00'de kumpanyanın atölyesinde "kontrol", 23.00'de maya sahnesi'nde "sen balık değilsin ki"
...
güneş batmış, gündüz akşama dönerken, etrafı tanımsız, eşdeğer bir loşluk kaplamışken, kargacık burgacık çukurcuma sokaklarından dolanıp girdiğiniz çıkmaz sokağın rüyalarınıza açıldığını düşünün; rüyalarınıza, kabuslarınıza, gölgenize, ruhunuza…
önümüzdeki hafta istanbul’da kukla festivali başlıyor; 14. kez.
öncesinde, dün akşam dünya dans günü’nü kutlamak için gittiğim çıplak ayaklar kumpanyası’nın “kontrol” adlı çalışması bana, “kukla”nın çağrıştırdığı oynatıcı-tanrı, kukla-birey, yöneten-başeğen, kontrol altında tutan-tutulan-başkaldıran kavramlarını hatırlattı. üç bölümlü işin gölgeli son kısmı ise, belki fazlaca serbest bir çağrışımla, miyazaki’nin başyapıtı “ruhların kaçışı”nı aklıma getirdi.
ayrıca; rüyalardan kabuslara, hayatta her türlü “asılı kalma” halinden, kaçış hissi ve kurtulma isteğinin katmanlarına (kendinden, görmekte olduğun rüyadan, bulunduğun çevreden, zorunda bırakıldığın duygulardan, …), her seferinde başlangıç noktasına geri dönmenin kaçınılmazlığından, yılmadan tekrar ve tekrar deneme cesaretine geniş bir spektrumda duyguları, halleri, durumları düşündürttü.
“kontrol” üç bölümlü bir iş. üç ayrı ışık tasarımıyla birbirinden ayrılan bölümlerde koreografi, aynı tema ve aynı cümleler etrafında gelişen küçük çeşitlemelerle ileriyor.
ilk bölümün tamamıyla rüya hissini yaratan alacalı, loş ışıklı atmosferinde, ikinci bölümün kabusvari beyaz ışık çıplaklığında, üçüncü bölümün gerçek ile suret, beden ile gölge arasındaki kah paslaşmayı kah gerilimi öne çıkaran ilüzyonist düzeninde “yorumcu” aslı öztürk’le birlikte kaybolmak, havalanmak, uzanmak, gerilmek, baş aşağı durmak, denge bulmak, bırakmak; bir yolculuğa çıkmak ama her seferinde başlangıç noktasına ve kuklavari kırık bacaklı -veya ayaklar öne uzatılmış- yerde oturma pozisyonlarına dönmek…
süresiyle kısa, çerçevesiyle sınırlı, çeşitlemeleriyle sıkmayan “kontrol” oldukça etkileyici bir iş; bir senfoni değil de, bir sonat dinlemiş gibi oluyorsunuz. müzik benzetmesini yapmışken, “kontrol”ü bu kadar etkileyici kılan, -koreografisi ve ışığının yanısıra- en önemli etkenlerden birinin canlı müziği olduğunu özellikle belirtmek isterim.
konsepti koyan, koreografiyi yapan ve bizzat yorumlayan aslı öztürk, uçuş efekti sistemini kullanan cihan kuşçu ve canlı müziği yapan gevende’den ömer öztüyen “kontrol”ün yaratıcı ekibi. ışık cem yılmazer’e, video cem gengönül’e ait.
dün akşam çak stüdyosundaki son gösteriydi. “kontrol” sezon içinde garajistanbul'da, talimhane’de de sahnelenmiş. olur da ilerde bir yerlerde yeniden karşınıza çıkar, kaçırmayın.
...

ilerleyen saatlerde, gece şehri ve caddeyi istila etmiş, kalabalıklar birbirlerine karşı yönde sel gibi kuvvetli ama nedensiz akarlarken; caddeye yanaşmış bir mekanda, maya sahnesi'nde kapsamlı dans günü kutlamalarının yeni bir etabı başlıyordu.
mihran tomasyan elinde bir bavulla geldi salona.
maya sahnesi'nin kalıcı gibi duran sahne-seyirci düzenini biraz zor da olsa bozmaya çalışan tomasyan sandalyelerle sınırlandırılmış eliptik bir halkanın tanımladığı boşlukta sergiledi işini.
happening - enstalasyon - performans sınırlarında gezinen çalışmasında ülkede işlenen cinayetler üzerinden serbestçe bellek, tarih, toplum kavramlarına değindi.
birilerinin sevinç, kahkaha sesleri diğerlerini katleden silah seslerine, savaşta patlayan, dağılan, saçılan topraklar, taşlar kalabalıkların rengarenk kutlama konfetileriyle dönüştü, örtüştü...
yerde yüzükoyun yatan "anonim" maktülün başını (beynini, düşüncelerini) temsil eden teyb bandı, halkayı çevreleyen bizlerin elllerinde boşluğun üzerinde sıkı bir ağ ördü; ülkede "düşünce/düşünme/düşündüğünü söyleme"nin düşünen/söyleyen açısından ortamı nasıl gerdiğini(!) vurguladığı gibi, mekanı yatay olarak ikiye bölerek performansçının hareket ederken hep eğilmesine neden, dik durmasına engel olan bu düzenlemenin ülkede bireyin yaşama-düşünme-nefes alma alanının nasıl engellediğini de betimledi. ama herşeyen öte; yerde yatan maktülle bizleri bağladı!
performans bittiğinde etraf yangın yeri miydi, savaş alanı mıydı yoksa bir kutlama sonrası dağınıklığı mıydı...
bir bavuldan bir ülke çıktı; toplumsal arkaplanıyla, geçmişiyle, şimdisiyle, kaybedilenleriyle, katledilenleriyle...
mihran tomasyan'ın haziran 2010′da paris peniche anako’da başladığı ve istanbul tamamladığı, ilk defa 18 eylül'de crr'de sahnelenen “sen balık değilsin ki” belki de son defa 1-27 mayıs 2011 tarihlerinde garajistanbul'da ilk defa düzenlenen "politik oyunlar festivali"nde seyirciyle buluşacak. kaçırmayın!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







