regina advento etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
regina advento etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2012 Cuma

devasa ormanın derinliklerindeki ruhlar: nur du / pina bausch







(kolajlar "nur du"nun program broşüründen alınmıştır. 
fotoğraflardaki suratlar tanztheater wuppertal dansçılarına aittir.)



genel bir değerlendirmeyle bütün yapıtları rüyalar, anılar, ilişkiler, yalnızlık ve cinsellik üzerine olan pina bausch'un, besleneceği en verimli topraklardan biri amerika, özellikle de batı amerika-los angeles-hollywood olsa gerek.
adı, ünlü the platters grubunun "only you" şarkısının almanca çevirisi olan "nur du" (sadece sen), tam da oradan, amerika'nın batısından esinlenen bir yapıt; tanztheater wuppertal ile los angeles kaliforniya üniversitesi, arizona devlet üniversitesi, berkeley kaliforniya üniversitesi, austin teksas üniversitesi, darlene neel presentations, rena shagan associates, inc. ve the music center inc. kurumlarının ortak yapımı. 1996 tarihli.

sahne tasarımının devasalığı yüzünden şimdiye kadar sadece; 1996'da wuppertal'de ve ortak yapımcı kurumların şehirlerinde, 1997 paris'te ve 2002'de napoli'de sahnelenebilmiş.
topluluk "nur du"yu son sahnelenişinden 10 yıl sonra bu sezon, yaratım süreci kadrosunun üçte biri değişen kastıyla tekrar çalıştı; önce mayıs 2012'de wuppertal'de, sonra haziran'da londra'da sahneledi.

ara dahil 190 dakikalık süresiyle pina bausch'un en uzun yapıtlarından biri olan "nur du", londra temsilleri sonrasında ingiliz eleştirmenlerden en çok, bir çok başka bausch yapıtı hakkında yazdıkları gibi, "yeniden kurgulanmalı, kısaltılmalı" yorumunu aldı. ancak, başka bir ingiliz eleştirmen judith mackrell'in de dikkat çektiği üzere; bausch'un yapıtlarının deneyimlenmesi seyirci ile sahnedekilerin beraber ve ortaklaşa zaman geçiriyor olmalarıyla yakından ilişkili; her yapıt bir yolculuk ve her yolculuğa dansçılarla birlikte çıkılıyor..

topluluk, mayıs ayındaki wuppertal gösterilerinde ise çoşkuyla alkışlandı; 5-6 defa selama çıkarıldı. pina bausch'u ve 2009'daki ani kaybının ardından adeta öksüz kalan tanztheater wuppertal'i sahiplenen ruhr bölgesi sanatseverleri, her zamanki desteklerini çoşkulu bir şekilde gösterdiler.

...

(fotoğraf: maarten vanden abeele)

"nur du" bir ormanın içinde geçiyor. alman (orta avrupa) kültürünün vazgeçilmez öğelerinden/kavramlarından biri olan "urwald" (kadim/ilk orman) mitolojinin ve masalların diyarıdır. mekan olarak orman, kalbi yeni zamanların masallar, rüyalar, harikalar diyarı hollywood olan batı amerika'dan esinlenen bir sahne yapıtı için biçilmiş kaftan.
kadimliğinden midir, amerika'nın her şeyi ekstra büyük ölçeğinden midir, yoksa çoğu ormanın yok edildiği dünyamızda çevreci bir bilinçle midir bilinmez, "nur du"nun sahnesini kaplayan sekiz redwood ağacı devasa büyüklükte tasarlanmışlar; her birinin çapı 3.5-4 metre kadar; sadece başlangıçları ve gövdelerinin alt kısmı gözüküyor; o kadar büyükler ki, herhangi bir dal bile görünür seviyede değil. dansçılar, ya harikalar diyarı'nın şurupla küçülmüş alis'i gibiler, ya da güliver'i esir alan cüceler...
"urwald" kadim olduğu için, baltanın da girmediği ormandır aynı zamanda. "nur du"nun ormanında ise devasa ağaçlarından biri kesilmiş, bir diğerinin gövdesinde bir balta yarığı var. demek oluyor ki, pina bausch'un ormanına balta girmiş; insan eli değmiş. hem de devasa bir balta, insan ölçeğinden çok büyük bir balta, bir devin kullanabileceği bir balta, çünkü ağaçtaki yarık yerden 3-4 metre yükseklikte ve içine bir insan girebilecek büyüklükte..




yapıt boyunca ağaçların kovukları, dip kıvrımlarının arası mekanlaşıyor, dansçılar tarafından kullanılıyor; balta yarığının içinde bir adam yaşıyor, yatıp sigara tüttürüyor (jan minarik'in yarattığı bu karakteri yeni kastta michael strecker canlandırıyor); ağaçaların gövdelerine merdiven niyetine ahşaptan kalaslar saplanıp tırmanılıyor; aralarında dans ediliyor, kaybolunuyor; kovalamaca oynanıyor; en arkadakine, siyah kanatlar takmış bir dansçı (yine jan minarik/michael strecker) tırmanıyor ve yukarıda görünmez oluyor, bir zaman sonra aynı dansçı tekrar aşağıdan yukarıya tırmanıyor...
ara ara, yukarıdan kurumuş yapraklar dökülüyor tek tük; dansçılar üzerlerinde hareket ettikçe ince ince hışırdıyor yapraklar..
ışık her değiştiğinde sahne mekanını bambaşka kılıyor; başlangıçta uzun bir süre sahnenin gerisindeki ağaç gövdeleri geçit vermez tek bir bariyer gibi algılanıyorlar; sanki ağaçlar yok da bir duvar var arkada.. bir an geliyor, ağaçların üç boyutluluğunu, silindirik geometrisini ortaya çıkaran ışıklarla ağaçlar mekanda konum kazanıyorlar; hatta sahneyi mekanlaştırıyorlar.. başka bir an geliyor, sağdaki kesik ağaç gövdesinin üzerinden ve arkadan tek bir ışık kaynağı aydınlatıyor sahneyi; sanki ay ışığı; gizemli, tekinsiz, gerilimli bir atmosfer yaratıyor..

"nur du"190 dakikasının her saniyesi dolu, her sahnesi keyifli bir seyir sunuyor; en azından benim için. "nur du" tiyatral durumlar dışında enfes dans sekansları da içeriyor. hem sololar (özellikle rainer behr, julie shanahan ve eddie martinez'inkiler) hem de topluluk dansları etkileyici koreografiler içeriyor.


regina advento'nun elinde bir sandalye sahnenin en önüne gelip, sandalyeye oturup, kollarını iki yana açarak eğilip elbisesinin uzun eteklerinden tutup kaldırarak üstüste attığı bacaklarını gösterdiği ve güler bir yüzde o pozisyonda uzun bir süre seyircileri seyretmesiyle başlıyor. bir çok farklı şekilde okunabilecek enfes bir gestus bu.
hemen sonraki sahnede julie shanahan bir gece kıyafet içinde, "i'm totally naked" demesiyle devam ediyor. shanahan ekliyor: "biliyor musunuz, aslında sizler de bütün o kıyafetlerinizin altında bütünüyle çıplaksınız!" çıplak olmayı da yine bir sürü farklı şekilde okumak mümkün; cinselliğe gönderme yaptığı gibi, korunmasız olmak, saf ve temiz olmak gibi anlamlara da çekilebilir..  

(fotoğraf: jochen viehoff)


(fotoğraf: bettina stöss)

(fotoğraf: bettina stöss)

direkt olarak hollywood'a ve amerika'ya referans veren sahneler, evrensel yorumlara da kapalı değiller:
rainer behr'in dört erkek dansçı yardımıyla ağaç gövdelerinin üzerinde örümcek adam gibi dolaşması...
dominique mercy'nin kadife bir kadın gece kıyafeti içinde, arkada kendi görüntüsünün canlı olarak yansıtıldığı büyük perde önünde sanki bir oscar gecesi davetlisi gibi konuşup hareket ettiği sahne...
nayoung kim'in başının yıldız şeklini alacak şekilde saçlarının dört yöne doğru çekilmesi..
helena pikon'un uzanıp eteğinin altından saman çıkarması...
deforme olan vücut parçaları: rainer behr'in kafasına geçirdiği şeffaf plastik torbaya su döktüğünde yüzünün aldığı şekil, fabien proville ile regina advento'nun göğüslerinin plastik kaplarla şişirilmesi..
michael strecker'in helena pikon'un vücudunu bronz rengine boyaması..
dominique mercy yürürken bir yandan da tek bir ısırık aldığı sandviçleri arkasına atıyor, onu kucağında çöp kutusu ile takip eden eddie martinez, tek ısırıklı sandviçleri kutuyla yakalayıp yiyor, sonra mercy durup etrafa bakarak: "görebildiğiniz kadar uzak her şey bana ait, evet bana ait" diyor..
michael strecker iki elindeki mikrofonları ağırlık niyetine kullanıp, kaslarını geliştiriyor..
fernando suels basketbol topunun üzerinde bütün bedeniyle kayıp, en sonunda topu başının altına getirip yastık yapıyor..

genellikle seyirciyle tatlı tatlı flört eden, seyirciye kahveler, muzlar sunan, onları öpen, öpücükler yollayan dansçılar "nur du"da pek bir hırçın ve haşinler; seyirciyle de sadist bir şekilde flört ediyorlar bu sefer:
julie stanzak torbadan çıkarıp çıkarıp "çok da lezzetli, hmmm" diyerek yerken bir yandan da seyircilere doğru uzatması ve "alın lütfen" demesi, ancak ne zaman bir seyirci elini uzatsa, hemen geri çekip vermemesi..
sahnenin önüne su döküp, üzerine basarak ön sıralarda oturan seyirciyi ıslatmak..
dominique mercy torbasından kağıtlardan evler çıkarıp, sonra onları suyla ıslatarak yıkıp buruşturuyor..
fabien prioville kağıttan bir ev maketini ateşe veriyor..

her zamanki gibi rüyalar, rüya atmosferi de yapıtın önemli bir öğesi:
nazareth panadero ve ruth amarante rüyalarından bahsediyorlar..
julie ann stanzak iyice loşlaştırılmış ve video projeksiyonla ağaçların üzerine deniz dibi görüntüsünün yansıtıldığı sahnede dans ederken, sağ taraftan havada süzülür şekilde devasa bir balina sahneye giriyor, yavaş yavaş sahnenin ortasna kadar geliyor, stanzak dans ederken, ellerini uzatıp balinaya dokunuyor..

(fotoğraf: bettina stöss)

(fotoğraf: bettina stöss)

(fotoğraf: bettina stöss)

"nur du", her yapıtında rüya aleminin sonsuz derinliklerine yolculuk eden pina bausch'un bu sefer rotasını dünyadaki en büyük rüya endüstrisinden geçirdiği etkileyici bir yapıt.
tabii ki, bausch'un bütün yapıtları gibi "nur du" da farklı okumalara açık; her seyirci kendi birikimiyle farklı algılayacak, farklı okuyacaktır. ancak seyirci faktörünün ötesinde, jung'un da belirttiği gibi "bir sanat eserinin, onu yaratan kişinin aklındaki nedenlerle ilişkisi, ancak toprak ile onun üzerinde yeşeren bitki arasındaki ilişki kadardır, ne daha az ne daha fazla."
dolayısıyla bir magnum opus olarak "nur du", yaratıcısı pina bausch'un niyetlerinin ve sınırlarının ötesinde anlamlara ve yorumlara sonuna kadar açık bir sanat yapıtı olarak çok değerli...  

11 Aralık 2010 Cumartesi

rüya ile kabus arasında yapılan tatlı mambo: pina bausch’un “sweet mambo”su


regina advento, clementine deluy, julie shanahan (fotoğraf: k. h. krauskopf)


son yıllardaki çoğu pina bausch yapıtının aksine "sweet mambo" çoşku veya neşe içinde topluca edilen bir dansla değil, bir soloyla sonlanıyor.
alışılmadık bir son!

yine, pina bausch’un son yıllardaki diğer yapıtlarının aksine, "sweet mambo"da bir dansçı topluluktan biraz daha ön planda. zaten yapıtı bitiren soloyu dans eden de o: julie shanahan.

(fotoğraf: bo lahola)


(fotoğraf: bettina stöss)

julie shanahan bir erkeğin kollarında havaya kaldırılmışken, diğer bir erkeğin tuttuğu bembeyaz yastığa bırakıyor kendini... kucağında kocaman bir yastık, iki erkeğin uçlarından sıkıca tuttukları beyaz çarşafa bırakıyor; yaylanıp kalkıyor, tekrar atıyor kendini yumuşak çarşafa… onu ismiyle canhıraş çağıran sese doğru koşarken her seferinde iki erkek tarafından kollarının altından tutularak havaya kaldırılıp geri sürükleniyor; "let me go! let me gooo!" haykırışları eşliğinde defalarca koşuyor sese doğru, defalarca erkeklertarafından geri sürükleniyor; defalarca tekrarlanıyor bu gidiş-geliş; "julieeee!!!" diyerek onu çağıran ses her defasında daha acı, daha tiz haykırdıkça...
solo dansı, iki erkeğin birer ucundan tutup sahnede verevine ileri geri taşıdıkları büyük siyah masayla durmadan kesiliyor; shanahan kah masanın altına yuvarlanıyor, kah belinden kırılıyor masanın temasıyla... erkeklerden biri onu belinden tutup havaya kaldırarak tül perdelerin ardından defalarca öne doğru hızla taşıyor; her defasında geri dönüp tekrarlıyorlar bu ritüeli; tül perdenin shanahan’ın suratını yalaması keyifini..
julie shanahan tuttuğu tuğla şeklindeki ağır taşı ikiye ayırdıktan sonra kollarını iki yana açıp yüksekten aşağıya bırakıyor parçaları; iki yanındaki erkekler yere değmeden son anda yakalıyorlar taşları. iki kere daha tekrarlanıyor bu sahne… bir kova suyu üstüne boca ediyor, erkeklerin getirdiği her yeni kova suyu üzerine dökerek sanki uyanmak istiyor gördüğü kabustan; ayılmak istiyor belki de…



julie ann stanzak
garip bir şekide, “sweet mambo”da rol alan yedi kadın dansçıdan dördü (julie shanahan, julie ann stanzak, helena pikon, clementine deluy) fizik, duruş, zarafet ve endam açısından birbirlerine -ve pina bausch’a- çok benziyorlar; sadece saç renkleri farklı. çok dikkatli olmadığınız -ya da kendinizi kaptırdığınız- takdirde, hele de marion cito’nun zarif kostümleri içinde, karıştırılmaları çok olağan.

garip çünkü dördünün bu yapıtta rol almaları bir tesadüf.
pina bausch “sweet mambo”da, ondan bir sene önce hazırladığı “bambo blues”da rol almayan dansçılarıyla çalışmış.
2007’de hindistan üzerine olan ”bambo blues”u oluştururken dansçılarına sorduğu soruları, 2008’de bu sefer, o yapıtta çalışmamış olan dansçılarına sorarak bir deneme yapmak istemiş: “aynı sorular farklı dansçılara yöneltilirse, aynı çıkış noktası farklı dansçılarla ele alınırsa ortaya nasıl bir yapıt çıkar?” denemesi.

dolayısıyla; fizik, duruş ve endam olarak birbirine çok benzeyen dört kadın dansçının bu az kadrolu (sadece 10 dansçı) yapıtta bir araya gelmeleri sadece bir tesadüf. ama “sweet mambo”nun, pina bausch’un son dönem yapıtlarıyla karşılaştırıldığında; yoğunluğu, kişiselliği ve samimiyetiyle öne çıkması tesadüf olmasa gerek.
bu melankolik yapıt, genel olarak bakıldığında pina bausch tarzının devamı niteliğinde olsa da, son yıllardaki yapıtlarının olmadığı kadar karanlık, duygulu, derin, gizemli ve içkin haliyle; tatlı bir rüyadan ziyade acı bir kabusa yaklaşan atmosferiyle belki de pina bausch’un bir yıl sonraki ölümünün habercisi…

“sweet mambo”nun yoğun melankoli kokan, karanlık ve gizemli tonunun gerekçelerinden biri, bu yapıtta rol alan 10 dansçının topluluğun en eskilerinden olmaları. pina bausch’un, aynı sorulara maruz kalan “gençler” ile oluşturduğu 16 dansçılı “bambo blues”un hareketli, dışa dönük, tatlı-komik halinden eser yok “sweet mambo”da; “sweet mambo” yaşın ve tecrübenin getirdiği karamsarlığı, koyu ironiyi ve ağır zarafeti taşıyor.

…

regina advento (fotoğraf: marteen vanden abeele)
regina advento
kadınlar pina bausch’un alter-egosu mu acaba diye sordum ya; tam da bunu olumsuzlarcasına, üçü kadın biri erkek dört dansçı yapıtın içerisinde belli aralıklarla seyircilere dönerek adlarını söylüyorlar ve ardından, “sakın unutmayın!” diye tembih etmeyi unutmuyorlar.
regina advento adının “regina” değil, “rejina” da değil, “hejina” olarak telaffuz edildiğini söylüyor. julie ann stanzak burnunun, bacaklarının, melankolisinin, gözlerinin ve karakterinin hangi aile fertlerine çektiğini belirttikten sonra, “kulaklarım ise sadece bana has” diyerek bitiriyor konuşmasını; adının julie ann stanzak olduğunu ve bunu unutmamamız gerektiğini söylemeyi ihmal etmeden. nazareth panadero ön adının şehir ismi, soyadının ise fırıncı anlamına geldiğini açıklıyor; daphnis kokkinos ise askerde boyu sorulduğunda 180cm dediğini, karşılığında “herkes öyle söylüyor. senin boyun 177cm olsun” cevabını aldığını ve nüfuz cüzdanına bu yüzden 177 yazıldığını ama gerçek boyunun 180 olduğunu söylüyor ve ekliyor: “adım daphnis kokkinos, sakın unutmayın!”

pina bausch her yapıtında sahne-salon, sanatçı-seyirci arasındaki duvarı yıkmaya yönelik teatral sahneler kullanır. yapıtlarında dansçılar sahne üzerinde birbirlerine seslenirlerken gerçek isimlerini kullanırlar; hele de wuppertal seyircisi için onlar kapı komşusu, komşunun oğlu-kızı gibidirler; bu kadar yıldır wuppertal’de izlediğim gösterilerde salonda ve fuayedeki gözlemlerime dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki seyircilerin çoğu dansçıları adlarıyla tanırlar. dolayısıyla; dansçıların isimlerini söyleyerek kendilerini tanıtmaları ve daha da ilginci, ardından “sakın unutmayın!” uyarısı yapmaları müthiş bir hüzün barındırıyor kanımca. bu sahneler; “unutulmak” ve “hatırlanmaktan” başlayıp “benimsenmek”, “kendini kanıtlamak zorunda olmak” ve oradan da “kendin olmaya çalışmak”a kadar giden anlamlar barındırıyor.

ve aynı zamanda; samimiyet ve kendini karşındakine sonuna kadar açma cesareti ve arzusu.
julie ann stanzak yukarıda bahsettiğim sahneden hemen sonra ön sıradaki erkek seyircilerden birine gidip elbisesinin yan fermuarını sonuna kadar açtırıyor; askılar omuzlarından düşmüş, fermuarı açık, elleri elbisesini göğüslerinde tutar şekilde kalkıyor ve onu arkada bekleyen andrey berezin’e doğru ilerliyor.

michael strecker-julie shanahan, daphnis kokkinos-julie ann stanzak, andrey berezin-regina advento (fotoğraf: ursula kaufmann)
ikinci bölümü başlatan inanılmaz güzellikteki sahne ise pina bausch antolojisine geçecek kadar mükemmel:
üç kadın sahne önüne geliyorlar ve elbiselerinin önce askılarını indiriyor sonra sırt kısımlarını bellerine kadar açıyorlar. arkalarından yaklaşan üç erkek, bellerinden boyunlarına kadar çıplak olan kadınların sırtlarına yüzlerini sürtüyorlar; öpme yok, dudaklar devreye girmiyor, sadece tenler; erkekler suratlarının her bir noktasını evirip çevirerek kadınların sırtlarında gezdiriyorlar.

bu iki sahneyi düşününce; sanki şimdiye kadar bir pina bausch dansçısının seyirciyle teması bu kadar “yakın”, kadın-erkek ilişkilerine dair sahneler bu kadar “erotik” ve “tensel” olmamıştı.

…
(fotoğraf: bo lahola)
(fotoğraf: ulli weiss)

“sweet mambo”da pina bausch’un çok sevdiği ilüzyonlar yok belki, ancak yapıt yoğun bir gizem barındırıyor.

sahnenin en arkasına asılmış kat kat, katman katman upuzun beyaz tül perdeler arasından belirerek sahneye giriyor dansçılar; aralarında kaybolarak çıkıyorlar sahneden.
zaman zaman tüllerin arkasında silüetler seçiliyor; belli belirsiz çıplak kadın silüetleri. erkekler, perdenin arkasındaki o silüet halindeki kadınların başlarını okşuyorlar, onları seviyorlar, onlara sarılmaya çalışıyorlar, başlarını kadınların karınlarına koyuyorlar. başka bir sahnede ise, bu sefer erkekler tüllerin arkasında yüzleri yukarı dönük şekilde dört ayak üzerinde durup kadınlara rahat bir kucak oluyorlar otursunlar diye…

ilk bölümde kısa bir süre sağ yandan tek bir tül perde, içine hava üflenmesiyle dolmuş olarak sahnede salınıyor tek başına.
ikinci bölümde ise; içine hava üflenen aynı perdenin içinde bu sefer bir kadın dansçı herkesten, her şeyden, sahnenin geri kalanından soyutlanmış, korunmuş ve yalnız dans ediyor. karanlık sahnede yandan gelen ışık sayesinde lirik olduğu kadar dramatik bir etki de kazanan tül perde içindeki dansçı, sırça köşkteki kuşu andırıyor; bir yandan lisa ekdahl’in ince, kırılgan sesiyle yorumladığı “cry me a river” kulaklarımızı okşuyor…

…


pina bausch komik, ironik, trajikomik anların; teatral sahne ve durumların da yabancısı değildir; bunlara bolca yer verir yapıtlarında. “sweet mambo”da onlar da en aza indirilmiş.
sadece nazareth panadero, “kasabanın soytarısı” babında eğlendirici ve komik. komşusunun papağanı ile olan sohbetini, doktorunun sesine zarar gelmemesi için ne çok bağırma ne de fısıldama uyarısını; anneannesinin ormanda annesini aradığını, bulduğunu, ama biraz geç kaldığını, bu sayede kendisinin doğmuş olduğunu anlatışını; moskova’ya gösteri için gittiklerinde öğlenleri tiyatronun kantinindeki leziz yemekler için girdikleri sıraya nasıl hep birinci olmak için koştuğunu dinledik keyifle.
yapıt ilerledikçe panadero’nun önce sarı perukla, sonra takma burun ve gözlükle kendini başkalaştırmaya çalışmasına tanık olduk. Böbürlenerek yeni küpelerini de gösterdi bizlere; kendine çıplak bir ampül tutarak bu sayede daha iyi gözüküp gözükmediğini de sordu.

nazareth panadero (fotoğraf: bo lahola) julie ann stanzak (fotoğraf: laurent philippe) andrey berezin - michael strecker - daphnis kokkinos (fotoğraf: jong-duk woo)
julie ann stanzak - daphnis kokkinos


“sweet mambo”da insanın yalnızlığını gidermesi, yalnızlığının üstesinden gelmesine dair ironik tavsiyelerde de bulundu dansçılar; içine düştükleri traji-komik durumlardan bahsettiler.
julie ann stanzak “eğer bir partiye yalnız gidiyorsanız ve giydiğiniz kıyafetten emin değilseniz, alın elinize bir bardak şampanya ve etrafa bakışlar atarak kendi kendinize “brush, brush” diye fısıldayın.” diye öğütledi bizlere. “brush, brush”ı hatta gösteri arasında fuayede denememizi de tembihledi.
aida vaineri ise los angeles’ta otelden çıktığında ona takılıp konuşmak isteyen iriyarı zenci adamla olan hikayesini, zencinin ingilizcesini taklit ederek anlattı; adam ona yaklaştıkça, vanieri geri çekilmekte, zenci “bana bir şey mi söylemek istiyorsun?” diye üsteledikçe, vanieri nasıl ürkekçe “yok, hayır, hayır” deyişini anlattı. sonra da adamın yerine geçip “konuşmak istemiyorsan konuşma, zaten artık kimse birbiriyle konuşmuyor, birbirini dinlemiyor! ben de kendi kendimle konuşurum.” deyişini oynadı.

…

“sweet mambo”nun en temel çıkış noktalarından biri hava, ve havanın en bariz cisimleşmiş şekli olarak rüzgar.
pina bausch’un 30 yıllık sahne tasarımcısı peter pabst “sweet mambo”da sadece rüzgarda sallanan kat kat, upuzun beyaz tül perdeler kullanmış. hatta pabst’a bazı sahnelerde o rüzgar da yeterli gelmemiş, rüzgarda sallanan tül perdelerin üzerine “rüzgarda dalgalanan tül perde görüntüleri” yansıtmış; katmerli hale getirmiş rüzgar hissini.
an geliyor, tüller gerçek rüzgarla mı dalgalanıyor yoksa üzerlerine yansıtılan görüntülerden dolayı dalgalanıyormuş gibi mi gözüküyor karışıyor. “sweet mambo”nun tek ilüzyonu bu gerçek-yansıma ikileminden doğuyor.

rüzgar hissi yapıtta çok basit ama mükemmel bir koreografik tasarımla da anlatılıyor.
hani rüzgar insanın yüzünde hissetmeyi sevdiği bir şeydir ya; bir erkek dansçı havaya kaldırarak perdelerin ardından sahnenin önüne doğru hızla taşıdığı kadın dansçının suratını tül perdelere yalatıyor.

…

“sweet mambo” bitmesi istenmeyen rüya ile bir an önce sonlansın diye uyanılmaya çalışılan kabus arasında bir yerdeki, aradaki, eşikteki ruh halini anlatıyor sanki.

rüyada görülenin tam bir kabus olmadığı ama terlettiği, sersemlettiği insanı; rüyada ne gördüğünü tam da hatırlamadığı insanın, ama huzursuz olduğu; hayal meyal hatırlananın cinsellik de içerdiği, ama doğal değil olağandışı bir cinsellik; uyanmaya çalışınca allak bullak olduğu insanın; sersemlik ve kendine gelememe hali içinde; nerede olduğunu, o tarafta mı yoksa bu tarafta mı, algılayamadığı insanın o anlar vardır ya; tekinsizlik, gizem, karanlık, bilinmezlik barındırırlar; ürkütür insanı; işte öyle bir hali, atmosferi anlatıyor gibi “sweet mambo”.

tül perdelere yansıtılan bir ormanın gece görüntüsü, gecenin sesleri, ağustos böcekleri, loşluk… yastıklar, çarşaflar… haykırışlar, hedefe defalarca koşmaya çalışıp varamamalar… dört ayak üstünde sürünerek yürüyen, abartılı maskeleriyle sado-mado cinsel fantezilerini tatmin eden kadın ve erkekler… her defasında bedeninin ağırlığını bir tarafa yükleyerek dört ayak üstünde salına salına dolaşan kadın ve erkekler… uyanmak için boca edilen sular… tüller arasında gezinen, belli belirsiz görülen çıplak kadınlar… opera dürbünüyle uzaktaki bir şeyi seyrederken bir yandan da dizinde oturduğu erkeğin yukarı aşağı oynatışlarıyla orgazm haykırışları çıkaran kırmızı jartiyerli kadınlar… kendisini çağıran sese ulaşmaya çalışan ama bir türlü varamayan; “let me go! let me go!” diyerek haykıran kadınlar… “run! run! run!” diye bağırarak, önden koşan erkek tarafından saçından ve eteğinden çekiliyor halde koşan/kaçan kadınlar… eteğinin içine aldığı havayla kabaran simsiyah, askılı bir gece elbisesi giymiş kadının, elbisesini askılarından tutup kaldırarak, başı gökyüzüne çevrili, mikrofonsuz söylediği “little bird” şarkısı…
işte bütün bu sahneler “sweet mambo”nun tatlı rüya ile acı kabus arasında arada, eşikte olma halini betimliyorlar.

…

helena pikon (fotoğraf: marteen vanden abeele)


pina bausch yapıtlarını insankızı ve insanoğlunun bilinçaltına yerleşmiş duygu ve durumlardan; insan beyninin ve kalbinin bilinmeyen gizli dünyasından esinlenerek ortaya çıkarır; yapıtları bu duygu ve durumları, bu gizli dünyayı anlatır.
belki de bu yüzden pina bausch yapıtları hakkında konuşmayı tercih etmez; her seyircinin kendi birikimi ve gözüyle izlemesini ve yorumlamasını ister.
anlaşılması, sırrına vakıf olunması zordur aslında pina bausch’un yapıtlarının.

“sweet mambo” 10 dansçıdan oluşan dar kadrosuyla alçakgönüllü; bir oda müziği yapıtı kadar derin; yoğun ve içkin atmosferiyle diğerlerine -hele de son dönemki yapıtlarına- nazaran anlaşılması daha zor bir yapıt.
samimi ancak seyirciye sunduğu ipuçları sınırlı.
bir anlamda “café müller”in devamı gibi. hatta “café müller”den de soyut, çünkü fiziki mekana dair hiçbir bariz referans içermiyor.
“sweet mambo” arafta olma hali gibi sanki; tam olarak tanımlanamayan bir yerde, boşluktayız, ama ayaklarımız yere de basıyor; zemin sağlam değil belki, ama kaymıyor da ayaklarımızın altından.

pina bausch’un, son 20 senedir önemli bir toplam oluşturan şehirler üzerine yapıtlarının aksine, wuppertal’de çıkmış bu yapıt, diğerleri gibi albenili, nefes kesen, cazibeli sahneler (gül dağları, şelaleler, sağanak yağmurlar, lapa lapa karlar, binlerce karanfil); komik, hafif ve neşeli durumlar (hamam sahneleri, su oyunları, açan çiçekler altında öpüşen çiftler) barındırmıyor.


“sweet mambo” her şeyden arınmış, azaltılmış; süsü, dikkat dağıtacak, göz alacak ögesi olmayan; sadece gerekli olanla yoğunlaştırılmış bir yapıt. belki de bir başyapıt!
“sweet mambo” zaman zaman duru, zaman zaman fırtınalı ama nasıl olursa olsun sade; yoğun; içerden, çok çok derinlerde, öze dair; açık ve samimi ama aynı zamanda çok da kişisel, çok pina bausch’a ve dansçılarına “ait” bir yapıt; güçlü ve sağlam!

…

2008’deki prömiyerinde alman eleştirmenlerin genel olarak -pina bausch'un kendini tekrar ettiğini ve bildik sahnelerden oluştuğunu iddia ederek- pek beğenmedikleri, ancak wuppertal seyircisinin çok sevdiği ve 10 dakika boyunca ayakta alkışlandığı “sweet mambo”, benim izlediğim 26-27 kasım 2010 tarihli akşamlarda da seyirci tarafından, topluluğu beş defa selama çıkaran uzun ve çoşkulu bir alkışla ödüllendirildi...
regina advento (fotoğraf: jong-duk woo) helena pikon (fotoğraf: bettina stöss) daphnis kokkinos - julie ann stanzak (fotoğraf: ulli weiss)

nazareth panadero - clementine deluy - julie ann stanzak - julie shanahan
koreografi olarak ise; julie shanahan’ın birinci bölümde uzun bir solosu ve michael strecker ile bir duosu var: yapıtın hemen ikinci sahnesinde julie shanahan önce kollarını okşayarak başlıyor solosuna, ardından sahnenin arkasında asılı kat kat beyaz tül perdeler rüzgarla birlikte dalgalanmaya başlıyorlar; shanahan adeta rüzgarla okşuyor kollarını…
yapıtın ikinci bölümünde ise ikinci bir solosu ve bunu tekrar ederek yapıtı sonlandırdığı solosu var. shanahan rüzgarla savrulan etekleriyle, delicesine savrulan tül perdeler arasında kaybolurken ışıklar yavaş yavaş sönüyor ve “sweet mambo” bitiyor…

…

julie shanahan'ın bedeninde pina bausch'un ruhunu mu izliyoruz acaba; julie pina’nın bir nevi alter-egosu mu diye sormadan edemiyor insan.
belki de pina bausch’un bütün kadın dansçıları onun birer alter-egosudur? (fotoğraf: laurent philippe)

(fotoğraf: oliver look)

19 Kasım 2008 Çarşamba

dansın kabe'sinde...



... schauspielhaus'tan çıkanların tanzhaus'taki gösteriye vaktinde yetişmelerini sağlamak için konulmuş otobüste susan marshall, emanuel gat, gao yanjinzi gibi koreograflarla beraber yolculuk etmek ... bir akşam önce yan koltuğunuzdaki güzel ve zarif hanımı bir akşam sonra sahnede karşınızda görmenin şaşkınlığı; üstüne bir de onun kirov balesinin baş balerinlerinden diana vishneva olduğunu öğrenmek ... önünüzdeki koltukta, şu anda dünyanın en ünlü balerini/dansçısı olan sylvie guillem ile koreograf russell maliphant'ın oturuyor olması; çıkışta uzun bir süre onların ardısıra tenha, karanlık sokaklarda yürümek ... gösteriler sırasında en çok konuşanların koreograflar ve dansçılar olması ... salondan çıkarken yol verdiğiniz pina bausch'un dansçılarından shantala shivalingappa'nın size o tatlı, yumuşak bakışıyla gülümsemesi ... aynı akşam daha geç bir saatte gösterisi olan sidi larbi cherkaoui'nin bir önceki seansta elinde bilet salonda koltuğunu araması ... arkanızda oturan daphnis kokkinos'un kesilmeyen kahkahaları... pina bausch'un her gösteri sonrasında konukları olan dansçı ve koreografların her birini sahne üzerinde iki yanaklarından öperek ve her birine birer çiçek vererek kutlaması ... akşam 18.30'da başlayan gösterilerin şehrin farklı sahnelerinde birbirinin arkasına eklenerek bazen iki bazen üç seans olarak gece yarısı 1.30-2.00'lere kadar sürmesi ... gösteri aralarında dışarı çıkıp sigara içen pina bausch dansçıları ... gece 23.00 gösterisine schauspielhaus'tan gelen pina bausch'a tanzhaus'un kapısında bir tabak içinde, üzerlerine yağ sürülmüş ekmek dilimleri sunulması ... eddie martinez'in, daphnis kokkinos'un koşuşturmaları ... tanztheater wuppertal pina bausch'un geçtiğimiz temmuz ayında görevini bırakan eski müdiresi koza tamdoğan'ın içten sohbeti ... bir hafta sonra gösterisi olan paris opera balesinin baş dansçıları yann bridard ve marie-agnes gillot'un salonlar arasında mekik dokumaları ... dominique mercy'in hiç bir gösteriyi kaçırmaması ... aynaroz'lu yaşlı keşişle yollarımızın tekrar kesişmesi* ... sahnede marion cito'nun kostümleriyle birer ilahe gibi gözüken pina bausch dansçıları regina advento ve melanie maurin'in, fuayede sıradan kıyafetler içinde aslında normal birer insan olduklarının keşfi ... tanzhaus nrw'nin, işini titiz ve severek yaptığı belli olan genç idarecisinin gösteri sonrasında çıkışta, dans takipçisi geniş bir ailenin bireyleri olarak gördüğü her bir seyirciyi teker teker, nasıl olsa yarın akşam tekrar görüşeceğiz vurgusuyla "bis gleich" (yakında görüşmek üzere) diyerek uğurlaması ... 24 gün, 3 şehir, 52 topluluk, 74 gösteri'den payıma düşenler: 3 gün, 1 şehir, 7 gösteri ...


*geçtiğimiz yaz, aynaroz manastırları seyahatinden önce beraber gideceğimiz bir dostum bana heyecanlı bir haber vermişti; aynaroz'da bakkal işleten yaşlı bir keşiş benim gibi iflah olmaz bir pina bausch hayranıymış ve atina, istanbul gibi yakın yerlerdeki gösterilerini hiç kaçırmazmış.
ne yazık ki kendisini aynaroz'da bulma vaktimiz olmadı, ama ben o keşişe aynaroz öncesi, pina bausch'un orpheus ve eurydike'sini seyretmek üzere gittiğim epidavrus antik tiyatrosu'nda 10 bin kişinin arasında rastladım.