belçika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belçika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2021 Cumartesi

kayıplar hakkında maddesel olmayan bir anıt: faustin linyekula'dan şiirsel bir gösteri




dün bir sanatçı tanıdım: koreograf faustin linyekula. 
adını biliyordum, duymuştum gerçi ama hiç bir yapıtını seyretmemiştim. adı ilk defa karşıma, milo rau'nun ntgent'te başlattığı histoire(s) du theatre dizisinin ikincisinin yaratıcısı olarak çıkmıştı. dün onu tanımam, düsseldorf tanzhaus nrw'nin düzenlediği volume up festivali kapsamında "statue of loss" adlı yapıtının ve gösteri öncesi söyleşisinin naklen yayınlarını izlemem sayesinde oldu. 

"statue of loss" (kaybın anıtı) birinci dünya savaşı’nda sömürgesi olduğu belçika'nın ordusunda savaşmak zorunda bırakılıp ölen kongolu askerler için 1923 yılında kongolu paul panda farnana tarafından önerilen ama o gün bugün inşa edilmeyen bir anıt hakkında. 

kendisi de kongolu olan linyekula bu yapıtı 2014’te, birinci dünya savaşı’nın başlangıcının 100. yılı etkinlikleri dolayısıyla kendisine hannover theaterformen festivali tarafından gelen sipariş üzerine hazırlamış. yapıt başta paul panda farnana hakkında olacakmış. 
farnana'nın hayatı oldukça ilginç: hizmetçisi olduğu beyaz aile ile belçika'ya dönerken ailenin hepsi ölüyor, belçika'ya tek başına varan farnana'yı ölen babanın piyanist kızkardeşi sahipleniyor, onu üniversitede okutuyor ve farnana 1908'de belçika'da bir üniversiteden mezun olan ilk kongolu oluyor. belçika hükümeti farnana'yı kongo'ya üst düzey bir konuma yolluyor. oradaki beyazlar başlarında bir kongolu olma durumundan rahatsız oluyorlar, kongolular ise farnana'ya hain gözüyle bakıyorlar. farnana 1930 yılında zehirlenerek öldürülüyor, beyazlar tarafından azmettirilen siyahlar tarafından.
linyekula bu proje için arşivlere girince, savaştaki kongolu askerler hakkındaki bilgilerle ve özellikle de kongolu bir askerin alman esir kampında kaydedilmiş şarkı söyleyen sesiyle karşılaşınca, rotasını değiştirmiş ve farnana yerine bütünüyle o ses kaydı üzerine kurgulamış yapıtını.




40 dakikalık yapıtta sahnenin uzun bir süre ortası aydınlığa, kenarları ise tepeden sarkan ampul ışıklarının aydınlattığı kadar bir karanlığa sahipti. dansçı olarak sahnede olan linyekula’ya bir müzisyen, düsseldorf'daki gösterimde bir trompetçi eşlik etti.

iki figür sahnenin ortasında hep büyük bir boşluk bıraktılar; çoğunlukla kenarlarda, sınırlarda gezindiler. 
ortadaki boşluk işte o kayıp olandı, o artık var olmayanlardı. adeta o boşluğun kendisi bir heykel, bir anıttı; maddeden değil, maddesizlikten yaratılmış ve her an, linyekuda ve müzisyenin kenarlardaki hareketleriyle varlığı tanımlanan. 
o boşluğa sahnenin arka duvarına yansıtılan, farnana'nın anıtın yapılmasını önerdiği kongo ırmağının denizle buluştuğu ağzını farklı açılardan gösteren renkli film görüntüleri hakimdi. 
o boşluğu savaşın ortasında kaydedilmiş o kongolu askerin şarkı söyleyen sesinin cızırtılı kaydı dolduruyordu; bütün ağırlığıyla. 
anlayacağınız, yer ve hafıza sahnedeydi. onları bugünle ve "şimdi"yle bağlayan ise linyekula'nın bedeni, sesi, hareketleri ve trompetçinin notalarıydı.

linyekuda gösterinin başında bedeninin üst kısmının, sırtının ve yüzünün üzerine beyaz boya ile birinci dünya savaşında belçika adına hayatlarını kaybetmiş kongolu askerlerin soyadlarını yazdı. siyah bedenin üzerinde, beyazların politikası yüzünden ölmüş siyah insanların beyazla renklendirilmiş adları..
linyekula koreografisini sanki mermilere maruz kalıyormuş gibi bedenini titreterek, bükerek, elllerini kollarını yukarı aşağıya sallayarak, ayaklarını çarpıtarak oluşturmuş sanki. koreografiyi huzursuz ruhların savruluşu gibi de yorumladım, ölen askerler için bir ayin gibi de. tabii bunların hepsi kişisel yorumum, linyekuda'nın bu konudaki herhangi bir açıklamasını okumadım/dinlemedim. 

linyekuda söyleşinin bir yerinde, hikaye anlatıcılığından bahsetti, seyirciyi içine alan/katan niteliklerinden dolayı geleneksel hikaye anlatıcılarını ne kadar önemsediğinden. "hikaye anlatıcısı hikayesini anlatırken her an nerede, nasıl bir mekanda olduğumuzu bize hatırlatır" dedi, sehpanın üzerindeki su dolu bardağı gösterip "o anda orada olan şeylerden bahseder", elindeki mikrofonu gösterip "mikrofonu bir uzay gemisine dönüştürür mesela, bizi aya götürür" dedi, ve "yolculuğu birlikte yaptığımız için hikaye anlatıcısı bizi hiç bir zaman ayda bırakmaz, dünyaya, kendimize, almamız gereken sorumluluklara geri getirir" diye bitirdi. 
linyekuda da "statue of loss"da aynı bahsettiği hikaye anlatıcıları gibi bizleri kongo'ya, kongo nehrinin denize açıldığı ağıza, avrupa'ya, birinci dünya savaşı'na götürdü ve getirdi. gösteri başladıktan bir süre sonra üzerindeki beyaz gömleği çıkarmıştı, gösteri boyunca üstü çıplak bedeniyle hareket etmiş, şarkı söylemiş, tarihten, olaylardan bahsetmiş, ölen kongolu askerlerin isimlerini saymış, "bir siyah olarak bir istatistiğe gömülü olmak istemiyorum" diyerek savaşla ilgili istatistiki bilgiler vermiş, ve gösterinin sonuna doğru tekrar gömleğini giyerek şimdiye, bugüne döndürmüştü bizi. ışık tasarımı da linyekuda'nın bir hikaye anlatıcısı gibi maddesel olmayan anıt için açtığı parantezi yalın ama ustaca imledi: gösterinin başı ve sonu, sahnenin ortasındaki büyük boşluğu aydınlatan beyaz ışık yerine sadece yanlardaki sıcak ışıklı ampullerin aydınlattığı yarı karanlıkta sahnelendi.

"arızalı bir dünyadayız" diye başlamıştı dünki söyleşide ilk söz aldığında linyekula: "dünyanın tamamı arızalı, dış dünyamız kadar iç dünyalarımız da arızalı, geçmiş ve şimdiki zamanlar arızalı, tarih arızalı ki o tarih zaten hep galip gelen tarafından yazılıyor, kaydı tutuluyor, arşivleniyor, o yüzden arşivler de sorunlu, arızalı yerler." 
bir kaç yıl önce minneapolis'teki bir dans gösterisinin hemen öncesinde ise "yıkıntılar yığınımda şiiri nasıl hayal edebilirim?" diye sormuşmuş. 
işte "statue of loss" tam da bu dünyada ve bu sorunun cevabını veren bir yapıt. her türden arızalarla dolu dünyanın herhangi bir yerindeki harabeleri kelime anlamıyla fiziki yıkıntılar olarak almayıp, fiziki olmayan, içlerimizdeki harabelerde maddesel olmayan bir duyguyu, bir şiiri yazıyor linyekula; ve o duyguyu, o şiiri bir ekran aracılığıyla da olsa karşı tarafa geçiriyor, bana geçirdi en azından. herhalde dün akşam gösteriyi deneyimleyen düsseldorf seyircisi benim ekran karşısında yaşantıladığımdan çok daha yoğun duygularla ayrılmış olmalı salondan...

16 Mart 2021 Salı

belçika'nın faşizmle valsi

[Bu yazı 14.03.2021 tarihinde Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.]


1957 doğumlu Belçikalı tiyatro yönetmeni Luk Perceval’in ülkesinin karanlık geçmişi hakkında yaptığı ve başlık olarak her birine Belçika bayrağının renklerinden birini verdiği üçlemesinin ikinci bölümü Yellow – The Sorrows of Belgium II: Rex (Sarı – Belçika’nın Acıları: Rex) geçtiğimiz hafta NTGent (Gent Şehir Tiyatrosu) yapımı olarak çevrimiçi dünya prömiyerini yaptı.
Perceval Belçika’nın, ilkinde sömürgesi Kongo ile ilişkisine odakladığı üçlemesinin ikincisinde özellikle Flaman kesimin II. Dünya Savaşı sırasında Faşizm ile olan flörtünü ele alıyor. Başka birçok metinle zenginleştirilmiş Peter van Kraaji’nin yeni oyunundan yola çıkan gösteri sadece o dönemle sınırlı kalmayıp, kısa ve biraz örtük de olsa günümüze bir olta atmayı ihmal etmiyor. Çok da isabetli yapıyor, çünkü Avrupa’da uzun zamandır tekrar güçlü filizler vermeye başlayan faşizmi anlamanın yollarından belki de en doğrusu tarihe dalmak ve faşizmin köklerine inmek.

2013’de Hamburg’da canlı seyretme şansına erdiğim, prestijli Faust ödüllü Thalia Tiyatrosu yapımı, Hans Fallada uyarlaması Jeder stirbt für sich allein (Herkesin Ölümü Kendine) adlı gösterisini unutamadığım Perceval Yellow (Sarı)’da da protagonistlerin psikolojik dünyalarına dalan ve gerek sahne tasarımı gerekse oyunculuk anlamında yalın ama etkili benzer bir sahnelemeyle beni yine derinden etkiledi. 
Flaman bir ailenin fertlerinin Avrupa’da şiddetle esen Nasyonel Sosyalizm rüzgarına kapılmasını anlatan gösteride; Hitler’in Rusya’yı sömürge yapma vaadinin peşinden savaşa giden oğul Jef’in, cephedeki -Hitler hayranı- bir Avusturyalı askerle mektuplaşan kızkardeş Mie’nin ve faşizm rüzgarına karşı durmaya çalışan amca ve Yahudi sevgilisi Channa’nın başından geçenleri takip ediyoruz. Gösterinin ana karakteri Jef hiçbir zaman gözükmüyor, gerek savaşa gitme kararı verirken, gerekse de gittiğinde. Jef kaçınılmaz kaderine doğru ilerlerken, oyundaki fiziksel yokluğuyla da Flamanya’nın faşizm sevdasının hezimetini cisimleştiriyor adeta.



Gösteri tek mekanda geçiyor ve merkezinde geniş, kalın ayaklı, yeşil çuha kaplı bir masa var. Üzerinde mektupların, gazete küpürlerinin, belgelerin olduğu masa, hikayesi anlatılan ailenin evi kadar Avrupa’daki faşist politika(cı)ların oynadıkları kirli kumarın simgesi belki de. Yeşil çuha masanın etrafında ve zaman zaman üstünde hareket eden, dans eden aile fertleri ve bir sahnede onları ezercesine sırtlarında yükselen, Nazi işbirlikçisi politik hareket Rex’in kurucusu popülist Léon Degrelle bana uzaktan da olsa Kurt Joos’un ölüm dansı temalı ünlü anti-militarist dans tiyatrosu başyapıtı Der grüne Tisch (Yeşil Masa)’yı anımsattı. Gösterinin ikinci yarısından itibaren, karlar altındaki Sibirya cephesinden gelen acı haberlerin, masayı ve etrafında gittikçe durağanlaşan aile fertlerini örtercesine yağan karla örtüştürülmesi görsel olduğu kadar anlamsal olarak da etkili idi. 

Luk Perceval çevrimiçi gösteriyi seyirciye, bu sezon -bizde de örneklerini gördüğümüz üzere- Avrupa’daki tiyatro topluluklarının tercih ettiği gibi sahneden naklen yayın olarak ulaştırmadı, bunun yerine, tiyatro sahnesindeki icra sırasında farklı açılardan ve uzaklıklardan kaydedilmiş ve ardından kurgudan geçmiş bir tiyatro filmi olarak sundu. Yine ülkemizde de gösterilerini bu sezon seyirciye bu şekilde ulaştıran tiyatro toplulukları var. Yellow (Sarı) bir tiyatro filmi olarak sinemanın olanaklarından sakin ve minimal düzeyde faydalanan bir yapım. 
19 Mart 2021 Perşembe akşamı NTGent’in internet sitesinden tekrar yayınlanacak Yellow (Sarı)’yı Perceval seyirciyle, pandemi açısından her şey öngörüldüğü gibi giderse 2021’in Mayıs ayında Gent’te, filmdeki mizanseni farklılaştırarak buluşturmayı planlıyor. Yellow (Sarı) bu son haliyle 2021’in güz aylarında Avrupa’nın birçok başka şehrinin yanısıra, yapımcılarından biri olan Aşağı Avusturya Devlet Tiyatrosu’na (Landestheater Niederösterreich) da turneye gidecek.