john berger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
john berger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2022 Salı

on soruluk sohbetler 64 : rita góbi

İstanbul Fringe Festival, Fiziksel formatındaki gösterimlerine devam ediyor. Festivalde gösterilerini canlı sunan sanatçılarla yaptığımız sohbetlerin bu haftaki konuğu Volitant adlı dans gösterisi ile 26 ve 27 Şubat’ta İstanbul seyircisiyle buluşmuş olan Góbi Dance topluluğunun kurucusu Rita Góbi.

© Marcell Piti

Performansın özü sizce nedir?
Benim için performansın özü, yoğunlaştırılmış enerji, bakışları üzerine çeken mevcudiyet ve hayatın farklı unsurlarını birbiriyle paylaşmaktır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın sizi aynı anda hem sakinleştirebileceğine hem de harekete geçirebileceğine, düşündürebileceğine, bir meditasyon misali günlük yaşamınıza bir şeyler katabileceğine inanıyorum. Sanat, düşüncelerinizin özgürce uçmasını ve yapıtı kendi hayatınız doğrultusunda görmenizi sağlar. Sanatın sizi açmasına izin verirseniz, onu kucaklayabilirsiniz.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Her zaman bir sürü fikrim oluyor, bana kolayca geliyorlar. Kendimi onlara kaptırıyorum ve yapıt kendini yazmaya başlıyor. Başlangıçta yorumlamaya çalışmıyorum, “sadece” uçmayı seçiyorum. Bir süre sonra durup çizdiklerime, bedenimle neleri yonttuğuma bakıyorum. Oynarken kale inşa eden bir çocuk misali.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Herkesin ve her şeyin üzerimde büyük bir etkisi olduğunu söylemeliyim, bir sivrisinek bile bana ilham verebilir. Bedenimi nasıl ısıtacağımı, güçlendireceğimi ve esneteceğimi, bunların hepsini yaşça benden büyük meslektaşlarımı gözlemleyerek öğrendim; her şey bana ilham verebilir. Bol bol performans izliyorum, etraftaki tüm prömiyerlere gidiyorum, dans arşivlerini araştırıyorum, televizyonda dünyanın her yerinden dans gösterileri izliyorum, dans kurslarına ve atölye çalışmalarına katılıyorum – sürekli öğrenmeye devam ediyorum. Çok genç yaşımda Macar Dans Akademisi'nde okurken aldığım en büyük hediye, hocalarımızın yaratmamıza izin vermesi ve böylece sahnede ve televizyonda gösterilen bazı koreografiler gerçekleştirebilmemdi.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

24 Şubat 2022 Perşembe

on soruluk sohbetler 63 : çıplak ayaklar kumpanyası - taşıdıklarımız


Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın EIRA iş birliği ile gerçekleştirdiği ve Portuguese Republic – Ministry of Culture | Directorate-General of Arts; Camões Institute ve Embassy of Portugal in Turkey tarafından desteklenen Taşıdıklarımız isimli dans gösterisi, 21 Şubat 2022'de Moda Sahnesi’nde yeniden seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bizlerde ikinci kez Çıplak Ayaklar Kumpanyası ekibini, bu sefer de ekipten bu gösteriye dahil olmuş diğerlerini On soruluk sohbetler serimizde misafir ettik. Avrupa’nın en Batı ve en Doğu uçlarını temsil eden iki dans kumpanyasını; koreograf Franscisco Camacho ve organizasyonu Eira ile, Çıplak Ayaklar Kumpanyası'ndan dansçılar Leyla Postalcıoğlu, Mihran Tomasyan ve müzisyen Berke Can Özcan’ı bir araya getiren Taşıdıklarımız, gezginliği, göçebeliği, hem hayatta kalmak için, hem de zaten alışılmış olunan hayat tarzı modeli için şartlar yaratma pratiğini ele alarak ilerliyor. Daha önce hakkında yazarlarımızdan Ecem Arslanay’ın da bir yazı kaleme aldığı bu dans projesinde, kökleri iki farklı liman şehrine dayanan bir yaratıcı ekip bir araya gelerek, birbirine uzak gelenek ve milliyetler, taban tabana zıt sosyo-kültürel gerçeklikleri yansıtan bir yapıt ortaya çıkarıyorlar. Bizi “Taşıdığımız şeyler aslında ihtiyacımız olan şeyler mi? Bizi hayatta tutan şeyler mi bunlar? Yoksa hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz hayatı devam ettirmemizi sağlayan şeyler mi? Sonucu olmayan hareketleri, ne kadar keyfi olduklarını fark etmeden yapıp duruyor muyuz, yoksa onlar olmadan boşluğun yavaşça içeri süzüleceğini bildiğimiz için mi tekrar ediyoruz bunları? Hayat laboratuvarının ipleri tamamen elimizde mi, yoksa kararlarımız, bütün tecrübemizi sorgulamamıza sebep olacak yüzleşmeyi erteleme biçiminden başka bir şey değil mi?” gibi sorularla yüzleştiren Taşıdıklarımız’ın yaratım ve performans ekibinden Leyla Postalcıoğlu ve Berke Can Özcan'la sohbet ettik.

Dansın özü sizce nedir?
Leyla Postalcıoğlu: Kalp atışı demek geliyor içimden, sonra nabız. Nabzın harekete dönüşmesi ve ritimlerde buluşmak.
Berke Can Özcan: Hareketsizlik, müziği müzik yapan şeyin aralara giren sessizlikler olmasındaki gibi yani.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
LP: İnanıyorum hem de çok. Yüzleşmesi zor olana bakabilmemi, yaklaşabilmemi sağlıyor, görünürde olmayanı duyumsamama, düşünmeme, hayal etmeme yardımcı oluyor. Paylaşmak istememi sağlıyor. Bu dönüştürücü gücün tek başına yeterli olmadığına sanatın dışındaki başka güçlerle birleşmesi gerektiğine de çok inanıyorum.
BCÖ: İnanıyorum elbette. Yaratma yetisi elle tutulabilir bir şey değil ama onun verdiği haz hiçbir şeyde yok. Yanlışlar yapıp, düşüp takılıp, bir şeyi berbat ettiğinde bile yeni bir yol belirebiliyor ve kendini hesaplamadığın yeni bir düzlemde bulabiliyorsun. Dolayısıyla ham maddesi ve mayası bu bahsettiğim tür bir “yaratma” olan sanatın dokunduğu gözler ve kulakların bir dönüşümden nasibini alması kaçınılmaz bence.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
LP: Anlardan, anılardan, arkadaşlarımdan, dinlediğim hikâyelerden, tanıklıklardan, tanıdık tanımadık hayvanlar, bitkiler, çocuklar ve yaş alanlardan, doğada olan desenler, düzenler, arızalar ve felaketlerden. Bazen bir fotoğraftan, bir haberden, cümleden, bazen sokaktaki bazen de bir filmdeki birkaç saniyeden, bazen bir sesten, bir şarkıdan. Bir nevi çarpılma anları oluyor bunlar ve peşimi bırakmıyorlar. Rüyalarım işlerimi hiç etkilemiyor ama işlerin dili rüyaların diline çok benziyor.
BCÖ: Rastlantılar, hikâyeler, dil, kelimeler, serbest çağrışımlar, tepkiler, titreşimler, anılar, hafıza. Rüyalarımın işlerime etkisini bilemiyorum ama rüyalarımın müzikleri benim midir hep merak ederim.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
LP: Kimi zaman çalışma aşamasında bir ismi oluyor, değişir diye düşünürken ve yeni isim türetmeye çabalarken dönüp dolaşıp aynı isimle kaldığı oluyor. Bazen de isimsiz kalabiliyor. Bir süredir ise aklımda bir isim var ama ortada henüz hiçbir üretim yok. İçerik ve o dönemde hissettiğim netlik ya da belirsizlik adlandırmayı etkiliyor.
BCÖ: Yapıtın gerçek adı genellikle kendiliğinden beliriverir, onu özellikle düşünmediğim bir anda gelip kendini mevzuya iliştirir, bu zaten işin olgunlaştığı anla eşzamanlı bir durumdur.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
LP: Usta olarak tanımlamıyorum kimseyi. Yollarımızın kesiştiği insanları bir bilgi ve deneyim aktarıcısı olarak uçsuz bucaksız geniş bir ağın parçası olarak görüyorum. Sanatsal olarak ilham vermeleri yetmiyor, insan olarak hayatla kurdukları ilişkiden besleniyor ya da çekiniyorum, en azından artık böyle. Geçmişe bakarsam Pina Bausch’un yapıtlarıyla karşılaşmam bir çıkış noktası oldu, beni yollara düşürdü. John Berger’in dile getirdiklerinin, kitaplarının düşüncelerimin şekillenmesinde etkisi çok oldu.
BCÖ: Dönem dönem öğreten olmaktan öğrenen olmaya ve tam tersine değişip duruyor yolculuk. Öğrenmeye açık ve istekliyken gerçek anlamda bir “usta”ya bile gerek yok bence, her şeyden ve herkesten almaya hazır kıvamdasınızdır zira. Böylelikle öğrenciniz olacak yaşta birinden ustalık öğrendiğiniz durumda da bulursunuz kendinizi ve bu çok zevklidir. İlham veren isimlerden şöyle biraz karıştırayım: John Cage, Meredith Monk, Kenny Wollesen, Huerco S. (Brian Leeds), Kara-Lis Coverdale, Julian Sartorius, Billy Martin, Arve Henriksen, Daniel Lanois. 

söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

12 Ekim 2019 Cumartesi

Tekinsiz ve engin bir peyzajda var olma mücadelesi veren yalnızlar

[3 ekim 2019 tarihinde Wuppertal'de seyrettiğim Pina Bausch'un son yapıtı “…como el musguito en la piedra, ay si si si...” gösterimi ve ardından gerçekleşen "Ein Abend für Pina" etkinliği ile ilgili yazımı dilerseniz linke tıklayıp ilk yayınlandığı Tiyatro Dergisi'nden,  dilerseniz buradan okuyabilirsiniz.]

Gösteri kitapçığının kapağı (Fotoğraf: Clementine Deluy) 

Kadınlar kollarını iki yana açmış, vücudlarını olabildiğince geriye doğru bükmüş, çok yavaş yürüyorlar, ve ellerinde sakladıkları taşları tutmayı bırakıyorlar; büyüklü küçüklü her bir taşın yere düşmesiyle çıkardığı seslerle irkiliyoruz. Genç bir adam helak olmuş bir şekilde sürekli bir yandan diğer yana koşuyor, yaşlı bir adam kah onunla birlikte kah onun hemen arkasından koşarak onu yakalamaya, gömleğinin arkasından tutmaya çalışıyor. Bir adam yere boyluboyunca yatarken bir yandan da ayaklarından itibaren üzerine bir palto örtüyor, diğer bir adam onun başucuna yatarken ondaki paltoyu alıp kendi üzerine çekiyor, üçüncü bir adamsa diğeriyle aynı pozisyonu alıp aynı paltoyu bu sefer kendi üzerine örtüyor, bu sırada ilk adam olduğu yerden kalkıp üçüncü adamın başucuna gelip paltoyu alarak tekrar kendi üzerine çekiyor, bu böyle defalarca tekrar ediliyor. Yürürken yana doğru eğilen bir kadına devrilmesin diye bir erkek destek oluyor. Başka bir erkekse bir kadının omuzlarından upuzun bir boru geçiriyor, kadın borunun uzunluğunun belirlediği çemberden kurtulamadan dönüp duruyor. Sahne dışındaki bir noktadan kalın bir iple belinden bağlı bir kadın ise ters yönde gitmek, bağından kurtulmak için çabalıyor, sert hamlelerle ileriye ulaşmaya çalışıyor ancak her seferinde ipin izin verdiği alanın sınırlarını aşamıyor. Başka bir kadınsa bir erkek tarafından kollarından tutulup çan gibi bir o yana bir bu yana sallandırılıyor. Kuru bir ağacın dalları arasından kollarını geçirip birbirlerine güç bela sarılan bir kadın ile bir erkek de var.
Bunlar, Pina Bausch’un 2009 yılında, ani bir şekilde aramızdan ayrılmasından 18 gün önce prömiyerini gerçekleştirdiği “…como el musguito en la piedra, ay si si si...” (“…kayadaki yosun gibi, ah evet evet evet…”) adlı 160 dakikalık son yapıtının beni en çok etkileyen sahnelerinden bazıları.

Son yapıt 
John Berger bir yapıtın hangi bağlamda yaratıldığını bilmek ile bilmemek arasındaki farkın yapıtı seyredendeki algıyı ve yapıtın anlamını nasıl değiştirdiğini Vincent Van Gogh’un son tablosunu örnek vererek anlatır. “Tarladaki Kargalar”ın ressamın yaptığı son tablo olduğunu öğrendiğimizde karanlık gökyüzüne ve tarladan havalanan karga sürüsüne yüklediğimiz anlamlar ve bu tabloyu görme şeklimiz değişir. Seyircinin, Pina Bausch’un son yapıtıyla da buna benzer bir ilişki kuracağını düşünüyorum. Bu yapıtı; 12-22 haziran 2009 tarihlerindeki prömiyer gösterilerinde seyredenler ile, Bausch’un bu gösterilerden yaklaşık bir hafta sonra hastalığının teşhis edilmesiyle birlikte 30 haziran 2009’da ani bir şekilde vefat etmesi bilgisiyle seyredenlerin algısı ve yapıta yüklediği anlamlar hiç kuşkusuz farklı olacaktır.

Seyircinin algısı/bakışı/yorumu dışında, spekülatif de olsa şu soruları düşünmeden de edemiyorum bu yapıt özelinde: Acaba Pina Bausch’un kendisi bu yapıtın yaratım sürecinin özellikle son aylarında hastalığına dair belirtiler hissetmiş miydi, hissettiği belirtileri herhangi bir olağanüstü duruma mı yormuştu yoksa her yapıtının prömiyeri öncesinde yaşamış olduğu doğal sıkıntılara, yorgunluğa ve strese mi bağlamıştı? Eğer her zamankinden daha yoğun sıkıntılar yaşamışsa ya da yaklaşan bir ölümü sezmişse -ki Bausch’un sezgileri çok güçlü bir sanatçı olduğu aşikar, ama tabii ölümü hiç aklına getirmemiş, kendisine kondurmamış olabilir-, bunların bu yapıtın tasarımına herhangi bir etkisi olmuş mudur?
Tabii ki seyirci olarak bu soruların cevaplarını bilmemize imkan yok; bize, seyrettiğimiz yapıtı, o yapıt hakkındaki genel ve kişisel bilgilerimizle yorumlamak kalıyor sadece.

Yalnızlık ve ıssızlık 
Yine de, yukarıdaki sorularıma dair ipuçları bulmak için, öncelikle bu yapıtın, Bausch’un seyrettiğim önceki 33 yapıtından bariz bir farklılığı var mı diye soruyorum kendime. Özellikle Bausch’un son yıllarında ortaya çıkardığı yapıtlarına baktığımda, bu yapıtların en bariz ve ortak özelliğinin solo dansların çoğalması olduğunu söyleyebilirim. Bu yapıtta ise solo danslar sayı olarak çok olmakla kalmamış, süreleri de uzamış. Doğal olarak, çok uzun süreleri kapsayan sololar sahnenin ıssızlığını ve dans eden figürlerin sahnedeki yalnızlıklarını belirgin şekilde öne çıkarıyor. Sahnede yalnızlığı yaşayan figürler sadece dans edenler olmuyor; gözleri bağlı olduğundan tereddütle ve sendeleyerek yolunu bulmaya çalışan bir erkek (Dominique Mercy), köküyle birlikte bir ağacı sırtlanmış olarak dolanan, durup çömelip ağacın gölgesinde dinlendikten sonra tekrar yola koyulan kadın (Clementine Deluy), önünden geçip giden kadınlara etmediği iltifatı bırakmadığı halde hiç birini ikna edemeyen erkek (Fernando Suels Mendoza), örtülü şık bir masada tabağına konan yemeği garson gittikten sonra masanın altına girip hızlı hızlı parmaklayarak yiyen kadın (Morena Nascimento) da sahnedeki yalnızlar arasındalar. “…como el musguito en la piedra, ay si si si...” engin bir peyzajda, zaman zaman o peyzajın ihtiva ettiği tekinsizlikle de baş etmeye çalışarak var olma mücadelesi veren yalnız figürlerin yapıtı adeta.

Bana göre, yalnızlık ve ıssızlık dışında bu yapıtın öne çıkan diğer özellikleri karanlık ve depresif oluşu. Derin ve pes tonlardaki boğuk sesli müziklerin çokluğu, loşluğun ağır bastığı ışık tasarımı ve bazı sahnelerdeki tekinsiz durumlar yapıta karanlık ve depresif atmosferini veren öğeler. Ancak bahsettiğim bu atmosfer de aslında Bausch’un sanatına yabancı değil. Belki tek bariz fark, buna benzer atmosferleri benim daha çok onun Wuppertal’de ürettiği yapıtlarında yoğun olarak görmüş olmam. Halbuki bu yapıt, Bausch’un genellikle daha çoşkulu, eğlenceli ve eski yapıtlarına göre “daha hafif” olarak nitelendirilen “Kentler ve İnsanlar” serisine ait bir yapıtı; Şili esinli.
Hoş, bu genellemenin de istisnaları yok değil, örneğin İstanbul esinli “Nefes”. İstanbul’da 2003 ve 2010 tarihlerinde seyretme imkanına sahip olduğumuz “Nefes” hatırlanacağı gibi, -aynı bu yapıt gibi- oldukça kasvetli, gizemli ve karanlık bir atmosfere sahiptir. Ancak tabii ki “Nefes”e bu karakteri veren en önemli olgulardan biri, yapıtın yaratım süreci sırasında gerçekleşen Ortadoğu’daki savaş (ABD’nin Irak’ı işgali) idi.

Şili’nin çağrıştırdıkları 
Algılama ve anlam üretme, yazımın başında bahsettiğim gibi yapıt hakkında edinilen her türlü bilginin yanısıra, seyreden kişinin öznel değerleriyle; kültürel birikimiyle, önceki deneyimleriyle ve kişisel ilgi alanlarıyla yakından ilişkili. Bausch’un bu yapıtının Şili hakkında olduğunu bilmenin ötesinde, seyircinin kişisel olarak Şili hakkındaki bilgileri bu yapıtı anlamlandırmasında önemli bir rol oynar hiç kuşkusuz. Örneğin, eğer Şili’nin politik tarihinde Salvador Allende gibi hümanist bir başkanın General Pinochet tarafından askeri darbeyle katledildiğini, ülkenin uzunca bir süre yoğun baskı ve dehşetengiz katliamlar yaşadığını biliyorsanız, Bausch’un bu yapıtının sahne tasarımını oluşturan bomboş sahnenin zemininde yapıt boyunca zaman zaman ve belli belirsiz ortaya çıkıp kaybolan çatlakların yarattığı derin ve gizemli gerilimi bu bağlamda okuyabilirsiniz. Ya da; Şili’nin geçirdiği büyük depremlerden haberdarsanız, zemindeki çatlakların dansçılar için yarattığı tehlike hali size bununla ilgili bir şey söylüyor olabilir. Bunların hiç birini bilmiyorsanız; o çatlakları genel olarak insankızı ve insanoğlunun ruh hallerindeki kırılmalara, parçalanmalara ve duyguların ucu bucağı görünmeyen derinliklerine yoracaksınızdır belki de.
Ya da örneğin, bir mimar arkadaşınız geçmiş bir zamanda Şili’nin Atakama Çölü’ne rasathane projesi tasarlamak üzere gitmişse, oranın enginliğine, ıssızlığına ve karanlığına dair bir fikriniz var demektir ve o zaman bu yapıta hakim olan tenha peyzaj, yapıtın bir sahnesinde zeminde mumlarla oluşturulan yıldız kümesi ve sırtüstü yatıp yukarıyı seyreden dansçıların görüntüsü size bir şeyler ifade edecektir.
Eğer Şili’nin Güney Kutbu’na doğru incelen kısmı Patagonya’nın devasa büyüklükte buzul ovalarıyla kaplı olduğunu da görmüşseniz bir fotoğrafta, sahne zemininin beyaz rengi ve çatlakları sizin için başka bir anlam kazanacaktır.
Artık neredeyse hepimizin bildiği Şili şaraplarının son yıllarda dünyada kazandığı takdir ise yapıtın bir sahnesinde ellerindeki şarap şişlerini yukarı kaldırmış duran dansçıların görüntüsünde cisimleşecektir zihninizde.

26 yıl boyunca Bausch’un yapıtlarına sahne tasarımı yapan Peter Pabst’ın bu inanılmaz etkileyicilikteki çatlaklarını görünce benim aklıma ise, Kolombiyalı güncel sanatçı Doris Salcedo’nun 2007 tarihli “Shibboleth” isimli yerleştirmesi geldi. Salcedo bu işinde Tate Modern’in ünlü Türbin Salonu’nun zeminine devasa bir yarık açmıştı.

Şili’yle ilgili olarak bir seyirci olarak bilemeyecekleriniz ise, Pina Bausch’un bu ülke ile olan kişisel bağları.
Bausch, uzun yıllardır hayat arkadaşı olan Rolf Borzik 1980’de ani bir şekilde kanserden ölünce, aynı yıl topluluğu ile Şili’ye yaptığı turne sırasında tanıştığı Şili’li edebiyat profesörü ve şair Ronald Kay ile evlenir. Bir yıl sonra oğlu, günümüzde Pina Bausch Vakfı’nın başkanı olan, Salomon Bausch doğar. Yani Bausch’un bu ülkeyle olan bağları, herhangi bir “Kentler ve İnsanlar” serisi şehrinden/ülkesinden daha derindir ve daha uzun bir süreye yayılmıştır.
İlginç bir tesadüf ise; topluluğun özellikle bu yapıtın araştırma gezisi esnasında Şili’nin başkenti Santiago A Mil’de provalar için kullandığı kültür merkezinin sahibi Joan Jara’nın, Bausch’un da hocası ve gençliğindeki yol göstericisi olan ünlü Alman koreograf ve eğitimci Kurt Joss’la çalışmış olmasıdır. Bausch’un ilk yıllarından itibaren yanında olan dansçılarından Dominique Mercy bu bağlantının ortaya çıkmasıyla Şili’de bir “aile ortamı”nın oluştuğunu söyler bir röportajda.
Joan Jara’nın, Pinochet rejimi sırasında öldürülen Şilili tiyatro yönetmeni, şarkıcı ve aktivist Victor Jara’nın eşi olduğunu da belirtmekte fayda var.
Ve bu noktada ayrıca şu bilgiyi de eklemek iyi olur: Bausch’un bu yapıtına adını veren sözlerin alındığı “Volver a los 17” şarkısının bestecisi, bizlerin daha çok “Gracias a la vida” şarkısıyla tanıdığı, politik tarafı da olan Nueva Cancion (Yeni Şarkı) akımının kurucusu ve aktivist Violeta Parra’ya ait ve Victor Jarra da hayat görüşü olarak Parra’dan oldukça etkilenmiş olan bir sanatçı. 

Clementine Deluy (Fotoğraf: Foteini Christofilopoulou) 

Tsai-Chin Yu (Fotoğraf: Ursula Kaufmann) 

Morena Nascimento, Damiano Ottavio Bigi, Rainer Behr (Fotoğraf: Foteini Christofilopoulou)

Eddie Martinez ve kadın dansçılar (Fotoğraf: Ursula Kaufmann)

Kadın Dansçılar (Fotoğraf: Foteini Christofilopoulou)

Kadın Dansçılar (Fotoğraf: Ursula Kaufmann)

Topluluk (Fotoğraf: Ursula Kaufmann)

Topluluk (Fotoğraf: Foteini Christofilopoulou)

Clementine Deluy (Fotoğraf: Ursula Kaufmann)


Bausch’un karakteristikleri 
“…como el musguito en la piedra, ay si si si...” gerek biçimsel (sololar, topluluk dansları ve tiyatral durumlardan örülü parçalı/kolaj kompozisyon, eklektik müzik seçimi, rengarenk gece kıyafetleri içindeki kadın ve koyu renklerdeki takımların içindeki erkekler, etkili, görkemli ve zaman içinde dönüşen sahne tasarımı, sahneyi verevine kesen çizgiler, sahne önüne doğru yürümeler, seyirciyle iletişim) gerekse içerik (tutku, arzu, baştan çıkarma, hasret, acı ve imkansızlık gibi temaların, şefkat ve samimiyet arayışlarının ironik, absürd ve mizahi bir dille ortaya serilmesi, rüyaların, ninnilerin ve çocukluk anılarının/oyunlarının kullanımı) olarak Bausch’un damgasını taşıyan bir yapıt.

Kadın her Bausch yapıtında olduğu gibi yine merkezde, ama tabii her zamanki gibi zıt kutbu erkek ile birlikte. Yerde köpek posizyonunda duran kadını iki erkek sahnede farklı yerlere taşıyorlar ve kadın havlamaya başlıyor. Dört-beş erkek boşlukta öylesine duran kadının etrafında durduraksız dolaşıyorlar, her seferinde arlarından biri onu kukla gibi kaldırıyor ve başka bir yere koyuyor. Erkekler kadınları ellerinden tutup sahnenin ortasına atıyorlar. Erkekler kadınları bacaklarından tutarak havaya kaldırmış ve onların etekleri arasında kaybolmuş olarak sahnenin farklı noktalarına gelerek duruyorlar (bu sahnede kadınların uzun kıyafetlerinin eteklerinden dolayı erkeklerin kadınları nasıl tutup kaldırdıkları anlaşılmıyor, kadınların rengarenk eteklerinin altından sadece siyah pantalonlar gözüküyor ve bu durum bir acayiplik hissi yaratıyor). Erkeklerin ağızlarıyla yere fırtlattıkları şişe mantarlarını kadınlar topluyorlar...

Ve tabii erkeği bir oyun aracı gibi manipüle eden, kullanan kadın figürü de Bausch’un favorilerinden. Kaldırdığı kolunu her seferinde aşağıya bıraktığında bir erkek tarafından tutulup öpücüklere boğulan kadın. İki erkeğin gömleklerini çıkarıp ve üzerlerine oturup onlara sırasıyla şınav ve mekik çektiren kadın.

Yapıtta dansçıların ikili, üçlü ya da topluluk olarak yaptıkları şefkat ve keyif sahneleri, mutluluk anları da yok değil, son yıllardaki bütün Bausch üretimlerinde olduğu gibi. Kadınlı erkekli hep beraber yerde arka arkaya dizilip birbirlerinin üzerlerine eğilirken öndekinin saçlarını okşamaları. Kadınların önde solda erkeklerin sağda arkada yanyana dizili olarak yere yüzüstü yatıp üst bedenlerini kaldırarak baş, el ve kollarını kullanan ve bir yandan da biz seyircilerle flört eden hareket koreografisi. Bir kadının yere kulağını dayayıp bir erkeğin onun önünden yürümesiyle oluşan ayak seslerini-titreşimlerini saf bir mutlulukla dinlemesi/hissetmesi ve kadının el işaretiyle erkekten tekrar tekrar yürümesini talep etmesi (bu sahnedeki kadın ile erkeğin gerçek hayatta baba-kız, Dominique Mercy ile Thusnelda Mercy, olmaları bu sahnedeki mutluluk ve saflık hissini çoğaltıyor kanımca). Erkeğin kendilerine doğru havaya attığı patatesleri kadınların eteklerini örtü gibi yaparak yakalamaları. Bir kadının eteğini örtü gibi yaparak taşıdığı ve onu kovalayan erkeğin eteğe alttan vurmasıyla havalanan samanlardan oluşan yağmur altında ikisinin öpüşmesi. Yerde yanak yanağa yatan kadın ile erkek. Sırt üstü yatmış kadının, açarak yere serdiği saçlarının üzerine yüzünü koyan erkek.

Her zamanki gibi, imkansızlık ile absürdlük arasındaki sınırda dolaşan kadın ve erkekler de var bu Bausch yapıtında. Kadının içtiği sigaranın dumanını elleriyle havada yakalamaya ve onunla oynamaya çalışan erkek. Tasmayla havada gezdirdiği balığına yürümeyi öğreten kadın. Üzerinde sadece siyah erkek ceketi, ayaklarında kırmızı ince topuklu kadın ayakkabılarıyla dolaşan erkek. 

Performanslar 
“…como el musguito en la piedra, ay si si si...”nin 2009’daki prömiyer gösterisinin kadrosundaki 16 dansçıdan çoğu, topluluğun genç neslinden oluşuyordu. 2014 yılında ben bu gösteriyi ilk defa seyrettiğimde kadro değişmemişti.

Barmen Operası'nın önü...

Gösterinin başlamasını beklerken...
(Fotoğraflar: Mehmet Kerem Özel, Barmen Operası-Wuppertal, 3.10.2019)

Topluluk 2019-2020 sezonunu; ekim ayının başında (3-6 Ekim 2019), Bausch’un 10. ölüm yıldönümünü anma etkiliğinin bir parçası da olarak, bu yapıtın gösterimleriyle açtı. Bu seferki kadroda özgün kadroda yer almayan beş yeni dansçı vardı; yani yapıtın kadrosu iyice gençleşmişti. Örneğin topluluğun 25 senedir dansçıları olan Eddie Martinez ile Rainer Behr’in yerini, beş yıldır toplulukta olan Türk asıllı Çağdaş Ermiş ve topluluğa bu yıl katılmış olan Christopher Tandy devralmışlardı. Dolayısıyla, konuşmaların ve teatral durumların iyice az olduğu, uzun süreli solo dansların ağırlıklı olduğu bu yapıtın performans kalitesi yeni gelen dansçılarla düşmedi, tam tersine daha da gençleşmiş bu kadro, en az özgün kadronun performansı kadar etkili bir icra sundu. Thusnelda Mercy’nin yerine dans eden Stephanie Troyak en az onun kadar ışıltılı ve kıvraktı. Christopher Tandy, ilk akşamki (3 ekim 2019) gösterimin bitimine üç dakika kala feci şekilde baş parmağını kırmadan öncesine kadar, özgün yapımda Behr’in dans ettiği bölümlere duygu ve derinlik, Çağdaş Ermiş de Martinez’inkilere tazelik kattılar.

Dansçılar selamda...
(Fotoğraf: Mehmet Kerem Özel, Barmen Operası-Wuppertal, 3.10.2019)

Hem prömiyer gösterimlerinde hem de bu yeni sahnelemede dans edenlere gelince; gösteriyi açan ve kapatan sahnelerdeki uzun soloları ve Damiano Ottavio Bigi ile olan düetinde Silvia Farias Heredia; Bausch’un alameti farikası olan kavislenen beden, bükülen gövde ve kıvrılan kol hareketleriyle, hızlı ve dalgalı dönüşlerle ve uzun saçlarının hareketlerin kıvrımlarını çoğaltan etkisiyle göz doldurdu. Kırmızı gece kıyafeti içindeki Clementine Deluy ihtişamlı bedeninin ve uzun kollarının bütün avantajından faydalanarak icra ettiği enerjik solosuyla seyirciyi yine mest etti. Kısa boyu, sevimli tavırları ve çocuksu enerjisiyle Ditta Miranda Jasjfi ilk defa huzursuz, gergin ve özellikle sonuna doğru saçlarını parmaklarının arasıyla açarak cadıvari bir imgeye büründüğü solosuyla yine çok etkileyiciydi.

Pina için bir akşam
Wuppertal Barmen Operası'nda 3 ekim 2019 tarihindeki “…como el musguito en la piedra, ay si si si...” gösteriminin ardından 40 dakika ara verildi ve sahne “Ein Abend für Pina” (Pina için bir Akşam) başlıklı, Bausch’un 10. ölüm yıldönümünü anma etkinliği için hazırlandı. Bu esnada fuayede seyircilere kanepeler ikram edildi, Pina Bausch'la yapılmış söyleşi videoları oynatıldı.

Fuayedeki video gösterimlerinden...

Anma etkinliğinin başlamasını beklerken...
(Fotoğraflar: Mehmet Kerem Özel, Barmen Operası-Wuppertal, 3.10.2019)

Salona geri döndüldüğünde sahnede seyirciyi Bausch’un “Café Müller” ile “Bandoneon” yapıtlarındaki siyah ve kahrevengi masa ve sandalyelerle kaplı, ve önde sağda bir piyanonun, arkada solda şarapların sıralandığı bir masanın, sol arkada bir boy aynasının olduğu bir mekan karşıladı. Josephine Ann Endicott, Benedicte Billiet, Barbara Kaufmann, Beatrice Libonati gibi artık toplulukla dans etmeyen ama dirsek temasları devam eden eski dansçılar, eski nesilden hala toplulukla dans eden kıdemki dansçılar ve yeni dansçılar mekanı doldurmuştu. Bausch’un yapıtlarının müzik direktörlüğünü yapan Matthias Burkert de sahnedeydi. Herkes Pina için oradaydı; birileri arkada birbirlerine tango öğretiyor, başkaları önde piyanoda bir caz standardı çalıp söylüyor, şarap içiyor, sandalyelerde oturuyor, etrafta dolaşıyordu.
Sonra sahnede eşzamanlı olarak; teker teker mikrofonu alıp Pina’nın konuşmalarından parçalar okudular, “1980 – Ein Stück von Pina Bausch” (1980 – Bir Pina Bausch Yapıtı), “Nur du” (Sadece Sen), “Ein Stück mit dem Schiff” (Gemiyi Yapıt) gibi yapıtlarından kısa bölümler oynadılar, bazıları en sevdikleri dans veya tiyatral sahneleri tekrarladı, örneğin Aida Vainieri Wim Wenders’in “Pina” filminde de oynadığı yastıklı robot tiplemesini yaptı, Andrey Berezin dolunayı simgeleyen dansını tekrarladı, eski, yeni, Pina’yı şahsen tanımış tanımamış bütün dansçıların her biri Pina’yla ya da onun yapıtlarıyla nasıl tanıştıklarını, ilk karşılaşmalarını anlattılar, Bausch’un İstanbul’da sahnelenen ilk yapıtı “Der Fensterputzer” (Cam Temizleyicisi)’ndeki bir sahneye benzer şekilde dansçılar Pina’lı fotoğrafları sahnenin en önüne gelip seyircilere gösterdiler ve hediye ettiler, seyircilere meyva dağıttılar.



Anma etkinliğinin ardından...
(Fotoğraflar: Mehmet Kerem Özel, Barmen Operası-Wuppertal, 3.10.2019)

Ve bu müthiş yoğun ve duygulu 45 dakikalık birlikteliğin ardından çok doğal bir şekilde Nazareth Panadero seyircileri sahneye davet etti; birlikte tango yapmak, sohbet etmek, bir şeyler içmek ya da sadece sandalyelerde oturmak için. Böylece anma etkinliğinin net bir sonu olmadığı için, alkış da olmadı; sanki dansçılar Pina’yı andıkları bir etkinlikte kendilerine alkış istememişlerdi.
Dansçılar seyirciler ile birlikte sahnede kalabalık bir aile olup, hayranı oldukları “anne”leri Pina’yı anmaya devam ettiler…

31 Aralık 2017 Pazar

in memoriam

gilbert baker, 1951

sheila michaels, 1939

şerif mardin, 1927

hale kuntay, 1923

peter hall, 1930

sam shepard, 1943

jean rochefort, 1930

jerry lewis, 1926

dmitri hvorostovsky, 1962

emmanuelle riva, 1927

danielle darrieux, 1917

muzaffer izgü, 1933

pierre bergé, 1930

mesut mertcan, 1946

hasan anamur 1940

harry dean stanton, 1926

martin landau, 1928

anthony harvey, 1930

john heard, 1945

george romero, 1940

jonathan demme, 1944

jose luis cuevas, 1934

vito acconci, 1940

azzedine alaïa, 1940

gunnar birkets, 1925

ergün ışıldar

harun kolçak, 1955

vann molyvann, 1927

john portman, 1924

mary tyler moore, 1926

barbara weldens, 1982

chester benington, 1976

roger moore, 1927

ataman demir, 1938

jeffrey tate, 1943

jiri belohlavek, 1946

tankred dorst, 1925

juan goytisolo, 1931

hakan balamir, 1945

fikret hakan, 1934

galip tekin, 1958

john freely, 1926

jose mujica, 1935

bülent kayabaş, 1945

michael ballhaus, 1935

john berger, 1926

trisha brown, 1936

gustav metzger, 1926

james rosenquist, 1933

jannis kounellis, 1936

david shepard, 1940

zygmunt bauman, 1925

halit akçatepe, 1938

nicolai gedda, 1925

al jarreau, 1940

chuck berry, 1926

bill paxton, 1955

engin cezzar, 1935

richard hatch, 1945

john hurt, 1940

fritz koenig, 1924

ayşe selen, 1955

şara sayın, 1926

yüksel arslan, 1933

sezer sezin, 1927

jeanne moreau, 1928