clementine deluy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
clementine deluy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2026 Pazar

pina bausch arşivim 01: für die kinder von gestern, heute und morgen, 18-19 ocak 2014




"für die kinder von gestern, heute und morgen" pina bausch'un en merak ettiğim işlerinden biriydi. 2013'ün son üç ayında bir araştırma projesi vesilesiyle köln'de kalmıştım ve wuppertal'e bol bol gidip tanztheater wuppertal pina bausch'un 40. yıl kutlamalarında sahnelenen bir sürü işi seyretmiş, bir sürü etkinliği takip etmiştim. ama tabii, benim gibi bir konuda iflah olmaz bir hayransanız, hatta takıntılıysanız yetinmezsiniz. araştırma projesiyle ilgili tamamlanması gereken bir ksımın kalmış olmasını da bahane ederek 2014'ün hemen başında dokuz günlüğüne tekrar almanya'ya gittim. bu sefer wuppertal'de kaldım ve dokuz günün ilk ikisinin akşamında "für die kinder von gestern, heute und morgen"ı seyrettim. 

iki akşamdan birinde balkonun birinci sırasındaydım. yanımda, bir-iki arkadaşıyla birlikte çok hoş bir genç adam oturuyordu. bir yandan sahneyi seyrediyor, bir yandan da göz ucuyla genç adamı takip etmeye çalışıyordum. gösteri bitip dansçılar selama çıktıklarında yanımdaki genç adam sahnedeki clementine deluy'la selamlaştı.o genç adamı bir sonraki wuppertal seferimde, 2017'de sahnedeki dansçıların arasında gördüm: çağdaş ermiş. topluluğun şimdiye kadarki tek türk asıllı dansçısı olan ermiş 2014'ün ilerleyen aylarında topluluğa katılmış meğerse. daha sonraki yıllarda onu bir çok defa daha sahnede seyrettim. ermiş geçen yıl topluluktan ayrıldı.


















12 Ekim 2019 Cumartesi

Tekinsiz ve engin bir peyzajda var olma mücadelesi veren yalnızlar

[3 ekim 2019 tarihinde Wuppertal'de seyrettiğim Pina Bausch'un son yapıtı “…como el musguito en la piedra, ay si si si...” gösterimi ve ardından gerçekleşen "Ein Abend für Pina" etkinliği ile ilgili yazımı dilerseniz linke tıklayıp ilk yayınlandığı Tiyatro Dergisi'nden,  dilerseniz buradan okuyabilirsiniz.]

Gösteri kitapçığının kapağı (Fotoğraf: Clementine Deluy) 

Kadınlar kollarını iki yana açmış, vücudlarını olabildiğince geriye doğru bükmüş, çok yavaş yürüyorlar, ve ellerinde sakladıkları taşları tutmayı bırakıyorlar; büyüklü küçüklü her bir taşın yere düşmesiyle çıkardığı seslerle irkiliyoruz. Genç bir adam helak olmuş bir şekilde sürekli bir yandan diğer yana koşuyor, yaşlı bir adam kah onunla birlikte kah onun hemen arkasından koşarak onu yakalamaya, gömleğinin arkasından tutmaya çalışıyor. Bir adam yere boyluboyunca yatarken bir yandan da ayaklarından itibaren üzerine bir palto örtüyor, diğer bir adam onun başucuna yatarken ondaki paltoyu alıp kendi üzerine çekiyor, üçüncü bir adamsa diğeriyle aynı pozisyonu alıp aynı paltoyu bu sefer kendi üzerine örtüyor, bu sırada ilk adam olduğu yerden kalkıp üçüncü adamın başucuna gelip paltoyu alarak tekrar kendi üzerine çekiyor, bu böyle defalarca tekrar ediliyor. Yürürken yana doğru eğilen bir kadına devrilmesin diye bir erkek destek oluyor. Başka bir erkekse bir kadının omuzlarından upuzun bir boru geçiriyor, kadın borunun uzunluğunun belirlediği çemberden kurtulamadan dönüp duruyor. Sahne dışındaki bir noktadan kalın bir iple belinden bağlı bir kadın ise ters yönde gitmek, bağından kurtulmak için çabalıyor, sert hamlelerle ileriye ulaşmaya çalışıyor ancak her seferinde ipin izin verdiği alanın sınırlarını aşamıyor. Başka bir kadınsa bir erkek tarafından kollarından tutulup çan gibi bir o yana bir bu yana sallandırılıyor. Kuru bir ağacın dalları arasından kollarını geçirip birbirlerine güç bela sarılan bir kadın ile bir erkek de var.
Bunlar, Pina Bausch’un 2009 yılında, ani bir şekilde aramızdan ayrılmasından 18 gün önce prömiyerini gerçekleştirdiği “…como el musguito en la piedra, ay si si si...” (“…kayadaki yosun gibi, ah evet evet evet…”) adlı 160 dakikalık son yapıtının beni en çok etkileyen sahnelerinden bazıları.

Son yapıt 
John Berger bir yapıtın hangi bağlamda yaratıldığını bilmek ile bilmemek arasındaki farkın yapıtı seyredendeki algıyı ve yapıtın anlamını nasıl değiştirdiğini Vincent Van Gogh’un son tablosunu örnek vererek anlatır. “Tarladaki Kargalar”ın ressamın yaptığı son tablo olduğunu öğrendiğimizde karanlık gökyüzüne ve tarladan havalanan karga sürüsüne yüklediğimiz anlamlar ve bu tabloyu görme şeklimiz değişir. Seyircinin, Pina Bausch’un son yapıtıyla da buna benzer bir ilişki kuracağını düşünüyorum. Bu yapıtı; 12-22 haziran 2009 tarihlerindeki prömiyer gösterilerinde seyredenler ile, Bausch’un bu gösterilerden yaklaşık bir hafta sonra hastalığının teşhis edilmesiyle birlikte 30 haziran 2009’da ani bir şekilde vefat etmesi bilgisiyle seyredenlerin algısı ve yapıta yüklediği anlamlar hiç kuşkusuz farklı olacaktır.

Seyircinin algısı/bakışı/yorumu dışında, spekülatif de olsa şu soruları düşünmeden de edemiyorum bu yapıt özelinde: Acaba Pina Bausch’un kendisi bu yapıtın yaratım sürecinin özellikle son aylarında hastalığına dair belirtiler hissetmiş miydi, hissettiği belirtileri herhangi bir olağanüstü duruma mı yormuştu yoksa her yapıtının prömiyeri öncesinde yaşamış olduğu doğal sıkıntılara, yorgunluğa ve strese mi bağlamıştı? Eğer her zamankinden daha yoğun sıkıntılar yaşamışsa ya da yaklaşan bir ölümü sezmişse -ki Bausch’un sezgileri çok güçlü bir sanatçı olduğu aşikar, ama tabii ölümü hiç aklına getirmemiş, kendisine kondurmamış olabilir-, bunların bu yapıtın tasarımına herhangi bir etkisi olmuş mudur?
Tabii ki seyirci olarak bu soruların cevaplarını bilmemize imkan yok; bize, seyrettiğimiz yapıtı, o yapıt hakkındaki genel ve kişisel bilgilerimizle yorumlamak kalıyor sadece.

Yalnızlık ve ıssızlık 
Yine de, yukarıdaki sorularıma dair ipuçları bulmak için, öncelikle bu yapıtın, Bausch’un seyrettiğim önceki 33 yapıtından bariz bir farklılığı var mı diye soruyorum kendime. Özellikle Bausch’un son yıllarında ortaya çıkardığı yapıtlarına baktığımda, bu yapıtların en bariz ve ortak özelliğinin solo dansların çoğalması olduğunu söyleyebilirim. Bu yapıtta ise solo danslar sayı olarak çok olmakla kalmamış, süreleri de uzamış. Doğal olarak, çok uzun süreleri kapsayan sololar sahnenin ıssızlığını ve dans eden figürlerin sahnedeki yalnızlıklarını belirgin şekilde öne çıkarıyor. Sahnede yalnızlığı yaşayan figürler sadece dans edenler olmuyor; gözleri bağlı olduğundan tereddütle ve sendeleyerek yolunu bulmaya çalışan bir erkek (Dominique Mercy), köküyle birlikte bir ağacı sırtlanmış olarak dolanan, durup çömelip ağacın gölgesinde dinlendikten sonra tekrar yola koyulan kadın (Clementine Deluy), önünden geçip giden kadınlara etmediği iltifatı bırakmadığı halde hiç birini ikna edemeyen erkek (Fernando Suels Mendoza), örtülü şık bir masada tabağına konan yemeği garson gittikten sonra masanın altına girip hızlı hızlı parmaklayarak yiyen kadın (Morena Nascimento) da sahnedeki yalnızlar arasındalar. “…como el musguito en la piedra, ay si si si...” engin bir peyzajda, zaman zaman o peyzajın ihtiva ettiği tekinsizlikle de baş etmeye çalışarak var olma mücadelesi veren yalnız figürlerin yapıtı adeta.

Bana göre, yalnızlık ve ıssızlık dışında bu yapıtın öne çıkan diğer özellikleri karanlık ve depresif oluşu. Derin ve pes tonlardaki boğuk sesli müziklerin çokluğu, loşluğun ağır bastığı ışık tasarımı ve bazı sahnelerdeki tekinsiz durumlar yapıta karanlık ve depresif atmosferini veren öğeler. Ancak bahsettiğim bu atmosfer de aslında Bausch’un sanatına yabancı değil. Belki tek bariz fark, buna benzer atmosferleri benim daha çok onun Wuppertal’de ürettiği yapıtlarında yoğun olarak görmüş olmam. Halbuki bu yapıt, Bausch’un genellikle daha çoşkulu, eğlenceli ve eski yapıtlarına göre “daha hafif” olarak nitelendirilen “Kentler ve İnsanlar” serisine ait bir yapıtı; Şili esinli.
Hoş, bu genellemenin de istisnaları yok değil, örneğin İstanbul esinli “Nefes”. İstanbul’da 2003 ve 2010 tarihlerinde seyretme imkanına sahip olduğumuz “Nefes” hatırlanacağı gibi, -aynı bu yapıt gibi- oldukça kasvetli, gizemli ve karanlık bir atmosfere sahiptir. Ancak tabii ki “Nefes”e bu karakteri veren en önemli olgulardan biri, yapıtın yaratım süreci sırasında gerçekleşen Ortadoğu’daki savaş (ABD’nin Irak’ı işgali) idi.

Şili’nin çağrıştırdıkları 
Algılama ve anlam üretme, yazımın başında bahsettiğim gibi yapıt hakkında edinilen her türlü bilginin yanısıra, seyreden kişinin öznel değerleriyle; kültürel birikimiyle, önceki deneyimleriyle ve kişisel ilgi alanlarıyla yakından ilişkili. Bausch’un bu yapıtının Şili hakkında olduğunu bilmenin ötesinde, seyircinin kişisel olarak Şili hakkındaki bilgileri bu yapıtı anlamlandırmasında önemli bir rol oynar hiç kuşkusuz. Örneğin, eğer Şili’nin politik tarihinde Salvador Allende gibi hümanist bir başkanın General Pinochet tarafından askeri darbeyle katledildiğini, ülkenin uzunca bir süre yoğun baskı ve dehşetengiz katliamlar yaşadığını biliyorsanız, Bausch’un bu yapıtının sahne tasarımını oluşturan bomboş sahnenin zemininde yapıt boyunca zaman zaman ve belli belirsiz ortaya çıkıp kaybolan çatlakların yarattığı derin ve gizemli gerilimi bu bağlamda okuyabilirsiniz. Ya da; Şili’nin geçirdiği büyük depremlerden haberdarsanız, zemindeki çatlakların dansçılar için yarattığı tehlike hali size bununla ilgili bir şey söylüyor olabilir. Bunların hiç birini bilmiyorsanız; o çatlakları genel olarak insankızı ve insanoğlunun ruh hallerindeki kırılmalara, parçalanmalara ve duyguların ucu bucağı görünmeyen derinliklerine yoracaksınızdır belki de.
Ya da örneğin, bir mimar arkadaşınız geçmiş bir zamanda Şili’nin Atakama Çölü’ne rasathane projesi tasarlamak üzere gitmişse, oranın enginliğine, ıssızlığına ve karanlığına dair bir fikriniz var demektir ve o zaman bu yapıta hakim olan tenha peyzaj, yapıtın bir sahnesinde zeminde mumlarla oluşturulan yıldız kümesi ve sırtüstü yatıp yukarıyı seyreden dansçıların görüntüsü size bir şeyler ifade edecektir.
Eğer Şili’nin Güney Kutbu’na doğru incelen kısmı Patagonya’nın devasa büyüklükte buzul ovalarıyla kaplı olduğunu da görmüşseniz bir fotoğrafta, sahne zemininin beyaz rengi ve çatlakları sizin için başka bir anlam kazanacaktır.
Artık neredeyse hepimizin bildiği Şili şaraplarının son yıllarda dünyada kazandığı takdir ise yapıtın bir sahnesinde ellerindeki şarap şişlerini yukarı kaldırmış duran dansçıların görüntüsünde cisimleşecektir zihninizde.

26 yıl boyunca Bausch’un yapıtlarına sahne tasarımı yapan Peter Pabst’ın bu inanılmaz etkileyicilikteki çatlaklarını görünce benim aklıma ise, Kolombiyalı güncel sanatçı Doris Salcedo’nun 2007 tarihli “Shibboleth” isimli yerleştirmesi geldi. Salcedo bu işinde Tate Modern’in ünlü Türbin Salonu’nun zeminine devasa bir yarık açmıştı.

Şili’yle ilgili olarak bir seyirci olarak bilemeyecekleriniz ise, Pina Bausch’un bu ülke ile olan kişisel bağları.
Bausch, uzun yıllardır hayat arkadaşı olan Rolf Borzik 1980’de ani bir şekilde kanserden ölünce, aynı yıl topluluğu ile Şili’ye yaptığı turne sırasında tanıştığı Şili’li edebiyat profesörü ve şair Ronald Kay ile evlenir. Bir yıl sonra oğlu, günümüzde Pina Bausch Vakfı’nın başkanı olan, Salomon Bausch doğar. Yani Bausch’un bu ülkeyle olan bağları, herhangi bir “Kentler ve İnsanlar” serisi şehrinden/ülkesinden daha derindir ve daha uzun bir süreye yayılmıştır.
İlginç bir tesadüf ise; topluluğun özellikle bu yapıtın araştırma gezisi esnasında Şili’nin başkenti Santiago A Mil’de provalar için kullandığı kültür merkezinin sahibi Joan Jara’nın, Bausch’un da hocası ve gençliğindeki yol göstericisi olan ünlü Alman koreograf ve eğitimci Kurt Joss’la çalışmış olmasıdır. Bausch’un ilk yıllarından itibaren yanında olan dansçılarından Dominique Mercy bu bağlantının ortaya çıkmasıyla Şili’de bir “aile ortamı”nın oluştuğunu söyler bir röportajda.
Joan Jara’nın, Pinochet rejimi sırasında öldürülen Şilili tiyatro yönetmeni, şarkıcı ve aktivist Victor Jara’nın eşi olduğunu da belirtmekte fayda var.
Ve bu noktada ayrıca şu bilgiyi de eklemek iyi olur: Bausch’un bu yapıtına adını veren sözlerin alındığı “Volver a los 17” şarkısının bestecisi, bizlerin daha çok “Gracias a la vida” şarkısıyla tanıdığı, politik tarafı da olan Nueva Cancion (Yeni Şarkı) akımının kurucusu ve aktivist Violeta Parra’ya ait ve Victor Jarra da hayat görüşü olarak Parra’dan oldukça etkilenmiş olan bir sanatçı. 

Clementine Deluy (Fotoğraf: Foteini Christofilopoulou) 

Tsai-Chin Yu (Fotoğraf: Ursula Kaufmann) 

Morena Nascimento, Damiano Ottavio Bigi, Rainer Behr (Fotoğraf: Foteini Christofilopoulou)

Eddie Martinez ve kadın dansçılar (Fotoğraf: Ursula Kaufmann)

Kadın Dansçılar (Fotoğraf: Foteini Christofilopoulou)

Kadın Dansçılar (Fotoğraf: Ursula Kaufmann)

Topluluk (Fotoğraf: Ursula Kaufmann)

Topluluk (Fotoğraf: Foteini Christofilopoulou)

Clementine Deluy (Fotoğraf: Ursula Kaufmann)


Bausch’un karakteristikleri 
“…como el musguito en la piedra, ay si si si...” gerek biçimsel (sololar, topluluk dansları ve tiyatral durumlardan örülü parçalı/kolaj kompozisyon, eklektik müzik seçimi, rengarenk gece kıyafetleri içindeki kadın ve koyu renklerdeki takımların içindeki erkekler, etkili, görkemli ve zaman içinde dönüşen sahne tasarımı, sahneyi verevine kesen çizgiler, sahne önüne doğru yürümeler, seyirciyle iletişim) gerekse içerik (tutku, arzu, baştan çıkarma, hasret, acı ve imkansızlık gibi temaların, şefkat ve samimiyet arayışlarının ironik, absürd ve mizahi bir dille ortaya serilmesi, rüyaların, ninnilerin ve çocukluk anılarının/oyunlarının kullanımı) olarak Bausch’un damgasını taşıyan bir yapıt.

Kadın her Bausch yapıtında olduğu gibi yine merkezde, ama tabii her zamanki gibi zıt kutbu erkek ile birlikte. Yerde köpek posizyonunda duran kadını iki erkek sahnede farklı yerlere taşıyorlar ve kadın havlamaya başlıyor. Dört-beş erkek boşlukta öylesine duran kadının etrafında durduraksız dolaşıyorlar, her seferinde arlarından biri onu kukla gibi kaldırıyor ve başka bir yere koyuyor. Erkekler kadınları ellerinden tutup sahnenin ortasına atıyorlar. Erkekler kadınları bacaklarından tutarak havaya kaldırmış ve onların etekleri arasında kaybolmuş olarak sahnenin farklı noktalarına gelerek duruyorlar (bu sahnede kadınların uzun kıyafetlerinin eteklerinden dolayı erkeklerin kadınları nasıl tutup kaldırdıkları anlaşılmıyor, kadınların rengarenk eteklerinin altından sadece siyah pantalonlar gözüküyor ve bu durum bir acayiplik hissi yaratıyor). Erkeklerin ağızlarıyla yere fırtlattıkları şişe mantarlarını kadınlar topluyorlar...

Ve tabii erkeği bir oyun aracı gibi manipüle eden, kullanan kadın figürü de Bausch’un favorilerinden. Kaldırdığı kolunu her seferinde aşağıya bıraktığında bir erkek tarafından tutulup öpücüklere boğulan kadın. İki erkeğin gömleklerini çıkarıp ve üzerlerine oturup onlara sırasıyla şınav ve mekik çektiren kadın.

Yapıtta dansçıların ikili, üçlü ya da topluluk olarak yaptıkları şefkat ve keyif sahneleri, mutluluk anları da yok değil, son yıllardaki bütün Bausch üretimlerinde olduğu gibi. Kadınlı erkekli hep beraber yerde arka arkaya dizilip birbirlerinin üzerlerine eğilirken öndekinin saçlarını okşamaları. Kadınların önde solda erkeklerin sağda arkada yanyana dizili olarak yere yüzüstü yatıp üst bedenlerini kaldırarak baş, el ve kollarını kullanan ve bir yandan da biz seyircilerle flört eden hareket koreografisi. Bir kadının yere kulağını dayayıp bir erkeğin onun önünden yürümesiyle oluşan ayak seslerini-titreşimlerini saf bir mutlulukla dinlemesi/hissetmesi ve kadının el işaretiyle erkekten tekrar tekrar yürümesini talep etmesi (bu sahnedeki kadın ile erkeğin gerçek hayatta baba-kız, Dominique Mercy ile Thusnelda Mercy, olmaları bu sahnedeki mutluluk ve saflık hissini çoğaltıyor kanımca). Erkeğin kendilerine doğru havaya attığı patatesleri kadınların eteklerini örtü gibi yaparak yakalamaları. Bir kadının eteğini örtü gibi yaparak taşıdığı ve onu kovalayan erkeğin eteğe alttan vurmasıyla havalanan samanlardan oluşan yağmur altında ikisinin öpüşmesi. Yerde yanak yanağa yatan kadın ile erkek. Sırt üstü yatmış kadının, açarak yere serdiği saçlarının üzerine yüzünü koyan erkek.

Her zamanki gibi, imkansızlık ile absürdlük arasındaki sınırda dolaşan kadın ve erkekler de var bu Bausch yapıtında. Kadının içtiği sigaranın dumanını elleriyle havada yakalamaya ve onunla oynamaya çalışan erkek. Tasmayla havada gezdirdiği balığına yürümeyi öğreten kadın. Üzerinde sadece siyah erkek ceketi, ayaklarında kırmızı ince topuklu kadın ayakkabılarıyla dolaşan erkek. 

Performanslar 
“…como el musguito en la piedra, ay si si si...”nin 2009’daki prömiyer gösterisinin kadrosundaki 16 dansçıdan çoğu, topluluğun genç neslinden oluşuyordu. 2014 yılında ben bu gösteriyi ilk defa seyrettiğimde kadro değişmemişti.

Barmen Operası'nın önü...

Gösterinin başlamasını beklerken...
(Fotoğraflar: Mehmet Kerem Özel, Barmen Operası-Wuppertal, 3.10.2019)

Topluluk 2019-2020 sezonunu; ekim ayının başında (3-6 Ekim 2019), Bausch’un 10. ölüm yıldönümünü anma etkiliğinin bir parçası da olarak, bu yapıtın gösterimleriyle açtı. Bu seferki kadroda özgün kadroda yer almayan beş yeni dansçı vardı; yani yapıtın kadrosu iyice gençleşmişti. Örneğin topluluğun 25 senedir dansçıları olan Eddie Martinez ile Rainer Behr’in yerini, beş yıldır toplulukta olan Türk asıllı Çağdaş Ermiş ve topluluğa bu yıl katılmış olan Christopher Tandy devralmışlardı. Dolayısıyla, konuşmaların ve teatral durumların iyice az olduğu, uzun süreli solo dansların ağırlıklı olduğu bu yapıtın performans kalitesi yeni gelen dansçılarla düşmedi, tam tersine daha da gençleşmiş bu kadro, en az özgün kadronun performansı kadar etkili bir icra sundu. Thusnelda Mercy’nin yerine dans eden Stephanie Troyak en az onun kadar ışıltılı ve kıvraktı. Christopher Tandy, ilk akşamki (3 ekim 2019) gösterimin bitimine üç dakika kala feci şekilde baş parmağını kırmadan öncesine kadar, özgün yapımda Behr’in dans ettiği bölümlere duygu ve derinlik, Çağdaş Ermiş de Martinez’inkilere tazelik kattılar.

Dansçılar selamda...
(Fotoğraf: Mehmet Kerem Özel, Barmen Operası-Wuppertal, 3.10.2019)

Hem prömiyer gösterimlerinde hem de bu yeni sahnelemede dans edenlere gelince; gösteriyi açan ve kapatan sahnelerdeki uzun soloları ve Damiano Ottavio Bigi ile olan düetinde Silvia Farias Heredia; Bausch’un alameti farikası olan kavislenen beden, bükülen gövde ve kıvrılan kol hareketleriyle, hızlı ve dalgalı dönüşlerle ve uzun saçlarının hareketlerin kıvrımlarını çoğaltan etkisiyle göz doldurdu. Kırmızı gece kıyafeti içindeki Clementine Deluy ihtişamlı bedeninin ve uzun kollarının bütün avantajından faydalanarak icra ettiği enerjik solosuyla seyirciyi yine mest etti. Kısa boyu, sevimli tavırları ve çocuksu enerjisiyle Ditta Miranda Jasjfi ilk defa huzursuz, gergin ve özellikle sonuna doğru saçlarını parmaklarının arasıyla açarak cadıvari bir imgeye büründüğü solosuyla yine çok etkileyiciydi.

Pina için bir akşam
Wuppertal Barmen Operası'nda 3 ekim 2019 tarihindeki “…como el musguito en la piedra, ay si si si...” gösteriminin ardından 40 dakika ara verildi ve sahne “Ein Abend für Pina” (Pina için bir Akşam) başlıklı, Bausch’un 10. ölüm yıldönümünü anma etkinliği için hazırlandı. Bu esnada fuayede seyircilere kanepeler ikram edildi, Pina Bausch'la yapılmış söyleşi videoları oynatıldı.

Fuayedeki video gösterimlerinden...

Anma etkinliğinin başlamasını beklerken...
(Fotoğraflar: Mehmet Kerem Özel, Barmen Operası-Wuppertal, 3.10.2019)

Salona geri döndüldüğünde sahnede seyirciyi Bausch’un “Café Müller” ile “Bandoneon” yapıtlarındaki siyah ve kahrevengi masa ve sandalyelerle kaplı, ve önde sağda bir piyanonun, arkada solda şarapların sıralandığı bir masanın, sol arkada bir boy aynasının olduğu bir mekan karşıladı. Josephine Ann Endicott, Benedicte Billiet, Barbara Kaufmann, Beatrice Libonati gibi artık toplulukla dans etmeyen ama dirsek temasları devam eden eski dansçılar, eski nesilden hala toplulukla dans eden kıdemki dansçılar ve yeni dansçılar mekanı doldurmuştu. Bausch’un yapıtlarının müzik direktörlüğünü yapan Matthias Burkert de sahnedeydi. Herkes Pina için oradaydı; birileri arkada birbirlerine tango öğretiyor, başkaları önde piyanoda bir caz standardı çalıp söylüyor, şarap içiyor, sandalyelerde oturuyor, etrafta dolaşıyordu.
Sonra sahnede eşzamanlı olarak; teker teker mikrofonu alıp Pina’nın konuşmalarından parçalar okudular, “1980 – Ein Stück von Pina Bausch” (1980 – Bir Pina Bausch Yapıtı), “Nur du” (Sadece Sen), “Ein Stück mit dem Schiff” (Gemiyi Yapıt) gibi yapıtlarından kısa bölümler oynadılar, bazıları en sevdikleri dans veya tiyatral sahneleri tekrarladı, örneğin Aida Vainieri Wim Wenders’in “Pina” filminde de oynadığı yastıklı robot tiplemesini yaptı, Andrey Berezin dolunayı simgeleyen dansını tekrarladı, eski, yeni, Pina’yı şahsen tanımış tanımamış bütün dansçıların her biri Pina’yla ya da onun yapıtlarıyla nasıl tanıştıklarını, ilk karşılaşmalarını anlattılar, Bausch’un İstanbul’da sahnelenen ilk yapıtı “Der Fensterputzer” (Cam Temizleyicisi)’ndeki bir sahneye benzer şekilde dansçılar Pina’lı fotoğrafları sahnenin en önüne gelip seyircilere gösterdiler ve hediye ettiler, seyircilere meyva dağıttılar.



Anma etkinliğinin ardından...
(Fotoğraflar: Mehmet Kerem Özel, Barmen Operası-Wuppertal, 3.10.2019)

Ve bu müthiş yoğun ve duygulu 45 dakikalık birlikteliğin ardından çok doğal bir şekilde Nazareth Panadero seyircileri sahneye davet etti; birlikte tango yapmak, sohbet etmek, bir şeyler içmek ya da sadece sandalyelerde oturmak için. Böylece anma etkinliğinin net bir sonu olmadığı için, alkış da olmadı; sanki dansçılar Pina’yı andıkları bir etkinlikte kendilerine alkış istememişlerdi.
Dansçılar seyirciler ile birlikte sahnede kalabalık bir aile olup, hayranı oldukları “anne”leri Pina’yı anmaya devam ettiler…

11 Aralık 2010 Cumartesi

rüya ile kabus arasında yapılan tatlı mambo: pina bausch’un “sweet mambo”su


regina advento, clementine deluy, julie shanahan (fotoğraf: k. h. krauskopf)


son yıllardaki çoğu pina bausch yapıtının aksine "sweet mambo" çoşku veya neşe içinde topluca edilen bir dansla değil, bir soloyla sonlanıyor.
alışılmadık bir son!

yine, pina bausch’un son yıllardaki diğer yapıtlarının aksine, "sweet mambo"da bir dansçı topluluktan biraz daha ön planda. zaten yapıtı bitiren soloyu dans eden de o: julie shanahan.

(fotoğraf: bo lahola)


(fotoğraf: bettina stöss)

julie shanahan bir erkeğin kollarında havaya kaldırılmışken, diğer bir erkeğin tuttuğu bembeyaz yastığa bırakıyor kendini... kucağında kocaman bir yastık, iki erkeğin uçlarından sıkıca tuttukları beyaz çarşafa bırakıyor; yaylanıp kalkıyor, tekrar atıyor kendini yumuşak çarşafa… onu ismiyle canhıraş çağıran sese doğru koşarken her seferinde iki erkek tarafından kollarının altından tutularak havaya kaldırılıp geri sürükleniyor; "let me go! let me gooo!" haykırışları eşliğinde defalarca koşuyor sese doğru, defalarca erkeklertarafından geri sürükleniyor; defalarca tekrarlanıyor bu gidiş-geliş; "julieeee!!!" diyerek onu çağıran ses her defasında daha acı, daha tiz haykırdıkça...
solo dansı, iki erkeğin birer ucundan tutup sahnede verevine ileri geri taşıdıkları büyük siyah masayla durmadan kesiliyor; shanahan kah masanın altına yuvarlanıyor, kah belinden kırılıyor masanın temasıyla... erkeklerden biri onu belinden tutup havaya kaldırarak tül perdelerin ardından defalarca öne doğru hızla taşıyor; her defasında geri dönüp tekrarlıyorlar bu ritüeli; tül perdenin shanahan’ın suratını yalaması keyifini..
julie shanahan tuttuğu tuğla şeklindeki ağır taşı ikiye ayırdıktan sonra kollarını iki yana açıp yüksekten aşağıya bırakıyor parçaları; iki yanındaki erkekler yere değmeden son anda yakalıyorlar taşları. iki kere daha tekrarlanıyor bu sahne… bir kova suyu üstüne boca ediyor, erkeklerin getirdiği her yeni kova suyu üzerine dökerek sanki uyanmak istiyor gördüğü kabustan; ayılmak istiyor belki de…



julie ann stanzak
garip bir şekide, “sweet mambo”da rol alan yedi kadın dansçıdan dördü (julie shanahan, julie ann stanzak, helena pikon, clementine deluy) fizik, duruş, zarafet ve endam açısından birbirlerine -ve pina bausch’a- çok benziyorlar; sadece saç renkleri farklı. çok dikkatli olmadığınız -ya da kendinizi kaptırdığınız- takdirde, hele de marion cito’nun zarif kostümleri içinde, karıştırılmaları çok olağan.

garip çünkü dördünün bu yapıtta rol almaları bir tesadüf.
pina bausch “sweet mambo”da, ondan bir sene önce hazırladığı “bambo blues”da rol almayan dansçılarıyla çalışmış.
2007’de hindistan üzerine olan ”bambo blues”u oluştururken dansçılarına sorduğu soruları, 2008’de bu sefer, o yapıtta çalışmamış olan dansçılarına sorarak bir deneme yapmak istemiş: “aynı sorular farklı dansçılara yöneltilirse, aynı çıkış noktası farklı dansçılarla ele alınırsa ortaya nasıl bir yapıt çıkar?” denemesi.

dolayısıyla; fizik, duruş ve endam olarak birbirine çok benzeyen dört kadın dansçının bu az kadrolu (sadece 10 dansçı) yapıtta bir araya gelmeleri sadece bir tesadüf. ama “sweet mambo”nun, pina bausch’un son dönem yapıtlarıyla karşılaştırıldığında; yoğunluğu, kişiselliği ve samimiyetiyle öne çıkması tesadüf olmasa gerek.
bu melankolik yapıt, genel olarak bakıldığında pina bausch tarzının devamı niteliğinde olsa da, son yıllardaki yapıtlarının olmadığı kadar karanlık, duygulu, derin, gizemli ve içkin haliyle; tatlı bir rüyadan ziyade acı bir kabusa yaklaşan atmosferiyle belki de pina bausch’un bir yıl sonraki ölümünün habercisi…

“sweet mambo”nun yoğun melankoli kokan, karanlık ve gizemli tonunun gerekçelerinden biri, bu yapıtta rol alan 10 dansçının topluluğun en eskilerinden olmaları. pina bausch’un, aynı sorulara maruz kalan “gençler” ile oluşturduğu 16 dansçılı “bambo blues”un hareketli, dışa dönük, tatlı-komik halinden eser yok “sweet mambo”da; “sweet mambo” yaşın ve tecrübenin getirdiği karamsarlığı, koyu ironiyi ve ağır zarafeti taşıyor.

…

regina advento (fotoğraf: marteen vanden abeele)
regina advento
kadınlar pina bausch’un alter-egosu mu acaba diye sordum ya; tam da bunu olumsuzlarcasına, üçü kadın biri erkek dört dansçı yapıtın içerisinde belli aralıklarla seyircilere dönerek adlarını söylüyorlar ve ardından, “sakın unutmayın!” diye tembih etmeyi unutmuyorlar.
regina advento adının “regina” değil, “rejina” da değil, “hejina” olarak telaffuz edildiğini söylüyor. julie ann stanzak burnunun, bacaklarının, melankolisinin, gözlerinin ve karakterinin hangi aile fertlerine çektiğini belirttikten sonra, “kulaklarım ise sadece bana has” diyerek bitiriyor konuşmasını; adının julie ann stanzak olduğunu ve bunu unutmamamız gerektiğini söylemeyi ihmal etmeden. nazareth panadero ön adının şehir ismi, soyadının ise fırıncı anlamına geldiğini açıklıyor; daphnis kokkinos ise askerde boyu sorulduğunda 180cm dediğini, karşılığında “herkes öyle söylüyor. senin boyun 177cm olsun” cevabını aldığını ve nüfuz cüzdanına bu yüzden 177 yazıldığını ama gerçek boyunun 180 olduğunu söylüyor ve ekliyor: “adım daphnis kokkinos, sakın unutmayın!”

pina bausch her yapıtında sahne-salon, sanatçı-seyirci arasındaki duvarı yıkmaya yönelik teatral sahneler kullanır. yapıtlarında dansçılar sahne üzerinde birbirlerine seslenirlerken gerçek isimlerini kullanırlar; hele de wuppertal seyircisi için onlar kapı komşusu, komşunun oğlu-kızı gibidirler; bu kadar yıldır wuppertal’de izlediğim gösterilerde salonda ve fuayedeki gözlemlerime dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki seyircilerin çoğu dansçıları adlarıyla tanırlar. dolayısıyla; dansçıların isimlerini söyleyerek kendilerini tanıtmaları ve daha da ilginci, ardından “sakın unutmayın!” uyarısı yapmaları müthiş bir hüzün barındırıyor kanımca. bu sahneler; “unutulmak” ve “hatırlanmaktan” başlayıp “benimsenmek”, “kendini kanıtlamak zorunda olmak” ve oradan da “kendin olmaya çalışmak”a kadar giden anlamlar barındırıyor.

ve aynı zamanda; samimiyet ve kendini karşındakine sonuna kadar açma cesareti ve arzusu.
julie ann stanzak yukarıda bahsettiğim sahneden hemen sonra ön sıradaki erkek seyircilerden birine gidip elbisesinin yan fermuarını sonuna kadar açtırıyor; askılar omuzlarından düşmüş, fermuarı açık, elleri elbisesini göğüslerinde tutar şekilde kalkıyor ve onu arkada bekleyen andrey berezin’e doğru ilerliyor.

michael strecker-julie shanahan, daphnis kokkinos-julie ann stanzak, andrey berezin-regina advento (fotoğraf: ursula kaufmann)
ikinci bölümü başlatan inanılmaz güzellikteki sahne ise pina bausch antolojisine geçecek kadar mükemmel:
üç kadın sahne önüne geliyorlar ve elbiselerinin önce askılarını indiriyor sonra sırt kısımlarını bellerine kadar açıyorlar. arkalarından yaklaşan üç erkek, bellerinden boyunlarına kadar çıplak olan kadınların sırtlarına yüzlerini sürtüyorlar; öpme yok, dudaklar devreye girmiyor, sadece tenler; erkekler suratlarının her bir noktasını evirip çevirerek kadınların sırtlarında gezdiriyorlar.

bu iki sahneyi düşününce; sanki şimdiye kadar bir pina bausch dansçısının seyirciyle teması bu kadar “yakın”, kadın-erkek ilişkilerine dair sahneler bu kadar “erotik” ve “tensel” olmamıştı.

…
(fotoğraf: bo lahola)
(fotoğraf: ulli weiss)

“sweet mambo”da pina bausch’un çok sevdiği ilüzyonlar yok belki, ancak yapıt yoğun bir gizem barındırıyor.

sahnenin en arkasına asılmış kat kat, katman katman upuzun beyaz tül perdeler arasından belirerek sahneye giriyor dansçılar; aralarında kaybolarak çıkıyorlar sahneden.
zaman zaman tüllerin arkasında silüetler seçiliyor; belli belirsiz çıplak kadın silüetleri. erkekler, perdenin arkasındaki o silüet halindeki kadınların başlarını okşuyorlar, onları seviyorlar, onlara sarılmaya çalışıyorlar, başlarını kadınların karınlarına koyuyorlar. başka bir sahnede ise, bu sefer erkekler tüllerin arkasında yüzleri yukarı dönük şekilde dört ayak üzerinde durup kadınlara rahat bir kucak oluyorlar otursunlar diye…

ilk bölümde kısa bir süre sağ yandan tek bir tül perde, içine hava üflenmesiyle dolmuş olarak sahnede salınıyor tek başına.
ikinci bölümde ise; içine hava üflenen aynı perdenin içinde bu sefer bir kadın dansçı herkesten, her şeyden, sahnenin geri kalanından soyutlanmış, korunmuş ve yalnız dans ediyor. karanlık sahnede yandan gelen ışık sayesinde lirik olduğu kadar dramatik bir etki de kazanan tül perde içindeki dansçı, sırça köşkteki kuşu andırıyor; bir yandan lisa ekdahl’in ince, kırılgan sesiyle yorumladığı “cry me a river” kulaklarımızı okşuyor…

…


pina bausch komik, ironik, trajikomik anların; teatral sahne ve durumların da yabancısı değildir; bunlara bolca yer verir yapıtlarında. “sweet mambo”da onlar da en aza indirilmiş.
sadece nazareth panadero, “kasabanın soytarısı” babında eğlendirici ve komik. komşusunun papağanı ile olan sohbetini, doktorunun sesine zarar gelmemesi için ne çok bağırma ne de fısıldama uyarısını; anneannesinin ormanda annesini aradığını, bulduğunu, ama biraz geç kaldığını, bu sayede kendisinin doğmuş olduğunu anlatışını; moskova’ya gösteri için gittiklerinde öğlenleri tiyatronun kantinindeki leziz yemekler için girdikleri sıraya nasıl hep birinci olmak için koştuğunu dinledik keyifle.
yapıt ilerledikçe panadero’nun önce sarı perukla, sonra takma burun ve gözlükle kendini başkalaştırmaya çalışmasına tanık olduk. Böbürlenerek yeni küpelerini de gösterdi bizlere; kendine çıplak bir ampül tutarak bu sayede daha iyi gözüküp gözükmediğini de sordu.

nazareth panadero (fotoğraf: bo lahola) julie ann stanzak (fotoğraf: laurent philippe) andrey berezin - michael strecker - daphnis kokkinos (fotoğraf: jong-duk woo)
julie ann stanzak - daphnis kokkinos


“sweet mambo”da insanın yalnızlığını gidermesi, yalnızlığının üstesinden gelmesine dair ironik tavsiyelerde de bulundu dansçılar; içine düştükleri traji-komik durumlardan bahsettiler.
julie ann stanzak “eğer bir partiye yalnız gidiyorsanız ve giydiğiniz kıyafetten emin değilseniz, alın elinize bir bardak şampanya ve etrafa bakışlar atarak kendi kendinize “brush, brush” diye fısıldayın.” diye öğütledi bizlere. “brush, brush”ı hatta gösteri arasında fuayede denememizi de tembihledi.
aida vaineri ise los angeles’ta otelden çıktığında ona takılıp konuşmak isteyen iriyarı zenci adamla olan hikayesini, zencinin ingilizcesini taklit ederek anlattı; adam ona yaklaştıkça, vanieri geri çekilmekte, zenci “bana bir şey mi söylemek istiyorsun?” diye üsteledikçe, vanieri nasıl ürkekçe “yok, hayır, hayır” deyişini anlattı. sonra da adamın yerine geçip “konuşmak istemiyorsan konuşma, zaten artık kimse birbiriyle konuşmuyor, birbirini dinlemiyor! ben de kendi kendimle konuşurum.” deyişini oynadı.

…

“sweet mambo”nun en temel çıkış noktalarından biri hava, ve havanın en bariz cisimleşmiş şekli olarak rüzgar.
pina bausch’un 30 yıllık sahne tasarımcısı peter pabst “sweet mambo”da sadece rüzgarda sallanan kat kat, upuzun beyaz tül perdeler kullanmış. hatta pabst’a bazı sahnelerde o rüzgar da yeterli gelmemiş, rüzgarda sallanan tül perdelerin üzerine “rüzgarda dalgalanan tül perde görüntüleri” yansıtmış; katmerli hale getirmiş rüzgar hissini.
an geliyor, tüller gerçek rüzgarla mı dalgalanıyor yoksa üzerlerine yansıtılan görüntülerden dolayı dalgalanıyormuş gibi mi gözüküyor karışıyor. “sweet mambo”nun tek ilüzyonu bu gerçek-yansıma ikileminden doğuyor.

rüzgar hissi yapıtta çok basit ama mükemmel bir koreografik tasarımla da anlatılıyor.
hani rüzgar insanın yüzünde hissetmeyi sevdiği bir şeydir ya; bir erkek dansçı havaya kaldırarak perdelerin ardından sahnenin önüne doğru hızla taşıdığı kadın dansçının suratını tül perdelere yalatıyor.

…

“sweet mambo” bitmesi istenmeyen rüya ile bir an önce sonlansın diye uyanılmaya çalışılan kabus arasında bir yerdeki, aradaki, eşikteki ruh halini anlatıyor sanki.

rüyada görülenin tam bir kabus olmadığı ama terlettiği, sersemlettiği insanı; rüyada ne gördüğünü tam da hatırlamadığı insanın, ama huzursuz olduğu; hayal meyal hatırlananın cinsellik de içerdiği, ama doğal değil olağandışı bir cinsellik; uyanmaya çalışınca allak bullak olduğu insanın; sersemlik ve kendine gelememe hali içinde; nerede olduğunu, o tarafta mı yoksa bu tarafta mı, algılayamadığı insanın o anlar vardır ya; tekinsizlik, gizem, karanlık, bilinmezlik barındırırlar; ürkütür insanı; işte öyle bir hali, atmosferi anlatıyor gibi “sweet mambo”.

tül perdelere yansıtılan bir ormanın gece görüntüsü, gecenin sesleri, ağustos böcekleri, loşluk… yastıklar, çarşaflar… haykırışlar, hedefe defalarca koşmaya çalışıp varamamalar… dört ayak üstünde sürünerek yürüyen, abartılı maskeleriyle sado-mado cinsel fantezilerini tatmin eden kadın ve erkekler… her defasında bedeninin ağırlığını bir tarafa yükleyerek dört ayak üstünde salına salına dolaşan kadın ve erkekler… uyanmak için boca edilen sular… tüller arasında gezinen, belli belirsiz görülen çıplak kadınlar… opera dürbünüyle uzaktaki bir şeyi seyrederken bir yandan da dizinde oturduğu erkeğin yukarı aşağı oynatışlarıyla orgazm haykırışları çıkaran kırmızı jartiyerli kadınlar… kendisini çağıran sese ulaşmaya çalışan ama bir türlü varamayan; “let me go! let me go!” diyerek haykıran kadınlar… “run! run! run!” diye bağırarak, önden koşan erkek tarafından saçından ve eteğinden çekiliyor halde koşan/kaçan kadınlar… eteğinin içine aldığı havayla kabaran simsiyah, askılı bir gece elbisesi giymiş kadının, elbisesini askılarından tutup kaldırarak, başı gökyüzüne çevrili, mikrofonsuz söylediği “little bird” şarkısı…
işte bütün bu sahneler “sweet mambo”nun tatlı rüya ile acı kabus arasında arada, eşikte olma halini betimliyorlar.

…

helena pikon (fotoğraf: marteen vanden abeele)


pina bausch yapıtlarını insankızı ve insanoğlunun bilinçaltına yerleşmiş duygu ve durumlardan; insan beyninin ve kalbinin bilinmeyen gizli dünyasından esinlenerek ortaya çıkarır; yapıtları bu duygu ve durumları, bu gizli dünyayı anlatır.
belki de bu yüzden pina bausch yapıtları hakkında konuşmayı tercih etmez; her seyircinin kendi birikimi ve gözüyle izlemesini ve yorumlamasını ister.
anlaşılması, sırrına vakıf olunması zordur aslında pina bausch’un yapıtlarının.

“sweet mambo” 10 dansçıdan oluşan dar kadrosuyla alçakgönüllü; bir oda müziği yapıtı kadar derin; yoğun ve içkin atmosferiyle diğerlerine -hele de son dönemki yapıtlarına- nazaran anlaşılması daha zor bir yapıt.
samimi ancak seyirciye sunduğu ipuçları sınırlı.
bir anlamda “café müller”in devamı gibi. hatta “café müller”den de soyut, çünkü fiziki mekana dair hiçbir bariz referans içermiyor.
“sweet mambo” arafta olma hali gibi sanki; tam olarak tanımlanamayan bir yerde, boşluktayız, ama ayaklarımız yere de basıyor; zemin sağlam değil belki, ama kaymıyor da ayaklarımızın altından.

pina bausch’un, son 20 senedir önemli bir toplam oluşturan şehirler üzerine yapıtlarının aksine, wuppertal’de çıkmış bu yapıt, diğerleri gibi albenili, nefes kesen, cazibeli sahneler (gül dağları, şelaleler, sağanak yağmurlar, lapa lapa karlar, binlerce karanfil); komik, hafif ve neşeli durumlar (hamam sahneleri, su oyunları, açan çiçekler altında öpüşen çiftler) barındırmıyor.


“sweet mambo” her şeyden arınmış, azaltılmış; süsü, dikkat dağıtacak, göz alacak ögesi olmayan; sadece gerekli olanla yoğunlaştırılmış bir yapıt. belki de bir başyapıt!
“sweet mambo” zaman zaman duru, zaman zaman fırtınalı ama nasıl olursa olsun sade; yoğun; içerden, çok çok derinlerde, öze dair; açık ve samimi ama aynı zamanda çok da kişisel, çok pina bausch’a ve dansçılarına “ait” bir yapıt; güçlü ve sağlam!

…

2008’deki prömiyerinde alman eleştirmenlerin genel olarak -pina bausch'un kendini tekrar ettiğini ve bildik sahnelerden oluştuğunu iddia ederek- pek beğenmedikleri, ancak wuppertal seyircisinin çok sevdiği ve 10 dakika boyunca ayakta alkışlandığı “sweet mambo”, benim izlediğim 26-27 kasım 2010 tarihli akşamlarda da seyirci tarafından, topluluğu beş defa selama çıkaran uzun ve çoşkulu bir alkışla ödüllendirildi...
regina advento (fotoğraf: jong-duk woo) helena pikon (fotoğraf: bettina stöss) daphnis kokkinos - julie ann stanzak (fotoğraf: ulli weiss)

nazareth panadero - clementine deluy - julie ann stanzak - julie shanahan
koreografi olarak ise; julie shanahan’ın birinci bölümde uzun bir solosu ve michael strecker ile bir duosu var: yapıtın hemen ikinci sahnesinde julie shanahan önce kollarını okşayarak başlıyor solosuna, ardından sahnenin arkasında asılı kat kat beyaz tül perdeler rüzgarla birlikte dalgalanmaya başlıyorlar; shanahan adeta rüzgarla okşuyor kollarını…
yapıtın ikinci bölümünde ise ikinci bir solosu ve bunu tekrar ederek yapıtı sonlandırdığı solosu var. shanahan rüzgarla savrulan etekleriyle, delicesine savrulan tül perdeler arasında kaybolurken ışıklar yavaş yavaş sönüyor ve “sweet mambo” bitiyor…

…

julie shanahan'ın bedeninde pina bausch'un ruhunu mu izliyoruz acaba; julie pina’nın bir nevi alter-egosu mu diye sormadan edemiyor insan.
belki de pina bausch’un bütün kadın dansçıları onun birer alter-egosudur? (fotoğraf: laurent philippe)

(fotoğraf: oliver look)